tarihselcilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarihselcilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"GELİŞMECİ HRİSTİYANLIK" İLE "GELİŞMECİ YAHUDİLİK"İN "GELİŞMECİLİK"İNİ İSLAM'A TAŞIMAK

 



Fikriyat.com’un Arap medyasından rivayetlerden sorumlu yazarı Mustafa Özcan, doğrularla yanlışları harmanladığı yazısına “İslam’da reform ve güncelleme” heveslilerinin hoşuna gidecek bir başlık koymuş: “Gelişmeci fıkıh, gelişmeci akide”.

Akide (itikad, inanç) bile “gelişebilen” birşeymiş.. Nasıl gelişiyorsa?..

Peki bid’at nedir?

Bid’atin adını gelişmecilik yapmanız, onu bid’at olmaktan çıkarır mı?!

Gelişmeci akide”ymiş.. Töbe töbe, sanki vahiy alıyorlar. (İbn Arabî’den sorumlu tasavvufçulardan Prof. Ekrem Demirli de bir ara “Yeni bir metafizik inşa etmemiz gerekiyor” diyordu. Allah bize de, ona da akıl fikir versin! Amin.)

*

Özcan, yazısına şöyle başlamış:

İslam ebedi, mezhepler ise konjonktüreldir. Bazıları dini sabit şeriatı ise konjonktürel saymaktadır. Mezhepler inişli çıkışlı ve dalgalıdır. Bu anlamda Ehl-i sünnet İslam'ın bir karşılığı veya eş anlamlısı değildir. Alt türevidir. Belki Şii ya da Mutezile gibi mezheplerin İslam okumalarına bir cevaptır, bir karşılıktır. İslam'dan sonraki gelişmelere ve sapmalara alimler tarafından yapılan bir mukabeledir. Dolayısıyla mezheplerin gelişmesinin ucu kıyamete kadar açıktır. Her meydan okuma bir mukabele gerektirir. Bu anlamda Ehl-i sünnet de bir mukabeledir.”

Görüldüğü gibi “bazıları” kelimesinin arkasına saklanarak din ile şeriatı ayırıyor. Aralarını açıyor.

Biri sabit diğeri konjonktürelmiş.

Bu, esas itibariyle tarihselcilerin görüşü.

Casiye Suresi’nin 18’inci ayeti, durumun böyle olmadığını gösteriyor:

Sonra emirden bir şerîat üzere seni me'mur kıldık, onun için sen o şerîate ittiba' eyle de ılmi olmıyanların hevalarına uyma!” (Elmalılı)

Konjonktürel olan heva ve hevestir, İslam Şeriati değil.

*

Ehl-i Sünnet’i batıl mezheplere bir mukabele (tepki ya da reaksiyon) olarak görmek de doğru değildir.

Adı üstünde, bu, “Sünnet ehli” olmadır.. Yani Sünnet’e tabi olma ve Kur’an’ı Sünnet’in ışığında anlamadır.

Sapmalar olmasaydı, “Sünnet ehli” olunmayacak mıydı?!

Ehl-i Sünnet, İslam’ın kendisi demektir, bir türevi değildir.. Çünkü Sünnet’siz İslam olmaz.

*

Ancak, Ehl-i Sünnet dairesi içinde farklı mezhepler ortaya çıkabilir, ve onlar, gerçekten “türev” olarak kabul edilebilir.

Mesela “Hanefî mezhebi İslam’ın tam da kendisi değildir, İslam'ı Hanefî mezhebinden ibaret göremeyiz” diyebiliriz, fakat “İslam Ehl-i Sünnet’ten başka birşeydir” diyemeyiz.

Ehl-i Sünnet’ten olma iddiasındaki herhangi bir mezheb ya da yaklaşımın gerçekten Sünnet ehli olup olmadıkları tartışılabilir, fakat “tanım gereği” Ehl-i Sünnet, İslam’ın kendisidir.

Sünnet ehli olmaktan uzaklaşıldığı nisbette İslam’dan uzaklaşılmış olur.

Mutezile ve Şia gibi mezhepler de ilke olarak (en azından söylem düzeyinde) Sünnet’e bağlılığı benimsemek durumundadırlar.

Nitekim Ehl-i Sünnet diye bilinen mezhepler ile her konuda ihtilaf halinde de değildirler. Mesela Ehl-i Sünnet namazın farz olduğunu kabul ediyor da Şia etmiyor mu?! O da ediyor.

*

Özcan’ın yazısında şöyle bir ifade de var:

İran'da Muhammed Hatemi döneminde 'gelişmeci fıkıh' diye bir kavram çıkmıştı. Duran değil akan, yürüyen fıkıh demektir. İran velayet-i fakıh ışığında gelişmeci bir fıkha mecburdur.”

İran’ın gerçekten de fıkıh alanında gelişmeye ihtiyacı olabilir.. 

Bunun nedeni, fıkhın her halükârda (temel ilkeleri de dahil olmak üzere her açıdan) “gelişmeci” birşey olması değildir, Şia’nın yanlış yerde duruyor olmasıdır.

Yanlıştaysan, yanlışı bırakıp doğruya gelmen gerekir.. Buna "gelişmeci fıkıh" filan diye artistik adlar takman ve fıkıh kavramını demagojiye kurban etmen gerekmiyor.

*

Şu cümleler de Özcan’a ait:

“Ehl-i Sünnet de dahil dinin tali rüknü olan mezhepler İslam'ın kendisi olmadığı için şartlar gereği gelişmeye yani çıkarma ve ilaveye açıktır. Kendi kendini tashih eder. Nitekim Eş'arilik içinde de bazı alimler diğer bazılarını nakzetmişler ve hatta bir kısmı 'Eş'ari kendi mezhebinden veya Eş'arilikten değildir' demiştir.”

Böylece, Ehl-i Sünnet ile ehl-i bidati illüzyonist elçabukluğu ile kaşla göz arasında aynı torbaya koyuyor. (Belki buna “torba yasa” vezninde “torba fıkıh” demek uygun düşebilir: Gelişmeci torba fıkıh.)

“Mezhepler İslam'ın kendisi olmadığı için şartlar gereği gelişmeye yani çıkarma ve ilaveye açıktır”mış. Öyle diyor.

Hay senin aklına turp sıkayım!

İmdi, tanım gereği her İslam anlayışı bir mezhep olma durumunda bulunduğu, ve de bir mezhep olması itibariyle Ehl-i Sünnet İslam’ın kendisi olmadığı için (Ki Özcan “mezhepler İslam’ın kendisi olmadığı için” diyor), ortada “sabit” bir İslam kalmaz.

Evet, işte tarihselcilik, gelişmecilik vs. laga lugalarının, hokuspokus ve adbaradabraların (bilinçli ya da bilinçsizce) yaymak istediği sapık düşünce bu: Ortada İslam diye birşey yok, sadece mezhepler var.

Çünkü kim İslam adına birşey söylese, ister istemez o, mezhep olma durumunda; ve de mezhepler “şartlar gereği gelişmeye yani çıkarma ve ilaveye açıktır”.

Böylece İslam, söylem düzeyindeki mugalata eşliğinde fiilen "çıkarma ve ilave"ye açık hale getiriliyor.

*

Bu kadarını Mustafa Özcan gibi tipler söylüyor ve araziyi (bilerek veya bilmeyerek) İslam’ın laikleştirilmesi (siyasal dinsiz hale getirilmesi) operasyonu için hazırlamış oluyorlar. (Mustafa Özcan'ın böyle bir niyet taşıyacağını zannetmiyorum, fakat bazı değerlendirmeleri buna elverişli.)

Ondan sonrası kolay, açılan bu yolda yürüyen birileri, “şartlar” gereği mezheplerden bazı şeyleri çıkarıp atacak, yerine heva ve heveslerine göre istediklerini koyacaklar.

Şartlar hazretleri öyle gerektiriyor abi, ne yapsınlar!. Mübarek ve mukaddes, la yüs'el şartlar gereği mezheplere birşeyler dahil de edilebilir, atılabilir de.. İslam'a dokunmuyoruz abi, bizim işimiz mezheplerle, onlar da zaten İslam değil.. Peki İslam ne?.. Onu bilen, gören yok!

Mesela Eş’ariyye, İmam Eş’arî’nin mi tekelinde?.. Biz de hem Eş’arîyim diyebilir, hem de Eş’arîlikten birşeyleri kaldırıp atabiliriz.

İmam Matüridî’nin her görüşünü kabul etmek zorunda mıyız?! Hem Matüridiyye mezhebinden olduğumuzu söyleriz, hem İmam’ın işimize gelmeyen sözlerini mezhepten kaldırıp atarız.

Böylece ortaya, İmam Matüridî'yi Matüridîlik'ten ihraç (ve aforoz) eden bir Matüridiyye mezhebi çıkar. 

Güzel tezgâh!.. Bundan iyisi Şam’da kayısı..

Böylece şartlar (yani konjonktür, veya zaman/tarih), daha açıkçası insanların zamanla değişen heva ve hevesleri şârî’ (Şeriat koyucu) konuma getiriliyor.

Tanrı yapılıyor.. Putlaştırılıyor.

*

İmdi, gerçekten ilmi olan, sabiteler ile içtihadî mevzuları birbirinden ayırabilen ve içtihat ehliyetine sahip bir alim, deliller hakkındaki mütalaası sonucunda bazı konularda İmam Matüridî ve İmam Eş'arî gibi imamlarınkinden farklı kanaate sahip olabilir, fakat kendi içtihadını "gerçek, en hakiki Matüridîlik ya da Eş'arîlik" olarak gösterme hakkına sahip olamaz.

Nasıl İmam Matüridî'nin içtihadı son tahlilde salt kendisini bağlarsa, bunun farklı kanaati (içtihadı) de salt kendisi için bağlayıcılık taşır.

Ancak, Matüridiyye diye adlandırılmaya, doğal olarak, İmam'ın kendi içtihadı daha çok hak sahibidir.

"Gelişmeci itikad" ucubesine gelince.. 

Onun kendisini Matüridiyye ya da Eş'ariyye libası içinde vitrine koyması düpedüz sahtekârlık ve istismardır.

Bu imamlar üzerinden "meşruiyet" devşirme, revaç bulma açıkgözlülüğüdür.

"Mezhep istismarı"dır.

*

Ehl-i Sünnet mezheplerin (ve bu arada Eş’ariyye’nin) kendi içindeki değişim bahsine gelelim..

Bu hiçbir zaman külliyen yaşanmış bir değişim ve farklılaşma olmamıştır.

Bunlar, hakkında içtihat yapılabilecek talî ince meseleler etrafında yaşanan görüş ayrılıklarıdır.

Ve bunları, Kelamcılar dışında pek fazla kişi de bilmez.. Bilmeleri gerekmez de.

İlke olarak “içtihad, içtihadı nakzetmez”.. Dolayısıyla, gerçekte mezhepteki görüşlerden birşeyleri çıkarıp atma diye birşey olmaz. Söz konusu eski içtihat, olduğu yerde durur. Sen benimsemezsin, o ayrı.

*

Özcan, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bazı Eş'ariler İmam Eş'ari'nin bazı görüşleri bizi bağlamaz kendisini bağlar demişlerdir. Demek ki Eş'arilik İmam Ebu'l Hasen El Eş'ari ile ve görüşleriyle kaim ve sınırlı olmayan bir çığırdır. Ehl-i sünnet dahilde ve hariçte çift kollu bir tashih sürecidir. Sapık düşünceleri İslam süzgecinden geçirir ve eler. Bu arada hataya düştüğü yerler de vardır ama bu, sonraki süreçler ve alimler tarafından tashihe konu olur ve kendi içinde ayıklanır.”

İlke olarak, kesin bağlayıcılığı olan, sadece ayet, hadîs ve icmadır..

Hiçbir alimin kişisel fetvası (mezhebi, içtihadı) bağlayıcı değildir.. Ancak, ilmi olmayanların, alimlere kulak vermeleri gerekmektedir.. Aralarında tercihte bulunabilir.

Özcan, “Ehl-i sünnet … Sapık düşünceleri İslam süzgecinden geçirir ve eler” derken kendisiyle çelişkiye düştüğünün, daha önce yazdıklarını yerle yeksan ettiğinin farkında değil.

Böylece, “İslam Ehl-i Sünnet’in tekelinde” demiş oluyor, fakat bundan habersiz.

Demek ki “İslam süzgeci” Ehl-i Sünnet’in elinde.

Allah söyletiyor.


DİN TAHRİPÇİLİĞİNİN (GÜNCELLEMECİLİĞİNİN) MAKASID İSTİSMARI

 




Mecelle’de şu usul ilkesi yer alıyor: “Mevrîd-i nassda ictihada mesağ yoktur.

Yani bir mesele hakkında anlamı açık ayet ve hadis varsa, o konuda ictihad mahiyetinde yeni hüküm verilemez, "güncelleme" vs. yapılamaz.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeler gibi.

Allahu Teala’nın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez emir ve yasaklar vaz’ etmesi tabiîdir, çünkü herşeyi yaratan, herşeye doğasını, tabiî özelliklerini veren, O’dur.

Allahu Teala’nın yarattığı akıl ile Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını sorgulamak, onlar hakkında hüküm vermek ise, akılsızlıktır.

(Akıl, emrin gerçekten Allahu Teala’ya mı ait olduğunu anlama çabasında gereklidir ve işe yarar, fakat böyle olduğu anlaşıldığında ona düşen, teslimiyettir.)

*

İmdi, zamane devletlerinin (kimisi mantıklı, kimisi mantıksız) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükümlerini hiç sorgulamayan “müslüman”ların nasslar hakkında ileri geri konuşmaları karşısında ne demek gerekir?

Zamane devletleri dedik ama aslında devletluları dememiz gerekiyor.

Çünkü devlet, zihnimizde soyutlama yoluyla ürettiğimiz itibarî ve sentetik bir varlıktır, gerçeklikte devlet diye “kendi başına varlığı olan” bir oluşum yoktur.

Zihnimizin dışında devlet değil, sadece üzerinde yaşadığımız vatan (arazi, toprak), millet dediğimiz insan yığını, bu insan yığınına hükmeden örgütlü bir zümre (yani siyasetçi ve bürokratlar topluluğu, devletlular), ve bu devletluların yönetimde esas aldıkları ilkeleri (rejim) vardır.

Hatta o ilkeler (rejim) bile maddî varlığa sahip değildir, itibarîdir, gerçeklikte mevcut olan, devlet adına hareket ettiklerini söyleyenlerin (kimi zaman çifte standart içeren, tutarsız ve keyfî) hareket, tutum ve davranışlarıdır.

*

Söz konusu devletlular topluluğu halktan bazılarını yardımcıları olarak istihdam ederler (memurlar), ve (rejim diye adlandırılan) bir “gütme usulü” ile millete tabiri caizse “çobanlık” yaparlar.. Her çobanın mutlaka köpekleri (güvenlik güçleri) de olur.

Bu “çoban”ların bazısı şefkatli ve merhametlidir, kavalıyla koyunların gönlünü hoş etmeye çalışır, bazısı ise elinden sopayı eksik etmez, sürüde ayrı baş çeken ve rejime (gütme usulüne) aykırı hareket eden oldu mu, bir derdi mi var diye düşünmeden kafasına sopayı merhametsizce indirir.

İnsanların gerçek sahibi Allahu Teala’dır; “çoban”lar O’nun ilkelerine (Şeriat’e) uyduklarında emanete riayet etmiş olurlar.

“Gütme usulü” diye kendi kafalarından icat çıkardıklarında veya aralarından birinin ilke ve (devrim madalyası taktıkları) yeniliklerine (ifsat ve tahribatına) tabi olduklarında, sürünün asıl sahibine ihanet etmiş olurlar.

Buna bir de “Sürünün sahibinin emirleri (şeriati) de ne oluyormuş, nasıl güdeceğime ben karar veririm” şeklindeki azgın isyankârlık eklendiğinde, belalarını eksiksiz biçimde bulurlar.

Çünkü gün akşam olur, Güneş batar, alem ölüm demek olan uykuya yatar, ve ertesi sabah herkes uyanıp ruhları bedenlerine tekrar iade edildiğinde sürünün sahibi, hain çobanları hesap sormak üzere huzuruna çağırır.

*

Mecelle’deki bir başka kural şudur: “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz.”

Yani zamanların değişmesi ve başkalaşması ile hükümlerin değişeceği inkâr edilemez.

Ancak, aynı Mecelle, “Mevrîd-i nassda ictihada mesağ yoktur” da demektedir.

Bu bir çelişki midir?

Hayır!

Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın değişmesi sadece içtihadî meselelerde olabilir.

Fakat bu, her hükmün değişebileceği veya değişmesi gerektiği anlamına da gelmez.

Üstelik, içtihadî konularda, zaman değişmeden de farklı hükümler verilebilmektedir.

Ancak, nassın varid olduğu yerde, böyle bir değişiklik (değiştirmeye müeddî bir içtihat) yapılamaz.

Mesela Kur’an’daki miras hükümlerinin durumu budur.. Zaman değişti diye bu hükümler değiştirilemez.

Nass, zamana uydurulamaz, zaman nassa uymak zorundadır.

*

Zamanın değişmesinin bir önemi yoktur; değişen insanlardır, insanların yapıp ettikleridir.

Zamandan bu şekilde bahsetmek, onu, “insanın iradesini geçersiz hale getiren” bir varlık ya da etken haline getirmek olur.

Parlak fakat aldatıcı bir betimlemedir.

İnsanlar, kendi yaptıkları değişiklikleri “zamanın gereği” adı altında değişmez/değiştirilemez bir etken ilan ettiklerinde, yani o değişiklikleri insandan bağımsız ve insan iradesinin etkisinden azade sabiteler olarak gördüklerinde, ve onlara göre hüküm verdiklerinde, onları nass haline getirmiş olurlar.

Bu, kendisinin elinin ürünü olan puta, kendisini yaratan tanrı konumunu layık görmek gibi birşeydir.

Evet bu, insanın kendi yaptığı değişiklikleri “zamanın gereği” etiketi altında bir tür nass ilan etmesi, nassları da (kendi bedenleri ve amelleri gibi) değişebilir şeyler olarak görmesi anlamına gelir.

Bu, insanın kendi amelinin meşruiyetinin delili olarak yine o ameli göstermesi demektir.

*

Ne yazık ki, “Müslümanların dinlerini iyi anlamaları, Allah ve Resulü’nün maksadını bilmeleri, dinin küllî ve nihaî hedeflerini gözetmeleri” türünden yaldızlı ve parlak laflar edenlerin birçoğu, bu laflarıyla, (Hz. Ali’nin Haricîler için yaptığı “hak söz ile batılı kastetme” tespitini hatırlatacak şekilde) fesat, tahrifat ve tahribatı kastediyorlar.

Müslümanlar nassları uyguladıklarında Allah ve Resulü’nün “maksad”ı otomatikman gerçekleşmiş, dinin küllî ve nihaî hedefleri de gözetilmiş olur.

Mesela insan, yaşaması için gereken enerjiye yemek yemesi sayesinde sahip olur.. Düzenli biçimde yemek yediğinde, yemek yemenin asıl işlevi ve gayesi hakkında hiçbir şey bilmese ve üzerinde düşünmese bile, maksat hasıl olmuş olur.

Üç yaşındaki çocuk, yemek yemenin faydası, işlevi ve gayesi hakkında hiçbir şey bilmez, fakat Allahu Teala beslenmeye dünyada peşin bir ödül verdiği, onu zevkli ve tatlı kıldığı, buna karşılık yemek yemeyi terk etmeyi de açlık elemiyle azaplı hale getirmiş bulunduğu için, çocuk bu bilgisizliğine rağmen, yaşaması için gereken enerjiyi toplayacak şekilde amel eder.. Yemek yemenin faydası, maksadı, hikmetleri hakkında bilgili olmanın bu noktada fazladan hiçbir katkısı olmaz.. Böylesi bir bilgisizliğin çok fazla bir zararı da olmaz.

Buna karşılık, bir kimse yemek yemenin maksadı, gayesi ve hikmeti hakkında çok iyi edebiyat paralayıp da yemek yemese, ya da insanın tabiî beslenme düzenini değiştirerek yeni icatlar çıkarmaya çalışsa, bu alanda devrim yapma tutkusuyla mesela vücut için gerekli olan maddelerin damardan zerk vs. gibi yollarla verilmesi türünden yenilikler yapsa, bunu da yemek yemenin küllî ve nihaî hedefleri, maksadı gibi parlak ambalajlar içinde sunsa, fesat çıkarmış olur.

Yemek yemedeki maksad, yani beslenmenin küllî ve nihaî hedefleri, yemek yemenin bizzat kendisinde mündemiçtir.

Yemek yeme alışkanlığını “maksad, küllî ve nihaî hedefler” edebiyatıyla “donukluk ve tutukluk” olarak nitelendirmek, beslenmede sofistike olma çağrısı yapmak, toplumun beslenme alışkanlıklarını “beslenmeyi iyi anlayamamak, beslenmenin nihaî hedefini gözardı etme” diye nitelendirmek ya şuursuzluk ve cehalettir ya da bilinçli sahtekârlık.

*

Evet, dinin maksatları, küllî ve nihaî hedefleri, nasslarda mündemiçtir.

Bu nasslar uygulandığında maksatlar/hedefler kendiliğinden gerçekleşmiş olur.

Yemek yenildiğinde, vücudun ihtiyaç duyduğu enerjinin kendiliğinden elde ediliyor oluşu gibi.


MOLLALARIN VE İLAHİYATÇILARIN DRAMI VE ZOR SINAVI

 






Değil laik (siyasal dinsiz) devlette, İslam devletinde bile, din alimlerinin yöneticilerden (devletlulardan, devletten) uzak durmaları, onların güdümüne girmemeleri, devletçilik yapmamaları, İslam’ın mesajı evrenselken ve ümmet şuuru gerektiriyorken yerlilik ve millilik putlarını öne sürmemeleri gerekir.

Bir Molla Güranî ve Zenbilli Ali Efendi gibi hareket edebilmelidirler.

İslam, devletçilik güdümlü bu “yarım hocalık” ile, yerlilik ve milliğin, beka iddiasındaki fani devletin “tarihselliği” içine sıkıştırılıp “tarihsel” hale getirilmektedir.

İslam, tarihsel (bir tarihî dönem ve coğrafyaya, bir zaman ve mekâna özgü) değildir, evrenseldir, çağlar üstüdür.. İlkeleri de evrensel mahiyettedir.. Bununla birlikte, bugün Türkiye’de, laik (siyasal dinsiz) devletin açık ya da örtülü biçimde emrine girmiş olan cepçi/cüzdancı modernist ilahiyatçı taifesi, bir yandan onu hukuk sistemi (şeriat) itibariyle tarihsel ilan ederken, diğer yandan “devletin laikliğine, Türkçülüğüne, Atatürkistliğine, devlet enaniyeti, kibri ve büyüklük iddiasına endeksli” bir İslam yorumu üreterek, onu akıllarınca güncelleyerek (iddialarına göre “tuhaf bir nostalji ve Asr-ı Saadet simülasyonu" olmaktan çıkarıp yaşayan toplumsallık ile buluşturarak), dini gerçekten kelimenin tam anlamıyla “tarihsel” hale getirmeye, (dinleriyle oynayan yahudi ve hristiyan din bilginleri gibi) İslam'ı derin devletçiliğin arzusu doğrultusunda tahrif, tağyir ve tebdil etmeye çalışmaktadırlar.

Ehl-i Sünnet davası güdenlerin bir kısmı da bu şekilde Sünnîliği laik (siyasal dinsiz) devletin politikaları çerçevesinde yorumlamaya uğraşmaktadır.

*

İmam Suyutî’nin Câmiu’s-Sağîr’inin “Amirler ve Memurlar” bahsinde şöyle bir hadîs yer almaktadır (Münire Aydın’ın tercümesiyle):

“Benden sonra, ümmetim­den bir kavim gelecektir. Bunlar Kur’an okurlar ve dinî ahkâmı iyi anlarlar. Buna rağmen kendilerine sokulan Şeytan şöyle der: ‘Eğer siz sultanın yanına giderseniz hem dünyanızı kazanırsınız hem de di­nî bilgilerinizin sayesinde onları da yola getirirsiniz.’ Ama, hiç de böyle olmayacaktır. Çünkü çalıdan dikenden başka bir şey koparılamayacağı gibi, devlet adamına yakın bulunmak da insana hata ve günahtan başka bir şey kazandırmaz.”

Bu hadîste cahil insanlardan bahsedilmiyor. Cahil insanların ne kendilerine ne de başkalarına doğru dürüst bir faydası olur. Burada sözü edilen kesim, Kur’an’ı mütalaa eden ve dinî ahkâmı iyi anlayanlar. Yani âlim ve fakih kimseler.

Bu noktada “sultanın yanına gitmeyi”, dar anlamda bürokraside görev almak olarak da anlamamak gerekir. Ömer Nasuhi Bilmen hoca gibi “sultan” (sulta sahibi, yönetici) ile arasına mesafe koyan devlet görevlileri bulunabileceği gibi, resmen devlet görevlisi olmadığı halde siyasetçiler, parlamenterler, devletin yasama organı olan Meclis’teki siyasal partiler vs. üzerinden devletle bağlantı kuranlar da bulunabilir.

Önemli olan sözde değil, özde sivil olabilmektir.

*

Bir başka ilişki biçimini ise, “örtülü” ve “derin” bağlantılar oluşturmaktadır.

Mesela Yeni Asya grubunun lideri Mehmet Kutlular, 12 Eylül darbesinin ardından MİT’te görevli bir albayın gelip kendisine şöyle bir öneride bulunduğunu açıklamıştı: Atatürk’e deccal demekten vazgeçin, yurtdışında Millî Görüşçüler ve Süleymancılar’la mücadele edin, Beyazıt’taki dersanenizi kapatın. Buna karşılık sizi destekleyelim, önünüzü açalım, Risale-i Nur’ları yaygınlaştıralım.”

Kutlular bunu kabul etmemiş ve kamuoyuna yıllar sonra açıklamıştı. Ancak, lider konumundaki başka birkaç Nurcu ismin, o dönemde, tam da kendisinden istenilen biçimde hareket etmeye başladığını da belirtmişti.

Benzer şekilde, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca da, vefatından beş ay önce yaptığı son haccı sırasında cemaatine, MİT’çilerin kendisini bir süre önce ziyaret edip bazı tekliflerde bulunduklarını açıklamış, “Kabul etseydim siz de rahat ederdiniz, fakat kabul edilecek şeyler değil” diye konuşmuştu. (Beş ay sonra, cemaatin rahat etmesinin önündeki engel kalktı.)

Esad Efendi ve Kutlular MİT’in teklifini reddetmiş ve bu konuda toplumu bilgilendirmişlerdi. 

Peki ya böylesi teklifleri kabul edenler?..

Toplum bunları nasıl tanıyacak?..

*

Hiç kuşkusuz böylesi teklifleri kabul edenlerin de vicdanlarını rahatlatmak için tutumlarını rasyonalize etme imkânları var.

Mesela Kutlular şöye bir akıl yürütmeyle kendisini aldatabilirdi: “Zaten Millî Görüşçüler’in ve Süleymancılar’ın bir sürü hatası, eksiği ve yanlış görüşü var. Ben sadece bunlar üzerinden onlarla mücadele ederim. Fazladan birşey söylemem. Üstelik onlar da bizi bazen haksız yere eleştiriyorlar, bu vesileyle onlara da cevap veririz. Atatürk’e deccal demek de dinî bir vecibe değil. ‘Burası karanlık’ demeyi bırak, bir mum yak! Beyazıt’taki dersane de vazgeçilmez nitelik taşımıyor, orası Kâbe değil; Laleli’de bir başkasını açarız, olur biter.. Bu bir fırsat, değerlendirmeliyiz.. Bu bir fetihtir, açılıştır, hizmetin yaygınlaşması açılımıdır.”

Evet, böyle diyebilir ve kendisini kandırabilirdi.

Şüphe yok ki, bu tür teklifleri kabul edenler, kendilerini böylesi akıl yürütmelerle aldatmakta, işbirlikçiliklerini rasyonalize etmektedirler.

*

Ancak, bu tür teklifleri yapanlar, aslında benzer teklifleri, birlikte mücadele edilmesini istedikleri diğer taraflara da yaparlar. Çünkü, çalışma yöntemleri bunu gerektirmektedir. (12 Eylül öncesinde aynı silah solcunun da, sağcının da cinayeti için kullanılabiliyordu.)

İşin esasını, tarihin en basit fakat en etkili emperyal(ist) yönetim taktiği oluşturmaktadır: “Böl ve yönet.”

Böylece, düşman kabul ettikleri odakların enerjisini birbirlerine karşı kullanırlar.

Evet, “Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar” fehvasınca, aslında fikir tartışmalarına ve insanların birbirlerini uyarmalarına ihtiyaç vardır.

Fakat bunun, bir yerlerden alınan talimat doğrultusunda yapılan güdümlü ve son tahlilde başka amaca hizmet eden operasyonlar olmaması gerekir.

*

Merhum Said Ramazan el-Bûtî’nin Suriye’deki rejimle olan ilişkisinin böylesi örtülü ya da derin bir pazarlığın sonucu olduğunu söyleyemeyiz. Onunki şeffaf ve açık bir ilişkiydi, bununla birlikte, rejimle ve rejimin adamlarıyla arasına mesafe koymaması, onun manevra alanını uzun vadede yok etti.

Kendince çok iyi niyetlerle yaptığı ittifak, onu da zulüm çarkına kademe kademe sürükleyip götürdü. 

Çalıdan, dikenden başka birşey toplayamadı.

Muhtemelen rejimin adamlarını ıslah etmeyi umuyordu, ama, onların “el-Bûtî gibi bir âlim bile bizimle” diye vicdanlarını susturmalarına ve onu başkalarına karşı koz olarak kullanmalarına hizmet etmiş oldu.

Kullanılmamaya, "dilsiz şeytan" olmamaya, küfrün, zulmün ve fıskın pasif destekçisi haline gelmemeye dikkat etmek gerekir.

*

Evet, başlangıçtaki sapmalar pek hissedilmez. Mesela siz, Kıble’ye yönelirken sadece iki derecelik bir sapma yaptığınızda bu dışardan bakanlarca ilk anda fark edilmeyebilir. Fakat yönünüzü döndüğünüz yer aslında Mekke değil Cidde’dir.

Tam da yöneldiğiniz istikamete doğru yürürseniz asla Mekke’ye ulaşamazsınız.

Aynı şekilde, bugünkü rejimlerle açık ya da örtülü ittifaklar kurmuş olanları da, hayat yürüyüşü, çok farklı noktalara sürükleyebilir, sürükler.

Bunlar, kendileriyle birlikte başkalarını da aldattıklarını zannedebilirler, fakat gerçek böyle değildir. Eğer sarımsak yemişseniz, bunu ayrıca deklare etmeniz gerekmez, kokusu sizi ele verir.

Yüzünüze söylemeseler, söyleyemeseler bile, temas kurduğunuz insanların en azından hassas bir burna sahip olanları bu kokuyu alırlar.

Sizin için üzüntü ve ıstırap duyarlar.


İKİ CÜMLEYE SEKİZ HATA SIĞDIRAN TARİHSELCİ GERİ ZEKÂLILIK










Kendisini Öz Türk namıyla tanıtan (ve kafasındaki tahtaların bir kısmı eksik, bir kısmı da çürük ve kokuşmuş olan) pırasasör Mustafa Yoztürk şöyle diyor:

Hz. ÖmerKur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar.”

Topu topu iki cümleye sekiz tane yanlışı sığdırmak kolay değil.. Yoztürk bunu başarmış.

Bir defa, Hz. Ömer Kur’an’da geçen müellefe-i kulûba (kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlara) zekât vermemiş değil.

Çünkü, Hz. Ömer’in isteklerini geri çevirdiği şahıslar, “Kur’an’da adı geçen müellefe-i kulûb” değil.. 

Kur’an’da kimsenin adı geçmiyor..

Kur’an’da sadece müellefe-i kulûb (kalpleri telif edilip uzlaştırılacak olanlar) kavramı geçiyor..

Bu bir.

*

İkincisi, adamların istediği ve Hz. Ömer’in vermediği şey, zekât değil.. Adamlar bir arazi parçasını istiyorlar.

İslam devletinin arazileri zekât olarak toplayıp dağıtması diye birşey yok.

Yoztürk Mustafa gibiler, Hz. Ömer’in müellefe-i kulûba zekât vermediğini söylüyorlar. Olaya bu kadar vakıflar.. Okuduklarını anlamaktan aciz birer mankafalar. (Doğru dürüst birşey okudukları da yok aslında.)

Bu halleriyle kalkıyor İmam Matüridî’nin sözlerini bahane ederek laga luga yapıyorlar.

Tarihselci olabilmesi için insanın öncelikle belli bir ahmaklık ve gabavet düzeyini tutturması gerekiyor, o da bunlarda fazlasıyla mevcut.

*

Üçüncü yanlışa gelelim.

Yoztürk Mustafa meseleyi anlatırken bir romancı ya da hikâyeci gibi hayal gücünden faydalanıyor.. 

Mesela, olayın kahramanları iki kişi olduğu halde bu, "grup" kelimesini kullanabiliyor. Sanki 30-40 kişiler.. Grup dediği, Uyeyne bin Hısn ile Akra’ bin Hâbis’den ibaret.

Menfaat düşkünü iki kabile reisi.

Hakkını yemeyelim, pırasasör Mustafa romancı, hikâyeci filan olsaymış yoz Türk edebiyatına eğlenceli katkılar sunabilirmiş, fakat hangi akla hizmetse züccaciye dükkânına giren fil gibi tutup ilahiyat alanına dalmış.

Zararı çift katlı, böylece hem ilahiyat alanını masal bahçesine çevirmiş, hem de Türk edebiyatının, hayal dünyası geniş yetenekli bir masal anlatıcısını yitirmesine neden olmuş.

Evet, bu şahıs, romancılığını konuşturarak söz konusu "grub"un Hz. Ömer’e müellefe-i kulûbla ilgili ayeti hatırlatmasından, "zekât" istemesinden söz ediyor.

Halbuki böyle birşey yok.

Ortada zekât yok ki böyle birşey olsun.

*

Sıra dördüncü hatada.

Adamların ayet filan hatırlatması söz konusu değil.. 

Çünkü ilgili ayet (Tevbe, 9/60), müellefe-i kuluba zekât verilmesinden söz ediyor, arazi tahsisinden değil.

Fakat, Mustafa’nın hayal dünyası geniş, edebiyatı coşkun, kolaysa tut!.. Adamların ayeti hatırlatmasından bahsediyor.

İşkembeden sallıyor.. Meydan boş ya, salla babam salla..

*

Beşinci hata..

Söz konusu olay zekât dağıtımıyla ilgili olmadığı için, Hz. Ömer’in itirazı, müellefe-i kulûbla ilgili ayet çerçevesinde değerlendirilemez.

Çünkü Hz. Ömer, bu adamlara verilen bir zekâta itiraz etmiş değil.

Burada mevzubahis olan, “müellefe-i kulûb”a verilecek zekât olmadığı için, Hz. Ömer’in (müellefe-i kulûbdan bahsedilen) Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayeti hakkında (nesh olarak adlandırılabilecek veya adlandırılamayacak) bir içtihat yaptığı söylenemez.

Dolayısıyla “içtihat ile nesh”ten söz etmek de gereksizdir.

*

Bu noktada Yoztürk’ün altıncı hatası kendisini gösteriyor:

İmam Matüridî’nin “içtihat ile nesh” tabirini kullanırken kastettiği şeyin Hz. Ömer’in bu konudaki tutumuyla ilgisi yok.

Yani Yoztürk hem Hz. Ömer’in içtihatta bulunmuş olduğunu söylerken saçmalamış, hem de İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” tabiri ile Hz. Ömer’in tutumu arasında ilişki kurarken “çuvallamış” durumda.

İmam Matüridî’nin konuyla ilgili ifadelerini anlamadan (ya da anlamak istediği gibi anlayarak) okumuş.

(Meseleyi Tarihselcilik: İctihad Değil İnkâr adlı kitabımızda ayrıntılı biçimde anlatmaya çalıştık.)

*

Yedinci hata:

Burada bir içtihattan söz etmek gerekirse, bu ancak Hz. Ebubekir’in tutumu için söylenebilir.. Hz. Ömer ise onun içtihadına (yanlış ve gereksiz bulup) itiraz etmiş durumdadır.

Bu olay vesilesiyle söyledikleriyle Hz. Ömer, müellefe-i kulûb kavramına açıklık getiriyor. Herhangi bir nass hakkında içtihatta bulunmuyor.

Böylece, ayetteki ibareyi (müellefe-i kulûb kavramını) anlamamızı sağlıyor. Ayeti tefsir ediyor. (Ki İmam Matüridî’ye göre ayetleri tefsir etme ehliyeti ve yeterliliğine sahip olanlar ancak ashabdır.)

Merhum Elmalılı Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili’nde dikkat çektiği gibi, Hz. Ebubekir r. a., Hz. Ömer’in ayette geçen kavramın manasını ortaya koyduğunu fark ettiği için, buna aykırı bir içtihat yapamayacağını, “mevrid-i nassta içtihada mesağ olmadığını” göz önünde tutarak onun görüşünü onaylıyor.

Yani burada Hz. Ebubekir r. a., Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Huneyn savaşı ganimetlerinden Uyeyne ile Akra’ya bağışta bulunmuş olmasından dolayı bir kıyas yapıp içtihatta bulunarak kendisi de bu adamlara bir bağışta bulunmaya kalkışmış durumda.

Eğer, söz konusu şahıslara böylesi bir bağışta bulunmasının caiz olduğunu (içtihadının isabetli olduğunu) düşünseydi, Hz. Ömer’in itirazını dikkate almazdı.

Alamazdı.

Çünkü vaadinden, verdiği sözden dönmek (haram olan hususlar dışında) caiz değildir, haramdır, ve münafıklık alâmetidir:

“Verdiğiniz sözü ve yaptığınız antlaşmayı yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” (İsrâ/17/34)

Bu noktaya Cessas da dikkat çekmiş bulunuyor: 

"Cessâs da Hz. Ebû Bekir’in kararından dönmesini, Hz. Ömer’in yaptığı hatırlatmayı anlamış olmasına bağlamaktadır. Hz. Ebû Bekir’in kararını değiştirmesini, bu konuda ictihadı uygun görmediğinin ispatı olarak görür. Aksi durumda âyetin yürürlükte olan hükmünü fesh etmeyi caiz görmüş olacağına dikkat çeker." (el-Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, C. III, s. 161.)

(Fikret Gedikli, “İctihad İle Nesh’in İmkânına Dair”, Ekev Akademi Dergisi, Yıl: 24, Sayı: 84, Güz 2020, s. 281.)

*

İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” kavramını Hz. Ömer’in “müellefe-i kulûb” konusundaki tavrıyla ilgili olarak istismar etmeye çalışan tarihselci budalalar (başta da Mustafa Öztürk adlı ilahiyatçı yoz Türk), meselenin “zekât”la (ve dolayısıyla nesh konusu yapıldığı söylenen ayetle) ilgisiz olduğundan bile habersizler.

Cahillikleri inanılmaz boyutlarda..

Hakkında gerine gerine ahkâm kestikleri konuya ilişkin rivayetleri okumamışlar bile..

Eğer söz konusu kişilerin istedikleri araziyi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem daha önce onlara vermiş olsaydı, ve Hz. Ömer de, “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu onlara Müslümanlar’ın zayıf olduğu bir zamanda verdi, şimdi ise Müslümanlar (İslam devleti) güçlendi, o yüzden ellerinden geri alalım” deseydi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir hükmünü iptal etmiş olduğu (Hadi nesh diyelim) söylenebilirdi.

Evet, Hz. Ömer'in yaklaşımında ne Kur’an’ın ilgili ayetine (Tevbe, 9/60) aykırılık var, ne de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine..

Ayete aykırılık yok, çünkü ayet zekâtla ilgili; arazi tahsisi ile ilgili değil..

Sünnet’e de aykırılık yok, çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu adamlara her zaman her istedikleri verilsin diye bir emri ya da onlara yönelik bir vaadi bulunmuyor.

*

Üstelik, Akra’ ile Uyeyne’ye geçmişte (müellefe-i kulub kabul edilerek) zekât verilmiş olduğu bile sabit değil..

Bütün bildiğimiz, Huneyn Savaşı’ndan sonra bunlara ganimetten pay verilmiş olması.

Bu, adamlarıyla birlikte (kabileleri efradıyla) savaşa katılmalarından dolayı yapılmış bir ödüllendirme olarak da yorumlanabilir.

Muhtemelen onlara hiçbir zaman zekâttan pay verilmedi.

Söz konusu olayda ise, herhangi bir savaşta bir yararlık gösterip de arkasından bu hizmetlerine karşılık bir talepte bulunuyor değiller.. Durduk yere avanta istiyorlar.

Ayrıca, Huneyn Savaşı’ndan sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bunlara, bir talepte bulunmuş oldukları için bağışta bulunmuş değil.

Bu olayda ise, kendilerine geçmişte yapılmış olan bir jesti istismar ederek avanta kapma peşindeler.

Böylece, akademik mankafa Yoztürk’ün sekizinci hatası ile tanışmış oluyoruz:

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir kimseye bir zaman bir iyilikte bulunmuş olması, o şahsa hayatı boyunca aynı iyiliği halifelerin de yapmasını gerektirmez.

Mesela, Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından önce Suriye’ye gönderdiği orduya kumandan olarak Üsame bin Zeyd r. a.’i atamış olması, onun daima kumandan olarak görevlendirilmesini gerekli kılmıyordu.

*

Peygamber Efendimiz sallalallahu aleyhi ve sellem geçmişte bu adamlara ihsanda bulunurken bunu bir defaya mahsus olarak yapmış durumdaydı. 

Onlara gelecek için herhangi bir vaatte bulunmuş değildi.

Üstelik, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in “müellefe-i kulûb” kapsamında kendilerine bağışta bulunduğu kişiler bu ikisiyle sınırlı da değildi. 

Uyeyne ile Akra’ya müellefe-i kulub olmaları hasebiyle Huneyn ganimetlerinden bağışta bulunduğu zaman, henüz müslüman olmadıkları halde Kureyş ileri gelenlerine ve bazı kabile reislerine de, aynı gerekçeyle bağışta bulunmuştu. 

Şayet Uyeyne ile Akra’nın talebi yerinde birşey olsaydı, söz konusu Kureyş ileri gelenleri ile diğer zevata da aynı şekilde bağışta bulunmak gerekirdi. 

Fakat onların böyle bir talebi olmadı.

Çünkü, zamanımızın geri zekâlı tarihselci ilahiyat züppelerinin aksine, böyle bir talepte bulunmaya haklarının olmadığının farkındaydılar.

Ahmak budalalar değillerdi. 

*

Evet, hayattaki tek başarısı angut bir geri zekâlının da ilahiyatta prof. olabileceğini göstermek olan Mustafa Yoztürk lafa, “Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken…” diyerek başlamış..

Âyet Kur’an‘da duruyor ama, özel olarak Uyeyne ve Akra’ için inmiş değil.

Eğer âyette bu iki adamın adı geçse, ve bunlara ölene kadar zekât veya haraçtan pay verilmesi, bir araziye göz koyduklarında isteklerinin geri çevrilmemesi gerektiği bildirilseydi, Yoztürk budalasının bu geri zekâlılık bile değil, hiç zekâlılık anlamına gelen sözlerini dikkate almak gerekebilirdi.

İmdi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem eğer olayda adı geçen kişilerin (Akra’ ile Uyeyne) hayat boyu müellefe-i kulub sayılacağını söylemiş olsaydı, veya Kur’an’da bu adamların adı “daima müellefe-i kulub olarak kalacak insanlar” olarak geçseydi, ayrıca bir de, müellefe-i kuluba (sadece zekatla yetinilmeyip) istedikleri herşeyin itiraz edilmeden verileceği söylenseydi, Hz. Ömer’in tutumunun “müellefe-i kulub” kavramının geçtiği ayeti kendi içtihadı ile nesh etmesi anlamına geldiği söylenebilirdi.

Ve olay böyle olsaydı, ne o günkü halife Hz. Ebubekir Hz. Ömer’in bu görüşünü kabul ederdi ne de ashab buna razı olurdu.

İşte pırasasör Mustafa Yoztürk gibi tiplerin zekâ düzeyi ve idrak kapasitesi bu.

İlkokul diplomasını bile hak etmeyen geri zekâlı angut tipler (nasıl bir dümense) ilahiyatta prof. bile olabiliyorlar.

Ört ki ölem.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."