TSK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TSK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'ÜN (İNÖNÜ'NÜN 1973'TE AÇIKLADIĞI GİBİ) İNGİLİZ İŞBİRLİKÇİSİ BİR SAHTE KURTARICI OLDUĞUNU DEVLET "RESMEN" AÇIKLAMADIKÇA VE DERS KİTAPLARINDA BU ANLATILMADIKÇA, HARBİYELİSİ DE, HARBİYESİZİ DE ATATÜRKÇÜLÜK ADINA ALDATILMAYA DEVAM EDECEK VE KENDİLERİNİ HAKLI ZANNEDECEKLERDİR.. İNÖNÜ'NÜN SÖYLEDİĞİNİ ERDOĞAN DA SÖYLEMELİ, ANITKABİR'E GİDİP TAZİM SUNMAKTAN, "ATATÜRK'ÜN İZİNDEYİZ" DEMEKTEN VAZGEÇMELİ, İNÖNÜ GİBİ ATATÜRK'ÜN RESİMLERİNİ PARALARDAN FALAN SİLMELİ, DEVLET DAİRELERİNDEN ATMALIDIR.. BUNU YAPMADIKÇA "HARBİYELİ ALDANMASI"NIN ŞERRİNDEN KURTULAMAZSINIZ. DEVLET KURUMLARINDAKİ BÜTÜN ATATÜRK HEYKELLERİ VE RESİMLERİ KALDIRILMALIDIR, SADECE TÜRK BAYRAĞI OLMALIDIR.. BAYRAK BU MİLLETİN BAĞIMSIZLIĞININ SEMBOLÜDÜR, ATATÜRK HEYKEL VE RESİMLERİ İSE ATATÜRKÇÜ PUTPERESTLİĞİN, MİLLETİN SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'E KUL KÖLE EDİLMESİNİN SİMGESİDİR.. HARBİYE, BU MİLLETİN VERGİLERİYLE ÜNİFORMA GİYİP KILIÇ KUŞANINCA KENDİSİNİ MİLLETTEN DAHA VATANSEVER ZANNEDEN, BİR GÜN GENERAL OLUP DARBE YAPMA HAYALLERİ KURAN BURNU HAVADA ZIR CAHİL, RESMÎ EZBER DIŞINDA BİRŞEY BİLMEYEN NARSİST GENÇLERİN OYUN BAHÇESİ OLMAKTAN ÇIKARILMALI, ALLAH'TAN BAŞKASINA KULLUK ETMEME AZMİYLE MİLLETİNE TEVAZU İLE HİZMET EDEN SUBAYLARIN YETİŞTİĞİ OKUL OLMALIDIR




Harbiyeli aldanır

Aydın Ünal

Yeni Şafak

29/11/2024, Cuma

 

27 Mayıs darbesini yapan, Menderes, Polatkan ve Zorlu’yu idam eden askerler, bütün gövdeleriyle siyasetin içine girince ve ortada sivil siyaset kalmayınca birbirlerini yemeye başladılar. “Albaylar Cuntası”nın lideri, Harbiye Komutanı Talat Aydemir, önce 22 Şubat 1962’de, sonra 20 Mayıs 1963’te, Harbiyeli öğrencileri kullanarak iki başarısız darbe teşebbüsünde bulundu. Harp Okulu öğrencileri ihraç edildi, Talat Aydemir de idam edildi. Giriştiği ikinci darbenin parolası “Harbiyeli Aldanmaz” idi. İdamından sonra açılan vasiyetinde Harbiye’nin bahçesine gömülmeyi, mezar taşına da “Harbiyeli Aldanmaz” yazılmasını istemişti.

Sonradan yayınlanan hatıralarında Talat Aydemir, Muzaffer Özdağ ile ordu içindeki hangi komitenin en eski olduğu üzerine sohbet ederlerken, Özdağ, kendi komitesinin en eski olduğunu, 1952’de Harp Okulu silahhanesinde kanlarını mendil üzerine akıtarak yemin ettiklerini söylemiştir.

Harbiye’de kimi zaman 3-5 öğrencinin, kimi zaman daha fazlasının kurduğu bu örgütlenmelerin bazıları 1950’ler boyunca Masonik bir örgüt, hatta terör örgütü gibi çalışmış, 27 Mayıs darbesinin taşlarını döşemiş, ardından da ordu içinde bitmeyen çekişmelerin aktörleri olmuşlardır.

Harbiyeli öğrencileri, Muzaffer Özdağ, Talat Aydemir, Cemal Madanoğlu başta olmak üzere çeşitli komutanlar içeriden, 1970’lerde Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, İlhami Soysal gibi isimler dışarıdan aldattılar. 1980 darbesi sonrasında Harbiye’ye bu sefer ABD Ajanı Fetullah Gülen el atmış, ulusalcı subaylarla Fetullahçı subaylar darbe yarışına girmiş, Ergenekoncu darbe girişimlerini önleyen Fetullahçılar 15 Temmuz’da kendi darbelerine teşebbüs etmişlerdir.

Harbiye’nin içine sızmanın, oraya çomak sokmanın, 20’li yaşlarındaki gençleri aldatmanın, istismar etmenin, Harbiye’den başlayarak, cuntalar, örgütler, terör örgütleri teşekkül ettirmenin Türkiye’ye faturası ağır olmuş, nice gencin hayatı kararmış, nice genç hayatını kaybetmiş, Türkiye istikrara kavuşamamış, ekonomisi bir türlü ayağa kalkamamıştır.

15 Temmuz sonrasında Harp Okulları Milli Savunma Üniversitesi adını alarak yeniden yapılandırıldı. 2023 yılında Tuzla Piyade Okulu’nda ve 2024 yılında MSÜ mezuniyet töreninde gördük ki, askeri okul öğrencileri üzerinde kirli emelleri olanlar boş durmuyor, öğrencilerden başlayarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ni zehirlemeye, oralarda örgütlenmeye, okul aşamasında cuntalar, örgütler kurmaya, yani Harbiyeliyi aldatmaya devam ediyorlar. Harp Okullarında ilk “kanlı” örgütü kuran Muzaffer Özdağ’ın oğlu Ümit Özdağ ve son derece kışkırtıcı, tehlikeli açıklamalar yapan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, belli ki TSK ve Milli Savunma Üniversitesi içindeki FETÖ artığı ya da Ulusalcı komutanlar o eski, kirli, tehlikeli oyunu sürdürüyorlar.

Bugünlerde MSÜ mezuniyet törenindeki kılıçlı korsan yemini konuşuyoruz. Oysa aynı disiplinsizlik 2023 mezuniyeti sırasında da yaşanmış, ardından 10-13 Kasım 2023’te Tuzla Piyade Okulu’nda, namaz kılan 3 subayın koğuşunu 150 kadar subay basmış, sözde mahkeme kurarak sorgulamış, işkence ve linç yapmışlardı.

Mağdur 3 subay ve saldırgan 150 subaydan sadece 4’ü açığa alındılar; mahkeme devam ediyor, üzerinden 1 yıl geçmesine rağmen, deliller ortada ve sabit olmasına rağmen dava sonuçlanmıyor.

Mağdur subaylardan birinin avukatı aradı, tüm detayları anlattı. Meğer Harbiye’nin içi yine kaynıyormuş, meğer Harbiyeli yine aldatılmış, içerde yine irili ufaklı örgütler kurulmuş. Komutanlar disiplinsizliği izlemiş. Öğrencilerin ve genç teğmenlerin kurdukları WhatsApp gruplarında dine, dini değerlere, dindarlara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ağza alınmayacak küfürler ediliyor. Atatürk’ü Kâbe-i Muazzama’nın üzerinde oturmuş şekilde resmeden alçakça, haince grafik elden ele dolaşıyor. Gece vakti yapılan korsan gösterilerde “Tarikatın p.çleri, yıldıramaz bizleri” sloganları atılıyor. Bunlar yetmezmiş gibi namaz kılan subayların koğuşu basılıyor, darp ediliyorlar.

Dışardan Harbiye’yi karıştıran kirli eller, kendilerine yakın medyada sanki okulda tarikat örgütlenmeleri varmış gibi algı yaparken, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı arkasına gizlenen kirli yapılanmalar daha şimdiden cuntalar teşkil ediyormuş. Hep aynı senaryo! Sözde irticacı avına çıkanlar, sakalın, bıyığın peşinde koşanlar, şehit annesini askeri tesislere sokmayanlar, işi gücü bırakıp namaz kılan subay avına çıkanlar, geri planda, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları arkasına gizlenmiş onlarca sapık, terörist, hain yapılanmayı, en başta FETÖ’yü göremediler; TSK’yı ajanlara peşkeş çektiklerini fark edemediler, “Kadeh tokuşturuyorlar” diyerek Fetullah’a aldandılar.


LAİKLİK, ACIKILDIĞINDA AFİYETLE YENİLEN HELVADAN MAMUL "HUKUK DEVLETİ" PUTU, VE 28 ŞUBAT

 
















 

Cemaat konulu bir önceki yazıda Rasulullah efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadîs-i şerîfini aktarmıştık:

“Her kim (halifeye) itaatten hurûc edip çıkar ve cemaatten ayrılır da fırkalaşır ve bu hal üzere ölürse, o kişi cahiliyet ölümü ile ölmüş olur.

“Ve her kim de ulusu/milleti/kavmi/ırkı için öfkelenerek, ya da milleti/ulusu için davetçilik yaparak (davası milliyetçilik olarak), yahut (hak yolda olup olmadığına, haklı olup olmadığına bakmaksızın) milletine/ulusuna (devletine) yardım ederek “içyüzü ve gayesi (Şeriat’e uygunluğu, hak oluşu) belirsiz” bir davanın sancağı altında savaşır ve böylece öldürülürse, işte bu, cahiliye ölümüdür.

“Ve her kim de günahsız-günahkâr diye ayırmadan, müminlerinin (vebalinin) korkusunu duymadan, ahitleşilip sözleşilmiş olana verilen söze vefa göstermeden (anayasa ve yasalar ile verilen haklar ve yapılan taahhütler çiğnenerek, yürürlükteki hukuk ayaklar altına alınarak) ümmetimin üzerine yürürse, işte o, benden değildir, ben de ondan değilim.”

(Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 50.)

Türkiye gibi laik (siyasal dinsiz) ülkelerde yaşayan Müslümanların devletle olan ilişkilerini “ahit” (sözleşme) kavramı çerçevesinde ele almak uygun olur.

Zaten (Allahu Teala’nın hükümlerine, yani Şeriat’e tabi olmayı kabul etmeyen) laik-seküler zihniyetin hukuk düşüncesi “sözleşme” kavramı üzerine kuruludur. 

Öyle ki, (Hobbes, Rousseau ve Locke gibi düşünürlerin yazılarından ilham alan) anayasa hukuku ve kamu hukuku doktrinleri, devletin “meşruiyet”inin temeli olarak “toplumsal sözleşme” (social contract) nosyonunu öne çıkarır.

[Aslında bu, kutsal kitaplardaki ahit/sözleşme nosyonunun laikleştirilmiş biçimidir. Kullar olarak Allahu Teala’ya karşı sorumluluğumuzun temelini “Elest” bezminde yapılan ikrar oluşturur. Tevrat’ın Eski Ahit (Old Testament)İncil’in de Yeni Ahit (New Testament) olarak adlandırılması tesadüf değildir.]

*

İnsanlar, topluluklar ve devletler arasındaki ilişkilerde esas olan, rızaya dayalı “sözleşme”dir, karşılıklı olarak birbirlerine vermiş oldukları “sözler”dir. (Toplumun temeli olan aileyi kuran nikâh da erkek ile kadın arasındaki bir ahittir/sözleşmedir.)

Bu sözleşmeler aldatma, fizikî veya psikolojik baskı ve zorlama olmadan karşılıklı rızaya dayalı olarak yapılıyorsa ve (İslam açısından) Şeriat’e aykırı değilse, (olaya modern hukuk düşüncesi açısından bakanlar için de dünya genelinde kabul gören evrensel hukuk ilkelerine aykırılık taşımıyorsa), tarafları bağlar ve sözleşmeye imza atan bütün taraflar için taahhütlerini yerine getirme yükümlülüğü doğar.

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in Mekkeliler ile yaptığı Hudeybiye Antlaşması esas itibariyle bir sözleşmedir.. Antlaşmanın hükümleri vahiyle belirlenmiş değildir, Rasulullah s.a.s. ile Mekkeliler arasındaki “pazarlığın” ürünüdür. Ve imzalandığı anda iki taraf için de bağlayıcı hale gelmiştir.

*

İşte bir devletteki anayasa ve yasalar da bu şekilde hem vatandaşların kendi aralarında hem de yönetenlerle yönetilenler arasında geçerli olmak üzere yapılmış sözleşmeler olarak değerlendirilebilir.

Ancak (Müslümanlar’ın kendilerinden olan ulu’l-emrin Şeriat’e uygun olarak koymuş olduğu kurallar durumunda olmamaları yüzünden) laik nitelikteki yasalar için “geçerli/meşru bir sözleşmenin tüm şartlarını taşıdıklarını” söylemek (İslam açısından olaya bakıldığında) mümkün değildir.

Çağdaş/modern-laik hukuk düşüncesi şartların eksiksiz biçimde sağlanmış olmasını dert etmez. Zeminini kaybetmemek için dert etmemek zorundadır. Öyle ki, Türkiye’deki “darbe” anayasaları gibi dayatmalar bile “sözleşme” kabul edilir. Bu, su ve sunî aromadan oluşan bir karışıma “meyve suyu” muamelesi yapmak gibi birşeydir.

Böylesi bir durumda gerçek anlamda bir “sözleşme”den ve dolayısıyla “sözleşme” nosyonuna dayalı gerçek bir meşruiyetten söz etmek mümkün olmayacak, fakat “mış” gibi yapılarak sorun halının altına süpürülecektir.

*

Laik rejimlerde (özellikle de Müslümanlar açısından) gerçek bir sözleşmenin şartları oluşmamış bulunduğu için, meşruiyet krizi ve bağlayıcılık sorunu alttan alta daima kendisini gösterir.

Ancak “rejim” açısından bu çok da dert değildir, çünkü “düzen”in işleyişini gerçekte “sözleşme”ye olan inanç (meşruiyetin varlığı) değil, fiilen kendisini gösteren “kuvvet” sağlar.

Rejim kendisini kuvvetli hissettiği ve gerçekten kuvvete sahip olduğu sürece meşruiyeti umursamaz. Çünkü fiiliyatta kuvvetli olan haklıdır, bir başka deyişle hak, kuvvetten doğmaktadır.

Bu, doktrinde özellikle Franz Oppenheimer’ın tezi olarak ele alınan ve başta Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in Esas Teşkilat Hukuku (Anayasa Hukuku) kitabı olmak üzere Türkiye’de pekçok anayasa hukuku, kamu hukuku ve kamu yönetimi kitaplarına konu olmuş bulunan yaklaşımdır.

Ancak, bu tür teorik tartışmalara vakıf olmasalar da siyasetçiler kafa yapılarına ve meşreplerine uyan yaklaşımları sezgisel olarak keşfeder ve (bazen milleti aldatmak için tam tersi yönde konuşsalar da) sezgileri doğrultusunda hareket ederler.

Bunun tipik örneği, Selanikli Mustafa Atatürk’ün “saltanatın lağvedilmesi” görüşmeleri sırasında (“Hayatta en hakiki mürşit ne ilimdir ne Cevat Akşit, ne de Gürünlü Eczacı Hurşit.. Mürşit, elimdeki cellat baltasıdır” makamından) yaptığı konuşmadır:

“Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere [fikir alışverişi, görüşme] ile, münakaşa ile verilmezHâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. …

Burada içtima edenler [toplananlar], Meclis ve herkes meseleyi tabiî (doğal) görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır.

“Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

(M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, Milli Eğitim Basımevi, 1969, 9. b., s. 690-691.)

*

Laik-demokratik düzen millete “Seni temsil eden vekillerin (milletvekilleri) senin adına senin için bu yasaları yaptı, dolayısıyla sen taraf sayılırsın, hatta taraf bile değilsin, yasaların sahibisin, çünkü bu yasaları vekillerin vasıtasıyla bizzat sen yapıyorsun, dolayısıyla bu yasalar seni bağlıyor” diye masal anlatır ve meselenin içinden çıkar.

Sorun şurada ki, vekiller bir defa seçildiklerinde bir dahaki seçime kadar müvekkillerine karşı herhangi bir sorumluluk duymaz ve hesap da vermezler, hatta dokunulmazlık zırhı ile korunurlar, öyle ki, seçen büyük kitle seçilen sınırlı sayıdaki kişinin mahkumu haline gelir, tahakkümü altına girerler.

Bunun yanı sıra, rejim sadece milletin çoğunluğunu millet sayar, muhalif azınlığa ise lisan-ı hal ile “Siz millet değilsiniz” diye seslenir.

İşte o milletten sayılmayan kesim için “sözleşme” gerçek/meşru bir sözleşme değildir.

Bir dayatmadır. (Baştan demokrasiye iman ediyor ve “Benim görüşüme aykırı olsa bile çoğunluğun arzusuna uyarım” diyorsa o başka.)

*

İslam’da ise yönetilenler için kuralları yönetenler koyamaz, hem yönetilenler hem de yönetenler aynı vahiy kökenli kurallara tabidirler.

Dolayısıyla burada gerçek eşitlik ve adalet ortaya çıkar.

(Batılılar’ın kadın hakları vs. gibi özgürlük söylemleri gerçekte kadınları, onlara karşı herhangi bir sorumluluk duymadan hem ekonomik hem de cinsel anlamda istismar edebilmenin anahtarıdır.

Kadınların özgürlüklerinden yararlananlar son tahlilde erkeklerdir.

“Ne kaa ekmek o kaa köfte” hesabı burada, “Ne kadar kadın özgürlüğü, kadınlar karşısında o kadar erkek özgürlüğü ve serbestisi” denklemi hükmünü icra eder.

Kadın genç, güzel ve dinçken özgür olduğunu hisseder, bunlar elinden çıktığında ise özgürlüğünün bir işe yaramadığını, özgürlük illüzyonu içinde kendisini kullandırmış ve tüketmiş olduğunu görür.

Çünkü erkeğe ait “kadın özgürlüğü”, artık "kuruyup solmuş, eskiyip pörsümüş, çaptan düşüp deforme olmuş, taravetini yitirmiş olan"ı terk etmiş, yönünü yeni yetmelere çevirmiştir.

İşte o zaman “özgür kadın”, sahip olduğu özgürlüğün piyasada alınıp satılan bir meta olduğunu farkeder.)

Evet, İslam’da yönetenlerle yönetilenlerin hakları vahiy tarafından belirlenmiştir, sözleşme ancak Şeriat’in (ilahî yasaların) sınırları içinde kalınma şartıyla bir anlam ifade eder.

Müslümanlar ile zimmî (zimmetli/anlaşmalı) durumundaki gayrimüslimler arasında mevzubahis olan sözleşmelerde de aynı durum geçerlidir, Müslümanlar’ın Şeriat’e aykırı olarak gayrimüslimlere diledikleri gibi kural dayatma hakları mevcut değildir.

İmdi, Müslümanlar açısından bakıldığında laik rejimlerdeki yasal düzenlemelerin önemli bir bölümü esas itibariyle dert edilecek ve İslam’a/Şeriat’e aykırı kabul edilip sorun yapılacak şeyler değildir. Mesela trafikte arabaların sağdan gitmesi, kırmızı ışıkta durulması, diğer trafik kuralları vs. sorun edilecek kurallar olmaktan uzaktır.

Yasal düzenlemelerin önemli bir bölümü bu durumdadır.

*

Müslümanlar açısından sorun olan (Şeriat’e aykırı) düzenlemelere gelince..

Devlet (yakalarına devlet etiketi yapıştırarak iş gören siyasetçi ve bürokrat-memur taifesi) bu konularda müslüman vatandaşların (sözleşme” nosyonu çerçevesinde) söz verip kendilerini bağlamış ve sorumlu hale getirmiş olduklarını kabul eder. Öyle varsayarlar.

Bunun sonucu olarak, (kendi kendilerini yalanlamak, gayrimeşru ilan etmek anlamına geleceği için) müslüman vatandaşlara karşı despotik ve baskıcı bir tutum sergilemekte olduklarını kabul etmeye yanaşmazlar.

Müslüman halkın (sözleşme nosyonu çerçevesinde) kendi rızalarıyla yasalara uyma taahhüdünde bulunduklarını varsayarak, müslüman bireylerin gerçekte “dayatma” niteliği taşıyan (Şeriat’e aykırı) kimi düzenlemelere uymamalarını “suç” (sözleşmeyi çiğneme cürmü) ilan eder ve onlara yönelik kendi dayatmalarını “hukukun gereği” gibi gösterirler.

Müslümana onun rızası bulunmayan dayatmalarda bulunmaları yetmiyormuş gibi bir de “dayatmaya direnme hakkını” yok sayarak onu suçlu ilan eder ve cezalandırırlar.

Ancak, kendilerini söz konusu “sözleşme” ile bağlı kabul etmez, çıkarları gerektirdiğinde çifte standart uygularlar. Canları istediğinde hukuk dışına çıkarlar.

Ayrıca, Şeriat’in yönetenler ve yönetilenler, müslümanlar ile gayrimüslimler için hak ve yükümlülükler bakımından “değiştirilemez” sınırlar getirmiş olmasına karşılık, laik düzende hak ve mükellefiyetler “anayasa yapma ve değiştirme” imkânına sahip olanların iki dudakları arasından çıkacak keyfî kararlara bakar.

Dolayısıyla haklarınız pamuk ipliğine bağlıdır.

Şüphesiz ki sözlerin en doğrusu Allahu Teala’nın sözleridir:

“Bir mü'min hakkında ne bir yemin (veya soydaşlık/yurttaşlık bağı), ne de bir ahid (sözleşme, zimmet) gözetirler. İşte onlar gerçekten haddi aşanlardır.” (Tevbe, 9/10)

*

Evet, bu noktada önümüze birtakım önemli sorunlar çıkıyor.

Laik yönetimlerin, Müslümanları (razı olmadıkları) Şeriat’e aykırı düzenlemelere uymakla yükümlü görüyorlarsa, (hiç değilse tutarlılık, dürüstlük ve “hukuk devleti” olma adına,) o düzenlemelerin tamamına kendilerinin de sadakat göstermeleri ve eksiksiz uymaları gerekir.

Ancak, işte bu noktada laik rejimlerin, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, çifte standart sergileyebildiklerini görüyoruz.

Devreye istihbarat teşkilatları (gizli servisler) ve onların “hukuka uygun sayılan hukuksuzluklar”ı girebiliyor.

Mesela Türkiye’de Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan kimi “örtülü” hukuksuzlukları ve 1990’larda tavan yapan faili meçhulleri bu bağlamda değerlendirebiliriz. 

Devlet içindeki bazı odaklar birilerinin kalemini kırabiliyor ve öldürebiliyorlar.

Öldürtebiliyorlar.

Öldürttüler.

Öldürtürler.

*

Ben konuşmayayım, sözü “devlet”i içeriden tanıyan bir isme, aynı zamanda hukukçu olan üst düzey bir “emniyetçi”ye, Hanefi Avcı’ya bırakayım:

“… bizim ülkemizde devlet, vatandaşlarını rejime muhalefet edenlere karşı kışkırtmış, bizzat kendi vatandaşlarını yine kendi vatandaşları olan rejim muhaliflerine karşı fiili saldırılarda bulunması için kullanmak istemiştir. Oysa bu tür uygulamalar devletlerin var olma felsefesine tümüyle aykırıdır; devletin görevi vatandaşları arasında ortaya çıkacak sorunları çözmektir. Devlet varoluş sebebini ve fonksiyonlarını vatandaşlarına devrettiğinde, kendi kendisiyle çelişir ve devlet olmaktan çıkar. Bu tür uygulamalardan en çarpıcı olanı, sadece ülke dışında uygulanması gerekirken, devletin kendi vatandaşlarına karşı ülke içerisinde uygulamış olduğu psikolojik harekâttır. Bugün bile, her ne kadar kamuoyunda fazla hissedilmese de, MGK’da alınan kararlar doğrultusunda psikolojik harekâta ilişkin operasyon, plan ve kararlar devletin kurumlarınca koordine içerisinde yürütülmektedir.

“Devlet vatandaşlarından, mensup oldukları illegal örgütler hakkında sadece bilgi almak için yararlanabilir. Bu uygulamanın da koşulu ve sınırı vardır. Devlet başka araçlarla bilgi toplayamadığında ve bilgiyi sadece illegal örgütlerin içerisindeki kişilerden almak zorunda kaldığında, daha ağır ve büyük olayların olmaması için vatandaşlarından yardım alır. Ancak bu yardımın kapsamı bilgi almakla sınırlıdır. Bu koşulların dışında, bu sınırları aşan her uygulama son derece yanlıştır. Fakat bizim ülkemizde devlet, sol gruplara karşı sağ grupları, sağ gruplara karşı da sol grupları kullanmış, hatta fiilen eylemlere sokmuş, cinayetler işletmiş, katliamlara sokmaktan imtina etmemiştir….

“Geçmişte halkı birbirine karşı kullanmış veya kullanmaya kalkarak ciddi hatalar yapmış devlet görevlilerinin bu olaylardan ders çıkardığına ve artık aynı hataları tekrarlamayacağına inananların kısa sürede yanıldıkları görüldü. Bu defa da radikal dinci olarak tanımladığı halka ve hatta hükümete karşı laik kesimleri harekete geçirerek çok geniş kitleleri karşı karşıya getirmekten çekinmemiş, aynı anlayışı aynı düşünceyi hayata geçirmekten geri kalmamıştır…. beğenmedikleri düşünceleri savunan bir kısım insanlara karşı belli inançtaki halkı aktif tavır almaya alenen çağıran demeçler rahatlıkla verilmiştir. Tüm bu örnekler, kendi fikirlerinin kabulü konusunda devletin her yöntemi mubah saydığını açıkça göstermektedir. Bu yanlış anlayışın neticesi, bölgesel iç çatışmalar, katliamlar ve en sonunda olayların doruk noktası Susurluk olmuştur. …”

(Hanefi Avcı, Haliç’te Yaşayan Simonlar, 5. b., Ankara: Angora Y., 2010, s. 333-5.)

Şu sözler de Avcı’ya ait:

“… düşünün ki gece PKK’lılar evinize geldi. Ekmek istiyorlar, yol soruyorlar, … Diğer taraftan da gündüzleri askerler veya polis geliyor, örgüt hakkında bilgi istiyor, örgüte yardım etmemeleri konusunda halkı uyarıyor. Köylü karşı çıksa, aklından geçirdiği gibi davransa gözaltına alınabileceğinin, mağdur edilebileceğinin, kanundan bahsetmek istese de kimsenin onu dinlemeyeceğinin farkında. Geçmişte kimlerin infaz edildiğini, hangi köylerin yakıldığını, mülki amir ve savcıların şikayetlere dahi bakmadığını biliyor….

“Uzun süre bu şekilde yaşamak zorunda kalan insanlarda sahtekârlık bir yaşam biçimine ve davranış şekline dönüşür. Bir kişilik halini alan sahtekârca davranmak, o ortam içerisinde bulunan her insanı da böyle davranmaya itecektir.

“Yukarıda anlatılan yaşam tarzının biraz yumuşak biçimi, ülke genelinde büyük çoğunluk için de geçerlidir…. İnsanlar daha iyi imkanlara kavuşmak için, işini kaybetmemek için yetkilerini keyfi kullanan kişilere karşı çıkamaz…. İstenilen şekilde davranmadığı takdirde işten çıkarılma ihtimalinin ne demek olduğunu ancak bu riskle karşı karşıya kalanlar bilebilir.

“… Ülkemizde kurumlar, makamlar ve kişiler en ufak bir rüzgâr çıktığında hemen savruluyor, en hafif bir fiske ile yıkılıyorlar.  Güç kimde ise o tarafa yaslanıyor, hatalı veya yanlış olana karşı koymuyor, … Geçmiş dönemlerde askerlerin yönelimlerine göre bütün kurumlar kanun, hukuk, demokrasi vb. her şeyi bir tarafa bırakarak, hemen askerin yanında yer alıyorlardı…. Fakat şimdi güç odağı değişti; şimdi hükümet, başbakan bu güce sahip, rüzgâra göre eğilenler, bu defa da bu yeni rüzgâra göre eğilmeye başladılar.

“Ülkemiz, bırakın amirini eleştiren, yanlış karşısında tavır koyan ve görevinin gereğini yapan insan bulmayı, mevcut güç merkezinin gözüne girmek için kural tanımadan her türlü değeri ayaklar altına alan, üstünün istediği her şeyi itirazsız yerine getiren kişilerle doludur.”

(A.g.e., s. 353-56.)

Avcı’nın bir başka kitabında da şu satırlar yer alıyor:

“… Susurluk olayları yaşandığı dönemde, MİT ve askerler bana her türlü haksız saldırıları yaparken, hukuk [yargı, mahkemeler] beni korumuştu. JİTEM‘in [Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele] yaptığı hukuksuzlukları anlattığım zaman ‘JİTEM diye bir teşkilat yok’ denilmiş, sadece ‘var’ dediğim için Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman beni [çalıştığım kurum olan] İçişleri Bakanlığı‘na şikayet etmişti. Bakanlık JİTEM’i en iyi bilen kurum olmasınaher ilde polislerin JİTEM ile toplantılar yapmasına, yüzlerce yazı, rapor ve belgede JİTEM adı geçmesine rağmen ‘JİTEM var’ dediğim için [Bakanlık tarafından] jandarmaya hakaretten yargılanmama karar verildi. O günün tüm bakan, genel müdür ve bakanlık yöneticileri, hepsi JİTEM’in varlığını biliyor, inanıyordu ama ‘sen olmayan JİTEM’e var dedin’ diye suçlu olarak yargılanmama karar vermişlerdi.”

(Hanefi Avı, Devlet Bilgisi, İstanbul: Tekin Yayınevi, 2017, s. 75)

Görüldüğü gibi, eli kolu heryere uzanan MİT, askerlerin “hukuksuzluğu”nun yanında yer alıyor.

Tutuyor, üst düzey bir emniyetçiye, sırf yalan söylemediği, “hukuk”un yanında durduğu için “her türlü haksız saldırıları” yapıyor.

Biz de “Üst düzey bir emniyetçiye bunu yapanlar bizim gibi sıradan vatandaşlara ne yapmaz!” diye kara kara düşünmekten kendimizi alamıyoruz.

*

28 Şubat’ın yıldönümündeyiz, o yüzden şunu da ekleyelim:

O süreçte, tıpkı JİTEM gibi bir başka Frankeştayn canavarı daha türemişti: BÇG.. Batı Çalışma Grubu..

Grup adlı bu yasadışı çete de yine askerlerin marifetiydi..

Bu çetenin varlığını ortaya çıkaran kişi, yine bir başka üst düzey emniyet istihbaratçısıydı: Bülent Orakoğlu.

Askerliğini yapmakta olan bir polis memuru, Kadir Sarmusak, bu çetenin çevirdiği dolapları gösteren belgeleri Orakoğlu’na ulaştırmış, o da konuyu İçişleri Bakanı Meral Akşener’e iletmiş, meseleden haberdar edilen Başbakan Necmettin Erbakan da (bu çetenin banisi komutanları emekliye ayırmak yerine) hadiseyi safça Cumhurbaşkanı Demirel’e havale etmişti.

*

Peki bu süreçte MİT ne yapmıştı?

MİT, Erbakan’a (TC Hükümeti’ne) yönelik (ABD, İsrail ve beynelmilel Masonluk güdümlü) darbe teşebbüsünün ardındaki orkestra şefiydi.

Askerler darbe arabasının tekerlekleri, Demirel direksiyonu, MİT ise motoruydu.

(MİT’çilerin bu süreçteki vatana ihanet anlamına gelen rolünü geçmiş yıllarda 28 Şubat darbesinin her yıldönümünde yazdık, tekrar anlatmayalım.)

Sonuçta TC Hükümeti ve millet, “28 Şubat Yahudi darbesi”ni yiyerek sendeledi, yere kapaklandı.

O süreçte en açık ve sert tepkiyi merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca göstermiş, o sırada genel yayın yönetmenliğini yaptığım İslâm Dergisi’nin Mart sayısının başyazısında “darbenin arkasında İsrail’in bulunduğunu” dile getirmişti.

Aynı sayıdaki “Editör’den” başlıklı kısa yazım bahane edilerek DGM’de (Devlet Güvenlik Mahkemesi) hakkımda dava açıldı.

Erbakan Hükümeti yıkıldıktan sonra Fatih Çekirge gibi gazeteciler için çıkarılan basın affının kapsama alanına girdiğim için ceza almaktan kurtuldum.

Ancak Bülent Orakoğlu ile Kadir Sarmusak benim kadar şanslı değildiler, onlar, darbeci çetenin tekerine çomak soktukları için tutuklanıp hapse atıldılar..

O süreçte Erbakan’ın partisi Refah kapatıldı.. Ardından Fazilet Partisi kuruldu, onu da “Refah’ın devamı” diye kapattılar.

Erbakan siyasî yasaklı hale getirildi, hapis cezasına çarptırıldı.

İmam hatipler, Kur’an kursları gibi mevzulara hiç girmiyoruz.

*

Esad Efendi, darbeci hainlerin iplerini elinde tutan İsrail’e dokunduğu için vatanı terk etmek zorunda kaldı..

Bir süre Avrupa’da dolaştı, ardından Avustralya’ya yerleşti, fakat üç-dört ay sonra, Şubat 2001’de öldü.

Öldürüldü. [Ölümüyle ilgili kitabımızı internetten okuyabilirsiniz: ÇOK SESSİZ BİR ÖLÜM (ŞEYHLERİ DE VURURLAR)]

Benim öldürülmemden endişe ediyordu, o yüzden Amerika’daki cemaat mensuplarına ABD’ye yerleştirilmem talimatını vermişti, fakat ölen o oldu.

Benim payıma ölmeden atlatacağım zehirlenmeler ve yalnızlık düştü.

*

Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan, 8 Mayıs 2014 günü yayınlanan bir yazısında, 28 Şubat’ın 2003 yılına kadar devam etmiş olduğunu ilan etmişti: 

“28 Şubat döneminde yasakçı sisteme uymayan, yasakçı düzenin değişmesi için gayret eden veyahut ‘şimdilik’ bir şey yapmasa bile ileride sistem açısından tehlikeli olabileceği varsayılan insanlarla ilgili infaz kararları veriliyordu. Anlatıldığına göre infaz kararı çıkanların sayısı 11 bin 800 civarındaydı. Çok çeşitli yol ve yöntemlerle infazlara da başlanıyordu. 2003 yılına kadar devam eden süreçte bu 11 bin 800 infaz kararından yaklaşık 3 bin 600’ünün uygulandığı anlaşılıyor. Faili meçhul kalan cinayet, kayıp, çatışmada öldürülme, trafik kazası, intihar, evinde veya işyerinde ölü olarak bulunma, gizlice zehirlenme uygulanan yöntemlerden sadece bazıları…. Bunların bazıları ‘Kürtçü’ bazıları ‘Bölücü’ bazıları da ‘İslamcı’ yaftalarıyla suçlandılar, fişlendiler ve infaz edildiler.”

Gerçekte, 28 Şubat’ta hedefe konulan bazı kişiler 2003 yılından sonra da malum odakların elinden yakalarını kurtaramadılar.

“Nerden biliyorsun?” derseniz vereceğim cevap ancak Mevlana’nın şu sözü olacaktır: “Ben ol da bil!

Yakasını kurtaramayanlardan biri, Muhsin Yazıcıoğlu’ydu.

*

“Neden büyük ırmaklardan bile daha sarsıcıdır, karlı bir gece vakti dağ başında ölüme uyanan bir dostu hatırlamak?



DERİN DEVLET DENİLEN ÇUKUR ŞEREFSİZLİĞİN MÜNAFIK PİYONLARI

 















Peki yüzde kaçı MİT'çiydi?










Kimilerinin (Hilal Kaplan ve şürekası gibilerin) “Nuh’un köpekleri”, kimilerinin de “Nuh’un kelekleri” diye adlandırdıkları Odatv’ciler, “örtülü” beslemeliğin hakkını vermek için salya üretimine hız vermiş durumdalar.

Altı gün önceki (3 Kasım 2023 tarihli) yazımızda şunu demiştik:

Derin tufeylîler, farklı kamplarda gibi görünseler de kendi aralarında çok iyi “paslaşırlar”.

Sonradan görme Atatürkçü (Kemalist) Cübbeli ile (birilerinin, çalışanlarını “Nuh’un kelekleri” olarak nitelendirdiği) Odatv.com arasındaki samimiyet ve “paslaşma”da olduğu gibi..

Bu paslaşma “derin” filmlerin senaryolarında her zaman “dostluk” şeklinde yer almaz.

Bazen de kavga ve ağız dalaşması görünümü altında paslaşılır.

Film denilen icadın “fıtrat”ında bu var.. Sinema filminde siz iki adamın birbirini parçaladığını, kan revan içinde bıraktığını, çiğ çiğ yemeye çalıştığını görürsünüz, gerçekteyse “rol”lerinin hakkını vermekle meşguldürler.

Çekim bittiğinde oturup birlikte yorgunluk kahvesi içer, tatlı tatlı sohbet ederek keyiflerine bakarlar..

İstihbaratçıların sevdiği tabirle söylemek gerekirse, oyun bittiğinde satranç tahtasındaki bütün taşlar aynı kutuda arz-ı endam ederler.

*

1990’lı yıllarda Müslüm Gündüz diye  (sözde Nurcu) bir soytarı çıkmış, (merhum Said Nursî’nin kullandığı aczmendi tabirinden hareketle) Aczmendilik diye bir tarikat icat etmişti.

Daha doğrusu, Aczmendilik tarikatını kuran “derin” çakallar, “tarikat kurucusu şeyh” rolü için onu uygun görmüşlerdi.

Bu soytarı bir taraftan da “rejim muhalifi radikal” geçiniyordu.

[Bu aczmendî lafı, merhum Bediüzzaman’ın şu sözlerine dayanıyor:

"İkincisi: Tarik-i Nakşi hakkında denilen 'Der tarik-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk / Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.' olan fıkra-i rânâ birden hatıra geldi. O hatıra ile beraber, birden şu fıkra tulû etti: 'Der tarik-i aczmendî lazım âmed çâr çiz / Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz.' "

Demek istediği şu: Nakşibendî tarikinde (yolunda, tarikatında) dört şeyi terk lazım gelir: Dünyayı terk (Dünya hayatında sefa sürme düşüncesini terk), ahireti terk (Sadece ahiretteki karşılık düşüncesiyle kalmayıp onu aşarak Allah’ın rızasına gönül bağlamak: Yüce Rabbinin rızasını istemekten başka onun nezdinde hiçbir kimseye ait şükranla karşılanacak bir nimet yoktur. Ve o [buna kavuşarak] hoşnut olacaktır.” [Diyanet Vakfı Meali, Leyl, 92/19-21]), varlığı (kendini bir şey görmeyi, kendine değer atfetmeyi) terk ve terki (“Ben neleri terk ettim, sen biliyor musun?” diyerek “terk”te takılıp kalmayı) terk.

Bunu hatırlayan Bediüzzaman’ın aklına şöyle bir şey gelmiş: Aczmendi (acz sahipliği) yolunda da dört şey lazımdır: Fakr, acz, şükür, şevk.. Yani insanın insan olarak aslında çok aciz ve her bakımdan fakir (mutlak biçimde acz ve fakr içinde) bir varlık olduğunu fark edip Allahu Teala’nın kendisi üzerindeki sayısız nimetlerini anlayıp şükretmesi ve kulluğun gereğini şevkle ifa etmesi.

Bu önemli de, Allah rahmet etsin, “zamanımız tarikat zamanı olmadığına” göre bunu tarik diye ifade etmeseydi ve Nakşibendiye'ye alternatif bir tarikat gibi dile getirmeseydi daha iyi olurdu gibi görünüyor. Sonradan derin devlet laikçiliği (siyasal dinsizlikçiliği) bu benzetmesini istismar edemez ve Müslüm gibi bir soytarıyı piyasaya bir tarikat kurmuş gibi süremezdi.

Aczmend, "acizlik/acziyet sahibi" demektir. "Mend" eki Farsça'da sahip olma anlamına geliyor, "danişmend" kelimesinin "daniş" (bilgi, biliş) sahibi (bilgili, alim) olma anlamına gelmesi gibi.. "Î" eki ekleyerek aczmendî kelimesini kullandığımızda ise mensubiyet bildirmiş oluruz, Nakşbendî kelimesinin "Nakşbend'e mensup olan" anlamına gelmesi gibi.

Dolayısıyla aczmendî yerine doğrudan "aciz" kelimesini kullanmak daha uygun olur. Acizlikleri özellikle akıl nimetine şükür bahsinde ortaya çıkıyor. Fakr/fakirlik sahibi oldukları da kesin, akıl, edep, izan bakımından korkunç bir fakirlikleri var. Buna mukabil soytarılık alanında şaşırtıcı bir şevk sahibi oldukları söylenebilir.]

*

Tarikat-cemaat piyasasında aczmendilik kalpazanlığının boy göstermesiyle birlikte Müslüm soytarısı hem Nurcuları, hem tasavvuf-tarikat çevrelerini, hem de radikal (köktendinci) kesimleri temsil eden bir figür yapılıyor, bütün bu toplulukların kesişim kümesinde yer alan tek kişi olarak onların “doğal temsilcisi” ya da fiilî sözcüsü haline getiriliyordu.

Soytarının kitlelere tanıtılması, ülke gündeminin değişmez dedikodu malzemesi haline getirilmesi için gereken altyapı da hazırlanmış, PR çalışması kusursuz biçimde yürütülmüştü.

Bir defa başlarındaki sarıkları, üzerlerindeki cübbeleri, dağınık sakalları, uzun saçları ve ellerindeki sopaları ile beyaz dişler arasındaki simsiyah çürük diş gibi her gittikleri yerde dikkatleri hemen kendi üzerlerine çekiyorlardı.

Tek başlarına dolaşsalar zaman makinası ile kazara bugüne gönderilmiş birer şaşkın zaman yolcusu ya da yaşadığı dünyadan habersiz meczup gibi algılanabilir, komiklik meraklısı millet için güldürme garantili zararsız kaçıklar olarak maskaralık kontenjanından yararlanabilirlerdi.

Öyle yapmıyor, toplu halde geziyor, otobüslere doluşup kalabalık gruplar halinde farklı şehirlere “çıkarma” yapıyor, tek başlarına olsalar güldürü malzemesi olacakken bu defa sonu belirsiz bir korku filminin tımarhane kaçkını ürkütücü figüranları olarak, görenlerin afallamasına neden oluyorlardı.

*

Derin güdümlü medya da onları milletin gözüne sokmak için her fedakârlığı yapıyor, bunların fotoğraflarını gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlıyordu.

Televizyonlar onların cümbür cemaat yaptıkları gezilerin duyduk duymadık demeyin formatında görüntülerini veriyor, varlıklarından milleti haberdar ediyorlardı.

Bu arada Müslüm soytarısını tartışma programlarına filan çıkarmayı da ihmal etmiyor, mikrofonları ona uzatıyorlardı.

Aslında, bu soytarının dengesiz bir kaçık değil, bilinçli ve iyi hazırlanmış bir plan dahilinde önü açılan bir ajan provokatör olduğu açıktı, fakat, dindar camiadaki ajanlığa müsait diğer tipler de onlara destek veriyorlardı. 

(Mesela o günlerde genç bir medya çalışanı olarak Marmara FM’de program yapan Doç. İshak Arslan, programına konuk ettiği şiirsiz şair İsmet Özel’in en iyi müslümanlar olarak bu soytarıları gördüğünü öğreniyordu.)

Evet, derin (çukur) devlet aklı, bir şeyin hakikisinin önünü kesmek istediği zaman bazen sahtesini icat eder ve rejim muhalifi potansiyelin kendi “örtülü” kontrolü altındaki bu sahte mecraya akmasını sağlar.

Bu oyun ve düzende Müslüm gibi soytarılar (Muhsin Yazıcıoğlu'nun tabiriyle) "avcı kekliği" olarak hizmet görürler.

*

O günlerde filmin başı böyle bir izlenim veriyordu. 

Olayı bundan ibaret zannetmiştik.

Yanılıyorduk. Filmin sonunda çok büyük bir sürpriz vardı.

Sürpriz, Fadime Şahin ile geldi.

Müslüm ilen Fadime, 1996 yılının son ayının son haftası içinde, 1997 yılının arefesinde, samanlıkta değil fakat Kadıköy'de bir apartman dairesinde yarı çıplak olarak uygunsuz biçimde basıldılar.

Sarıklı cübbeli, sopalı soytarı Müslüm bu defa yataklı filmlerin gedikli bir jönü görünümünde televizyon ekranlarında ve gazete sayfalarında arz-ı endam etti.

Daha önce soytarı için derin PR çalışması yapılmamış, televizyon ve gazeteler vasıtasıyla milletin gündemine oturtulmamış olsaydı, böyle bir sahne, gazetelerin üçüncü sayfalarında bile yer bulamazdı.

O uzun ve sabırlı "derin" PR’ın bir semeresi olarak çıplak fotoğrafları gazetelerin manşetlerini süsledi.

Hayır, vurulan, yara alan, derin patentli yeni aczmendi tarikatı soytarılığı değildi.

O günkü Refah Partisi iktidarı ve Erbakan’dı.

Böylece kamuoyu, 28 Şubat’a hazırlanmış oluyordu.

Yıllar sonra gazeteci Nazlı Ilıcak, 28 Şubat’ın gerisinde MİT’in bulunduğunu yazacaktı.

Devletin başbakanı MİT’e hâkim değildi, MİT onun altını oyuyordu.

Devletin başbakanı ile ters düşen MİT, ABD Dışişleri Bakanlığı ve uluslararası masonluk ile aynı makamda şarkı söylemeyi ve aynı kıvrak hareketlerle vals yapmayı başarmıştı.

Bu sürecin sonunda Erbakan bir siyasî ölü haline getirildi..

Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca ise gerçekten öldü..

Öldürüldü..

*

Daha sonraki süreçte Odatv’nin, (“ölmüş koyun”un postundan da yararlanma babından) Esad Coşan Hoca’nın liderliğini (şeyhliğini) yaptığı İskenderpaşa Cemaati’ni “selamlamaya” başladığını gördük.

Cemaatin Türkiye’deki ilk şeyhi Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî k. s.’ya övgüler diziyor, onun ne kadar ileri görüşlü, ne kadar yerli ve milli, ne kadar bağımsızlık yanlısı, ne kadar emperyalizm karşıtı olduğunu anlatıyorlardı.

İslâm Dergisi’ne güzellemeler yapıyor, bu dergiyi çıkaran kadroya övgüler diziyorlardı.

Dergi için ağıtlar yakıyorlardı.

Benim son genel yayın yönetmeni olarak çalıştığım İslâm Dergisi kapanmış, Esad Efendi gibi dergi de ölmüştü.

Dolayısıyla artık ardından feryad ü figan koparılabilir, “Höngürt.. Gettiii, gettiii, gül gbi mecmuamız gettii” diye saç baş yolma tripleri sergilenebilir, timsah gözyaşlarıyla “derin” bostanlar sulanabilir, “Esad Efendi öldüyse ne gam, biz varız, derin abileriniz var, şunun şurasında hepimiz milliyiz, yerliyiz, ulusalız” mesajı verilebilirdi.

*

Evet, Odatv, Müslüm Gündüz’ü haber yapmış bulunuyor.

 (Yani derin densizlik, Müslüm’ü tekrar piyasaya sürüyor. Bu bayat, kokmuş ve çürümüş Türkiş kebap “dön-er”den artık ekmek yiyemezler ama alışmış kudurmuştan beterdir.)

Haber oldukça kısa.. Cübbeli haberleri gibi:

"Karısını kızını kıskanmayan deyyus..."

Müslüm Gündüz'den çok tartışılacak sözler. Gündüz, "Zerre kadar namusu şerefi haysiyeti olan adam kızını üniversiteye verebilir mi ya? Karısını, kızını kıskanmayan deyyus cennet kokusu alamaz" dedi.

08 Kasım 2023 21:52 Son Güncelleme: 08 Kasım 2023 21:52

28 Şubat'ın sembol isimlerinden olan Aczmendi tarikatı lideri Müslüm Gündüz, kızını liseye ve üniversiteye gönderen aileleri hedef aldı.

Gündüz, 'Bir adamın kızını götürüp liseye, üniversiteye vermesi ne demek? Zerre kadar haysiyeti, şerefi olan adam kızını üniversiteye verebilir mi?' ifadelerini kullandı.

(https://www.odatv4.com/guncel/karisini-kizini-kiskanmayan-deyyus-120010548)

Görüldüğü gibi, adam bütün bir millete sövüyor.

Kendi mahallesindeki liseye kızını gönderen adam “deyyus, namussuz, şerefsiz, haysiyetsiz” olursa (mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi) kızını ABD’de okutmuş adamlar ne olur, varın siz düşünün.

Bu memlekette bazıları sırf “Türkiyeci, devletçi” (yerlileştirilip millileştirilmiş, istimlak edilip kamulaştırılmış, devletleştirilmiş, güncellenmiş) sahte dindarlığı kabul etmediği, ve “Atatürk’e de saygı duyarız, vatanı kurtarmış, Şeriat’e lafımız yok ama laiklik de pek fena değil” demediği için zehirlenebiliyor, itibar suikastlerine maruz kalabiliyor, tuzak üstüne tuzakla karşılaşabiliyor, kesintisiz biçimde psikolojik yıpratma operasyonlarının hedefi olabiliyor; fakat Müslüm gibi bir soytarı Cumhurbaşkanı’ndan sıradan köylüsüne kadar bütün bir millete böyle ağza alınmayacak laflarla sellemehüsselam söverken adama açık biçimde de, (zehirleme gibi yollarla) örtülü biçimde de dokunan yok.. Hayat Müslüm'e güzel.. (Bediüzzaman 19 defa zehirlenmişti..)

Hesap, bir taşla birkaç kuş vurmak..

Bir taraftan bu soytarı üzerinden İslamcılık ve Şeriatçılık öcü haline getiriliyor, diğer taraftan da tam da laiklerin istediği türden bir “başörtüsü çözümü” üretiliyor: Müslümanın kızı okula gitmez, olur biter.

Hayır, alçak adam, Taliban’ın yapmak istediği gibi “Kızların Şeriat’e uygun biçimde öğrenim görecekleri kurumlar oluşturulmalı, kurumlar bu gaye doğrultusunda yeniden yapılandırılmalıdırlar” demiyor. 

“Kızlar (başörtülü veya başörtüsüz, fark etmez) okula gitmesin, laiklerin istediği çözüm kendiliğinden oluşsun” demeye getiriyor.

*

Bu soytarı da Cübbeli gibi Cennet ve Cehennem bileti kesiyor.

Ona göre, kızını liseye, üniversiteye gönderen “karısını kızını kıskanmayan deyyus” Cennet kokusu alamazmış.

Bir zamanlar beraber basıldığı Fadime’nin, nikahlı karısı olduğunu iddia etmişti.. Nikahlı karısı olduğundan, öyle görünüyor ki, bir kendisinin bir de kendisi ile Fadime’nin işvereni olan derin çakalların haberi vardı.. Gerçekten karısı olsaydı böyle baskın mı yerdi?!

Fadime, belki de karısıydı, derin nikahla nikahlı karısı.. Gizli nikah.. (Şeriat'te gizli evlilik, gizli nikah diye birşey yok, fakat derin şerefsizlikte var.)

Bu soytarı Cennet’e belki de sadece "nikahlı karısı" Fadime’sini layık görüyor.

Ve bu şahsı Odatv "tarikat lideri" olarak sunuyor. 

Sözde şeyh (müteşeyyih), sözde lider filan dedikleri yok.

Gasp edilmiş arazi üzerinde ruhsatsız ve kaçak olarak inşa edilmiş tarikat taklidi prefabrik gecekondu için saygılı bir dille tarikat unvanını kullanıyor, "sözde tarikat" bile demiyor.

*

Celal Hoca’nın kızı merhume Dr. Hümeyra Ökten de üniversitede okumuştu..

Osmanlı bakiyesi ulemadan meşhur Hüsrev Efendi’nin kızı da üniversitede okuyordu. 

Evet, bu soytarının suçladığı kesimlerin ona tepki göstermeleri, kendilerine yöneltilen “deyyus, namussuz, şerefsiz, haysiyetsiz” hakaretlerini sineye çekmemeleri gerekiyor.

"Şahsım" bu yazıyla, bu adi soytarıya tepkimi göstermiş bulunuyorum..

Afganistan’a bile karışan MİT Başkanı Prof. İbrahim Kalın, eski Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi "şahsı"lara gelince..

Afganistan Müslümanları sizin kızlarınız hakkında ileri geri konuşmuyor, size deyyus demiyorlardı, kendi kızları için karar alıyorlardı..

Müslüm’ün ise muhatapları bizzat sizlersiniz.. 

Diline doladığı, deyyus olarak nitelendirdiği kişiler Avrupalılar değil, sizsiniz.

İltifatları size ve sizin kızlarınıza..

Sözü (eleştirmeden, tenkide tabi tutmadan, reddetmeden, söyleyene tepki göstermeden) aktaran, söyleyenle aynı hükümdedir. Odatv (ve arkasındaki derinler) de Müslüm’le aynı pozisyonda.

Hep birlikte size sövüyorlar: Deyyus, namussuz, şerefsiz, haysiyetsiz...” 

Uyanın, (emriniz altında zannettiğiniz) derin ağalar sizinle eğleniy..

*

Adı geçmişken merhum Hüsrev Efendi’yi hayırla yad edelim, ruhu şad olsun:

Hüsrev Hocaefendi bir dönemin isimsiz kahramanlarındandır. 

Özellikle milletin kendine dönüşünün bir umudu olan İmam Hatip düşüncesi, o ve emsali bazı büyüklerimiz etrafında örgülendi.. Bu mevzuda ilk akla gelen Konya'da Veyiszade Mustafa Kurucu ise İstanbul'da o ve merhum Mahmud Bayram hocadır.

Onlar bir bâd-ı hazan'ın estiği acı bir dönemde zehir yudumlamış kametlerdir..

On asır Kur'an'a bayraktarlık yapmış bir vatanın evlatlarının manevi istiklal savaşında cephe kumandanlarından biridir Hüsrev hoca.. Zor dönemin bu büyük insanlarını hatırlatmak bizim için kadirşinaslıktır. …

Muhammed Hüsrev Aydınlar Hocaefendi Makedonya'nın Manastır vilayetinin Struga iline bağlı Labunişta köyünde 1884 senesinde(bir rivayete göre 1883) dünyaya geldi. Aslen Arnavut asıllı bir ailedendir. Onun için İstanbul'da "Arnavut hoca" diye meşhur olmuştur. Babası Numan Efendi, annesinin ismi ise Habibe'dir Babası dini tahsil için onu köy hocalarına teslim etmişti.

Oradan Ohri kazasına gidip Hüsrev bey medresesinde müderris Mustafa Efendi'den bir sene okumuştur. Daha sonra Tiran'a gidip orada da bir medresede dört ay okumuştur.

Talebelerinden, Birecik'li Abdullah Naim Şener, Hüsrev Efendi'nin Tiran günlerine ait şu hadiseyi nakletmektedir; 

"Bayram vaazında, o devrin devlet adamı olan Esat Paşa, merhum hocanın sert vaazlarından canı sıkılmış. Namazdan sonra paşa, müftü ve müderrisi çağırıp; "bu vaizin söylediklerinin kitapta yeri var mıdır" diye sormuş, onlar da "evet, aynen filan kitapta vardır" cevabını vermişler.

Bilahare müftü ve müderris, hocaefendiyi çağırtırlar ve "sana paşa soracaktır, işte şu kitaplardan cevap verirsin" diyerek kitapların ismini verirler.

Nihayet paşa, hocaefendiyi çağırır, iltifat eder. Derste söylediklerinin kitapta yeri olup olmadığını sorar. Hocaefendi "söylediklerim filan kitaplarda vardır" cevabını verir. Bunun üzerine paşa memnun olduğunu söyleyerek beş altın verir kendisine.

Müftü ile müderris, hocaefendiye paşanın kendisine nası muamele ettiğini sorarlar. Hocaefendi de kendisine yapılan ikramı anlatır. Müftü ile müderris "sen bu akşam buradan hemen gitmene bak. Paşa çok gadaplanmıştır. Seni sağ bırakmaz" derler. Hocaefendi de tahsilini yarım bırakarak o akşam yola çıkar. 1910 tarihinde İstanbul'a gelir."

İstanbul'da Karagümrük'te Üçbaşlar medresesine yerleşti. Buradaki mühim hocaları Kastamonulu Ahmed Efendi, Tavaslı Hasan Efendi, Kırklarelili Atıf Efendi, İzmirli İsmail Hakkı (Hüsrev hoca daha sonraları reformcu fikirlere kapılan bu hocasına şiddetle cephe almıştır) ve o zamanların bir meçhul-u meşhuru olan Rebii Molla hazretleridir.

Hüsrev Efendi bir süre Karagümrük'te kaldıktan sonra Süleymaniye Medresesine kaydoldu ve 1919'da tefsir ve hadis şubelerinden mezun oldu. Ardından Ruus imtihanını kazanarak hem dersiamlığa hem de İbtida-i hariç medreseleri Arapça hocalığına tayin edildi. Abdullah Naim Şener merhumun zikrettiğine göre kısa bir zaman Tıbbiye mektebinde de okumuştur.

Talebelerinden merhum Mahmud Bayram Hocaefendi onun ilmi seviyesine şöyle dikkat çekmektedir:

"İlimle mücehhezdi. Dört mezhebin fıkhını hepsini de iyi bilirdi. Hadiste de otoriteydi. Çok güzel Arapça bilirdi. Hem de Arap gibi, Arap ağzıyla Arapça konuşurdu da "nereden belledin sen Arapça'yı bu kadar güzel konuşuyorsun" diye sorduklarında "benim hocam Peygamber Efendimiz"derdi "Peygamber Efendimizden öğrendim" (yani hadis ilmiyle fazla tetebbuu neticesi Efendimizin fasih arapçasına vukuf kesbetmesini anlatıyor.)

Talebelerinden Abdullah Naim Şener hocamız kendisini "Sağlam vücutlu, pehlivan yapılı, çok kuvvetli ve cesur" olarak tavsif etmektedir.

Hocaefendinin Ziya, Ahmet ve İbrahim adlı üç oğlu ile Hayriye, Ayşe, Kadriye, Fahire adlı dört kızı bulunmaktaydı.

Cumhuriyet döneminde medreseler kapatılınca fahri olarak hizmetine devam etti. Talebesi Abdülhalim Akkul "30 sene kadar bizzat ders okuttu. Cami ve evde. 1953'te, 70 yaşında vefat etti. Kaç kere onunla birlikte karakollarda sabahlamışızdır" şehadetinde bulunuyor.

Hocaefendi ortamın alabildiğine zorlamasına rağmen İslami tedrisata ara vermedi. "Mahkemelere çok çıktı, cesaret-i medeniyesi çok kuvvetliydi" der talebelerinden merhum Mahmud Bayram Hocaefendi.

Yine talebesi merhum Abdullah Naim Şener onun öğretme aşkına şöyle ışık tutar; 

"Hocaefendinin hayatında en çok sevdiği ders okutmaktır. Aşağıdaki hadiseler buna delildir. Derse başladığı günden itibaren bir gün bile talebesiz kalmamıştır. Kırk sene Fatih camiinde her gün ikindiden sonra derslerine devam etmiştir. Okuttuğu kitaplardan bazıları; Şerh-i Akaid, Tefsir-i Kadı Beyzavi, Buhari-i Şerif, Sünen-i Tirmizi, Şifa-yı Şerif, Ezkarü Nebevi, Usuliddin, Menar Şerhi, Tarikat-ı Muhammediye, Şemail-i Şerif, Hadisü, Erbain, İhyau Ulumiddin, Hidaye'dir.

Evinde kış gecelerinde akşamdan sonra saat 12'ye kadar, yaz günlerinde de sabah namazından öğleye kadar muhtelif talebelere ders okuturdu.

"Her dersi bir ibadet olarak kabul ediyorum" derdi. Bunlardan sonsuz zevk aldığını söylerdi. Usanmak asla hatırına gelmezdi. Hiçbir gün kendisine gelen talebeye "bugün git, yarın gel" demezdi. Ağır hastalığı zamanında dahi derse devam ederdi. Hatta talebeleri "Hocaefendi rahatsızsınız, dersleri tatil edelim" dedikleri zaman "hayır, ders okutmakta şifa ve bereket vardır. Ders okuturken hastalığım kalmıyor" derdi.

Her gün ders okutmadan evden çıkmazdı. Hatta, gelinlik çağda kızı vefat ettiği gün, talebeler cenaze münasebetiyle dersin tatil olmasını rica ettiler. Hocaefendi ise "Hayır, kızıma Allah rahmet eylesin, dersimiz devam edecektir" buyurdular. Annesi yukarıda ağlarken, aşağıda biz ders okuyorduk.

Son hastalığında, Çengelköyünde kalbinden muzdarip olduğundan, konuşmaya bile takatı yoktu. O zaman yine talebelerden biri "Hocaefendi, sizi fazla rahatsız görüyorum. Bir kaç gün dersi tatil edin, inşallah yakında afiyet bulursunuz, dersimize devam ederiz" demesi üzerine Hocaefendi "arkadaşınızın teklifini kabul ediyor musunuz" diye sordu. Talebeler hep birden "kabul ediyoruz" dediler. Hocaefendi "Ya Rab! Şahit ol, dersi kendi arzum ile değil, talebenin ısrarı üzerine bırakıyorum" dedi ve bir kaç gün sonra da Hakkın Rahmetine kavuştu."

Onun bir âlimin ilmini süsleyen en mühim vasıflardan olan celadeti hakkında merhum Esad Coşan Hocaefendi şunları demektedir:

"Fatih Camii'nde celâlli, celâdetli,-nur içinde yatsın, Allah mekânını cennet etsin- sert bir Hocaefendi vardı. Caminin imamı değil de, camide ders veren Hüsrev Hoca derler, bir Hocaefendi vardı.

Meşhurların çoğu onun derslerine giderlermiş. O Halk Partisi'nin dini yasakladığı zamanda; gazetelere din sözü alınmayacak, dini tefrika konulmayacak; camiler kapatılacak, satılacak, yıkılacak; vakıflar satılacak denilen o zulüm devrinde, hiç kimseden korkmadan ders anlatırmışGündüz anlatırmış, gece anlatırmış... Evine gelenlere anlatırmış... Seher vaktinde anlatırmış, sabah vaktinde anlatırmış, gece yarısında anlatırmış. Yani, böyle kahraman bir insan...

Şeyhlere filân da çok çatarmış, veryansın edermiş. Yalnız, bizim Hocaefendimiz'den önce makamda oturan, onun [Mehmed Zahid Efendi'nin] arkadaşı olan Abdülaziz Efendi'ye [Abdülaziz Bekkine] kendisi gönderirmiş talebeleri... "Evlâdım git, ona intisab et!.. O başkaları gibi değil..." diye ona göndermiş bizzat... Öyle celâdetli bir insan; onun için, çok seviyorum."

(http://www.cevaplar.org/index.php?content_view=2268&ctgr_id=98)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...