ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"UYGUNSUZ" KADIN KIYAFETLERİ, BAŞÖRTÜSÜ, “BİRARADA YAŞAMA”, AHLÂK, HUKUK, VE İNSAN HAKLARI

 




Memuriyete ilk başladığımda, meslekte pişmiş yaşlı ve tecrübeli bir şube müdürü bana şu anlamda birşey demişti:

“Devlette herşeyi yazıya dökmeyeceksin.. İki satır birşey gelen evrak diye kayda geçti mi o durmaz çoğalır, dallanır budaklanır, kocaman bir klasör olur.”

Hürriyet gazetesinin “Lise mezuniyet töreninde kıyafet skandalı” başlığıyla verdiği haber bana bunu hatırlattı.

Tam Aziz Nesin’lik bir olay.

Tarih 12 Haziran 2024.

Kocaeli’nin Gebze ilçesinde bulunan Alaettin Kurt Anadolu Lisesi’nde okul yönetimi bahçede mezuniyet töreni düzenliyor.. (Ne lüzum varsa?.. Sanki "bizim zamanımızda" mezuniyet töreni vardı.)

Velileriyle birlikte okula gelen bazı kız öğrenciler giydikleri elbiselerinin “uygunsuz” olması gerekçesiyle törene alınmıyorlar.

Hikâye burada bitiyor mu?

Hayır!

Veliler “Uygunsuz muygunsuz bilmeyiz” diyerek çıngar çıkarıyorlar..

Bunu yaptıktan sonra “Tamam, tepkimizi gösterdik, okul yönetimini protesto ettik” deyip gidiyorlar da olay kapanıyor mu?

Hayır!.. Gerginlik çıkarıyorlar, okul yönetimi bunların “uygunsuz” hareketleriyle başedemediği için devreye jandarma giriyor.

Jandarmanın gelmesiyle olay kapanıyor mu?

Yine hayır! Bu defa olaya Gebze İlçe Milli Eğitim Müdürü müdahil oluyor, okula gelip bahçe kapısını açtırarak “uygunsuz” kıyafetlilerin de mezuniyet törenine katılmasını sağlıyor.

Kıyafetler bir anda “uygun” hale geliyor.

Böylece olay kapanıyor mu?

Gene hayır!

Gebze İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, okul müdürü hakkında soruşturma başlatıyor.

Müdürlük yetkililerinin açıklaması şöyle:

“Velilere öğrencilerin kılık kıyafetleri ile ilgili bir form imzalatıldı. Formda öğrencilerin okul ortamına uygun davranışlarda bulunması ve aile yakınları dışında dışarıdan kimseyi getirmemeleri de isteniyordu. Bu amaçla törene öğrenciyle birlikte katılacak yakınlarının isimleri de formda yer aldı. Daha önceden bilgi vermeyenler de içeri girmeye çalışınca kapıdaki görevli engel oldu. Ortadaki iddianın aydınlatılması için de okul müdürüne soruşturma başlatıldı.” 

Böylece olay kapanmış oldu mu?

Yine hayır!

Bu defa devrede Kocaeli Valiliği var.

Valilik bir yazılı açıklamayla iki müfettişin olayla ilgili olarak görevlendirildiğini duyuruyor.

Bitti mi?

Yine hayır!

Son olarak Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin devreye giriyor. Bir TV kanalına yaptığı açıklamada “Biz de gerekli incelemeleri yapıyoruz. Eğer bir ihmal varsa gereken yapılır” diyor.

Dört dörtlük bir “Türkiye klasiği”.

*

Sonrası tufan..

Fırsatçı vampirler hemen devreye giriyor, “Başörtüsü yasağına karşıydınız, bak siz de yasak getiriyorsunuz” diyor, sinekten yağ çıkarmaya çalışıyorlar.

Sanki “başörtüsü” uygunsuz kıyafetmiş gibi..

Bir zamanlar dönemin "cumhurbaşkanı"sı Kenan Evren, "engin ve derin" dinî bilgisiyle, başı örtmenin yakın zamanlarda ortaya çıkmış bir adet ya da gelenek olduğunu savunmuştu.

Bunun yanı sıra, ülkemizde etkili ve yetkili konumda bulunan bazı çevreler de, “türban”ın dinî değil siyasal bir simge olduğunu ileri sürüyorlardı.

*

Başörtüsü dinî değil de siyasal bir simge idiyse, görevleri siyaset yapmak olan siyasal partilerin onu savunması doğal hale gelir, fakat böylesi bir durumda sözkonusu partiler, dünün Türkiye’sinde, dini siyasete alet etme suçlamasıyla yüzleşmek zorunda kalmaktaydılar.

Yok eğer türban siyasal değil de dinî bir simge idiyse, bu takdirde ona “siyasal simge” sıfatının takılmış olmasını bir iftira ve kurnazca fakat aşağılık bir siyasal manevra olarak kabul etmek gerekir.

Fakat bu noktada, geçmişin devletluları, ‘devekuşu’ politikası gütmeyi tercih ettiler.

Fıkradaki gibi, uçmasını istediğinizde ‘deve’, yük taşımasını istediğinizde ‘kuş’ olduğunu söyleyen devekuşunun tutumunu andıran bir çifte standart uyguladılar..

Yani, başörtüsünün dinî bir gereklilik olduğunu savunduğunuzda, dini siyasete alet etme suçlaması ile karşılaşıyorsunuz.

Buna karşılık, dinî değil de siyasal bir simge olarak olaya baktığınızda, "ilke olarak siyasetin ve siyasal simgelerin serbest olduğu siyaset arenasında başörtüsü karşıtlığının anlamının kalmayacağını" söylediğinizde de, o siyasal olmaktan çıkıp dinî bir mahiyet kazanıyordu.

*

Bununla birlikte mesele çok daha karmaşık bir nitelik taşıyor ve laikler, neyin ibadet olduğu konusunda son karar mercîi olmadıklarını fark etmek zorundadırlar.

Çağımızda insan hak ve hürriyetleri hareketi lafta altın çağını yaşıyor olsa da, ona ihtiyaç duyduklarının farkında olma talihsizliğini yaşayanlar, hâlâ, bütün insanların eşit bireyler olduklarını hatırlatmak zorunda kalanlardır.

Efendilerle köleler, güçlülerle zayıflar, varlıklılarla yoksullar, yönetenlerle yönetilenler, çoğunlukta olanlarla azınlıkta kalanlar, seçkinlerle halk arasındaki ortak payda insan olmaktır.

Ve bunu anımsatmak, “Biz insan değil miyiz?!” diye seslenmenin ezikliğini yaşamak, yalnız ikincilere özgü bir deneyimdir.

Birinciler, “sadece insan” olmayı genellikle yeterince onur verici bulmazlar. Onlar bazen, insan olmanın yanı sıra “laik ve milliyetçi”, bazen de “çağdaş”tırlar.

*

Hukuk ve ahlâk felsefeleri, insan haklarının sınırını üç temel ölçüte bağlar. İlki, bireyin, “başkalarının özgürlükleriyle çatışmaksızın kendi hürriyetini sınırsız olarak kullanabilmesi” hakkını ifade eden “bireysel özerklik”tir.

İkinci kıstas, “yararlılık”tır; hak ve hürriyetler zarar verici nitelikte olamaz.

Üçüncü ölçütü ise “adalet” ilkesi oluşturur.

Spinoza şöyle der:

“Devletin asıl amacı, korkutarak kural koymak, kısıtlamalar getirmek ve mutlak itaati sağlamak değildir; bunun tam tersine, mümkün olan en emniyetli şekilde yaşasınlar diye insanları bütün korkulardan beri tutmak, başka bir deyişle, kendisine ya da başkalarına herhangi bir zarar vermeksizin çalışma ve varlığını idame ettirme doğal hakkını güçlendirmektir.”

(Coşkun Can Aktan, Özgürlük Felsefesi, Ankara: Hukuk Yayınları, 2017, s. 32.)

Buradaki “kendisine ya da başkalarına herhangi bir zarar vermeksizin” vurgusuna özellikle dikkat edilmelidir.

Yukarıda aktardığımız ölçütler açısından yaklaştığımızda, başörtüsü kullanmanın, sınırlanmaması gereken bir insan hak ve hürriyeti olarak görülmesi gerektiği açıktır.

Çünkü başını örten bir kimse “başkasının hürriyetini çiğnemiş” olmaz, bununla “zarar”a da yol açmaz.

Üstelik bunun (zararlı olmamak yeterli olduğu, toplumsal bir faydanın bulunması her zaman gerekmediği halde) ‘fayda’sı da vardır, saç kıllarının dökülmesini engellediği için hastane ve aşevleri gibi yerlerde başın örtülmesi hijyen açısından yararlıdır.

Ayrıca başörtüsü yazın güneş çarpmasından, kışın soğuktan korur.

Dahası, başını örten bir insan, inancının gereğini yerine getirdiğini düşünerek ruhsal bakımdan daha sağlıklı ve huzurlu da olabilir.

Bütün bunların ötesinde, başını açanlar ne kadar hak ve hukuk sahibiyse, özgürse, başörtülüler de o kadar hak sahibi kabul edilmelidir.

Bu, ‘adalet’in zorunlu sonucudur.

*

Diğer taraftan, başörtüsünün yurtdışı (yabancı) kökenli insan hakları istismarına konu olmadığı da açıktır.

Eğer böyle bir müdahale söz konusu olsaydı, başörtüsünün yasaklanması yönünde ortaya çıkardı.

Çünkü Doğu Bloku’nun çöküşünden sonra Batılılar’ın, önüne bir “siyasal” kelimesi ekleyerek İslam’ı yeni tehdit ilan ettikleri herkesçe bilinmektedir.

Nitekim böyle de oldu.. Başörtüsünü düşman ilan eden 28 Şubat darbecilerinin arkasında ABD, İsrail ve beynelmilel masonluk vardı.

Darbeciler piyon, bunlar "üst akıl"dı.

Yerli-milli çağdaş kuklalar ile küresel kuklacılar, tıpkı Cumhuriyet'in ilk yıllarında olduğu gibi işbirliği yaparak milletin bütün değerlerine savaş açtılar.

*

Başörtülü öğrencilerin engellenmesi, sadece o öğrencilere ve yakınlarına değil, bütün topluma yapılan bir haksızlık durumundaydı.

Bunun neden böyle olduğunu John Stuart Mill’in şu sözleri kısmen açıklar:

“Herhangi bir kişinin bir fizikçi, bir avukat ya da bir parlamento üyesi olamayacağını belirlemek yalnızca onlara zarar vermekle kalmaz; bunun yanı sıra, fizikçileri ve avukatları istihdam edene de, parlamento üyelerini seçene de ve daha dar bir bireysel tercihe zorlananlar kadar, (...) rekabetin uyarıcı etkisinden mahrum kalanlara da zarar verir.” (Aktan, s. 99.)

Öte yandan, okullarda başörtüsüne serbestlik tanınması, sorunun tümden çözülmüş olması anlamına gelmiyordu.

Çünkü kamusal alanda başörtülü görev yapmak da yasakların kapsamı içinde yer alabiliyor.

“Bireysel özerklik”, “yararlılık / zararlı olmama” ve “adalet” ilkelerinden acaba hangisi başörtüsünün kamusal alanda herhangi bir şekilde kısıtlanmasına gerekçe oluşturabilir?!

Türkiye’de “kılık-kıyafet” ve (atlet devrimi, don devrimi, kilot devrimi vezninde) “şapka” devrimi gibi deha ürünü çok zekice “devrimler” yapılmasaydı, bazı kıyafetler yasaklanmasa ve kamusal alanın dışına itilmeseydi, sonraki yıllarda başörtüsünü acaba kim “siyasal simge” olarak gösterebilirdi?

Pijama, eşofman, atlet, gözlük, yüzük, saç traşı vs. devrimlerinin düşünülmemiş olması özgürlük alanımızın geniş olmasının sebeplerinden birini teşkil ediyor olabilir, ama unutmayalım ki, olağan bir uygulamanın “siyasal simge”ye dönüşmesi sadece bir “devrim” ve “yasak” meselesidir.

Mesela, bıyıkların dudağı kapatmasını bir “devrim”le yasakladığınız anda, Türkiye’deki bıyıkların en az üçte ikisinin “siyasal simge”ye dönüşmeyeceğini kimse garanti edemez.

*

Başörtüsü konusunu bir tarafa bırakıp şimdi de şunu soralım: Alkollü içki kullanmak insan hak ve hürriyetlerinin kapsamına girer mi?

Bu sorunun cevabı basittir, uyuşturucu kullanmak girerse o da girer elbette.

Alkolün trafik dışındaki alanlarda yol açtığı tahribat ani değildir, daha geniş bir zaman dilimine yayılır.

Mesela aile yapımıza etkisi bu türdendir.

Alkol alanlar hiç kimseye zarar vermeseler bile kendilerini mahvetmiş olurlar.

Bu durumda bile, sosyal güvenlik ve sigorta düzenek ve kurumlarının halkın vergileriyle sahip olduğu imkanlar onların sağlık sorunları için heba edilir.

Araba kullananların alkol almaması konusunda bugün toplumsal uzlaşma var. Çünkü herkes trafiğe çıkıyor, can ve mal ‘tatlı’. Aynı mantıkla, kamu düzeni ve kamu sağlığı açısından, halka açık yerlerde içki kullanımının yasaklanması pekala düşünülebilir. 

Fakat, böyle bir talebin dile getirilmesinin, “insan hak ve hürriyetleri” feryatları duvarına çarptığını görüyoruz.

Birileri mezuniyet töreni olayında olduğu gibi çıngar çıkarabiliyorlar.

Demek oluyor ki, insan hak ve hürriyetleri olarak gösterilen şeyler, her zaman ‘insanca’ bir nitelik taşımayabiliyor.

*

Doç. Dr. Kemal Yeşilçimen, sigara, içki ve konforlu yaşam tarzından kaynaklanan şişmanlık sorunu yüzünden “sosyal güvenlik kuruluşlarının çökmesinin kaçınılmaz” olduğunu savunmaktadır (Kemal Yeşilçimen, Hastalık Üreten Yaşam Tarzımız Nasıl Değişir?, 3. b., İstanbul 2006, s. 34).

Şu ifadeler de ona ait:

“ İngiliz Ulusal Sağlık Enstitüsü yetkilileri, halkın infialine rağmen şişmanların, sigara tiryakilerinin ve alkoliklerin hastanelerde tedavi edilmemesini önerdi.” (A.g.e., s. 60.)

Türkiye’de ise, tanımlanmamış bir irtica öcüsü ile halkı korkutmayı marifet zanneden bazıları, laik ve çağdaş olduğunu ispatlamanın en pratik yolu olarak, bir başbakanın verdiği davette rakı içmeyi görebilmektedir.

Evet, böylesi bir olay Türkiye’de yaşandı.. Başbakan Erbakan’ın irticasına haddini bildirmek isteyen Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya, menüde olmayan rakıyı isteyerek çağdaşlığını, ilericiliğini, medenîliğini ve Atatürkistliğini gösterdi.

Çağdaşlık ve laikliğin simgesi olarak rakıyı gören bir zihniyetin, başörtüsünü siyasal simge olarak lanetlemesi kadar doğal birşey olamaz.. (Dertleri salt "siyasal"lık değil, laik ya da dinsiz siyasalın başlarının üstünde yeri var.. Onların derdi İslamî siyasal ile.)

Batılılar’ın, müdahale etmek istedikleri ülkelere karşı insan hak ve hürriyetlerini bir silah olarak kullanmalarının bir benzerini içki savunucuları (ve her türlü ahlâksızlığın avukatları) da sergiliyor.

Hayvan haklarını ve hayvanî yaşam tarzını kısmen de olsa insan hakları olarak insanlara dayatıyorlar.

Başörtüsü söz konusu olduğunda ise onlardaki o muhteşem insan hakları duyarlılığı yok oluyor.

*

Hukuk kavramı ‘hak’ kelimesinden türetilmiştir ve adalet (her hak sahibine hakkının verilmesi), hukuk düzeninin temel hedefi ve ilkesidir. 

İnsan hak ve özgürlükleri ancak ‘hukuk devleti’nin kanatları altında korunabilir.

Fakat onu yeşerten iklim, ahlâk ve vicdandır.

Ahlâkın temel ilkesi ise, kendimiz için istediğimizi başkaları için de istemek, istemediğimizi başkaları için de istememektir.

Yaşama, eğitim, mülkiyet, inanç, dil, düşünce, seyahat, meslek edinme, seçim, dernek kurma, haberleşme ve toplantı gibi haklarının çiğnenmesini, keyfî tutuklama ve işkenceye maruz bırakılmayı kim ister ki?!

Ahlâkî değerlerin zayıfladığı bir toplumda hak ve hürriyetlere saygı bir erdem olmaktan çıkar, fırsat bulunduğunda çiğnenen yasal bir zorunluluk haline gelir.

*

Fakat sorun bu kadar basit değildir. Hak ihlali, “halka rağmen halkçılık”ta (halk düşmanı halkçılıkta) olduğu gibi, makul görünen gerekçelerle de yapılabilir.

Yani son tahlilde öznel/sübjektif bir niteliğe sahip olan ve kişiden kişiye değişen ahlâk ve vicdan, insanlar arası ilişkilerde “başkaları için kural koyucu” hale getirilemez.

Kişinin ahlâk ve vicdanı sadece kendisi için anlam ifade edebilir ve bağlayıcı olabilir.. Başkalarına dayatılan “ahlâk ve vicdan” ise, haddini aşıp kendisinde “hukuk kuralı” gibi hükmetme yetkisini gören ve böylece yetki gasbı sergileyen bir zulüm mekanizmasıdır.

İnsanlar, kendi ahlâk ve vicdan telakkilerini başkaları için kural haline getirdiklerinde (yani onu “hukuk” mertebesine çıkardıklarında), ahlâkî değerleri istismar etme ahlâksızlığı sergilemiş olurlar.

Ahlâkî olarak nitelendirdiğimiz bir davranış, şayet o davranışı sergileyen kişi bunu kendi içinden gelerek ve hiçbir baskı altında kalmaksızın özgür iradesiyle yapıyorsa gerçekten “ahlâkî”dir.. 

Aksi takdirde ya (ahlâksızlık demek olan) riyakârlık, ya da köleleşme (irade kaybı) ortaya çıkar.

*

Ahlâkî değerlerin ve vicdanî buyrukların aksine hukuk kurallarında gönüllülük ve özgür irade aranmaz.. Onlara herkes uymak zorundadır.. 

Çünkü onlar, “toplumsal yaşam”ın sorunsuz devam etmesi için mutlaka riayet edilmesi gereken kurallardır, ve bunlar insanların ahlâk ve vicdan telakkilerine emanet edilemez.

Ve böylesi kurallar ancak, Lord Acton’ın dediği gibi ilahî buyruklar (ahlâm-ı ilahiyye, şeriat) olabilir:

“Bizim itaat etmek zorunda olduğumuz, bütün sivil otoritelerin etkisini azaltmakla ve bütün dünyevî çıkarlardan fedakârlık etmekle yükümlü olduğumuz şey, Tanrı’nın, bizzat kendisi kadar ebedî ve mükemmel olup zatî mahiyetinden kaynaklanan ve (yaratıcısı olması itibariyle) bütün uluslar, dünya ve gök üzerinde hükmünü yürüten değişmez kanunlarıdır.”

“That which we must obey, that to which we are bound to reduce all civil authorities, and to sacrifice every earthly interest, is that immutable law which is perfect and eternal as God Himselfwhich proceeds from His nature, and reigns over heaven and earth and over all the nations.

Şeriat’e aykırı hukuk kuralları ise, insanların kendi ahlâk ve vicdan telakkilerini başkaları için “hukuk” haline getirmeleri zorbalığı ve zulmünden ibarettir.

Türkiye’deki başörtüsü yasağı (ve Atatürk ilke ve inkılapları kapsamında savunulup da Şeriat’e aykırı olan bütün uygulamalar) bu durumdadır.. Saf, som, halis muhlis zulümdür.

Ve bunlar sözde toplumu kurtarmakta, özgürleştirmekte, mutluluğu için çalışmaktadırlar.

Kant, böylesi ‘kurtarıcılar’a şöyle itiraz etmişti: “Hiç kimse kendi mutluluk anlayışına göre beni mutlu olmaya zorlayamaz.” (Aktan, s. 61.)

Turgot aynı uyarıyı farklı kelimelerle yapar:

Kendi vicdanına uymak her insanın hakkı ve görevidir ve hiçbir kişi kendi vicdanını diğeri için bir kural haline getirme hakkına sahip değildir.” (Aktan, s. 51.)

Değildir, çünkü bu, bencillik olmanın da ötesinde, Mill’in ifadesiyle “bir yanılmazlık varsayımı”dır, kendini yanılmaz kabul etmektir.

Yanılmaz olan sadece Allahu Teala’dır.

*

"Birarada yaşama" ve farklılıklara tahammül konusunun hukuk ve ahlâk ilkeleri çerçevesinde savunulması gerekir.

Bir toplumda masumlar da suçlular da bulunur ve bunlar birarada yaşarlar, fakat eşit konumda olamazlar. Suçlular hapishaneye gönderilir, bu da bir ‘birarada yaşama’ biçimidir.

AK Parti iktidarının ilk yıllarında, çıkarılacak olan yeni ceza yasası üzerinde çalışan bir doçent, “Yeni kanunla ilgili olarak her kesimden görüş alındığını, bu arada eşcinsellerle de görüştüklerini” yazılı ve görsel medya vasıtasıyla duyurmuştu.

“Birarada yaşama” bu olamaz, hukuk da bunun için değildir.

Bu, bir ceza yasası çıkarırken masum insanları unutup katillerden, tecavüzcülerden, hırsızlardan, kapkaççılardan, mafyadan vs. görüş almaktan farksız bir tutumdur.

*

Ahlâka aykırı (edep kışı, uygunsuz) kıyafetler giyenlerle giymeyenlerin aynı mekânı eşit bir şekilde paylaşmaları ve edebe riayet edenlerden, edepsizlerin farklılığına tahammül etmelerinin istenmesi doğru olabilir mi?!

Başörtüsü hak ve hukuka riayet etmeyen, ahlâkı umursamayan, "zenginleşmek için namustan vazgeçebilecek" baskıcı bir rejimde yasak olabilir, fakat ne temel hak ve hürriyetler açısından mahzurludur ne da ahlâka aykırıdır.

Buna karşılık mesela açık saçıklığın ahlâksızca olmadığını savunacak (akl-ı selim ya da sağduyu sahibi) insan sayısı azdır.. 

Bilinçli ve kasıtlı açık saçıklık (teşhircilik) ile ahlâksızlık arasında bir ilişki bulunduğunu (solduyulular hariç) kimse yadsıyamaz. 

(Psikoloji bilimiyle uğraşanlar şunu diyorlar: Erkekler çıplaklıkla, kadınlar ise hayal güçleri ve fantezileriyle tahrik olurlar.. Setr-i avretin / tesettürün kapsamının kadınlar için daha fazla olmasının nedeni veya hikmeti, erkek ile kadın arasındaki bu tür psikolojik farklılıklar olmalıdır.)

*

Bu nedenle, “Kamusal mekanlarda nasıl mini etek ya da plaj kıyafeti yasaksa, başörtüsü de yasak olmalıdır” denilemez. 

Böyle diyenlere şu cevabı vermek gerekir: “Siz kızlarınızı ve hanımlarınızı sokakta plaj kıyafeti ile mi gezdiriyorsunuz?.. Evinize gelen misafirin karşısına hanımınızı plaj kıyafeti ile mi çıkarıyorsunuz?!” 

(Toplumda belki böyle yapacak kadar çağdaşlaşmış, dinin “donmuş” kalıplarından tümden kurtulmuş tipler de bulunuyor olabilir, fakat onların “erimişliği” başkaları için ölçüt olamaz.)

Sokakta ve gündelik toplumsal yaşamda meşru (uygun) olan, kamusal mekanda da meşrudur. Birilerinin sokaktaki ahlâka uygun kıyafeti (başörtüsünü, çarşafı vs.) çağdaşlık vs. türünden ideolojik gerekçelerle yasaklaması bir anlam ifade etmez.. Bu, hukuksuzluk, ahlâksızlık, zorbalık ve zulümdür.

Yasağın gerekçesi, yasağın bizzat kendisi olamaz, yani birşeyi yasaklıyorsanız bunun hukukî (adalete hizmet eden) bir gerekçesinin bulunması gerekir.

“Başörtüsü yasağı haklıydı, çünkü bu konuda kanun vardı” demek, “Başörtüsü yasaktı, çünkü bu konuda yasak kararı vardı” deme anlamına gelecek şekilde ukalaca totolojik boş gevezelik yapmaktan başka birşey değildir.

Tek başına yasal dayanak birşey ifade etmez; Hitler’in yaptıkları da tamamen yasaldı, gerekli yasaları çıkarmıştı.

*

Geçmişte, “Başörtüsü serbest olursa başı açıklar üzerinde baskı oluşabilir” diyen sivri zekâlılar da çıkıyordu. 

Böylece, fiilî durum (var olan eylem) ile faraziyeyi (eylem potansiyelini) abrakadabra ile tersyüz ediyorlardı.

Çünkü fiilî durum, başı açıkların (başı açıklık adına konuşan başı açık bir azınlığın) başörtülüler üzerinde baskı kurmalarından ibaretti. 

Başörtülülerin başı açıklara baskı yapmaları ise Türkiye’de mümkün değil.. Nitekim, yazımızın başında değindiğimiz mezuniyet töreninde sorun edilen durum başını örtüp örtmemekle ilgisiz.. 

O olayda bile "uygunsuz"karşısında geri adım atılmış bulunuyor.. 

Soruşturmalar da kuralı çiğneyen, huzuru bozan, gerginlik çıkaran ve kargaşaya yol açan velilerin değil, kurallara göre hareket etmek isteyen okul idaresinin payına düşüyor.

*

Kuzuların tehdidi altındaki kurttan söz etmek insanları aptal yerine koymaktır; ya da bizzat kurtluk yapmak veya kurtla işbirliği içinde olmaktır.

Evet, farklılıklara ancak hukuk ve ahlâk ilkeleri çerçevesinde tahammül edilebilir.

“Birarada yaşamak” da ancak hukuk ve ahlâk ekseninde mümkün olabilir.

“Birarada yaşama”nın bizzat kendisi, hukukun ve ahlâkın çiğnenmesi pahasına savunulabilecek bir değer değildir.

Farkların bir “ortak payda"sının olması gerekir; payda farklı olamaz. Mesela sanat eserlerinde ortak payda estetiktir.

Toplumsal alanda da farklılıklar kabullenilebilir, ama ‘hukuk ve ahlâk’ ortak paydasında buluşulması zorunludur.

Hukuk, bütün vatandaşlar için ortak yükümlülükler getirir.. Ahlâk da aklı başında hiç kimsenin itiraz etmeyeceği insanî değerler demektir.

Hukuk ve ahlâkı tanımayan, bunları devreden çıkaran bir özgürlük nosyonu kabul edilemez.

*

Günümüzde birileri ahlâktan bahsetmeyi neredeyse ‘ayıp’ sayıyor. Böyleleri ahlâkı, ahlâksızlıkları ‘hoş görme’ye indirgiyorlar.

Bütün bir toplumu hukuksuzluk ve ahlâksızlık ortak paydasında ‘birarada yaşamaya’ davet ediyorlar. Fakat böylesi bir ‘birarada yaşama’ya ‘toplumsal yaşam’ denemez, ‘hayvansal yaşam’ denir.

Hiç kimse, “farklılıkların mutlak biçimde hoşgörüyle karşılandığı, farklı olanların birbirlerine sonsuz ve sınırsız bir şekilde tahammül ettiği” bir toplum modelini savunamaz. Bu ahlâken yanlış olduğu gibi sosyolojik bakımdan imkânsız, hukuken de geçersizdir.

Normal (norma uygun olan) ile sapığın (normdan sapanın), doğru ile yanlışın birbirine tahammül etmesinden söz edilebilir mi?! Doğru yanlışa fırsat verirse, yanlış "doğruyu götürür".

Farklı olanı ‘yanlış’ buluyorsam, ona tahammül etmekle yetinmem değil, gücüm yetiyorsa onu değiştirmek için çaba göstermem gerekir.

Aksi takdirde, o farkı ‘hak’ kabul etmiş olurum.

*

Mesela mezheben Hanefî bir müslüman (müslim) olarak bir Şafiînin farklılığını kabul ederim, çünkü bana göre Şafiî mezhebi haktır, geçerlidir.

Müslüman bir toplumda hıristiyan, yahudi, mecusi vs. olan insanların bulunmasını da doğal karşılarım. Fakat bu, benim için bir tahammül meselesi değildir, inancımdan kaynaklanan bir ödevdir, ve zimmîlerin haklarının çiğnenmemesi gerekir.

Ayrıca, kendileriyle sözleşme yapılan insanlara verilen sözlerin de tutulması gerekir.. Verilen söz, söz vereni bağlar, ve vaad de, borç gibidir.

Zimmîlerin farklılığını kabul etmekle onlara tahammül etmiş (iyilik yapmış) olmam, kendi inancımı yaşamış olurum.

[Demokratların da böyle olması, demokrat olmakla kendilerini yükümlü görmeleri, ve demokratlık gereği, toplumun tercihini Siyasal İslam’dan yana yapması durumunda bunu kabullenmeleri gerekirken, demokratlığı İslamcılardan bekledikleri, kendilerinin ise, demokrasi tehlikeye düştü diyerek “demokratik seçimler sonucu” iktidara gelen İslamcıları anti-demokratik darbe ile devirebildikleri görülüyor.

Türkiye’de 28 Şubat Süreci’nde bu yaşandı.

Mısır’da da İhvan bu şekilde iktidardan uzaklaştırıldı..

Bir müslüman kendisini Şeriat’i uygulamakla yükümlü görmeyip bu yükümlülüğü ateiste, Hristiyan’a, Yahudi’ye yüklese, kendisinin de salt “Müslümanım” demesini yeterli görse, ona ne demek gerekir?]

*

Evet, hukukî ya da ahlâkî açıdan kabul edilemez bir farklılıkla karşılaşıldığında, bununla mücadele etmek gerekir.

Hukukla ilgili olan konular hukukî araçlarla engellenmeye çalışılır, ahlakî konularda ise insan, hak ihlaline yol açmayacak şekilde tepki gösterir. Uyarır, protesto eder, muhalefetini bir şekilde belli eder; tahammülle karşılamaz.

Hiçbir şey yapamıyorsa kalbinden buğzeder.

Sözünü ettiğimiz mezuniyet olayında bunun tersi yaşanmış, "uygunsuz"lar "uygun"ları protesto etmişler, kınamışlar, ve üç tane şirret "uygunsuz" karşısında İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü pes edip geri adım attığı gibi, görünüşe göre Kocaeli Valiliği ve Milli Eğitim Bakanlığı da paniklemiş.


İSLÂM’IN HRİSTİYANLAŞTIRILMASI, LAİKLEŞTİRİLMESİ VE "SİYASAL DİNSİZ" HALE GETİRİLMESİ

 

 


İslam’ın şeriatsız (siyaset ve hukuka karışmayan), salt inan, ahlâkî değerler ve ibadetlerden oluşan bir din olarak gösterilmeye çalışılması, dinin bizzat kendisinin laikleştirilmesi anlamına geliyor.

Devletin laik (siyasal dinsiz) olması değil, dinin laikleştirilmesi, siyasal dinsiz yapılması.

Dinsizlik siyasalıyla da, siyasalsızıyla da dinsizliktir.

Bu “İslam’ı laikleştirme” projesi aynı zamanda “İslam’ı hristiyanlaştırma”, Hristiyanlık gibi bir din haline getirme gayesi taşıyor.

Çünkü Hristiyanlık, iç ve dış düşmanları eliyle tahrif ve tahrip edilip dönüştürülmüş, (dinin hak din olması anlamında) "dinsiz din" haline getirilmiş durumda.

*

İslamcılık karşıtı boşboğaz gevezelerin (uyur gezer yazar çizer taifesinin, çapsız siyasetçilerin, düşüncesiz düşünür müsveddelerinin, şiirsiz şairlerin) İslâmcılığın neden kötü birşey olduğuna dair bütün söyleyebildikleri iki-üç cümleyi geçmiyor.

İddialarına cevap da veriliyor, fakat nedense, tartışmak yerine, “İslâmcılık kötüdür de kötüdür” demeyi sürdürüyorlar. 

İslamcılıkla beraber akla ve mantığa da savaş açıyorlar.

Adam tutmuş İslâmcılığı yerin dibine batırıyor. Anlamıyor ki (ya da anlamazdan geliyor ki), bir insanı mesela tarih-çi olduğu için kınadığımızda, zımnen, tarihin berbat bir şey olduğunu söylemiş oluruz.

Tarih kötü birşey değilse, tarihçilik de kötü değildir.

Tersinden söyleyelim, tarih kötüyse, tarihçilik de kötüdür.

*

Böylesine açık, yalın ve basit bir gerçeğe bile aklı ermeyen angutlara (ya da aklı erdiği halde bile bile aksini savunan üçkâğıtçılara) ne demek lazım bilmiyorum.

Denizi kötü birşey kabul etmeden "Denizcilik kötüdür" diyebilir misiniz?!

Yalan kötü birşey olduğu için yalancılık kötüdür.

Doğru iyi birşey olduğu için doğruculuk iyidir.

Faizcilik kötüdür, çünkü faiz kötüdür.

İtfaiyecilik iyidir, çünkü itfaiye gerekli ve iyi birşeydir.

“İslâmcılık kötüdür” diyenlerin “İslâm kötüdür, zararlıdır” kanaatini "bilinçaltı mesaj" yoluyla kitlelerin şuuraltına yerleştirmeye çalışan "ajan münafıklar" ya da onların peşine takılmayı entellik vs. zanneden aşağılık kompleksli budalalar olduklarını anlamayanlara ne denilse az!

*

"İslamcı olmayın, müslüman olun" demek, “İslâm kendi başına bir tarafta dursun, birileri ona sahip çıkmasın” demek anlamına gelir. 

“Tabiatta demir olsun, ama hiç kimse demirci olmasın, böylece demir, atıl vaziyette kenarda dursun” demek gibidir..

İslâmcılığın bir ideoloji olduğunu iddia edenlerin bazıları da, bir “modern” lafıdır tutturmuş gidiyorlar. Bunlara göre, İslâm’ın başlıca düşmanı modernizm ve modernite..

“Şu İslâm’a aykırıdır” demek yerine, “Şu modern, bu modern” demeyi daha “bilimsel”, daha doğrusu “entel” buldukları anlaşılıyor.

İşin kötü tarafı, bu modernlik eleştirisinin de bize Batı’dan gelmiş olması.. Adı üstünde, postmodernizm diye bir kavram var..

Batı’daki modernlik eleştirisinin bir damarını postmodernizm, diğerini ise Katoliklik oluşturuyor.. Katolik Hristiyanlar, modernizmin ezelî düşmanları ve postmodernizmin doğal müttefiki durumundalar..

İslâmcılığı bir ideoloji olarak yaftalayanların aynı zamanda modernizm eleştirisinin de bayraktarlığını yapmaları acaba neden?..

Neden İslâmcı olmaktan rahatsızlık duyacak kadar hassas bir ruha sahipken, kelimeler ve kavramlar konusunda bu kadar ince eleyip sık dokurken, kendilerini “modern karşıtı” olarak konumlandırıyorlar? 

Neden Hristiyanlar’la aynı dili konuşuyorlar?

*

Gerçekte bu, İslâm’ın savunuluş biçimini giderek hristiyanî bir renge sokmaktan, hristiyanî bir üsluba bulamaktan başka birşey değildir.

Ancak, bu hristiyanî üslup konusunda “İslâmcılık ve modernlik karşıtları” yalnız değiller..

Çakma müçtehitler de onların safında.

Bunların bir müctehid edasıyla “geçiş dönemi fıkhı”ndan söz etmesi boşuna değil..

Ancak, bu “geçiş dönemi fıkhı” ile geleneksel fıkhî birikim arasındaki ilişki konusunda hiçbir şey söylemiyorlar.

Onlara göre, bu “geçiş dönemi fıkhı”, yaşayan müctehidlerimizin üstesinden gelmeleri gereken bir husus.. Nedense, sanki geleneksel fıkhî birikimde bu konuya dair hiçbir şey yokmuş gibi yazıp çiziyorlar.

Öyle ki, bazı İslâmî düzen yanlılarını, bu “geçiş dönemi fıkhı”nı anlamamakla suçluyorlar. Onlara, aşağılayıcı bir dille, “hayal aleminde tahta ata binip cevelan etme” suçlaması yöneltiyorlar.

*

Bu geçiş dönemi fıkıhçıları bir “geçiş dönemi kelâmı” da icat etmiş durumdalar.

Geleneksel Kelâm, Allahu Teala’nın varlığının aklen kesin bir konu olduğunu ispatlama üzerine kuruludur.

Bunun için de, sofistlerle (geçmiş zamanların postmodernistleriyle) ve agnostiklerle hesaplaşmış bulunuyorlardı.

Mesela, Mevâkıf ve Cürcanî’nin Şerhü’l-Mevâkıf’ı, Teftazanî’nin Makasıd’ı gibi kitaplar, kendi zamanlarına kadarki bilgi felsefesini (epistemolojiyi) efradını câmi, ağyarını mâni bir şekilde mükemmelen tasnif eder, özetler, her bir yaklaşımın iddialarını ve delillerini aktarır, ve söz konusu iddia ve delillerin değerlendirmesini yapar.

Aynı geleneği sürdüren Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi ise, Mevkıfu’l-Akl’da daha yakın dönemlerde ortaya çıkan görüşleri tartışma konusu yapmıştır.

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın da, gerek Hak Dini Kur'an Dili'nde, gerekse “Metâlib ve Mezâhib” adlı tercümesine eklediği notlarda, aynı çabayı sergilediği görülmektedir.

Mustafa Sabri Efendi’nin söz konusu kitabının ana fikri ya da tezi şudur: 

Allahu Teala’nın varlığının kabulü aklen/mantıken zorunludur.

Elmalılı ve Bediüzzaman gibi alimler de aynı şeyi söylemiştir.

İslâm’ın hristiyanlaştırılması anlamına gelen “geçiş dönemi kelâmı”ı ise, Allahu Teala’nın varlığının “aklen zorunlu” olduğunun söylenemeyeceğini ileri sürebiliyor.

Nedeni, İslam’ı Kelam ilmi çerçevesinde hristiyanlaştırmaya başlamış olmaları.

Çünkü, Hristiyanlık (Teslis akidesi ve başka bazı hususlarda) akla aykırı olduğu için, İsevî din bilginleri, dinlerini müdafaa faliyetlerini “akıl” yerine “bilinemezcilik” (agnostisizm ve septisizm) gibi felsefî akımlar üzerine bina etmeye çalışmaktadırlar. 

Böylece, galip gelemeyecekleri bir mücadelede hiç değilse berabere kalmaya çalışıyorlar.. Kurnaz adamlar.

Bu noktada hristiyan din bilginlerinin bir başka sığınağını “vicdan” kavramı oluşturuyor. Onlara göre, din, akılla değil, “vicdan”la, bir başka deyişle “gönül”le, “kalp gözü”yle anlaşılır.

Doğal olarak, hristiyan din bilginlerinin yapmaya çalıştığı şey, “kalp körlüğü”nü “kalp gözü” adı altında “pazarlama” gözbağcılığından ibaret.

(Ne yazık ki Türkiye'de bu "akıl" meselesini anlayabilmiş adama pek rastlanmıyor. Aklın "asla yalanlanamayacak" hükümleri ile "gözlemlerden hareketle akıl yürütme yoluyla ulaşılmış" birtakım "yanlışlanabilir" çıkarımları birbirine karıştıran insanlar akıl konusunda ahkâm kesebiliiyorlar. Aklın ne işe yaradığını en az anlamış olanların ise akılcılık bayraktarlığı yapan modernist-tarihselci ilahiyat sirki soytarıları olduğu görülüyor.)

*

Akıl meselesini merhum “büyük âlim” Elmalılı Hoca şöyle açıklıyor:

Şimdi, insaf ve hakkaniyet fikri ile felsefenin takip ettiği tarihî seyir gözden geçirilirse, görülür ki, din bahsinde felsefenin ciddî olarak erişebildiği gaye (son) Allah’ın birliğini tesbitten başka birşey olmuyor...

Gerçi, bütün Orta Çağı dolduran bir Hristiyanlık felsefesi vardır. Yokluktan halk (yaratılış) akidesindeki asıl dinî mahiyete temas eden bu felsefe, ..., Allah’ın birliğine varmaktan başka birşey yapmıyor. Teslis [üç tanrı] ve saire gibi mevcut Hristiyan akidelerine felsefî bir mevki vermiyor. İlim tevhide (Allah’ın birliğine) münhasır kalıyor, teslis ise akla zıt bir akide oluyor. “Akıl Allah’ın birliğini anlar, fakat ‘üçlü bir Allah’ı anlayamaz” deniliyor. Halbuki, hakikatta akıl, teslisi anlayamıyor değil, çelişme bularak iptal ediyor.... 

(Elmalılı M. Hamdi Yazır, “Dibâce (Önsöz)”, Paul Janet ve Gabriel Seailles, Tahlilli Felsefe Tarihi: Metâlib ve Mezâhib içinde, çev. M. Hamdi Yazır, İstanbul: Eser Neşriyat, 1978, s. xxxvii.)

... Çünkü, bugünkü Hristiyanlıkda, din felsefesinin esası ancak tam bir cehalet olabiliyor. Dogmatizm [kesin ve doğru bilgiye ulaşılabileceği düşüncesi] inkâr edilip Septisizm (Şüphecilik) tercih edilmedikçe Hristiyanlığı müdafaa etmek kabil olmuyor....

Halbuki, İslâm dininde akide, esas itibariyle, ilmî kıymeti hâiz olmak lazım gelir. Aklın burada, hiç olmazsa, “imkânın isbatı” gibi mühim bir vazifesi vardır [Yani bazı şeylerin fiilen mevcut olmasa bile varlığının mümkün olması, varlığının akla aykırı olmaması].... (s. xxxviii.)

Bu suretle, bugünkü Hristiyanlık, varlığını, ilim ve felsefenin teyid ve tasdiklerinden değil, beşer hissiyatının Hakka olan meylinden başka diğer temayülleriyle devam ettirebilmektedir. Denebilir ki, bugünkü Hristiyanlık zararını bilerek şarap içmeğe benzer. [Şaraptan aldığı] Keyif için insan aklının kıymetine hücum eder. İslamiyet’i pozitivist olmakla itham eyler. Alexandre Bain’nin dediği gibi, ilmin kaçtığı çelişmeleri beğenerek alkışlar. Onda güya bir sanat şiiriyeti görür.... Akıl, mutlak hakkın bütün hududunu çizemez. Fakat, akıl demek, mutlak hakkın mutlak muhalden ayrıldığı hududu bilmek demektir. Akıl, “hakikat”te tenakuz (çelişki) bulamayacağı gibi dinî bilgilerde de [hakikat oldukları için] tenakuz bulamaması lazım gelir. Çelişen bir kaziye [önerme, iddia], akıl nazarında anlaşılmamış değil, batıl olduğu anlaşılmış ve reddi icap eden birşeydir. Akıl buna karşı aczini değil, kudretini görür. İcaz (aciz bırakma) ile ta’cizin büyük farkı vardır. Tenakuz, aklı aciz hale getirmez, taciz eder, rahatsız eder.... Alemde hiçbir tecrübe (gözlem ve deney) aklen muhal olanı isbat etmediği gibi, dinî keşifler de aklen muhal olanların arasına giremez. Hasılı, aklın idrakteki kusuru, mümkün olmayanlar [muhal] sahasında değil, mümkün olanlar sahasındadır [Yani akıl, neyin mümkün olmayacağını bilir, fakat her mümkünü idrak edemez. Mesela uzayda Dünya dışında canlılar bulunmasını "mümkün" görür, fakat bu mümkünün varlığı salt akılla anlaşılamaz, gözlem gerekir.].... Bu bakımdan, hakikatini tamamen bilemediği bir Allah’ı isbat ve itiraf edebilirse de, ... Hristiyanlık akidesi karşısında aklın kusurundan bahsetmekte hiçbir faide yoktur. Şu halde, Hristiyanlık, ilimle uyuşmadığı gibi, mutlak cehil [mutlak bilinemezcilik, agnostisizm] ile de müdafaa edilemez. Çünkü (sadece) Agnostisizm (bilinemezcilik) değil, [postmodernizmde kendisini gösterin] mutlak sofizm bile, tenakuzun esasını [akla aykırı şekilde çelişki taşıyan önermelerin geçersizliğini] itirafa mecburdur. (s. xlii-xliii.)

 *

İşte bizdeki, son zamanlarda Batılılar’ın teşvikiyle revaç bulan “akılsız” tasavvufun, amelsiz “gönül” edebiyatının, Şeriatsiz ahlâk davasının ana mecrasını oluşturan süreç budur: İslâm’ın giderek hristiyanlaştırılması..

Ve laikleştirilmesi.

Şeriat’e uygun bir tasavvuf anlatıldığında ve Allah’a iman mevzuu Ehl-i Sünnet akaidi çerçevesinde açıklandığında, vahdet-i vücudculuk gibi düşünceleri savunanların, “İyi ama, bu çok pozitivistçe bir din anlayışı” itirazlarına işte bu yüzden muhatap olunuyor. 

İlham perileri, akıl hocaları ve sarıldıkları söylemin mucidi, Hristiyanlar..

Bu, İslâm’ın hristiyanlaştırılmasıdır..

Laikleştirilmesidir.

Dinin dinsizleştirilmesidir.

*

Evet, Hristiyanların din felsefelerinden (ayrıca din sosyolojilerinden, din psikolojilerinden vs.) etkilenen “ilahiyatçılarımız”, Batılılar’dan esinlenerek sözde bir “geçiş dönemi kelâmı” da icat etmiş bulunuyorlar.

Böyle adlandırmıyorlar, o başka..

İslâm’ın hristiyanlaştırılmasının (Ki laikleştirilmesinin temeli durumunda) bir boyutunu bu “geçiş dönemi kelâmı” oluşturuyor. Geleneksel Kelâm mirasını anlamaktan aciz bu sözde kelâm, sanki matah birşeymiş gibi getirip önümüze “agnostisizm”i, septisizmi ve postmodernizmi koyuyor.

Kelamın durumu böyle.. “Geçiş dönemi fıkhı” ise, çok daha karmaşık, dallı budaklı.. Birçok konuda kavga eden farklı grupların, bu “geçiş dönemi fıkhı”na birer ucundan omuz verdikleri görülüyor.

Bunlarınki, “geçiş dönemi tüzük kardeşliği”.. Düşman kardeşler..

Geçiş dönemi “fıkhının” esasını, hanımı başörtülü olanların ya da namazla ilişkilerini cuma, cenaze, kandil vs. münasebetiyle sürdürmeye devam edenlerin makam ve mevki sahibi olmalarını “İslâmî gelişme” diye kabul ettirme çabası oluşturuyor.

*

Bu sözde geçiş dönemi fıkhı, “Hedef Turan, rehber Kur’an” bile demiyor, “Hedef Avrupa Birliği, rehber uyum yasaları” diye haykırıyor.

Evet, bir geçiş dönemi var; fakat sözde fıkhî temelini hristiyan Avrupa Birliği hukuku, “itikad”ını ise “muhafazakâr demokrasi”ye olan iman, “din milliyetçiliği”nin reddi ve şer’î düzene tamamen geçmek isteyen Mısır’a bile laikliğin ihracı çabası oluşturuyor.

Değilse, ne?..

Heva ve hevesten başka bir dayanağı olmayan tavır ve tutumlara “geçiş dönemi fıkhı” gibi orijinal bir isim verdiğinizde, bu görüşler gerçekten “fıkıh” mı oluyor?..

İctihad kelimesini laf enflasyonunun konusu haline getirdiğinizde, mesnetsiz görüşleriniz hemen fıkıh ıstılahı anlamında “ictihad” vasfını kazanmış hâle mi geliyor?..

 *

Geçiş dönemi fıkhının bir diğer ucuna yapışanları ise, (Fethullah Gülen’in başını çektiği) diyalogçular oluşturuyor.

Bunlara göre, “radikal müslümanlar” dışında bütün dünya, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in “dırahşan çehresi”ni tanımaya teşne.

Dünyanın tek ciddi sorunu, Müslümanlar arasından ara sıra çıkan “canlı bomba”lar.

Cansız bombalar ise insanlığın hizmetinde.. 

Örnek: Gazze, Hiroşima, Nagazaki, Körfez Savaşı’nın Bağdat’ı, Afganistan vs.. 

Bu bombalar, dünyayı pisliklerden temizliyor. Vietnam, Guantanamo, Ebu Gureyb, Filistin, Keşmir, Irak, tecavüzler, suikastler, zehirlemeler, işkenceler, uçaklarla “sorti”ler... 

Bunlar, Yüzük Kardeşliği filmi gibi birer kurgu.. Dert edinilecek asıl konular başka.. Mesela, Libya’daki "masum" Amerikan büyükelçisi niye öldürülmüştü? 

Ağıt yakılacak tek derdimiz bu tür şeyler..

*

Geçiş dönemi fıkhının diğer bir ucundan tutanlar, tasavvufsuz tarikatçı, Şah-ı Nakşbendsiz Nakşî ahlâk edebiyatçıları.. Bunlara göre, kendileri insanları ahlâken olgunlaştırmakla meşguller; gerisi kanun baskısı..

Ahlâk bunların tapulu arazisi, kendileri dışındaki herkes ahlâksız.. 

Türkiye "derin"lerinin oyuncağı ve aparatı haline gelmiş olan bunlar, 3000 yılına kadar insanlığı ahlâken olgunlaştırıp kanun baskısından kurtulmuş bir dünya kurarak Marks’ın “devletsiz/kanunsuz toplum” düşüncesini hayata geçireceklerini, böylece “erdemli toplum”cu Farabî’nin ruhunu da şâd edeceklerini zannediyorlar. 

Daha doğrusu, zannetmemizi istiyorlar.

Mesela Gazze'deki müslümanlar güzel ahlâk alanında mesafe kat edip Yahudiler'e örnek olacaklar, ve böylece dünya güzelleşecek.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."