kaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

FUHUŞ KASETLERİ, FETÖ, VE MUHSİN YAZICIOĞLU'NA KURULAN TUZAK

 




"Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını [fetullahçı] polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı [FETÖ'cü] diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler. Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."

Bu satırlar Ayhan Tekineş'in Twitter (X) hesabında yayınlandı.

Tarih 18 Aralık 2023.

Ayhan Tekineş, ilahiyatçı bir profesör..

FETÖ'cü (Fethulahçı Takiyye Örgütü üyesi) diye nitelendirilenlerden. 

Fethullahçı.

*

Sözlerininden çıkan anlamı (kritik-analitik düşünce modasına uyup) madde madde sıralayalım:

1. Bazı din adamları ve ilahiyatçıların karı kızlarla kasetleri var. (Türkiye'de sadece bunlar kasetlik işlere bulaşmış olsalar çok temiz toplum olduğumuzu düşüneceğiz de, neyse...)

2. Birileri (yani rejimin "karanlık" adamları)  bunların kasetlerinin bulunduğunu biliyorlar, görmüşler. Din adamlarına (şeyh, hoca, abi vs.) ve ilahiyatçılara haber veriyorlar. ("Kasetleriniz bizde de var" demenin kibar biçimi.. "Anlarsınız ya.." dümeni.)

3. Bu karanlık adamlar, söz konusu kişilere "Kasetlerinizi çekenler FETÖ'cü polisler, ilk hedefiniz bunları Akdeniz'e dökmek.. Marş marş!" demişler. ("FETÖ'cülerle kanlı bıçaklı savaşa girmezseniz kasetleriniz kazara perşembe pazarına düşebilir" demenin usulüne uygun usturuplu biçimi.)

4. Bu kaset gazilerinden bazıları, FETÖ savaşlarında her ne kadar yararlık göstermişlerse de, başka kusurları yüzünden yine de "rejimin karanlık adamları" tarafından harcanıyorlar. Kasetleri ve kasetlik maceraları (benzer şekilde kaseti olan ya da önüne "yal" konularak havlatılan)  kullanışlı medya kulağı kesiklerinin havlamalarına emanet ediliyor. İtibarsızlaştırılıyorlar.

*

Bu kaset imalatı ve itibarsızlaştırma çarkı nasıl dönüyor, ona bakmakta fayda var.

Burada önümüze "bal tuzağı" (honey trap) kavramı geliyor.

Yani karı kızlarla kurulan tuzak.. (Kadınlara yönelik erkek versiyonu da var.)

Gönderirler bir genç kızı, o da "Hocam, ben namaza sizin sohbetlerinizi dinleyerek başladım, fakat kafama takılan bazı konular var, size sorabilir miyim?" türünden mesajlar atar, sonra görüşme talebinde bulunur, sabırla, hiç acele etmeden yavaş yavaş ağlarını örerler.

Bir defa kafaya taktılar mı çok değişik tipte (açığı kapalısı, zekisi aptalı, bilgilisi cahili, cemaatlisi cemaatsizi) her tipten piyonu devreye koymaları mümkündür.

İstihbarat örgütleri bu "bal tuzağı" işlerinde ustalaşmışlardır, sıradan insanların aklına hayaline gelmeyecek yollarla hedeflerine yürürler.. Hem devasa tecrübeleri, hem sayısız kalifiye elemanları, hem de hedefe koydukları kişiler hakkında yığınla istihbaratları mevcuttur. Adamların ıcığını cığını herşeyini öğrenip kaydetmiş, dosyalamışlardır. 

Operasyon başarılı olursa (Ki başarısızlık ender-i nadirattan istisnadır) kasetler çekilir, kayıtlar alınır ve gerektiğinde kullanılmak üzere zulalara yerleştirilir.

*

Bu noktada Ayhan Tekineş'in ilk cümlelerine dönmek gerekiyor:

“Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler."

İmdi, 15 Temmuz olayından sonra binlerce polis memuru FETÖ'cü diye görevden atıldı, tutuklandı, yargılandı, hapsedildi..

Bunlar arasında hiç "Birilerinin mahrem kasetlerini çektiler" diye yargılanıp tutuklanan var mı?

Benim bildiğim, yok.

Niye?

Baykal olayı gibi bazı işlerin ardında FETÖ'nün olduğu, "itiraf"çılara dayanılarak söylendi, fakat bu tür itirafçılara sözgelimi "Senin cezan 30 yıl, şöyle şöyle bir itirafta bulunursan üç yılla olayı kapatırız" dediğinizde söyletemeyeceğiniz söz olmaz.

Üstelik bunların bir kısmı da "gizli tanık" durumunda.. Nasıl tanıklıksa?

(Baykal'a söz konusu kadını daha bekar genç kızken birilerinin "bal tuzağı" olarak göndermemiş, ve onu yıllarca kadınla olan kasetleri hürmetine diledikleri gibi gütmemiş ollduklarından emin olunamaz.) 

Bu FETÖ'cü polislerin elinde böylesi kasetler olduğunda zaten saklamıyor, olayı mahkemelere taşıyorlardı.

*

Mesela şu İzmir'deki (Ergenekonculukla suçlanan) casus subaylar vs. olayı.

Bunların yabancı gizli servislerin bal tuzağı operasyonlarına yem oldukları kasetlerle ortaya konuldu.

Polis bunları takip etmiş, bin kadar kaset çekilmiş.. Bin..

Bir değil, 10 değil, 100 değil, 200 değil, bin (rakamla 1000).

Bu kasetler mahkemelere de intikal etti, Genelkurmay'a da gitti..

Sonra, "İşin ucu devlet sırlarına uzanıyor, T. C. olarak dünyaya rezil oluyoruz" diyerek olayın üstünü kapattılar.

Fakat kasetler imha edilmedi, bazı yerlere, mesela Genelkurmay'ın arşivine konuldu.

O yüzden, söz konusu kasetlerde neler olduğunu en iyi bilenlerden biri şu anki Milli Savunma Bakanı Orgeneral Yaşar Güler..

Ve o süreçte, medyanın sözde doğrucu Davutlarından Müyesser Yıldızodatv.com'da, "Neden bu kasetler imha edilmiyor da Genelkurmay’da muhafaza olunuyor?" diye yazabildi.

*

Evet, polisler bu tür kayıtlara ulaştıklarında, böylesi vakalar kasete alındığında olayı (ilerde şantaj vs. için kullanmak üzere) arşivleme ve bekletme durumunda değiller.

Ortada bir suç varsa olayı (zaman aşımına vs. uğramadan, soğumadan, suçlular paçayı yırtmadan) mahkemeye taşımak zorundalar.

Ayrıca polisin (ilerde şantaj yapma niyetiyle) bal tuzağı kurması, "Dur şunları uçkurlarından yakalayalım" diye birilerine karı-kız göndermesi de söz konusu olmaz.

Bunu yaptıklarında bizzat kendileri yasaları çiğneyip suç işlemiş olurlar.

Suç işlediklerini düşündükleri kişileri yasal izinle teknik takibe alırlarsa ve bu arada o kişilerin bu tür görüntüleri kayda girerse o başka.

*

Ancak, aynı durum istihbarat teşkilatları için söz konusu değil.

Onlar ayrıcalıklı.

İstihbarat teşkilatları (gizli servisler) sözde görev icabı bazı suçları işleme hakkı ve özgürlüğüne sahipler.

Görev icabı.

(Mesela, devletin televizyonu TRT'de Milli İstihbarat Teşkilatı'nı anlatma iddiasındaki Teşkilat dizisinde Cihangir diye bir tip kızın birine "yeni sevgiliaradığını söyleyerek telefon numarasını verebiliyor, kızı baştan çıkarma anlamına gelecek şekilde davranabiliyor.. 

Yani kendi tabiriyle "görev icabı" namussuzluk ve ahlâksızlık yapabiliyor.. 

"Mevzubahis olan vatansa milletin anası avradı, kızı karısı teferruattır" hesabı.)

*

Evet, polisin böyle bir yetkisi yok, fakat istihbarat teşkilatları görev icabı suç da işleyebiliyorlar, namussuzluk, arsızlık ve ahlâksızlık da yapabiliyorlar.

Görev "kutsal" ya.. "Gökten indiği sanılan" diyerek Allahu Teala'nın kitaplarına hakaret eden Selanikli Şapkacı'nın başımıza bela ettiği rejimin kutsalı böyle.. Dini devlet işlerine karıştırmıyorlar.

İstihbarat teşkilatları bu "kutsal"ın himayesinde namussuzluk da yapabiliyor, kendileri açısından tehlike kabul edip hedefe koydukları kişileri şantajla kullanabilmek, olmadı itibarsızlaştırmak için böylesi bal tuzağı pezevenklikleri de yapabiliyorlar.

Ancak, onların bu pezevenkliklerini belgelemek ve deşifre etmek, yargıya taşımak mümkün değil.

Suç.

Laikliğin (siyasal dinsizliğin) "suç"u böyle oluyor.

*

Olayın cesametini anlamak için Barış Terkoğlu'nun 28 Ekim 2021 tarihli Cumhuriyet’te yer alan şu satırlarına bakmakta fayda var:

Yazıcıoğlu’na da teslim edilen bir çuval kaset varmış. 

Okurla yeni buluşan, oldukça kritik bir kitaptan öğrendim bunu: “Son Alperen Muhsin Yazıcıoğlu’nun Sır Görüşmeleri”ni Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ ve gazeteci Veli Toprak birlikte hazırlamıştı. Onlarca isim, bu kitap için Yazıcıoğlu’na dair bilinmeyen birçok özel anısını anlatmıştı. 

Konuşanlardan birisi de BBP liderinin danışmanlığını yapan Bilal Habeşi Özkaynar’dı. 

Yazıcıoğlu’nun uzun yıllar en yakınındaki isimlerden biri olan Özkaynar, şahitliğini şöyle aktarıyordu: 

“Bir gün rahmetli başkana birileri bir çuval kaset, CD, görüntü getirdi. Birileri işte, bu kayıtları yapanlar ya da ele geçirenler. Bu kayıtların, görüntülerin başka ellere geçebilme endişesiyle, yanlış ellere geçebilme endişesiyle başkana teslim etmek istediler. ‘Bunlar çok tehlikeli görüntüler. Bir şekilde kaydedildi, bir şekilde ele geçirildi. Bunun içinde sanatçılar var, siyasetçiler var, işadamları var, devlet adamları var, askerler var. İşte insanların zaaflarından, zafiyetlerinden faydalanılarak kimi oyunla, tezgâhla kimi de takiple elde edilen görüntüler. Bu görüntülerin her biri Türkiye’nin gündemini değiştirip sallayacak nitelikte. Bunları emanet edecek kimseyi bulamıyoruz. Bizde de kalamayacak. En güvenli olarak sizi biliyoruz. Size teslim etmek istiyoruz’ dediler. Başkan da ‘Ben kimsenin uçkurunun bekçisi, kayıtçısı değilim. Gidin ne yapıyorsanız yapın! Beni bunlara bulaştırmayın’ dedi. Onlar da ‘Başkanım bunlar çok kritik. Çok insanı zora, sıkıntıya sokacak. Türkiye’de gündemi değiştirecek, yerle bir edecek belgeler, görüntüler’ dediler.”  

(https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/baris-pehlivan-yazdi-muhsin-yaziciogluna-gelen-bir-cuval-kaset-1880262)

*

Olayı anlatan Özkaynar, “bu kayıtları yapanlar ya da ele geçirenler” diye bir ifade kullanıyor.

İmdi, bu kişiler FETÖ’cü diye bilinenler olsalardı, bunu söylerdi..

Söylemiyor.. 

Olsaydı, saklamazdı, derdi.

Getirenler FETÖ’cü olamaz, çünkü onlar, bir başkasına, “Sizi bizden daha güvenilir/güvenli bulduk” demezler(di).

*

(Merhum Yazıcıoğlu’nun FETÖ’cülerle arası iyi değildi. 

BBP‘nin Mesut Yılmaz ile ittifak yapmasını ve böylece Yazıcoğlu ile arkadaşlarının ANAP listelerinden milletvekili seçilmesini sağlayan isim merhum Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşa hoca idi.. 

Yine Hoca’nın tavsiyesi doğrultusunda BBP, Erbakan‘ın başbakanı olduğu Refahyol Hükümeti‘ne dışardan destek vermişti. 

Fethullah Gülen ise bu hükümete de, Erbakan’a da karşıydı. 28 Şubat’ta söylemleriyle darbecilerin safında yer aldı. 

Pragmatik ve “büyük oynayan” bir adam olarak Gülen, “Bu da müslüman kardeşimiz” diyerek Yazıcıoğlu gibi görece güçsüz isimlere destek verecek biri değildi. 

O, daima kazananlara ya da kazanacağını düşündüğü “at”lara oynuyordu. Birlikte poz verdiği isimler Demirel, Ecevit, Papa, Çiller, Türkeş, Erdoğan vs. idi.)

*

Kasetleri getirenlerin FETÖ’cü olması ihtimali “zamanın ruhu”na da uygun değil.

Hatırlayalım, Yazıcıoğlu 2009 yılı başlarında, Mart ayında hayatını kaybetti.

O dönemde AK Parti iktidarı ile (yani “devlet”teki “devlet adamları” ile) FETÖ'nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü'nün) arasından su sızmıyordu.

Can ciğer kuzu sarması formatındaydılar.

Böylesi bir ortamda Fethullahçıların, iktidar partisindeki “devlet adamları”nın aleyhine olacak şekilde, partisinin oy oranı yerlerde sürünen Yazıcıoğlu gibi siyasal gücü zayıf bir isme yanaşmaları, böylesi bir risk almaları beklenemez.

Herşeyden önce, böylesi bir girişimin bir şekilde Erdoğan’ın ve ekibinin kulağına gideceğini, en azından MİT'teki Erdoğan'a yakın isimlerin haber vereceklerini  bilmeyecek kadar ahmak ve tecrübesiz değillerdi.

*

O günün siyasal ortamında dönemin “devlet adamları”nın kirli çamaşırlarının Yazıcıoğlu gibi cesur ve konuşmaktan çekinmeyecek bir siyasetçinin eline geçmesinden kimlerin nemalanmak isteyeceğini tahmin etmek zor değil.

Temmuz 2008’de karara bağlanan ve AK Parti’nin o yıl aldığı devlet yardımının yarısından mahrum bırakılmasına sebep olan parti kapatma davasını kimler açtırdıysa, Yazıcıoğlu’na o kasetleri götürenler de ancak onlar olabilir.  

Erdoğan’ın o sırada destek verdiği Ergenekon davası yüzünden karalar bağlayıp AK Parti iktidarına sabah akşam lanet okuyanlar kimlerdiyse, onlar olabilir.

O günün “cumhuriyet mitingleri”nin ardında kimler vardıysa, onlar olabilir.

*

Evet, Yazıcıoğlu’nun vefat ettiği 2009 yılında Gülen cemaati bütün gücüyle Erdoğan’ın yanında duruyordu.

O günlerde hiç kimse, bir gün gelip AK Parti ile The Cemaat’in arasının açılacağına ihtimal vermiyordu.

2010 yılındaki anayasa değişikliği referandumunda The Cemaat, AK Parti’den daha çok gayret göstermişti.

The Cemaat ile AK Parti’nin arasının açıldığını görmek için 2013 yılının gelmesini beklemek gerekecekti.

İktidar partisinin The Cemaat’e yavaştan yavaştan dirsek göstermeye başladığı tarih, (The Cemaat’e ait Gazeteci ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil’in ifadesine göre) 2010’du.

Yani Yazıcıoğlu’nun vefatından bir yıl sonrası.

*

Kasetleri getirenler, “kayıtların, görüntülerin yanlış ellere geçme endişesi” taşıyorlarmış.

Demek ki, kendilerini “doğru el” olarak görüyorlardı.

Kendileri vermezse yanlış ellere nasıl geçerdi acaba?

Yaptıkları teklifin mahiyetine ve mantığına bakılırsa, söz konusu kasetleri Yazıcıoğlu’na, kendilerinde herhangi bir kopyası kalmaksızın vermeyi istemiş olmaları gerekiyor. Çünkü, kopyalamaları durumunda Yazıcıoğlu’na kasetleri teslim etmeleri ile etmemeleri arasında bir fark kalmazdı.

Olaya Yazıcıoğlu açısından bakalım, kopyalamadan verecek olmalarının garantisi var mıdır?

Kopyalamadıklarından nasıl emin olunacaktır?

Ayrıca, kasetleri Yazıcıoğlu’na veren bu kişiler, ondan neyi beklemektedirler; Kasetlerin ebediyen sümen altı olmasını, asla gün yüzü görmemesini mi?

Eğer bunu düşünüyorlardıysa, daha kolay bir yolu vardı. Tenha bir mahalde kasetlerin üstüne biraz benzin döküp kibriti çakmaları yanlış el” tehlikesini ebediyen bertaraf edebilirdi.

Bunu niye yapmıyorlardı?

*

Asıl gaye, “patlayıcı madde“yi Yazıcıoğlu’nun kucağına bırakmak olabilir miydi?

Evet, bu yaptıkları, pimi çekilmiş bir bombayı Yazıcıoğlu'nun eline tutuşturmak değildiyse, neydi?

Bu tür “tehlikeli” emanetlerin nelere yol açacağı kestirilemez.

Mesela, Yazıcıoğlu’nu “en güvenli” bulan aynı adamların, o kasetlerden birkaçında başrol oyuncusu olarak arz-ı endam etmiş etkili ve yetkili “devlet adam”larına (Devlet adamı tanım gereği etkili ve yetkilidir) gidip şunu demeyeceklerinden nasıl emin olabilirdik: 

“Efendim, bizden duymuş olmayın, aramızda kalsın, fakat şu Yazıcıoğlu denen adamın elinde sizin görüntüleriniz varmış. Sadece sizin de değil, bir sürü kişinin.. Bunlar çok kritik, çok tehlikeli, sizi ve devleti zora, sıkıntıya sokabilecek, gündemi sallayabilecek görüntülermiş. Güvenilir kaynaklardan aldığımız kesin bir bilgi bu.. Maalesef bu ahlâksız adam artık haddini aştı, devletimizin bekası bakımından çok tehlikeli işler çeviriyor, entrika peşinde, ne buyurursunuz? Öldürelim mi?

*

Böylesi bir durumda, devletin bekasını, özellikle ve öncelikle de kendi hak ve hukuklarınının, istikbal ve istiklallerinin bekasını koruma mevkîindeki “devlet adamları”nın, evet bu ahlâk abidesi “etkili ve yetkili” zevatın ne “buyuracakları”nı beklersiniz?

Yine, “ellerindeki o kasetleri ne yapacaklarını şaşırmış” hayırseverlerin, (şantaj yapabildikleri ve yönlendirebildikleri) o kaset yıldızlarından bazı isimleri Yazıcıoğlu’na sataşmaya zorlamayacaklarından, ve bunu da sanki çok namuslu ve uçkuru sağlam adamlarmış gibi konuşturarak yapmayacaklarından, böylece Yazıcıoğlu’nu provoke edip, onu, muhatabına kaset sallayan adam durumuna düşürmek istemeyeceklerinden emin olabilir miydik?

Ya da, “tarlasını çoktaan sürmüş oldukları” Yazıcıoğlu’nun arazideki adamlarından birini (yine şantajla veya bir vaadle) Yazıcıoğlu aleyhinde konuşturup, onu, “insanların mahremine giren ve çirkin kaset depolayarak şantaj için fırsat kollayan” bir ahlâksız olarak göstermek istemeyeceklerini nasıl bilebilirdik?

*

Görüntüler, Yazıcıoğlu’na teslim etmek isteyenlerin ifadelerine göre, “bir şekilde kaydedilmiş, bir şekilde ele geçirilmiş“.

Ele geçirmeyi bildiklerine göre herhalde kaydetmeyi de biliyorlardır.

Olayımızda kapıyı açan maymuncuk, “zaaflar“.

İnsanların zaafları nelerdir?

Hepimiz biliyoruz: Makam mevki, para pul, mal mülk, şan şöhret, alkış övgü pohpohlanma, karşı cins…

Ancak, kasetlik zaaf denilince akla ilk gelen, yatak yorgan yastık bahisleri.. 

Nitekim merhum Yazıcıoğlu da böyle anlamış, “Ben kimsenin uçkurunun bekçisi, kayıtçısı değilim” demiş.

Peki nasıl kaydedilmiş bu görüntüler?

Hayırsever kaset tüccarları bunu da açıklamışlar: “Kimi oyunla, tezgâhla, kimi de takiple …”

Bilgileri derin.

Oyun, tezgâh, takip.

Ayılana gazoz, bayılana limon kabilinden, işi gücü uçkurluk dümenler olanlar için takip.. 

Olmayanlar için de oyun ve tezgâh.

Oyun ve tezgâh tecrüben gani, gerekli elemanın da mebzul ise, kim tutar seni! 

*

Demek oluyor ki, eğer kaset yıldızımız, kasetteki baş rol oyuncumuz bu işlere meraklı bir saman altından su yürütme ustasıysa, olay “takip“e bakıyor.

Takılıp demlendiği mekânları belirleyip sevabına beleşten kayıt hizmeti sunuyorlar.

Yok öyle biri değil de işinde gücünde “namuslu” bir vatandaşsa, devreye oyun ya da tezgâh giriyor.

Bu, takibe göre daha fazla zaman, emek ve özen istiyor.

Daha yorucu, daha masraflı.. Fakat laik (siyasal dinsiz) demokrasilerde çare tükenmez. 

Uygun elemanı ayarlar, hedefle bir şekilde temas kurmasını sağlar, sonra da ektiğiniz tohumların yeşermesini beklersiniz.

Bir başka deyişle, balığın damak zevkine uygun düştüğünü düşündüğünüz iştah açıcı yemler taktığınız oltanızı bir kayanın üzerinden denize sallandırıp sabırla bekleyecek, bekleyecek, bekleyeceksiniz.

Gözleriniz ufukta olduğu halde, yağmur, rüzgâr, boran, fırtına, kavurucu yaz güneşi, insanın içine işleyen kış soğuğu umurunuzda olmaksızın bekleyeceksiniz..

*

Bir çuval dolusu kaset, CD vesaire..

Bir çuval dolusu.. Memleketimiz kaset yıldızları bakımından zengin.. Demek ki bir Türk bu hususlarda da dünyaya bedel olabiliyor. 

Herhalde Yazıcoğlu’na ellerindekinin hepsini getirmemişler, özellikle onun görmesini istedikleri bir “edebî ve sanatsal seçki” yapmışlardır.

Böyle bir sanatsal koleksiyon oluşturmak kolay iş değil.. Takip de, oyun ve tezgâh da tek başına bir kişinin üstesinden gelebileceği şeyler olmaktan uzak.

Hele böyle adeta meslekî maharete dönüşmüş bir çeşitlilik, süreklilik ve yoğunluk bir kişinin harcı olamaz.

Bu tür keşfiyat ve kayıt kuyudat, profesyonel ekip işidir.

Uzmanlık, işbölümü ve kurumsallaşma gerektirir.

*

Kurumsallaşma gerektirir, çünkü, tek başına bir insanın imkânları, zamanı, parası, gücü, becerisi, ilgisi, bilgisi ve eli aynı anda hem askerlere, hem siyasetçilere, hem devlet adamlarına, hem sanatçılara, hem işadamlarına uzanamaz.

Bunun için kurumsal bir veri bankasına ve tam zamanlı çalışan uzmanlaşmış elemanlara, yetişmiş kalifiye personele, ekip çalışmasına, yeterli parasal kaynağa, teknik teçhizata, donanıma ve araçlara, ayrıca risk almayı göze aldıran (yasal ya da yasa dışı) zırhlara ihtiyaç vardır.

Bir çuval dolusu görüntü kaydını herhalde çarşı pazarı gezerek tek tek de toplayamazsınız.

Ayrıca, böylesi masraflı, yorucu ve (ilk bakışta yasa dışı ve tehlikeli görünen) bir faaliyetten beklediğiniz bir fayda, almak istediğiniz bir sonuç olmalıdır.

Attağınız taş, ürküttüğünüz kurbağalara değmelidir.

Tamam, bir sürü insanın kirli çamaşırlarının koleksiyonunu yaptınız da, ne işe yarayacak?

Kullanmayacaksanız, ya da kullanamayacaksanız, bu kadar zahmete değer mi?

*

İşte bu noktada, böylesi kasetleri kullanabilecek tek odak olarak önümüze istihbarat teşkilatları (gizli servisler) gelir.

Ne mafya, ne de birtakım mafyalaşmış cemaatler, gruplar, partiler, vakıflar, dernekler bunu yapabilir.

Sivil vatandaş olarak risk alıp devlet adamlarının, askerlerin, şunun bunun rezilliklerinin çetelesini tutacaksınız ve o “devlet adamları”, elleri altında bir istihbarat teşkilatı bulunduğu ve ne dümenler çevirdiğinizi bildikleri halde buna göz yumacaklar.

Bu, mümkün değildir.

Fakat "devlet adamları", emirleri altındaki istihbaratçıların marifetlerinden her zaman haberdar olamayabilir.

Demirel'in sözlerini hatırlayalım:

"MİT her sabah gelir, Başbakan'a, Afrika'daki Zulu kabilesiyle Lulu kabilesi arasındaki çatışmayı haber verir, fakat az sonra [kendi ülkesinde] gerçekleştirilecek darbe hakkında onu bilgilendirmez."

Darbenin bir ayağı da sen isen, haber vermezsin tabiî.


(Güncellenmiştir. İlk yayın tarihi: 19 Aralık 2023)


KASET SAVAŞLARININ “ŞEHİTLERİ” VE YARALI “GAZİ”LERİ

 




Prof. Ayhan Tekineş’in (bir önceki yazıda konu edindiğimiz) sözlerini tekrar hatırlayalım:

"Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler. Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."

*

İlk cümleden başlayalım:

“Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular.”

Bu tür “korkutmalar” yapıldığını biliyoruz.. Teferruatına girersek yazı uzar.

Burada sorun şu: Söz konusu videolar gizli ise, birileri bunu nasıl biliyorlardı?

Gizli fakat sen biliyorsun, nasıl?.. Nasıl oluyor da oluyor?..

Videosu çekilen kişiyi de biliyorsun, çekeni de.. Sözde gizli, fakat sen biliyorsun.. Bu nasıl oluyor?

*

Bu tür korkutmalar, “bilgi” olmadan yapılamaz.

Böylesi videoluk işleri olmayan bir adama gidip “FETÖ’cü polisler tarafından çekilmiş kasetlerin var” dediğinizde sizin hakkınızda ne düşünür?

Videoluk işleri varsa korkacağı ve paniğe kapılacağı doğrudur, fakat böylesi bir ihbar (haberdar etme), “Senin kasetin bizde de var” demenin kibar yoludur.

Ayrıca, psikolojik savaş, algı operasyonu ve yalanlarla meşbu istihbaratçılık sanatında, kendi elinde olanı başkasında varmış gibi göstererek dolaylı tehditte bulunma kurnazlığı, yadırganacak birşey değildir.

*

Tekineş’in, “Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor” şeklindeki ifadesine gelince..

Şimdi servis edilen videolar, o videolar değil..

Bunlar yeni..

Çünkü, son 10 yıl için, “FETÖ’cüler birilerinin videolarını çektiler” diyebilmek mümkün değil.

Şimdi bir adamın 25-26 yaşındaki genç kızla çekilmiş videosundan bahsediliyorsa, bu, en fazla birkaç yıllık olabilir..

Bu videoları ellerinde bulunduranlar, suçu başkalarının üzerine yıkmak için yakında yeni bir FETÖ icat etmek zorunda kalabilirler..

Alfabede harf bol: BETÖ, CETÖ, ÇETÖ, DETÖ, “f”yi atlıyoruz, GETÖ, ĞETÖ.…

Bu işler salt FETÖ'nün işiydi de niye yeni nesil "içinden kaset geçen" tehditler havada uçuşmaya, Türkiye'nin sosyal medya atmosferinde yüksek basınca yol açmaya başladı?

*

Meselenin diğer bir boyutu şu: Şantaj amaçlı videolar çekmek polislik mesleği çerçevesinde mümkün değildir. 

Yasal yetkilerini aşmış, yaş tahtaya basmış, suç işlemiş olurlar.

Fakat aynı yaşlık, tuzu kuru istihbarat teşkilatları (gizli servisler) için geçerli değil.

Onların (laik yani siyasal dinsiz rejimin ruhuna uygun) böylesi suçları işleme hakkı ve özgürlüğü var.

Bu "çağdaş" hak ve özgürlükleri yasal koruma altında..

O kadar ki, bu tür faaliyetlerde bulunan “ajan”ları deşifre etmeniz suç..

Gizli servisler bu tür “hizmet”leri bizzat kendileri yapabildikleri gibi, bunları, sızdıkları örgüt, cemaat, grup vs. içindeki adamlarına yaptırabilir, sonra da onların çevirdikleri dolaplar üzerinden söz konusu grupları suçlama ve itibarsızlaştırma kurnazlığı sergileyebilirler.

Buna ister "bir taşla iki kuş vurma" kurnazlığı deyin, ister sahte bayrak (false flag) operasyonu, isterse "maşa varken el yakmama" becerisi..

*

Örnek verelim..

Yıllar önce Sertar Turgut’un anlattığı bir olay:

MİT ajanı, kadın muhabirin kulağına ne dedi?

22.06.2010 12:32

Kuzey Irak’ta PKK gösterisi içinde kalan kadın muhabirin kulağına MİT ajanları ne dedi? İşte o ilginç sorunun yanıtı.

Gediktepe’deki PKK saldırısı sonrasında istihbarat eksiği ile ilgili olarak ilginç bir tartışma başlatıldı. TSK ve MİT’in özellikle ABD istihbaratına bağımlı olduğu iddialarına ilginç bir yanıt Serdar Turgut’tan geldi.

Turgut, köşesinde geçmişte yaşanan bir olayı aktardı ve MİT’in Kuzey Irak’taki etkisini ve rolünü anlattı.

MİT’in sahada çalışma deneyimi hayli zengindir” diyen Turgut, geçmişte bir kadın gazetecinin Kuzey Irak’ta yaşadığı olayı okuyucuları ile paylaştı.

Uzun bir süre önce Kuzey Irak’a giden kadın bir gazetecinin başına gelenleri Turgut şöyle anlatıyor:

“Çalışırken bir gün etrafının, makineli tüfekleriyle havaya ateş açıp PKK lehine sloganlar atan militanlarca çevrilmiş olduğunu görüyor. Doğal olarak biraz korkuyor.

Tam bu sırada, aynen o militanlara benzeyen bir kişi elindeki silahla birlikte gazetecinin yanına yaklaşıyor. Ve kulağına eğilip, “Hiç korkmayın, siz burada, şu an Milli İstihbarat Teşkilatı’nın koruması altındasınız, güvencedesiniz” diyor.

Bu hayal ürünü bir hikâye değil, yıllar önce aynen yaşandı ve olduğu yıl gazetelerde de haberi çıktı.”

(http://www.istanbulhaber.com.tr/mit-ajani,-kadin-muhabirin-kulagina-ne-dedi-haber-43225.htm)

*

Evet, MİT’in sahada çalışma deneyimi hayli zengindir”.

Kuzey Irak gibi sınır ötesi bir bölgede silahlı bir terör örgütünün içinde böyle at oynatabiliyorlarsa, bazı eylemlerine "PKK'nın işi" süsünü vermeleri mümkün olabiliyorsa, sınırlarımız içindeki ve de mensuplarının önemli bir bölümü “devlet memuru” olan bir “cemaat”te neler yapabileceklerini varın siz tahmin edin.

Fiiliyatta Türkiye’nin “derin” güçleri cemaatlere öyle nüfuz ediyor ki, bütün üyelerini tek tek devşirmeseler de (Ki buna gerek yok), hepsini, içlerindeki (abi, üstad, hoca, şeyh vs. konumuna getirilmiş) kendi adamları vasıtasıyla, laik rejimin gerekleri doğrultusunda koyun gibi güdebiliyorlar.

Bunlar, yaşayarak öğrendiğimiz şeyler.

Hatta bu derinler, gecekondu tipi prefabrik Aczimendeburi tarikatı gibi tarikatlar bile kurdurabiliyor, başlarına şeyh bile atayabiliyorlar. 

Yeterli müritleri yoksa onlara (tulumbaya su koyma kabilinden) devlet kontenjanından mürit bile tahsis edilebiliyor. (Aczimendeburi tarikatında “görünür” biçimde yaşandı bu.)

(Alamet-i farikaları boylarından büyük provokatif ve ajitatif laflar ederek artistlik yapmak ve tribünlere oynamak olan böylesi "ense göbek, cübbe şalvar" yerinde laik rejim şeyhleri, “Hayatımı yaşayabilecekken rol icabı bu çileleri çekiyorum, bari avantajlarından da yararlanayım” diyerek şeyhlik karizmasını nefsanî hobileri için kullanmaya başladıklarında olay skandalla noktalanabiliyor, fakat rejim açısından ne gam, yara alan İslam’ın tarikat kurumu ve tasavvuf öğretisi oluyor. Atatürkçülük hesabına “İşte tarikatlar bu yüzden kapatıldı” denilebilmesi de yanında eşantiyon.. Derinler için kadrolu yeni "laik rejim şeyhi" bulmak da mesele değil.)

*

Fethullah Gülen de, küresel lige transfer olma başarısı gösterdiği ustalık döneminden önceki çıraklık ve kalfalık yıllarında, yerli milli “derin”lerin adamı olarak “hizmet” ve “himmet”te bulunuyordu.

"Devlet-i Ebed Müddet" başlıklı şiirler karalayarak laik rejim devletçiliğinin destanını yazıyordu. 

Zekiydi, hırslıydı, çalışkandı, azimliydi, gayretliydi, ilmi vardı, hitabeti güçlüydü, fakat derinler önünü açmasalar ve palazlanmasını sağlayan "örtülü" imkânları önüne sermeselerdi, en iyi ihtimalle Alparslan Kuytul gibi kılı tüyü yolunmuş bir kasaba vaizi olabilirdi.

Zaten derinlerin ona olan devasa öfkesinin nedeni de bu; "Ne istedin de bu devlet sana vermedi?! Seni önce sözde aranıyor gibi göstererek efsaneleştirmedik mi, yanına işbilir hempalar yerleştirmedik mi, Türkiye'yi geçtik dünyanın dört bir yanında örgütlenmeni sağlamadık mı?! Sen ne yaptın, 'Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun, gördün güzelleri beni unuttun' hesabı küresel güçleri görünce bizi sattın, nankörlüğün destanını yazdın.. Bizim rejimimize hizmet edecek nice insanın elimizden kayıp küresel ligin oyuncuları haline gelmesine yol açtın.. Sana yaptığımız iyilikler eline, yüzüne, gözüne, dizine dursun lanet haşhaşî" diyorlar.

Hayal kırıklıkları ve hınçları büyük.

*

Evet, bir cemaatin ya da hareketin devlete rağmen büyüyüp palazlanması mümkün değildir. (Şayet bugünün PKK'sı sırtını dış güçlere vermeseydi, merhum Şeyh Said'in akıbetine uğrardı, defteri en fazla bir iki yılda tümden dürülürdü.)

Partiler de aynı durumda, ayakları, milletin sırtındaki rejim kazıklarına sağlam ve kopmaz sicimlerle bağlanmış bulunuyor.

Cemaatlerin de, partilerin de tabanları, boyunları rejimin kazıklarına bağlanmış büyük başlar vasıtasıyla koyun gibi güdülüyor.

Genelde durum bu.

Koyun olmayı kabul etmeyenlerin ise, istenirse, başına olmadık çoraplar örülür.. Cemaat (grup) içi ayak oyunlarıyla ekarte edilmeleri işten bile değildir.

Pek yaşanmaz ama, diyelim ki birisi ekarte edilemiyor, son çare olarak “canından endişe edilen” bir pozisyona düşürülebilir.

Merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca sağ olsaydı bu sözlerime (isim vererek) açıklık getirmeyi düşünebilirdi.

*

Başa dönersek, diyelim ki FETÖ’cülerin çektiği kasetlerden söz ediliyor, bunu yapanların FETÖ içinde “saha görevi” yapan MİT’çiler olmadığından emin olamazsınız.

Bir önceki yazıda (kaset meselesiyle ilgili olarak) adı geçen zat (Nihat Hatipoğlu) üzerinden örnek verelim.

Şayet Fethullah Gülen bugün olduğu gibi modern haşhaşîlerin başındaki iblis değil de Hocaefendi olmaya devam etseydi, ve de cemaati, Fethullahçı Terör Örgütü değil de, hâlâ, kendilerini insanlığa hizmete adamış muhabbet fedaileri olarak nitelendiriliyor olsaydı, Hatipoğlu'na bir bal tuzağı (honey trap) hizmeti sunmak isteyen istihbaratçılar pekâlâ The Cemaat'ten görünen bir bayan aparatlarını ona gönderebilirlerdi.

Diyelim ki aralarında samimiyet oluştu ve “kasetlik işler” vukua geldi, kayda alınabilir, ve ihtiyaç duyulduğunda devreye FETÖ karşıtı vatansever istihbaratçılar girip, “Muhterem hocam, zatıalinizin hain FETÖ’cü alçaklar tarafından çekilmiş kasetleri var ne yazık ki” diyebilirlerdi.

*

Gelelim meselenin bam teline, esas can alıcı noktasına..

Prof. Tekineş’in son cümleleri şöyle:

“Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."

Bu sözler bir ilahiyatçıya yakışmıyor.

Burada resmen tekfir (kâfir ilan etme) var.

İmanlarını kaybettiler” diyor.

İmandan neyi anlıyor, meçhul.. İmanlarını kaybettiklerini neye dayanarak söylüyorsa?.. Galiba imandan anladığı Fethullah'ın velayetine iman..

"Yaptıklarının cezasını bulma"ya gelince..

Yarınki halinin ne olacağını, Allahu Teala’nın huzurunda neyle karşılaşacağını kim bilebilir ki!.

Tevbe kapısı da, helalleşme kapısı da açıktır, başkaları için “Yaptıklarının cezasını bulacaklar” diye konuşmak bize düşmez.

Zulme uğramışsak hakkımızı helal etmeyebiliriz, o başka.

Yaşadığımız sürece hepimiz imtihandayız, ve hangimizin kurtulacağı, hangimizin kaybedeceği meçhul..

İçimizden en günahkâr kişi tevbe edip kurtulabilir, buna karşılık, en müttekî, salih ve abid bilinen kişi de imansız ölebilir.

“Yoksa Allah’ın mekrinden (tuzağından, zorlu imtihanından) kendilerini güvende mi görüyorlar? Hüsrana uğrayan topluluktan başkası Allah’ın mekrinden emin olmaz!” (A’raf, 7/99)

*

Allahu Teala böyle "Yaptıklarının cezasını bulacaklar" tarzı ifadeleri kullanma iznini Son Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e bile vermedi.

Uhud Savaşı.. 

Halid bin Velid'in atlılarının hamlesinin ardından İslam ordusu bozulup oraya buraya dağılmış, Rasulullah s.a.s. ashabdan beş on kişiyle savaş meydanında kalmıştı.

Bu arada, atılan bir taştan dolayı dişi kırıldı.

Bir diğer taş alnını ve alt dudağını yardı.

Aldığı bir kılıç darbesi nedeniyle elmacık kemiği yaralandı, darbenin şiddetinden parçalanan miğferinin iki halkası yüzüne battı

Bunlar yetmiyormuş gibi, Mekke’ye gidip müşriklere katılan Ebû Âmir’in savaştan önce kazdırıp üstünü örttürdüğü çukurlardan birine düştü ve diz kapakları yaralandı

Çukurdan çıktığında yüzü gözü kan içindeydi.. 

Elini kanayan yüzüne sürüp "Kendilerini Rablerine imana davet ederken Peygamberlerinin yüzünü kana bulayan bir kavim nasıl felah bulabilir?!" diyerek üzüntüsünü dile getirdi.

Bunun üzerine Âl-i İmran Suresi'nin 128'inci ayeti nazil oldu:

"Bu işten sana ait olan birşey yoktur. Allah ya onların tevbesini kabul edecek ya da zalim oldukları için onlara azap edecektir."

Allahu Teala'nın işine karışılmaz.. Kime ne yapacağını sadece kendisi bilir..

Kâfirlerle küfürleri ve zulümleri yüzünden savaş meydanında çarpışırsın, ölürsün, öldürürsün, fakat onların hayatta kalanlarının akıbetinin ne olacağını Allahu Teala'dan başkası bilemez.

*

Evet, insanları tekfir etmeyi gerektiren (tevili imkânsız) sözler ve fiiller vardır.

Fakat Tekineş’in sözlerinde geçen kaset meseleleri bunlardan değil..

Günah, helal itikat edilmedikçe küfür sebebi olarak gösterilemez.

Müslüman ve mümin olduğunu söyleyen kişileri günahlarından dolayı tekfir edemeyiz. Fasık, facir ve zalim olmak başka, kâfir olmak başkadır.

Tekineş’in kullandığı “karanlık rejim” kavramı çerçevesinde birilerinin küfründen, imanlarını kaybetmelerinden söz edilebilir, fakat Tekineş’in bir parçası olduğu The Cemaat’in böylesi bir hassasiyetinin bulunmadığını biliyoruz.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî gibi alimlerin dile getirdiği üzere, Şeriat’i yok sayan, tehlike kabul eden, ona savaş açan, laikliği (siyasal dinsizliği) en iyi yönetim şekli kabul eden kişilerin küfründen şüphe edilemez.

Ancak, Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün böylesi bir hassasiyeti yok..

Onlar, “Siyasal İslamcı” olmadıklarını söylüyorlar, laik rejimle bir sorunları bulunmuyor.

İşleri güçleri laik demokrasiyi savunmak oldu..

Hem laikliği savunuyorsun, hem de demokrasiyi.. Son tahlilde çift katlı küfür.. Katmerli şirk..

*

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, (Zaman gazetesinin de hediye olarak okurlarına verdiği) muhalled tefsiri Hak Dini Kur’an Dili’nde, haham ve papazların Yahudi ve Hristiyanlar tarafından rab edinilmelerine dikkat çeken Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken, günümüzde bu haham ve papazların yerini parlamentoların ve parlamenterlerin aldığını söylemektedir.

Laik (siyasal dinsiz) rejimlerin parlamentoları bir tür "laik kilise", parlamenterler de (Cemal Bali Akal'ın tabiriyle Sivil Toplumun Tanrısı devletin) rabcikleridir.. Putperest toplumlardaki putların büyüklük küçüklük göstermesi gibi, bu rabciklerin de büyükleri, küçükleri, cücükleri, lider olanı olmayanı vardır.

Evet, Şeriat’in içtihat konusu olmayan “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkelerini yok sayan bir parlamenter demokrasi, İslam nazarında şirktir, küfürdür.

Bunu merhum Elmalılı Hoca, Selanikli’nin bir şapka için kelleleri aldığı, “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diye konuştuğu dönemde yazdı.

Bugün bu kadarını olsun söylemeyen, Şeriat düzenini (Alah'ın indirdiği ile hükmetmeyi) Siyasal İslam diyerek lanetleyen, demokrasi tellallığı yapanlar neyi savunduklarının farkındalar mı? 

*

İmdi, Fethullahçıların böyle bir hassasiyeti var mı? Oldu mu?

Hayır!

Mesela Prof. Tekineş, imanlarını kaybettiklerini söylediği ilahiyatçıları, laikliği ve demokrasiyi benimsedikleri için mi tekfir ediyor?

Hayır!

Bu açıdan aralarında fazla bir fark yok.

Hatta Fethullahçı olmayanların önemli bir kısmının bu rejim meselesinde daha doğru bir çizgide oldukları görülüyor.

*

Tekineş ve onun gibi Fethullahçılardaki bu tekfircilik, Arap dünyasındaki rejimlerin baskısına maruz kalan, idam edilen, haksız yere hapse tıkılan, işkencelere maruz kalan İslamî hareket mensuplarının tekfirci çizgiye kaymaları olayını hatırlatıyor.

Yalnız onların Fethullahçılardan ciddi bir farkları vardı, tekfir için ayet ve hadîslerden deliller getiriyor, (Allah’ın indirdiğiyle hükmedilen) Şeriat düzeni hesabına, buna karşı çıkan ya da mesafeli duranları tekfir ediyorlardı.

Fethullahçılar ise, görüldüğü kadarıyla tekfirciliği Şeriat değil laik (siyasal dinsiz) demokrasi hesabına yapıyorlar.

Pusulaları bozulmuş, feleklerini şaşırmışlar..

Mesela Fethullah’ın 28 Şubat sürecinde (rejimin bekçisi) darbecilere verdiği açık destek, bu destek için yaptığı "içtihat" yorumu, İslamî değerleri tepetaklak etme anlamına geliyordu.

Bu, haramı helal yapmaktan fazla birşeydi.. Haramın sevap gibi sunulmasıydı. 

Fethullah'ın o laflarından sonra merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, "Ona hoca demeyin!" demişti.

Sözüne kulak verildi.

Hoca demediler.. Hocaefendi dediler.. 

Türkiye'nin dinci olmaktan çıkıp dindarlaşmış, İslamcılığı bırakıp "müslüman"laşmış muhafazakârları ona "Gözünün üstünde kaşın var" bile diyemedi.

Ne zaman ki Fethullahçılar dünyalarına ve ceplerine dokunmaya başladılar, birden bire uyandılar. 

*

Şayet Fethullahçılar Siyasal İslamcı, cihatçı, radikal vs. diyerek lanetledikleri dünya müslümanları gibi bu ülkede Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi davası için mevcut rejimle, Sivil Toplumun Tanrısı laik (siyasal dinsiz) devletle (adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlarla), iktidar partisiyle karşı karşıya gelselerdi ve yaşadıklarını bu yüzden yaşasalardı, Allahu Teala katında (ihlasları nisbetinde) mükâfata mazhar olmayı umabilirlerdi.

Dünyadaki sayılı ömürlerini, günlerini, nefeslerini, sayısal değeri sonsuza tekabül eden ahiret ameliyle çarpma işlemine tabi tutarak onlara sonsuzluk değeri kazandırmış oldukları düşünülebilirdi.

Bugünkü durumda ise hesaplarının bakiyesi sıfıra sıfır, elde var sıfır..

İslamî duyarlılığı dünyevî hedefler için kullanmak, onları sıfırla çarpmaktır.

Fethullahçıların durumu buydu, çünkü mücadeleleri kendi cemaatlerinin istikbal ve ikbali içindi.. 

Şeriat için, Allah'ın sözünün yüceltilmesi için değildi.. 

Davaları "Alah'ın indirdiği ile hükmedilmesi" davası olmadı.. Gerine gerine, övüne övüne Siyasal İslamcı olmadıklarını söylüyorlardı.

*

Şimdi yurtdışında birçok Fethullahçının ağlayarak Türkiye’de gördükleri işkencelerden bahsettiklerini görüyoruz.

“Böyle şeyler yaşanmamıştır” diyemiyoruz, dememize laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’nin serapa fazilet olan cumhuriyetinin tarihi izin vermiyor.

Akla 12 Eylül sonrasında Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan inanılmaz vahşet öyküleri geliyor. (O dönemde orada askerlik yapmış iki kişiyi tanıyorum. Onlardan biri bana, “Orada yaşananlar, anlatılanların yüzde biri bile değil” demişti.)

Fethullahçıların şikâyetlerine vakıf olunca, inanmakta güçlük çekmiyoruz, Muhsin Yazıcıoğlu gibi ülkücülerin, birtakım solcuların hapishanelerde yaşadıkları, tadına vardıkları eşsiz cumhuriyet faziletleri zihnimize hücum ediyor.

*

Evet, Fethullahçılar Siyasal İslam’a karşılar.

Ebu Gureyb'i, Guantanamo'su, Irak ve Afganistan'daki mezalim ve işkenceleri ortada olan ABD'nin demokrasisine ve insan hakları davasına meftunlar.

Bu meftuniyette Türkiye'nin laik (siyasal dinsiz) rejiminin onlardan geri kalır yanı yok.

Fethullahçıların, Guantanamolu Amerikan demokrasisi ve insan haklarının benzerinin bizde de olmasına, Siyasal İslam'a karşı olduklarına göre, itiraz etmemeleri gerekir.

Siyasal İslam’ın gerçekten hâkim olduğu (gerçekten olduğu) bir yerde çağdaş uygarlık rezillikleri de, Guantanamo tipi işkenceler de görülmez.

Suçu ispat edilenler cezalandırılır.. Recmse recm, el kesmeyse el kesme, kısassa kısas.. Suçu ispat edilemeyenlere dokunulmaz.. Cezalandırılanlara da şer’î cezaları dışında birşey yapılmaz, mesela hakarete uğramalarına, ayrıca işkenceye maruz bırakılmalarına izin verilmez.

*

Mesela şimdi birileri Afganistan’da bazı suçluların değnekle dövülmelerini dillerine doluyorlar.

Ama o kişilere karanlık odalarda aylarca akıl almaz işkenceler yapılmıyor.. 

Soyunmaya zorlanmıyor, çırılçıplak halde akla hayale gelmez işkencelere uğratılmıyorlar, aşağılanmıyorlar, hakarete maruz kalmıyorlar, yakınlarına zarar verilmesi tehdidiyle karşılaşmıyorlar.

Halkın önünde sopalarını afiyetle yiyip evlerine gidiyorlar. 

Üstelik, bu değneklerin öyle kalın olmaması gerekiyor.. “Ya Allah” diye geriye doğru çekilip gerinerek hız alıp vurmak da yasak. Değnek, yere göre en fazla doksan derece dik olacak şekilde kaldırılabilir ve çıplak bedene de vurulamaz.

Bu işlemin halkın önünde yapılmasının da iki nedeni var: Birincisi, vuran kişinin ölçüyü kaçırmasına izin verilmez, ikincisi cezalandırmadan maksat halkın ibret alması ve suça meyilli kişilerin gözünün korkutulmasıdır.

Halkın gözünün önünde olmayan karanlık dehlizlerdeki işkenceleri tarife ise kelimeler yetmez.

Senin faili meçhul cenneti ülkende sokakta vatandaşa sözde dokunulmaz.. Perde arkasında ise neler yapıldığının hesabını bilen yok..

İnsan onuru gerçek anlamda ancak İslam (siyasal kanadı kesilip kopartılmamış İslam) tarafından korunur. 

(Türk'ün, Arab'ın, İranlı'nın, Moğol'un töresinde, siyasetinde, devlet geleneğinde işkence vs. olabilir, fakat İslam'da yoktur.)

*

Durum böyleyken bu Fethullahçılar tutuyor, din (İslam) devletinin devrinin geçtiğini söyleyen, Milli Görüş gömleğini çıkarıp muhafazakâr demokrasi gömleğini giydiğini ilan eden, Atatürk’ün izinde olduğunu açıklayan, laikliği savunan, hatta laikliği Mısır ve Tunus’a ihraç etmeye kalkışan Erdoğan’ı Siyasal İslamcı ilan ediyor ve onun üzerinden İslamcılığa savaş açıyorlar.

Bunu yapabilmek için ya büyük sahtekâr olmak gerekiyor ya da devasız angut..

*

Afganistan’dan söz etmişken.. İyi Parti lideri Akşener, sahipsiz zavallı kızları fuhuş sermayesi yapan otel sahibi polis müdürlerinden söz etmişti..

Buyrun işte, çobanlık vazifesi verdiğin adamların kurt olduğu, koyunları parçaladığı rejim.. 

(Sorun sadece o pezevenk polisler değil, müşterileri durumundaki siyasetçiler, bürokratlar, işadamları vs. o sahipsiz kızlara da, kendilerine "güvenli" hizmet verecek "polis pezevenekler"e de ihtiyaç duyuyorlar.. Kamer Genç gibi "çiçek sulayıcısı" rezil tipler laik rejim fedailiği, Şeriat düşmanlığı yapmasınlar da ne etsinler?)

Sizin şu pezevenk polis müdürlerinizi Afganistan'a gönderin, orada da aynı şeyi yapsınlar, bakın ne oluyor!

Sonra da, Afganistan’daki kızların okulunun derdine düşüyorlar.. 

Afganistan’daki kız İslamî ilimleri öğrenmek isterse sonuna kadar yolu açık, fakat kızlarının Türkiye’de olduğu gibi “işsiz üniversite mezunu” yetiştirme çarkının dişlileri arasında heba olup gitmesine engel olmaya çalışıyorlar.

Yeni bir model geliştirmek için kafa yoruyorlar.

En isabetli kararlarından biri bu.. 

*

Son sözümüz de ahlâksız “Şeriat tenkitçisi ahlâkçı” sahtekârlara olsun:

Şeriat’ten uzaklaşıldığı nisbette ahlâk tefessüh eder, çöker, yıkılır.

Ahlâk'ın temeli Şeriat'tir.

Şeriat'in cezalarını ciddi bir şekilde uygulamadığınız zaman (Osmanlı'da da görülen ve onu yıkıma götüren türden) sapıklıklar yayılır ve toplumsal çözülme yaşanır.

Her toplum ve her birey Allahu Teala’nın vahyinden, Şeriat’inden uzaklığı nisbetinde çürür, kokuşur, belasını bulur. 

İbn Haldun, Mukaddime'nin talim ve terbiye ile ilgili bölümünde Hz. Ömer'in şu anlamdaki sözünü nakleder: "Şeriat'in edeplendirmediğini Allah edeplendirmemiştir."

Bunu söyleyen, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in "Benden sonra peygamber gelseydi Ömer olurdu" dediği ahlâk ve karakter abidesi zat..


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...