ingiliz gizli servisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ingiliz gizli servisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ASKERLİKTE SIFATSIZ-SALAHİYETSİZ HİZMET ZOR DEĞİL DİYOR

 










UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 41

 

Selanikli Mustafa Atatürk’ün mütareke (ateşkes) dönemi sergüzeşti üzerinde duruyorduk.

İstanbul’da (13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında) geçirdiği altı ayın ilk iki ayı, iki ayrı hedef çerçevesinde gerçekleştirdiği çabayla geçmiş durumda: İngilizler’le anlaşma, ve hükümette bakanlık koltuğu kapma.

Harbiye nazırı (savunma bakanı) olabilmek için hükümet krizi çıkarmaya çalışmış, yapamayınca “ihtilal komitesi” (terör örgütü, illegal çete) kurmayı denemiş, Kara Kemal ile (dönemin sadrazamı/başbakanı) Tevfik Paşa’yı kaçırma planları yapmış, hatta Padişah Vahideddin’i öldürmeyi bile kafasından geçirmiş.

Adam serapa ihtiras.. Hırs küpü..

İhtiras bir insan olsaydı adı büyük ihtimalle Mustafa Kemal, memleketi de Selanik olurdu.

*

Evet, İstanbul’da geçirdiği ilk iki ay, içinde yakıcı tamahkârlık rüzgârları esen, korkutucu dev ihtiras dalgaları kabaran bir kalbin karanlık entrika ve planlarına sahne olmuş durumda.

Fakat, iki ay sonra, hangi dağda hangi kurt öldüyse, içindeki fırtına bıçakla kesilmişcesine birdenbire mucize kabilinden son bulup sakinleşiyor, ve Filistin’in ricat rekortmeni komutanı duruluyor, halim selim, çok düşünüp az konuşan ketum bir adam haline geliyor.

Koltuk sevdasından ve bakanlık hevesinden de vazgeçiyor.

Osmanlı Savunma Bakanlığı’nda (Harbiye Nezareti) müsteşar sıfatıyla görev yapan İsmet İnönü’ye, Anadolu’ya “hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın” gitmeyi kararlaştırdığını söylüyor, dervişane mahviyetkârlık ve fedakârlık destanı yazmaya başlıyor.

Böylece (teşbihte hata olmaz derler) Padişah Vahideddin ile Osmanlı hükümetine “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme” faslından bir tüyo veriyor, onlara esaslı bir “numara” çekiyor.

“Bakın ilerde Anadolu’da birini görevlendirmek isteyebilirsiniz, isteyeceksiniz, şimdiden aklınızda olsun, bu iş için hazır bir fedakâr kahraman var, işte huzurlarınızda bendeniz hasbî ve fedakâr Selanikli cengâver Kemal” mesajını veriyor.

İngiliz’in inşa etmeye başladığı yola asfalt döşüyor.

*

Adamdaki bu 180 derecelik dönüş ve dönüşümün, devrim çapındaki değişimin nedeni, bir gece ilahî bir mazhariyete nail olup kalbinin nurlanmış olması değil, en az üç defa görüşmüş olduğu (İngiliz istihbarat teşkilatının / gizli servisinin İstanbul şefi) Robert Frew vasıtasıyla İngiliz devletiyle anlaşmış, İngiliz enişte tarafından “öpülmüş” olması.

Öyle anlaşılıyor ki İngiliz istihbarat şefi bunu bir “hızlı eğitim”den geçirmiş.. Ajanlık sanatının saman altından su yürütme, saf ayaklarına yatıp kurnazlık yapma, fedakârlık maskesi altında malı götürme, insanları duygularına ve önem verdikleri “değer”lere hitap etmek suretiyle aldatma, manevî değerleri istismar ederek maddî hasat kaldırma gibi ince şeytanlıklarını ona bir çırpıda öğretmiş.

Bu da Allah var yetenekli ve zeki adam, söylenenleri hemen kapmış.. İkiletmemiş.

Frew’nun olağanüstü yetenekli bir öğrencisi olarak, sakinleşmiş, durmuş oturmuş bir halde İngilizler’in kotaracağı “basit bir tertip”le Anadolu’ya geçmeyi beklemeye başlamış.

Fazla beklemesine gerek kalmayacak, Doğu Karadeniz’i karıştıran İngilizler, Osmanlı hükümetinden bölgeye bir yetkili göndermesini isteyeceklerdir.

*

İşgalci İngilizler bu arada bir tutuklama ve Malta’ya sürgün furyası da başlatıyorlar.

Selanikli’nin “çete”sinin (ihtilal komitesinin) üyeleri olan Fethi Okyar, İsmail Canbulat ve Rauf Orbay da Malta’ya “postalananlar” arasında.

Fakat Selanikli’ye dokunan yok.

Bu hengâmede, İngilizler’in Doğu Karadeniz’deki karışıklıklara son verecek bir “görevli” talebi üzerine top, Padişah Vahideddin’i kafaya alıp güvenini kazanmış olan yaver Selanikli’nin ayağına geliyor.

Vahideddin, İngilizler’in bu talebini bir fırsata çevirmeyi düşünüyor, sadık bendesi Selanikli’yi “vatanı kurtarması için” olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya gönderiyor..

Anadolu genel valiliği anlamına gelen olağanüstü yetkilerle..

Ayağına kurşun sıktığının, İngilizler’in adamını görevlendirmiş olduğunun farkında değil.

*

Allah var, Selanikli de asıl niyetlerini saklama bakımından gerçek bir deha..

Sinema sanatçısı olarak çalışmamış olması sinema tarihi açısından gerçekten çok büyük bir kayıp.. Böyle bir rol kabiliyeti çok az insanda bulunur.

Düşünün, elinden gelse Padişah’ı bir kaşık suda boğacak, fakat yanında öyle davranıyor, öyle konuşuyor ki, Vahideddin en güvenilir, en sadık, en itaatkâr adamının o olduğunu zannediyor.

Hatta, onu Anadolu’ya göndermesin diye bir gece sabaha kadar dil döken Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’ye onu “Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ!” diyerek övüyor, Şeyhülislam’ı kibar bir dille, sadık yaver Selanikli hakkında suizanda bulunmakla itham ediyor.

*

Evet, Selanikli Deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk’ün mütareke (ateşkes) dönemi sergüzeştini (Falih Rıfkı Atay’ın rivayetiyle) kendi ağzından dinliyorduk.

Muhaliflerinin değil, kendisinin beyanını esas alıyoruz.

Ancak, sözlerindeki tutarsızlık, çelişki, boşluk, çarpıtma ve karartmalar, laflarını ihtiyatla karşılamayı, tenkidî ve tahlilî (kritik-analitik) bir süzgeçten geçirmeyi zorunlu kılıyor.

Gerçekten Falih Rıfkı’nın “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs” adlı kitabında ondan naklettiği hemen her cümle bir deccaliyet (çok yalancılık) harikası durumunda.

Kaldığımız yerden okumaya devam edelim.. Rıfkı Atay, Selanikli Deccal’in şu sözlerini aktarıyor:

“- O sıralarda Anadolu'ya geçen kumandanlarla alakalanıyordum. Kulağımdan rahatsız olduğum günlerde idi, arkadaşım Ali Fuat Paşa (Ali Fuat Cebesoy) beni hasta yatağımda ziyaret etti, kendisi Ulukışla taraflarından şimendiferle Ankara'ya nakledilmek üzere bulunan 20'nci Kolordu Kumandanlığını alacaktı:

“ ‘- Bu kolordunun başında bulunmalısın, bundan sonra ehemmiyetli şeyler olacaktır. Kolorduna hâkim ol. Etrafına emniyet ver. Hele halk ile yakından temas et!’ [dedim.]

“Ali Fuat Paşa ile Erkânıharbiye Mektebi'nde (kurmay okulunda) aynı sınıfta arkadaşlık etmiştim.Askerlik hayatının kanlı ve buhranlı safhalarında birliktebulunmuştum. Beni çok sevdiğini bilirdim. Babası Fazıl Paşa beni o kadar severdi ki ara sıra gelir, boynuma sarılır, ‘Senden Fuad'ın kokusunu alıyorum!’ derdi.”

(Falih Rıfkı Atay, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 131.)

Görüldüğü gibi, Selanikli artistlik yapıyor, rol çalıyor.

O sıralarda Anadolu'ya geçen kumandanlarla alâkalanıyormuş.

O sırada sen ne Harbiye Nezareti’nde görevlisin ne de Genelkurmay’da..

Alâkalansan ne olur, alâkalanmasan ne olur?!

Sonra, Anadolu’ya geçen kaç kumandan var, “artiz”?

İki kişi: Biri Kâzım Karabekir, diğeri Ali Fuat Cebesoy.

Karabekir, hatıratında, Anadolu’ya gitmeden önce Selanikli Deccal’i evinde ziyaret ettiğini, onu Anadolu’ya geçmeye ikna etmeye çalıştığını, Selanikli’nin ise “Bu da bir fikirdir” diyerek geçiştirdiğini anlatıyor.

Alâkalanıyorsun da arkadaşlarının ayağına mı gidiyorsun?.. Hayır, onlar seni arkadaş diye ziyaret ediyor, sana Anadolu’ya geçme tavsiyesinde bulunuyorlar..

“Artiz”in alâkalanma dediği bu..

*

Ali Fuat Cebesoy’un bu Selanikli üzerindeki hakkı büyük..

Çünkü Selanikli, öğrenciliği sırasında İstanbul’da onların evinde kalmıştı. Yani Cebesoy’un babası Fazıl Paşa buna kol kanat germişti.

Tahmin edilebileceği gibi, Selanikli Deccal; sonradan Rauf Orbay ve İsmail Canbulat gibi arkadaşlarına yaptığı iyiliği Ali Fuat Cebesoy’dan da esirgemedi.

İzmir Suikasti parodisi bahane edilerek Ali Fuat Paşa da tutuklandı ve yargılandı.. Tıpkı Kâzım Karabekir gibi..

Cebesoy suçluydu.. Çünkü, Karabekir gibi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (Partisi’nin) kurucuları arasında yer almıştı.. Cezalandırılmayı hak etmişti.

Selanikli, bir “Selanikli klasiği” olarak İsmail Canbulat’ı astırdı.. 

Yağlı ipte sallandırdı.

Rauf Orbay’ı ise 10 yıl hapse mahkum ettirdi. 

Fakat bu yetmezdi, ayrıca malına mülküne el koydurdu.

Ancak Karabekir ve Ali Fuat Paşalara diş geçiremedi.. Çünkü ordudaki diğer subaylar buna tepki gösterdi, bu kadarını kaldıramadılar.. Böylece bu iki paşa, ecel terleri dökmekten kurtulmuş oldular.

Karabekir, Selanikli ölene kadar bir daha rahat yüzü göremeyecek, sürekli polis takibi ve tacizi altında kalacaktı.

Kumpasların hedefi olacaktı..

Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olduğu, Selanikli Deccal’e kulluk etmeyi kabul etmediği için, bastırdığı kitabı toplatılıp yakılacaktı..

Cebesoy ise 1927 yılında tasfiye edilip bir kenara atılacaktı.. Fakat dört yıl sonra, 1931’de ona, terbiye olup yola geldiğine kanaat getirilerek bir milletvekilliği bahşedilecekti..

*

Konuya dönelim..

Falih Rıfkı sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Mustafa Kemal'le konuşanlar arasında Anadolu'ya gitmek sergüzeştini tehlikeli bulanlar az değildi. İngilizlere itimat verebilsek, yahut Fransızları kazanabilsek, veya İtalyanlarla hoş geçinme yollarını arasak gibi ümitler besleyenler vardı [Mustafa Kemal’in dediğine göre]:

" ‘- Şahsen bunlara inanmıyordum. Fakat inanmakta olanları hadiseler fikirlerinden caydırmalı idi. Mesela bir şayia çıkar, sefaretlerden (büyükelçiliklerden) birinin papazı Vahdettin'le mülakat (görüşme) aramıştır ve kendisine bilmem ne manada teminat (güvence) vermiştir. Saray ferahlık içindedir. Bu ferahlık, etrafa da sirayet eder. İstanbul her gün bu türlü başka bir şayia ile çalkalanmakta idi’.” (s. 131)

Bu sözler gayet aydınlatıcı..

Kendisi Anadolu’ya gitme kararı almışmış, fakat görüştüğü kişiler bunu macera olarak değerlendiriyor, tehlikeli buluyorlarmış..

Demek ki İsmet İnönü’ye çektiği numarayı başkalarına da çekiyor, herkese hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın” Anadolu’ya gitme masalı anlatıyormuş.

Anadolu’ya gitmeyi tehlikeli bulmadığı kesin.. Çünkü İngilizler’den güvence almış durumda.

*

Nitekim, Anadolu’ya gittikten üç ay sonra Erzurum’dan anasına yazdığı ve Salih Bozok vasıtasıyla gönderdiği mektubundaPekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım” diyecektir.

Daha İstanbul’dayken neticeyi görmüştü..

İngilizler ona neticeyi göstermişlerdi.

O neticeyi sadık bendeleri Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e Erzurum Kongresi gecelerinden birinde (milletten saklanması kaydıyla, ve de “vahyin kaynağı”nın İngiliz tanrısı olduğunu açıklamadan) haber de vermişti: Osmanlı Devleti yıkılacaktı, adı cumhuriyet olan yeni bir devlet kurulacaktı, bu devlet tesettürü ortadan kaldıracak, Arap harflerini yasaklayıp Latin harflerini millete dayatacak, şapka giymeyi zorunlu hale getirecekti.

Evet, “netice”yle ilgili “vahyin kaynağı”nın İngiliz tanrısı olduğunu söyleme bahtiyarlığı Mazhar Müfit ile Süreyya’ya değil, İsmet İnönü’ye nasip olacaktı:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Masala bakın:

Mustafa Kemal'le konuşanlar arasında Anadolu'ya gitmek sergüzeştini tehlikeli bulanlar az değilmişmiş de, ve "İngilizler’e itimat verebilsek, yahut Fransızlar’ı kazanabilsek, veya İtalyanlar’la hoş geçinme yollarını arasak" gibi ümitler besleyenler varmışmış da, Selanikli Deccal “Şahsen bunlara inanmıyormuş”..

Halbuki İngilizler’le ve müttefiki olan Fransız ve İtalyanlar’la hoş geçinmek için “behemahal sulh (barış)” yapılması için daha savaş sırasında yeni padişah Vahideddin’e Suriye’den telgraf gönderen Selanikli’nin kendisi..

İstanbul’a gelince de ilk yaptığı iş Vakit ve (Fethi Okyar ile ortak olup birlikte çıkardıkları) Minber gazetelerinde İngilizler’e “yağ” çekmek olmuştu.

Anasının evini aratmak isteyen İtalyan subayını bir telefonla yüz geri ettirdiğini "şecaat arzeden Kıptî" gibi övünerek anlatan da yine kendisi..

Başlangıçta aklı fikri hükümette bakan olmaktaydı.. Bunun için (ihtilal ve darbe dahil) her yola başvurmaya (hatta Padişah’ı öldürmeye) hazırdı.

Fakat sonra, İngilizler’le anlaştı, ve sözde vatanı kurtarmak, gerçekte ise Lord Curzon’un projesi çerçevesinde (başkenti Anadolu’da olacak, hilafet kurumunu etkisizleştirecek, Türkler’i İslam dünyasının gözünden düşürecek, itibarsızlaştıracak) yeni bir devlet kurmak üzere Anadolu’ya gitme planları yapmaya, İngilizler'in bunun için sunacağı fırsatları gözlemeye başladı.

İngiliz vizesi çantada keklikti.

*

Selanikli Deccal’in “Mesela bir şayia çıkar, sefaretlerden birinin papazı Vahdettin'le mülakat (görüşme) aramıştır ve kendisine bilmem ne manada teminat (güvence) vermiştir” şeklindeki sözleri çok önemli ve de aydınlatıcı.

Nedense sefaretin (büyükelçiliğin) de, papazın da adını vermiyor.

Kendisi deha, bu millet de aptal ya, söylemeye gerek duymuyor.

Sözünü ettiği büyükelçilik, İngiliz Büyükelçiliği..

Papaz ise İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew (Fro)..

Kendisini papaz görünümü altında kamufle ediyor.

Bu papaz Osmanlı Devleti’nin padişahı ile mülakat yapmak (yüzyüze görüşmek) istemişmiş..

Niye büyükelçi, yahut İngiliz işgal gücünün en yüksek rütbeli subayı değil de bir papaz?

Neyi konuşacaklar?.. Kur’an ile İncil’i mi karşılaştıracaklar?

Sonra, bir papaz hangi yetkiyle bir padişaha güvence veriyor, verebiliyor?..

Neyin güvencesi?.. Padişah’a “cennet garantisi” mi veriyor?

*

Selanikli’ninŞahsen bunlara (İngilizlere itimat verebilme, yahut Fransızları kazanabilme, veya İtalyanlarla hoş geçinme yollarını bulma) inanmıyordum. Fakat inanmakta olanları hadiseler fikirlerinden caydırmalı idi” şeklindeki sözü, İngilizler’in hazırladığı yol haritasının ipuçlarını da veriyor.

Osmanlı Devleti’nin varlığına son verme, yeni bir Türk devleti kurdurma kararı alındığı için, Osmanlı Hükümeti’nin İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar’la “medenîce” bir diyalog kurma ve anlaşma yapma imkânının bulunmadığının “hadiselerle, olaylarla” gösterilmesi, milletin Osmanlı Devleti’ne yönelik umutlarının ve güveninin yok edilmesi gerekiyordu.

Hadiseler milleti bu tür fikirlerden caydırmalı, ümitlerini kurulmakta olan yeni devlete bağlamalarını sağlamalıydı.

O hadiseleri projelendirip hayata geçirme işi ise İngilizler’in üzerindeydi.

Ancak, Selanikli’nin sözlerinden, tam da onun ajan-rahip Frew ile anlaştığı sıralarda, Padişah Vahideddin’in, bilmem ne manada teminat (güvence) verilerek (Selanikli’nin önünü açacak şekilde) ferahlamasının ve gaflete düşmesinin sağlanmak istendiği anlaşılıyor.

*

Bu Selanikli Deccal az deccal değil..

Türk tarihinin en büyük deccali, “çok yalancılık” rekortmeni..

Ne lüzumu varsa, bir papazın padişahla görüşmesinden laf açıyor.. “Mülakat arama”dan söz ederek “mülakat varmış” gibi bir izlenim uyandırıyor.. Mülakat aramakla mülakat gerçekleştirmek farklı şeylerdir fakat sıradan okuyucu bunu “mülakat yapılmış” gibi anlar.. Hafızasında öyle kalır.

Gerçekteyse söz konusu “papaz ajan”la (gizli kapaklı, yalnız, yanında kimse olmadan) görüşen kendisi.

En az üç defa görüşmüş durumda.

Ve ondan (onun vasıtasıyla İngiliz devletinden) güvence alan da (İsmet İnönü’nün açıkladığı gibi) kendisi.. Padişah değil..

İngilizler'den güvence almış, “Vasıfsız ve salahiyetsiz Anadolu’ya gideceğim” diye şayia çıkararak sözde fedakârlık özde “ben yaptığımı bilirimli neticecilik” bayrağı açmış, senaryosunu İngiliz’in yazdığı tiyatroda baş rolü kapmış bulunuyor.. (Bazen film çekilirken ölümlü kazalar bile olabiliyor; bu tiyatro da Yunanistan'da Kral Konstantin'in başa geçip Venizelos'un İngilizler'e verdiği sözleri tutmaması yüzünden gerçekçi bir görünüm kazandı.)

Selanikli büyük adam.. Büyük hain..

Fakat deccallikte (“çok yalancılık”ta) büyük değil.. Küçük deccal..

Büyüğü kıyametin büyük alâmetlerinden..


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK İHTİRASTAN ZÜHDE NASIL GEÇİŞ YAPTI?

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 30

 

Bir önceki yazıda Selanikli Mustafa Atatürk’ün, (İngiliz gazeteci Price vasıtasıyla İngilizler’e ilettiği işbirliği teklifi çerçevesinde) İngiliz Gizli Servisi’nin (İstihbarat Teşkilatı’nın) İstanbul şefi Robert Frew ile yaptığı görüşmelerin bir anlaşma ile neticelenmesinin iki aylık bir zaman dilimine ihtiyaç göstermiş olması gerektiğini söylemiştik.

Evet, Frew’nun her görüşmenin ardından bir rapor hazırlayıp Londra’daki karar mercîlerine göndermesi ve oradan gelen talimatlar çerçevesinde Selanikli ile oturup yeniden bir durum değerlendirmesi yapması, ve nihayet varılan mutabakat çerçevesinde Londra’da bir yol haritasının hazırlanması, iki ayı bulmuş olmalıdır.

Bu durumda, söz konusu iki aylık sürenin sonunda, yani 1919 yılının Ocak ayı sonlarına doğru hem İngilizler’in izlediği politikada hem de Selanikli’nin tavırlarında, bu gizli anlaşmaya bağlı olarak bazı radikal değişiklikler yaşanmış olması icab eder.

*

Dolayısıyla, Selanikli Mustafa Atatürk’ün İstanbul’da bulunduğu altı aylık süre (13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919) zarfında eylem ve söylemlerinin izlemiş olduğu seyri masaya yatırmak gerekiyor.

Bunu yaptığımızda şunu görüyoruz:

Selanikli başlangıçta bir yandan İngilizler’e “yağ” çekiyor, çiçek uzatıyor, gülücükler yağdırıyor ve diğer yandan Osmanlı hükümetinde bir bakanlık kapmak için kulis yapıp entrikalar çeviriyorken, İngilizler’le anlaşmış olması gereken dönemden itibaren aniden durulup olgunlaşıyor, vatanın kurtarılması için “büyük düşünen” bir dava adamı haline geliyor, hükümette bir bakanlık koltuğu kapmak gibi küçük hesapların muhasebecisi olmaktan çıkıyor, İngiliz’e şirinlik yapmayı bırakarak vakar abidesi ağırbaşlı bir devlet adamına dönüşüyor.

Anlaşılıyor ki “başbaşa gizli” görüşmelerinde Rahip Frew bunu yoğun ve hızlı bir tekâmül kursundan geçirip okuyup üflemiş, irşad etmiş.. Nefesi kuvvetliymiş..

Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Cumhuriyet’in ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 1973 yılında yaptığı "İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur (Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60) şeklindeki açıklaması çerçevesinde düşündüğümüzde, Selanikli’nin, senaristliğini ve yönetmenliğini İngilizler’in yaptığı bol figüranlı epik bir prodüksiyonda rol almış üstün yetenekli bir başrol oyuncusu olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Başrol oyuncusunun figüranlardan farkı, onların tamamının aldığı ücretten daha fazlasını cebine koyabilme, senaryonun tamamını okuyabilme, oyunculuğu sayesinde ödüle layık görülüp alkışlanma, seyircilerin hayranlığını üzerinde toplayıp idolleri haline gelme, sinema tarihine adını altın harflerle yazdırma imkânına sahip oluşu..

Bu tür uluslararası kavga görüntülerinin aslı tiyatro benzeri bir danışıklı dövüş olunca kahramanlık kolay..

Kurgudan ibaret bir filmde kim kahramanlık yapmaz, yedi düvele kim meydan okumaz ki?!

Sorun şurada ki, sonunda İsmet İnönü gibi bir “siyasetin Molla Kasım’ı” çıkar, kamera arkasından ve senaryodan haber verir, bütün büyü bozulur.

Geriye buz gibi soğuk heykeller, Fatiha’sız yatırlar/türbeler kalır.

*

MHP’li siyasetçi Semih Yalçın’ın akademisyenken kaleme aldığı bir makalesinde yer alan şu satırlar, resmî tarihin olayı “okuma” ve değerlendirme biçiminin tipik bir örneği:

Mustafa Kemal Paşa İzzet Paşa ve ekibiyle iktidara gelebilmek için mebuslar arasında sadece kulis yapmakla yetinmedi: O, Fethi (Okyar) Bey'in çıkarmakta olduğu "Minher" gazetesine ortak olmuş ve bu gazeteyi politik mücadelesinde bir propaganda vasıtası olarak kullanmıştır. O, Minber gazetesinde bir taraftan Tevfik Paşa aleyhinde şiddetli neşriyat yaptırırken, diğer taraftan kendisini aynı gazete vasıtasiyle politik makamlara lanse ettirmeye çalışmıştır.Mustafa Kemal Paşa bu gaye ile 17 Kasım 1918 tarihinde aynı gazetede biyografisi ile birlikte orduya, siyasete ve İngilizlere ait düşünceleriııi ihtiva eden bir mülakatını da yayımlatmıştır. Bu mülakatta, "İngilizlerin, Osmanlı milletinin hürriyetine ve devletimizin istiklaline riayette gösterdikleri hürmet ve insaniyet karşısında yalnız benim değil, bütün Osmanlı milletinin İngilizlerden daha hayırhah (iyilik sever) bir dost olmayacağı kanaatiyle mütehassis olmaları (duygulanmaları) pek tabiidir" şeklinde sözlerine bakacak olursak, onun daha o zaman, zamana, zemine ve şartlara uygun olarak hareket edebilen güçlü politik bir kişiliğe sahip olduğu kolayca anlaşılır. Ayrıca 18 Kasım 1918 tarihinde "Vakit" gazetesine verdiği bir diğer mülakatında da o, bir taraftan “İngiltere'nin Osmanlılara karşı iyi niyetinden şüphe etmediğini" söylerken, diğer taraftan mütarcke hükümlerinin uygulanması üzerinde endişelerini belirtmekten çekinmez.

Anlaşılacağı gibi, Mustafa Kemal Paşa'nın bu demeçleri vermekten asıl maksadı, İngilizleri kandırmak ve gelmeyi arzu ettiği politik mevkiide takip edeceği politikaya kolaylık sağlamak idi. Fakat o, İstanbul'da kaldığı sürede arzu ettiği politik mevkiye hiçbir zaman gelemedi; dolayısıyla bu politik teşebbüsünün bu yönde bir faydası olmadı. Ancak bu sözlerin daha sonraki Damad Ferid Paşa Hükümeti'nin izlediği politikaya paralel gibi gözükmesi, Mustafa Kemal Paşa'nın 9. Ordu Müfettişliğine tayininde önemli bir kolaylık sağladığı düşünülebilir. Ayrıca Mustafa Kemal' in hemen hemen bütün arkadaşlarının İngilizler tarafından tutuklanıp Malta'ya sürülürken, kendisine dokunulmaması ve 9. Ordu Müfettişliğine tayininde de bir engel çıkarılmaması, az da olsa bu demecin tesirine bağlanabilir. Zira bu aldatıcı sözlerle hem İngilizlerin, hem de Damad Ferid ve taraftarlarının Mustafa Kemal Paşa'yı kendi saflarında veya hiç olmazsa kendilerine yakın gördükleri muhakkaktır. Fakat gerçeğin böyle olmadığı, Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'ya geçmesinden biraz sonr anlaşılacaktır.”

[Kaynak: E. Semih Yalçın, “Mütareke Döneminde Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’daki Faaliyetleri (30 Ekim 1918-16 Mayıs 1919)”, Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi,  Cilt: 17, Sayı: 18, 1995, s. 183-184.]

Selanikli’nin İstanbul’a geldiği tarih, 13 Kasım 1918..

Dört gün sonra, 17 Kasım’da Minber gazetesinde bir röportajı yayınlanıyor.. İşe hızlı başlamış..

Biyografisini yayınlatmayı da ihmal etmemiş.. Kendisini İngilizler’e “pazarlayacak” ya, biyografisini yayınlatması lâzım.. Reklamsız olmaz. (Zaten özene bezene poz vererek fotoğraf çektirme tutkunu.. Bu huyu ölene kadar devam edecek, fazladan bir de yurtdışından heykeltraş getirerek millet kesesinden heykelini diktirme takıntısı başgösterecektir.)

*

Röportajında söylediğine göre, "İngilizlerin, Osmanlı milletinin hürriyetine ve devletimizin istiklaline riayette gösterdikleri hürmet ve insaniyet karşısında” pek duygulanmış.

Bu arada  “bütün Osmanlı milleti”ni kendisinin suç ortağı (pardon duygu ortağı) yapmayı da ihmal etmiyor. (Bu huyu da ölene kadar devam edecek, her yaptığını sözde milletle birlikte yapma alicenaplığını hiçbir zaman terk etmeyecektir.)

Kanaatine göre, bizim için “İngilizlerden daha hayırhah (iyiliğimizi isteyen) bir dost” olamazmış. (Tabiî millet bu kanaatinde de onun yanında, öyle diyor.. Araplar bizi arkadan vuruyor, onları çil çil altınlarla satın alıp kışkırtan ve saldırtan İngiliz ise hem önden vuruyor, hem Araplar vasıtasıyla arkadan, demek ki daha hayırhah.. Hem arkadan kuyu kazıyor, hem önden darbe indiriyor, dört dörtlük dost.)

Selanikli İngiliz muhipliğini (severliğini) Vakit gazetesinin bir gün sonraki sayısında yayınlanan röportajında da sergiliyor, “İngiltere'nin Osmanlılara karşı iyi niyetinden şüphe etmediğini" açıklıyor. (Hiç şüphe edilebilir mi!)

Ve bu kaypaklık ve omurgasızlık, Semih Yalçın’ın dilinde “zamana, zemine ve şartlara uygun olarak hareket edebilen güçlü politik bir kişilik” oluyor.

Yani gelene ağam, gidene paşam derseniz, bükemediğiniz her eli öperseniz, münafıklık ve riyakârlığın destanını yazarsanız “güçlü politik bir kişilik” sahibi oluyorsunuz, fakat kuvvetli esen rüzgârların karşısında uçak pervanesi gibi dönen bir fırıldak olmayı şahsiyet ve haysiyetinize yakıştıramazsanız “zayıf bir politik kişilik” olarak nitelendirilmeyi hak etmişsiniz demektir.

Kabul etmek gerekiyor ki Selanikli kendisiyle beraber Türkiye halkını da “güçlü politik kişilik” sahibi hale getirdi.. Bunu başardı..

Maşallah bugünkü Afganistan halkı gibi “zayıf politik kişilik” sahibi değiliz; her yanımızdan “güçlü politik kişilik” dökülüyor..

Onun için NATO’dayız ve onun için 60 küsur yıldır AB kapısında bekliyoruz.  

Günümüzün devlet erkânı Türkiye halkının “güçlü politik kişiliği”ne güvendikleri için dış politikada gayet rahatlar.

*

Semih Yalçın’ın “Hem İngilizlerin, hem de Damad Ferid ve taraftarlarının Mustafa Kemal Paşa'yı kendi saflarında veya hiç olmazsa kendilerine yakın gördükleri muhakkaktır” şeklindeki sözleri doğru..

Hem dönemin sadrazamı Damat Ferit’in şahsında Osmanlı hükümeti hem de Padişah Vahideddin, Selanikli’nin kendi saflarında olduğundan şüphe etmiyorlardı.

Nasıl şüphe etsinler ki, onların memuruydu.. Sonuçta Osmanlı subayı.. Türk askeri..

Eski sadrazam Mareşal İzzet Paşa’nın Feryadım adlı hatıratında belirttiği gibi, ona tarihte görülmemiş olağanüstü yetkiler vermiş, Anadolu genel valiliği anlamına gelen geniş salahiyetlerle donatmışlardı..

Öyle ki, Anadolu’da hem subayları hem de vali ve kaymakamları görevden alabilecek, yerlerine atama yapabilecekti.

Kim kendi saflarında olduğuna inanmadığı bir adamı böylesi yetkilerle taltif eder ki?! (Memuriyet tecrübesi olanlar bu söylediklerimi daha iyi anlar.)

Evet, Selanikli Padişah Vahideddin’i ve Osmanlı hükümetini “kafaya almayı” başarmıştı.

*

Ancak, Semih Yalçın’ın belirttiği gibi Selanikli’yi İngilizler’in de “kendi saflarında veya hiç olmazsa kendilerine yakın gördükleri” muhakkaktı.

Peki Selanikli bunu nasıl sağlamıştı?

Bu güven, iki tane demeçle sağlanabilecek birşey miydi?!

Normal şartlarda bir devlet (hele de İngiltere gibi istihbarat teşkilatı iyi çalışan bir devlet), başka bir devletin üst düzey yetkilisinin kendilerine böyle uluorta “yağcılık” yapması durumunda onun ajan olarak aralarına sızmaya, güvenlerini kazanıp onları manipüle etmeye ve yönlendirmeye çalıştığı değerlendirmesini yapar.. Kuşkuyla yaklaşır.

Dolayısıyla, İngilizler’in Selanikli’ye olan güveninin Semih Yalçın’ın naif ve çocuksu değerlendirmesinin ötesinde sağlam temellerinin bulunuyor olması gerekiyor.

Yoksa ona ne güvenirler, ne de İsmet İnönü’nün sözünü ettiği desteği onun önüne sererlerdi.

Değil Fransa ve İtalya’yı “istiklal mücadelesi”ni desteklemeye mecbur etmeleri, kıllarını bile kıpırdatmazlardı.

Şurası çok açık: Önceki bölümde anlatmaya çalıştığımız gibi, Selanikli İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın (Gizli Servisi’nin) İstanbul şefi Robert Frew ile yaptığı müteaddit “başbaşa gizli” toplantılar neticesinde onlarla anlaştı.

Padişah Vahideddin ve Osmanlı hükümeti ona güvenirken yanılıyorlardı.

İngilizler ise yanılmıyorlardı.

Bugün bunu, hem daha sonra yaşanan gelişmelerden dolayı, hem de Selanikli’nin daha Erzurum Kongresi günlerinde hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya yaptığı “gizli gündem” ve takiyye ifşaatından dolayı kesin olarak biliyoruz.

*

Semih Yalçın’a göre ise, İngilizlerin Selanikli’yi “kendi saflarında veya hiç olmazsa kendilerine yakın gördükleri muhakkak”, bunda şüphe yok, fakat “gerçeğin böyle olmadığı (yani İngilizler açısından güvenilir biri olmadığı, onları aldatmış olduğu), Selanikli’nin “Anadolu'ya geçmesinden biraz sonra” anlaşılmışmış.

O biraz sonrasının da biraz sonrasına baktığımızda İkinci Adam İsmet İnönü’nün “tarihî” (her açıdan tarihî) açıklamasına “tosluyoruz”:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

Ama sadece bu da değil..

Selanikli’nin Sivas’tan ayrılıp dokuz günlük bir yolculuktan sonra Ankara’ya vardığı gün, yani 27 Aralık 1919 tarihinde Yarbay Rawlinson, İngiltere Dışişleri Bakanı Curzon’un mesajını Erzurum’da Kâzım Karabekir’e ulaştırmış bulunuyordu.

Buna göre, Curzon Türkler’le yapılacak bir barışta karşısında Osmanlı’yı, Osmanlı hükümetini değil, Selanikli Mustafa Atatürk’ü görmek istiyordu.

Yani İngilizler, Selanikli’ye sonuna kadar güveniyorlardı.

Semih Yalçın, al sana yalın ve yalçın gerçek, nereye çekersen çek!..

*

Semih Yalçın’ın şöyle bir cümlesi de var:

“Mustafa Kemal' in hemen hemen bütün arkadaşlarının İngilizler tarafından tutuklanıp Malta'ya sürülürken, kendisine dokunulmaması ve 9. Ordu Müfettişliğine tayininde de bir engel çıkarılmaması, az da olsa bu demecin tesirine bağlanabilir.”

Ne demeçmiş ama!

Ve şu İngiliz ne kadar da saf, ne kadar da ucuzmuş!

Hem çok saf, bir göz kırpmaya tav oluyor, hem de ucuz, iki çift laf karşılığında sözde çok tehlikeli bir düşmanını tutuklamıyor, dahası onun Anadolu’ya müfettiş etiketi altında genel vali yetkileriyle gitmesine ses çıkarmıyor, derhal vize veriyor.

İngiliz bu, saf, aptal, Selanikli ise çok zeki, iki çift lafıyla İngiliz’i kandırıp aldatıyor, parmağında oynatıyor..

Güzel masal..

Kötü olan taraf şu ki, Semih Yalçın gibilerin “Çocuklara Masallar” serlevhasıyla yayınlanması gereken yazıp çiziktirmeleri bu ülkede bilimsel makale diye yayınlanıyor, ve masalcı dedeler ile ninelere dr., doç., prof. türünden unvanlar kazandırıyor.

Pahalılık ülkesinin ucuz akademisyenleri..

*

Evet, İngilizler, Semih Yalçın’ın yazdığı gibi, Selanikli’yi sıradan bir arkadaşları (hem de Falih Rıfkı’nın ifadesiyle “ahlâksız, sefih, sarhoş, haris, fırsatçı, menfaat düşkünü ve muhteris” bir arkadaşları) olarak gören kişileri tutuklayıp Malta’ya sürerek onu gelecekteki baş ağrılarından kurtarıyorlardı.

Ve Padişah Vahideddin ile Osmanlı hükümetinin önündeki seçenekleri yok ediyor, ortada görevlendirilebilecek kalifiye ve işbilir adam bırakmıyorlardı.

Bu operasyonun tarihi ilginç: 30 Ocak 1919.

Bu tarihte, aralarında Selanikli’nin Fethi Okyar ve İsmail Canbolat gibi arkadaşlarının da bulunduğu 35 kişi tutuklanıp Bekirağa Bölüğü’nde hapsediliyor (Şimdiki İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi binası).

Semih Yalçın’a göre, bu olay, “Mustafa Kemal'in siyasî faaliyetlerinin sonu, fikrî faaliyetlerinin başlangıcı olmuştur”muş. (A.g.m., s. 196-197.)

Yazıya başlarken demiştik ki, Selanikli’nin İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Frew ile yaptığı “başbaşa gizli” görüşmelerin iki ay sonra anlaşmayla neticelenmiş ve dolayısıyla 1919 yılının Ocak ayı sonlarında hem İngiliz politikasında hem de Selanikli’nin tavırlarında radikal bir değişiklik meydana gelmiş olması gerekiyor.

İşte anlaşmanın İstanbul ufuklarında yol açtığı fırtına ve buna bağlı olarak payitaht deryasında meydana gelen ilk çalkantı bu..

İngiliz atmosferinde yaşanan hava değişiminin deryada yol açtığı ilk dalga sahilde yakaladığı 35 kişiyi alıp götürmüş..

Kurtulması gereken kişi ise kurtulmuş..

Ayrıca bu felaket, Selanikli’ye rota değişikliği yapma, dümeni “siyasî faaliyetlerden fikrî faaliyetlere çevirme” bahanesi de sunmuş..

Böyle bir felaket yaşanmasa Selanikli’deki “radikal” değişiklik herkes için anlaşılmaz bir muamma olacak..

İngiliz, Selanikli’deki değişimi makul ve anlaşılabilir gösterecek adımı atmayı ihmal etmemiş.

Öyle ya, kim olsa memleketteki aklı başında adamların (hem de birçoğu arkadaşıyken) tutuklanması durumunda “dost İngiliz’in, hayırhah İngiliz'in" dostluğunu sorgulayacak şekilde “fikrî faaliyet” içine girerdi..

Durmuş kafasının dişlileri birden bire dönmeye başlardı..

Selanikli’de de öyle olmuş..

O güne kadar aklı fikri hükümette bir bakanlık koltuğu kapmadayken birden bire dervişane zühd ile vatanın kurtarılması davası için fikrî faaliyet moduna geçmiş..

Dervişin fikri de zikri de değişmiş..

Muhteris Mustafa gitmiş, zahid ve fedakâr Mustafa gelmiş..

Hayat bu, mucizeler eksik olmuyor.

*

Bu entrikacı muhterislikten dervişane zühde, siyasetten fikriyata, koltuk davasından vatan aşkına geçiş sürecini inşaallah bir sonraki yazıda yakından görmeye çalışalım.


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK İSTANBUL’DA İNGİLİZLER’LE GİZLİCE NASIL ANLAŞMIŞTI?

 









UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 29

 

“İstanbul’a ilk defa 1918 senesinde gelmiştim.

Bir akşam üzeri Pera Palas Oteli’nde oturuyordum.

Bir adam yanıma geldi ve bir Türk generalinin benimle görüşmek istediğini söyledi.

İsmini sordum: Mustafa Kemal, dedi.

O zamanlar Mustafa Kemal adını daha ziyade mübhem bir şekilde işitmiştim.

Daveti memnuniyetle kabul ettim.”

Bu sözler, bir İngiliz gazeteciye ait.. G. Ward Price’a..

Yayınlayan, Ulus gazetesi..

Gazetenin 23 Kasım 1938 tarihli sayısının 7’nci sayfasında yayınlanan “Meşhur İngiliz Gazetecisi Ward Price’le Mülakat” başlıklı röportajda yer alıyor.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün ölümünden 13 gün sonrası..

Demek ki, Selanikli’nin cenaze törenine katılmak için Türkiye’ye gelmiş olan Ward Price o dönemde çok meşhurmuş.

Röportajda “Daveti memnuniyetle kabul ettim” dese de, ilerde yayınlayacağı “Extra-special Correspondent” (Çok Özel Muhabir) adlı hatıratında, Mustafa Kemal’in görüşme talebi konusunda İstanbul’daki İngiliz istihbarat subayı Albay T.G.G. Heywood’a danıştığını ve onun onay vermesi üzerine bunu kabul ettiğini belirtecektir.

(Bkz. Doç. Dr. Cemal Güven, Milli Mücadele’de Mustafa Kemal Paşa’nın Yabancılarla Temas ve Görüşmeleri, Konya: Eğitim Kitabevi Yayınları, 2012, s. 15-18.)

*

Selanikli, birçok gazetecinin (özellikle de savaş şartlarında) istihbarat ve gizli servis işlerine bulaşmakta olduğunu elbette biliyordu, çünkü zamanında kendisi de Trablusgarp’a gazeteci görünümü altında gitmişti.

Price’a söylediklerinin gerekli adreslere ulaşacağının farkındaydı elbette.

Ulaştı da..

Görüşme, 14 Kasım 1918 Perşembe günü Pera Palas Oteli’nde gerçekleşmişti. Mustafa Kemal’in yanında (o sırada Osmanlı Devleti’nin henüz bir aylık Jandarma Genel Komutanı olan) Albay Refet Bele de bulunuyordu.

Price’ın anlattığına göre, Mustafa Kemal kendisine, Türkler olarak Birinci Dünya Harbi’nde yanlış cephede savaştıklarını, “öteden beri dostumuz olan İngilizlerle savaş yapmayı asla istemedikleri”ni söylemişti.

“Bu istenmeyen savaşa girmemizde Enver Paşa başta olmak üzere Türkiye’deki Alman dostlarının etkisinin ve baskısının rol oynadığını” belirtmişti.

“Artık savaşı kaybetmiş olduklarını ve uygulanan bu yanlış siyasetin bedelinin Türklere ağır biçimde ödetileceği“ düşüncesini taşıdığını ifade etmişti. 

Anadolu’nun müttefik devletler (İngiltere, Fransa ve İtalya) tarafından paylaşılacağını bildiğini de sözlerine eklemişti.

Ayrıca, “Anadolu toprakları üzerindeki bir İngiliz yönetimine karşı memnuniyetsizlik gösterilmemesi gerektiğini” öne sürmüştü.

*

Selanikli’nin bütün bunları niçin söyleme ihtiyacı duyduğu akla gelebilir.

Gerçekten de, söyledikleri, malumu ilam ya da lüzumsuz spekülasyon olarak değerlendirilebilecek türden laflar.

Ancak, Selanikli’nin vermek istediği asıl mesaj başkaydı.. Bunlar peşrevden ibaretti.

İngilizler’den bir talebi vardı.

Söylediğine göre, onların, “Anadolu için bir sorumluluk kabul ettiklerinde tecrübeli Türk valileri ile işbirliği içinde çalışmak ihtiyacını duyacaklarını” tahmin etmekteydi.

Price’a verdiği mesaj şuydu: “Böyle bir yetki dahilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim.”

Evet, “Bir işbirliği çerçevesinde İngilizler tarafından verilebilecek bir valilik görevini kabul edebileceğini” belirtiyordu.

*

Price, görüşmeden sonra, İngiliz istihbarat subayı Albay Heywood‘a bu talebi iletmişti.

Anılarınnda belirttiğine göre, Albay Heywood ona, “Mondros Mütarekesi’nden sonra (Ki yapılalı henüz üç haftayı bulmamış durumdaydı) kendileri için bir iş arayan birçok Türk subayının bu tür beklentiler içerisinde olduklarını” bildiklerini söylemiş, “Selanikli’nin talebi üzerinde durmadığını” belirtmişti.

Price, o gün Selanikli’nin yanında gördüğü Albay Refet Bele’yi, İkinci Dünya Savaşı ‘ndan sonra İstanbul’da emekli subay Refet Paşa olarak ikinci kez görecekti.

Sohbetleri sırasında söz ilk görüşmelerine de gelecek, Refet Paşa, Mustafa Kemal’in İngilizlerden görev talebiyle ilgili olarak, onun o kabul edilmeyen hizmet [valilik] teklifinde samimi olduğunu söyleyecekti. (Bkz. Güven, a.g.e., s. 15-18.)

*

Teklifin kabul edilmemiş olması tespiti sadece kısmen doğruydu.

Olan biteni Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Cumhuriyet’in ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1973 yılında şu şekilde özetleyecekti:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Selanikli’nin İngilizler’e yaptığı “işbirliği” teklifi kabul edilmiş, fakat bunun “İngiliz valiliği” şeklinde olması uygun görülmemişti.

Bir danışıklı dövüş sergilenecek, Selanikli görünüşte İngiltere ve müttefikleriyle çatır çatır mücadele edip Anadolu’yu kurtaracak, böylece “vatan kurtaran kahraman” haline getirilecek, fakat İngiltere Dışişleri Bakanı’nın (ayrıntılarını önceki bölümlerde anlattığımız) “yeni Türkiye” projesini hayata geçirecekti.

Curzon ilke ve inkılapları, Atatürk ilke ve inkılapları adı altında Türkiye halkına, Türk milletine dayatılacaktı.

Ve bütün bunlar “milli irade” ve “millet hakimiyeti” palavrası ile millete zorla yutturulacaktı.

Görünüşte “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” olacaktı.

Ama hangi milletin?

Orwell gibi söylersek, bazı hukuk devletlerinde “bütün insanların eşit, bazılarının daha eşit” olması gibi, bazı milletler "daha millet" olabilir miydi?

"Türkiye'de bir millet vardır dediler, bir millet vardır milletten içerü" diyebilir miydik?

Atatürk (yani Curzon) ilke ve inkılapları, hangi milletin kayıtsız şartsız hakimiyeti anlamına geliyordu?

Türk milletinin mi, İngiliz milletinin mi?

“Kafdağı’nı assalar belki çeker de bir kıl,

“Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl!”

*

Curzon-Selanikli işbirliği İkinci Adam İnönü’nün beyanıyla sabit olduğu halde, Price’ın Albay Heywood’un “işbirliği tekifleri üzerinde durmadıkları” şeklindeki açıklamasıyla konuyu kapatmasını nasıl yorumlamak gerekir?

Burada iki ihtimal var:

Birincisi, Price’ın gerektiğinde istiharatçılarla da görüşüyor olsa da, profesyonel bir ajan olmaması, sadece gözlemlerini ve duyduklarını haberleştirmekle yetinen bir gazeteci olması.

İkinci ihtimal, sadece gazeteci değil, aynı zamanda ajan olması, ve bir taraftan İngiltere’nin ulusal çıkarları gereği (Selanikli’ye yapılan taahhütler çerçevesinde) İngiliz-Selanikli işbirliğinin üstünü örterken diğer taraftan da Selanikli’nin karizmasına (İngiltere’yi bu türden katakullilere tenezzül etmez gösterecek şekilde) ufak bir çizik atmak istemiş olmasıdır.

Hangisinin doğru oldunu Allah Azze ve Celle bilir.

Ancak, hangi ihtimal doğru olursa olsun, Selanikli’nin teklifinin değerlendirilmesine karar verilmesi durumunda söz konusu albayın Price’a başka türlü bir açıklamada bulunması mümkün olamazdı.

*

Olamazdı, çünkü böylesi operasyonlar yüksek dereceli gizlilik ister ve o operasyonda yer almayacak herkesten saklanır.

Hatta belki söz konusu albaya bile işin aslı söylenmemiş olabilir..

Böylesi büyük operasyonlarda olay görünüşte kapatılır, ve görevi, asıl bilmesi gerekenler devralır.

Nitekim, Selanikli olayında sonraki süreçte devreye (İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliği’nin rahibi kılığında kendisini kamufle eden) İngiliz Gizli Servisi’nin / İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi Robert Frew’nun (Fro) girdiğini ve Selanikli ile “başbaşa gizli” görüşmeler yaptığını (Selanikli’nin Nutuk’taki itirafıyla) biliyoruz.

Ancak Selanikli, Nutuk’unda, “bir iki defa” görüştüğünü söylediği Frew’nun (sıradan bir ajan da olmadığı halde) ajanlık yönünü saklıyor, onu basit bir maceraperest gibi gösteriyor.

Anlaşılabilir bir durum.

Bu "bir iki kez", Rauf Orbay’ın anılarında “iki üç kez”, Selanikli’nin yaveri Cevat Abbas’ın hatıratında ise “fasılalı tarihlerde” yapılan görüşmeler halini almış bulunuyor.

*

Selanikli’nin ajan Frew ile en az üç defa görüşmüş olması gerekiyor.

İmdi, 18 Kasım’da Selanikli teklifini Price’a ilettikten sonra İngiltere Büyükelçiliği konuyu değerlendirmeye alıp hummalı bir çalışmaya girişmiş olmalıdır.

Birincisi, bunun Padişah Vahideddin’in ve Osmanlı Hükümeti’nin kendilerine yönelik bir yoklaması, sondajı ya da oyunu olup olmadığını anlamaya çalışmışlardır.

İstanbul’daki ajanlarından Selanikli hakkında bilgi toplamalarını istemişlerdir: Ne yer ne içer, nasıl bir karaktere sahiptir, hobileri fobileri nelerdir, neleri sever nelerden nefret eder, nasıl bir zihniyete sahiptir, yakın dostları kimlerdir, yaşayışı nasıldır, ne gibi alışkanlıkları bulunmaktadır?..

Böyle bir araştırma sonucunda, Enver’le rekabet eden bir İttihatçı olduğunu, büyük ihtiraslarının ve muazzam bir makam mevki sevdasının bulunduğunu, gençliğinden itibaren kafayı çekmeye ve kadınlarla dansa düşkünlüğü ile tanındığını, (Falih Rıfkı’nın dile getirdiği üzere) İttihatçılar’ın onu “sarhoş, sefih, ahlâksız, haris (hırslı, ihtiraslı) ve fırsatçı” olarak nitelendirdiklerini, Fevzi (Çakmak) ve İsmet (İnönü) gibi isimlerin de onu “menfaat düşkünü ve muhteris” olarak tanıdıklarını öğrenmiş, ve böylece muhtemelen “Tamam, bu adam tam bize göre, kullanılmaya müsait, kişilik olarak buna elverişli” demiş olmalıdırlar.

Bunun ardından Frew, Selanikli’yi bizzat kendisi ölçüp tartmak, tanımak, test etmek, sorular yöneltip konuşturmak için onunla ilk “başbaşa gizli” görüşmesini gerçekleştirmiştir.

Bu hazırlık çalışmaları yapıldıktan sonra konu ayrıntılı bir raporla Londra’ya, İngiltere Dışışleri Bakanlığı’na, yani İngiliz Hükümeti’ne arzedilmiştir.

İşin bu aşaması birkaç haftayı bulmuştur.

Elçiliğin gönderdiği raporu hem Lord Curzon hem de Dışişleri Bakanlığı’ndaki Türkiye uzmanları dikkatle okumuş, daha sonra bu konudaki mütalaalarını dile getirip bu kullanışlı şahıstan nasıl istifade edilebileceği konusu üzerinde kafa yormuşlardır.

*

O sırada Lord Curzon, İngiliz Savaş Kabinesi’nin Türkiye politikasından sorumlu Doğu Komitesi Başkanı olması hasebiyle, konu hakkında son sözü söyleme konumundadır.

Kafasında hem İslam dünyası hem de Türkiye ile ilgili bir gelecek vizyonu mevcuttur..

Curzon’un bilmek isteyeceği hususları tahmin edebiliyoruz:

Selanikli, kendilerinin (İnönü’nün itiraf etmiş bulunduğu gibi) destekleyeceği (sahte) bir istiklal mücadelesi başlatabilir ve Anadolu’da bir millet meclisi toplamak suretiyle “millet iradesi” kalkanının ardına sığınarak Osmanlı padişahına ve hükümetine başkaldırma cesareti ve becerisi gösterebilir miydi?

Bu meclisi topladıktan sonra (Türkiye halkını temsil eden o meclis kararıyla) Osmanlı padişahını artık tanımadığını, saltanatı kaldırdığını ilan edebilir miydi?

Yönetim şekli cumhuriyet olan yeni bir devlet kurduğunu açıklayabilir miydi?

Hilafet kurumuna son verebilir miydi?

Yeni devletin başkentinin Anadolu’da olmasını sağlayabilir miydi?

Boğazlar’da uluslararası bir komisyonun söz sahibi olmasına evet diyebilir miydi?

Ayasofya’nın bir cami değil de tarihî anıt olarak koruma altına alınması konusunu halledebilir miydi?

Türkiye halkına Curzon ilke ve inkılaplarını dayatmak suretiyle bir batılılaşma hamlesi başlatabilir miydi?

Türkiye’nin İslam dünyasından uzaklaşmasını, kültür olarak Batı’ya yönelmesini ve “uygarlaşması”nı temin edebilir miydi?

Hepsinden önemlisi, bütün bunları yaparken sanki bunları (TBMM’deki vekilleri vasıtasıyla) bizzat Türk milleti istiyor, Türkiye halkı yapıyor gibi gösterebilir, olayın gerisindeki “İngiliz aklı”nı perdeleyebilir miydi?

Evet, Selanikli bu zorlu, birçoklarına göre hayalperestçe (Ki, Selanikli Erzurum’da gizli gündemini açıkladığında Mazhar Müfit böyle değerlendirmişti) görevin üstesinden gelebilir miydi?

*

İşte, Frew ile Selanikli arasında gerçekleşen ikinci başbaşa gizli” görüşmede bu sorular etrafında fikir alışverişi yapılmış olmalıdır.

Selanikli, kendisine güveninin tam olduğunu, İngilizler’in de ona güven duyması gerektiğini, Osmanlı subaylarını ve Türkiye halkını iyi tanıdığını, onları nasıl idare edeceğini ve idealleri doğrultusunda nasıl “gaza getirip” kullanacağını çok iyi bildiğini söylemiş olmalıdır.

Ayrıca, ülkenin yedi yıldır savaş yaşadığını, halkın fakir olduğunu, ordunun savaşmaktan yorulduğunu, bu yüzden İngilizler’in (kendisinin bir meclis kurmasının akabinde) acilen barış yapması gerektiğini, kendisinin elinin Osmanlı hükümetine karşı ve padişaha karşı güçlendirilmesi için bazı başarılar göstermesine yardımcı olunmasını talep etmiş olmalıdır.

Selanikli, kendisine verilecek desteğin, yapılacak “örtülü” yardımın ayrıntıları ve boyutları konusunda da bilgi sahibi olmak istemiştir elbette.

Böylece konu, Lord Curzon’un önüne ikinci kez gitmiştir.. Gitmiş olması gerekir.. Gitmeden olmaz.

*

Frew ile Selanikli’nin üçüncü “başbaşa gizli” görüşmesinde artık plan netleşmiş olmalıdır.

Buna göre, İngilizler Selanikli’yi adamdan saymayan ve dolayısıyla “istiklal mücadelesi” sırasında ve sonrasında ona sorun çıkaracak, ayak bağı olacak dişli budaklı kişileri tutuklayıp Malta’ya sürecek, İttihatçı örgütlenmesini dağıtarak araziyi temizleyecekler, böylece onun önünün açılmasını sağlayacaklardır.

Ayrıca, Selanikli’nin Anadolu’ya usturuplu bir biçimde intikali temin edilecektir.

Peki bu nasıl yapılacaktır?

Selanikli’yi İngilizler Anadolu’ya gönderseler orada Sarı Çizmeli Mustafa Ağa olarak kaybolup gitmesi mukadderdi..

Dolayısıyla, Osmanlı padişahına ve hükümetine bir oyun oynamak, Selanikli’nin “vatan kurtaracak potansiyel kahraman” olarak Anadolu’ya gönderilmesini sağlamak gerekiyordu. Bunu ayarlayacaklardı.

(Nitekim sonraki süreçte Osmanlı hükümetinin Doğu Karadeniz’e yetkili birini göndermesini isteyen, İngilizler’di. Padişah ve hükümet, akıllarınca bu talebi bir fırsata çevirerek İngilizler’e oyun oynamak istediler. Bunun, iyi hazırlanmış bir tuzakta sunulan yem olduğunu anlayamadılar. İngilizler, muhataplarının akıl yürütüş biçimini de, onları nasıl manipüle edeceklerini de gayet iyi biliyorlardı.)

*

Burada en önemli husus, Selanikli’nin İngilizler’le anlaşmış ve onların desteğini alarak yola çıkmış olduğunun kimse tarafından bilinmemesiydi.

İsmet İnönü bunu sonradan anladıysa da artık atı alan Üsküdar’ı geçmiş, herşey olup bitmiş, dönülmez akşamın ufkuna gelinmiş durumdaydı.

İngilizler ve Selanikli, “danışıklı dövüş” oyununu o kadar iyi oynadılar ki, işin içyüzünü Kâzım Karabekir bile anlayamadı.. Yazdıklarından bu sonuç çıkıyor.. Dolayısıyla, İnönü’nün zekâsının hakkını teslim etmek gerekiyor. Muhtemelen İnönü, Selanikli’nin İngilizler’in suyuna gidiyor olmasını başlangıçta “çaresizlikten kaynaklanan tavizler” olarak değerlendiriyordu. İngilizler Selanikli’yi Dizbağı Nişanı’na layık gördüklerini açıklayınca laf sokuştururcasına ona bunun nerden icab ettiğini sormuş olması, belki de, o sıralarda artık meselenin “çaresizlikten verilen tavizler” değil, “önceden yapılan vaadlerin yerine getirilmesi” meselesi olduğunu anlamaya başlamasından kaynaklanıyordu.

Bu danışıklı dövüşün farkında olanlardan biri, sıradışı keskin bir zekâya sahip olan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’ydi, fakat ona da kulak veren olmamıştı. Her ne kadar memlekette tek tük de olsa Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in şeyhi Mustafa Feyzi Tekirdağî k. s. gibi kalp gözü açık firaset ve basiret sahibi zatlar da vardıysa da, onlar da kimseye laf dinletemiyorlardı. İstiklal Harbi yıllarında Mehmed Zahid Efendi İstanbul’da askerdi; Anadolu’ya geçmek için hocasından izin istediğinde “Orada İngiliz’in bir oyunu var” cevabını almıştı.

*

Selanikli’nin danışıklı dövüş çerçevesinde İngilizler’e ve müttefiklerine meydan okuyan kahraman gibi gösterilmesi yeterli değildi, bunun yanısıra Padişah Vahideddin’in de vatan haini konumuna düşürülmesi gerekiyordu.

Bunun için atılacak adım ise şuydu: Padişah’tan, görünüşte İngilizler’in hedefi ilan edilen Selanikli’yi engellemeye çalışması istenecekti.

Böylece Padişah İngiliz işbirlikçisi gibi görünürken, Selanikli de İngilizler’in korkup engellemeye çalıştığı bir kurtarıcı zannedilecekti.

*

Burada temel mesele, Selanikli’ye Anadolu’da bir millet meclisi oluşturma ve buna dayanarak “milli irade, millet hakimiyeti” nutukları atma fırsatı verilmesiydi..

Bu nokta önemliydi, çünkü Osmanlı Devleti’ne ve Osmanlı hanedanının liderliğine son verilirken “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” mottosunun kalkan yapılması gerekiyordu?

Peki, Yunan’ın Anadolu’ya çıkarma yaptığı, İtalyanlar’ın Konya’ya kadar uzandığı, Fransızlar’ın Maraş’a kadar ilerlediği bir ortamda Selanikli böyle bir meclis oluşturmaya ve böylece millet iradesine dayandığını söylemeye nasıl zaman ve imkân bulacaktı?

Bu noktada Curzon’un (Frew vasıtasıyla) Selanikli’ye güvence vermiş olduğunu düşünmek için yeterince neden var.

Esasen, yeğeni Yarbay Rawlinson vasıtasıyla Karabekir’le bile anlaşmaya çalışmış olan Curzon’un Selanikli’yi ihmal etmiş olması eşyanın tabiatına ve hayatın olağan akışına aykırıdır.

Hayatın olağan akışına aykırı bir başka husus da, İstanbul’dayken İngiliz subaylarıyla birlikte Pera Palas’ta ikamet etmeyi içine sindiren, ev sahibi gibi bir konumda olması hasebiyle centilmenlik yapıp onlara kahve ikram etmeyi şeref addeden, Rahip Frew ile de başbaşa gizli görüşmeler yapmakta bir beis görmeyen, Cumhuriyet’in ilanından sonra da İngilizler’le can ciğer kuzu sarması dost olmak için bir saniye bile beklemeyecek olan Selanikli’nin, Erzurum’da Rawlinson’a (üstelik bir de Lord Curzon’un yeğeniyken) diplomatik teamülleri bir yana bırakarak kaba ve sert, ve aklı başında bir siyasetçinin yararsız, gereksiz ve hikmete aykırı bulup yapmayacağı şekilde ters davranabilmiş olmasıdır.

Burada hayatın olağan akışına aykırı olmayan nokta ise, bizim insanımızın iflah olmaz saflığı ile böylesi teatral numaralara hemen aldanması, çok kolay kandırılabilmesidir.

Evet, Curzon’un Selanikli’ye daha İstanbul’dayken İtalyanlar ve Fransızlar’ın daha ileriye gitmeyecekleri, hatta çekilecekleri güvencesini vermiş olması gerekiyor. (Ki İnönü meşhur demeci ile buna işaret ediyor. Nitekim İtalyanlar kendiliklerinden çekildiler, Fransızlar ise Selanikli’nin dahli olmaksızın halk tarafından püskürtüldü, ve olayın üstünde fazla durmadılar, Selanikli ile Ankara Antlaşması’nı yaptılar.)

Curzon’un Yunan cihetinden de Selanikli’nin gönlünü ferahlatmış olması gerekiyor. (Yunan’ın Milne Hattı ile İzmir sınırında bekletilmesinin, Anadolu içlerine yürümesine izin verilmemesinin başka bir izahı yok. Yunan’ın sonradan Polatlı’ya kadar gelmesinin nedeni ise, önceki bölümde açıkladığımız gibi başa İngiliz karşıtı Kral Konstantin’in geçmiş olmasıydı.) Selanikli, Milne Hattı sayesinde bir yıl boyunca Yunan cihetinden emniyet ve selamette oldu, Erzurum, Sivas ve Ankara’da aheste aheste kozasını ördü.

*

Tabiî olayın bir de işgalci güçlerin Osmanlı Devleti ile masaya oturup bir barış antlaşması yapması boyutu vardı.

Şayet Selanikli Anadolu’da bir millet meclisi toplamadan bir barış antlaşması yapılmış olsaydı, Selanikli için manevra alanı ve zamanı kalmayacaktı.

İşte bu noktada Curzon devreye girerek, (önceki bölümlerde anlattığımız gibi) olmayacak dua kabilinden bir Amerikan mandası meselesi ortaya atıp görüşmeleri çıkmaza soktu.

Bu manda meselesi gündemden düşüp yine asıl ajandaya dönüldüğünde Selanikli çoktan atı alıp Üsküdar’ı aşmıştı. (Curzon’un niyeti, yeğeni Yarbay Rawlinson’la Karabekir’e ilettiği mesajında dile getirdiği gibi, nihaî barışı Selanikli ile yapmaktı. Bu yüzden Sevr’de abuk sabuk maddeler öne sürerek Padişah’ı ve Osmanlı hükümetini iyiden iyiye zor duruma düşürdü ve Selanikli’nin elini onlara karşı güçlendirdi.)

*

Curzon’un Selanikli İstanbul’dayken ona başka destek sözleri de vermiş olması gerekiyor.

Mesela, Osmanlı devlet çarkını (Meclis-i Mebusan, Genelkurmay, Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı vs. ekseninde) işlemez duruma sokma ve böylece Selanikli’yi doğal otorite haline getirme sözü vermiş olmalıdır.

TBMM’nin Ankara’da toplanmasının arefesinde İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın (Milletvekilleri Meclisi’nin, Osmanlı parlamentosunun) kapatılıp dağıtılmasının, üyelerinden bazılarının tutuklanıp Malta'ya sürülmesinin, Savunma Bakanlığı’nın ve Genelkurmay’ın basılıp kapılarına kilit vurulmasının başka bir izahı yok.

İngilizler’in attığı bu adımlar yüzünden, mebusların (milletvekillerinin) tutuklanmayan ve Malta’ya sürülmeyenleri yangından kaçarcasına Ankara’ya gidip doğal üye olarak TBMM’de boy gösterdiler ve böylece bu yeni meclisin meşruiyetine, arayıp da bulamayacağı bir destek sunmuş oldular.

Meclis-i Mebusan’ın kapatılması, Selanikli’nin başında bulunduğu TBMM’yi rakibinden kurtardı, alternatifsiz hale getirdi..

Kim sayesinde?.. İngiliz sayesinde..

Savunma Bakanlığı’nın, Genelkurmay’ın ve İçişleri Bakanlığı’nın çalışamaz hale getirilmesi ise, Anadolu’daki bütün askerî erkânın ve mülkî amirlerin (valilerin, kaymakamların) çarnaçar yönlerini Ankara’ya dönmelerine yol açtı.

İstiklal mücadelesinin İsmet Paşa’sı haksız değil, İngiliz’in Selanikli’ye “istiklal mücadelesi”nde verdiği destek büyük oldu..

Çok büyük..

İnönü, 50 yıl sonra da olsa açık konuştu, acı gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya sererek devasa yalanlar balonunu küçük bir dokunuşla patlatıp yerle yeksan etti.

*

Selanikli’nin Price’la olan görüşmesinin şahidi Refet Bele’ye gelince; İnönü gibi açık konuşmaya cesaret edemedi.

Edebilecek kadar uzun yaşayamadı.

Ondan kalan, Münevver Ayaşlı‘ya söylediği “boynu bükük ve sefil”, melul mahzun birkaç cümle:

“Ben … kendisinden rica ederdim:

– Paşam, ne olur, hatıratınızı yazsanıza, niçin yazmıyorsunuz? Bilinmeyen bir çok meselelerin iç yüzünü biliyor, karanlık kalmış hadiseleri aydınlatıyorsunuz. Bunların kapalı kalması … yazık değil mi?

O zaman Refet Paşa susar, acı acı güler:

Bu milletin her şeyi yıkılmış, bir İstiklal Harbi ayakta, hatıralarımı yazayım da, onu da ben mi yıkayım? derdi.”

(Münevver Ayaşlı, İşittiklerim… Gördüklerim… Bildiklerim…, İstanbul, 1973, s. 9.)

Refet Paşa İstanbul-Beşiktaş doğumlu, fakat çocukluğu Mustafa Kemal gibi Selanik’te geçmiş..

Doğum tarihleri de aynı: 1881.

Selanikli’yle birlikte Samsun’a çıkanlardan..

İstiklal mücadelesi sırasında, 6 Eylül 1920 - 18 Mart 1921 ve 30 Haziran 1921 - 10 Ekim 1921 tarihleri arasında İçişleri bakanıydı. Yine, 5 Ağustos 1921 - 10 Ocak 1922 tarihleri arasında da Milli Savunma bakanı olarak hükümetteydi.

Ancak, zaferden sonra, Selanikli’nin giderek diktatörleştiğini gördüğü ve “inkılaplar”a içerlediği için Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucuları araında yer aldı.

Tahmin edilebileceği gibi İzmir Suikasti girişimi bahanesiyle idam talebiyle yargılandı, terbiye edildi.

*

Samsun’a çıkarken niyeti (İngilizler’le kotarmış olduğu “işbirliği anlaşması” çerçevesinde) Osmanlı Devleti’nin varlığına son vermek olan Selanikli’nin, Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya bu “gizli gündem”ini açıklamış olduğunu biliyoruz.

Ancak, tam güvenmediği kişilere açılmıyor, takiyye yapıyor, yalan söylüyor ve (Mazhar Müfit’in ifadesiyle) müftü efendi ağzıyla dindarca konuşuyordu.

Refet Paşa da, tam güvenmediği kişilerdendi.. Ancak, milleti peşinden sürükleyebilmesi için ona ve onun gibilere ihtiyacı vardı.

Ve onlara tam güvenmemekte haklıydı.. Çünkü, sonraki süreçte, Curzon ilke ve inkılaplarına bir şekilde tepki gösterdiler.

Refet Paşa da aynı durumdaydı.

Torunu Refet İlban, bu gerçeği şu şekilde dile getiriyor:

“Atatürk’ün Cumhuriyet fikirleri ortaya çıkınca burada dedemle bir anlaşmazlığa düşüyorlar. Zaten memleketin başında Padişah var, bu iş nasıl olur diye. Doğal olarak böylesine önemli geçiş dönemlerinde bu tarz fikir ayrılıklarının olması kaçınılmaz.”

(Halit Kaya, Refet Bele’nin Askerî ve Siyasî Hayatı, Ankara: Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, yüksek lisans tezi, 2008, s. 213.)

*

Selanikli’nin, (Price vasıtasıyla İngilizler’e ilettiği işbirliği teklifi çerçevesinde) İngiliz Gizli Servisi’nin (İstihbarat Teşkilatı’nın) İstanbul şefi Robert Frew ile yaptığı görüşmelerin bir anlaşma ile neticelenmesinin, iki aylık bir zaman dilimine ihtiyaç göstermiş olduğu tahmininde bulunabiliriz.

Frew’nun her görüşmenin ardından bir rapor hazırlayıp Londra’daki karar mercîlerine göndermesi ve oradan gelen talimatlar çerçevesinde Selanikli ile oturup yeniden bir durum değerlendirmesi yapması, ve nihayet varılan mutabakat çerçevesinde Londra’da bir yol haritasının hazırlanması, iki ayı bulmuş olmalıdır.

Dolayısıyla, bu iki aylık sürenin sonunda, yani 1919 yılının Ocak ayı sonlarına doğru hem İngilizler’in izlediği politikada hem de Selanikli’nin tavırlarında, bu gizli anlaşmaya bağlı olarak bazı radikal değişiklikler yaşanmış olması gerekiyor.

Bir sonraki yazıda bu nokta üzerinde durmaya çalışalım inşaallah.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...