O yıl, FETÖ’nün kalemi kırılmış..
Ama kalemi kırılan sadece o değil.
Bir başka isim daha var: Muhsin Yazıcıoğlu..
Aynı yılın ortalarında bu satırların yazarı da zehirlendi.
Ölümden döndü.
Çünkü, siyaset arenası, cemaatler, tarikatlar,
siyasî gruplar filan yeniden dizayn ediliyordu, ve İskenderpaşa
Cemaati ekseninde yapılan yeni düzenlemelerin selameti için bu
satırların yazarının da ortadan kaldırılması gerekiyordu.
*
Birkaç gün önce yayınladığım bir yazıda, daha önce de
dile getirdiğim bir gerçeği tekrar hatırlatmış, Prof. Dr. Mahmud Esad
Coşan hocaya MİT’çilerin yaptığı “işbirliği” teklifini yazmıştım.
Esad Efendi, vefatından beş ay kadar önce Hicaz’da hac
sırasında cemaate, MİT’çilerin kendisine işbirliği teklifinde bulunduklarını,
fakat kabul etmediğini açıklamış bulunuyordu.
Ben bunu, teklif sanki Hicaz’da yapılmış
gibi anlamıştım. Fakat, birkaç gün önce konuyu tekrar yazdıktan sonra, Esad
Efendi’nin beyanını yanlış yorumlamış olabileceğimi düşündüm.
Belki de söz konusu işbirliği teklifi Hicaz’da değil,
hacca gelmeden önce Avrupa’da yapılmıştı.
*
Almanya’nın Osnabrück şehrinde yaşayan (İstanbul
Siyasal’dan sınıf arkadaşım) Hacı Murat, 2016 yılında beni ziyaret
etmişti.
Ondan önceki son görüşmemiz 18 yıl evvel olmuştu.
Bana söylediğine göre, Esad Efendi, Almanya’da
cemaatten bir topluluğun (Ki Avustralya Brisbane’dan Mehmet Ali Torlak da
oradaymış) huzurunda kendisine, benim için, “Onu
tanıyor musun?” diye bir soru yöneltmişti.
“Çok iyi tanıyorum” diye cevap vermiş
bulunuyordu.
Çok iyi tanıyordu, çünkü,
öğrenciliğimiz sırasında bir yıl boyunca aynı evde kalmıştık.
Esad Efendi, “Çok iyi tanıyorsan o
zaman onu sen daha iyi anlarsın” demiş bulunuyordu.
Sonra da, hem ona, hem de oradaki
diğerlerine, “Onu buraya ne yapıp yapıp bir şekilde getirebilir misiniz?”
diye sormuştu.
Aynı soruyu birkaç defa
tekrarlamıştı.
Sonra da şu açıklamayı
yapmıştı: “Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum.
Çünkü her zaman MİT bunun karşısına çıkıyor. Bunun canından endişe
ediyorum.”
*
Ben de o tarihten iki buçuk – üç yıl
öncesinde canımdan endişe etmeye başlamıştım.
Bunun nedeni, gördüğüm bazı rüyalar ve
o rüyalarla ilişkili biçimde yaşadığım bazı olağan dışı durumlardı.
Bununla birlikte, Esad Efendi’nin
Almanya’da cemaate bunları söylediği sırada canım aklıma bile gelmiyordu.
Kafamı kurcalayan mesele sadece geçim derdiydi.
Parasızdım ve borçluydum. Elimizde
satıp paraya çevirebileceğimiz bir mücevherat (bir yüzük, bir küpe vs.) bile
yoktu.
Evde altı küçük çocuk vardı ve ben
işsizdim, iş bulamıyordum,.
Artık hayatımdan endişe etmiyordum,
MİT’in umurunda olacağımı da sanmıyordum, cemaatin yayın organlarının genel
yayın yönetmenliği, yazı işleri müdürlüğü ve yazarlığı gibi bir vasfım
kalmamıştı çünkü.
Ancak, Esad Efendi'nin o son haccından
bir ya da iki ay önce İsveç’teyken Rafet Candemir’e telefon
edip Hocaefendi’ye selam ve hürmetlerimi söylemesini istediğimde, telefonu o
almıştı.
Esad Efendi’nin o sırada Candemir’in
yanında olacağını tahmin etmemiştim.
Bana, benimle görüşmek istediğini,
İsveç’e gelmemi söylemişti.
*
Beni neden taa İsveç'e çağırıyordu,
bu bana tuhaf gelmişti.
Oğlu Nureddin’in
bir iki kez aleyhimde konuştuğunu duymuştum. Acaba nedeni bu olabilir miydi?
Aklıma gelen tek açıklama buydu..
Herhalde beni babasına şikâyet etmişti, o da işin aslını öğrenmek istiyordu.
Şimdi anlıyorum ki gerçek neden bu
değildi..
Benim hayatımdan endişeliydi, ve beni
bir şekilde Türkiye dışına çıkarmak istiyordu.
Vize alamadığım için değil,
sigortasız olmamdan dolayı vize başvurusu bile yapamadığım için
İsveç’e gidemedim.
O son haccının ardından Esad
Efendi, ABD’deki cemaat mensuplarına beni Amerika’ya
yerleştirme emrini vermiş bulunuyordu.
Yine sigortasızdım, fakat başlangıç
için ABD’ye geçici olarak dil kursu için gidecekmişim gibi
adımlar atılmış, dil kursuna kaydım yapılmış, bir ABD vatandaşı tarafından da
resmen ülkeye davet edilmiştim.
Esad Efendi’nin ABD’de cemaat
faaliyeti yürütmemi istediğini düşünüyordum, fakat aslında benim öldürüleceğim
endişesi taşıyordu.
Benim bundan haberim yoktu.
*
ABD’nin İstanbul Konsolosluğu’nun
vize başvurum için verdiği randevu tarihinden iki hafta önce Esad Efendi Avustralya’da
öldü.
Öldürüldü.
Ve Amerikan Konsolosluğu vize
başvurumu reddetti.
Esad Efendi’nin “varisi” Nureddin de,
cemaat mensuplarına, benim ABD’ye gitmem yönünde başka bir teşebbüste
bulunmamaları için emir verdi.
ABD'ye bizzat giderek.
Onun, benim hayatım hakkında bir
endişesi yoktu.
*
2016 yılı sonbaharında Hacı
Murat bana haber verinceye kadar, Esad Efendi’nin hayatımdan endişe
etmiş olabileceği hiç aklıma gelmemişti.
O tarihten on yıl önce, 2006 senesi
başlarında, bir akşam Zinde Derneği’ndeki bir toplantıya davet edilmiş
bulunuyordum.
Mehmet Emin Çınar’ın
başkanlık ettiği toplantıya İsmail Durak Ünlü, İbrahim İlhan, Kemal
Ataman, Necmi Sarıyer ve Mahmut Akbal gibi isimler
katılmış bulunuyordu.
Gündem maddelerinden biri, Sağlık Bakanlığı’nda hıfzısıhha ile
ilgili bir kurumda çalışmış
olan ve kuş gribi krizi yüzünden istifası istenmiş bulunan bir tıp doçentinin
meselesiydi. Söz konusu doçent de oradaydı.
Necmi orada, 28 Şubat Süreci’nde
iki kişinin hayatî tehlike yaşamış bulunduğunu, bunların da Esad Efendi ile ben
olduğumuzu söylemişti.
Sözleri beni şaşırtmıştı.
Sanırım Esad Efendi’nin Almanya’daki açıklamasını
birçok kişi biliyordu, fakat bana söyleyen yoktu.
*
Hacı Murat’ın sözleri üzerinde uzun uzun düşünmüştüm.
Bunu Esad Efendi’nin bir kerameti olarak
yorumlamıştım.
Durumumla ilgili rüyalar görmüş ya
da hatiften bir ses duyma gibi bir yolla bilgilendirilmiş
olabilirdi.
Fakat, birkaç gün önce, MİT’çilerin ona yapmış
oldukları işbirliği teklifini tekrar yazdıktan sonra konu üzerinde yine
düşününce bakış açımda değişiklik oldu.
Tabiri caizse, Hacı Murat’ın sözleri “asıl anlamını
kavradı”. Kavrar gibi oldu..
Esad Efendi’yle görüşen MİT’çiler, ona şu türden
şeyler söylemiş olabilirler miydi:
“Sizden istediğimiz şunlar şunlar.. Bir
de Seyfi Say gibi radikalleri yayın organlarınızın başına
geçirmeyecek, onlara yazı yazdırmayacak, radyonuzda konuşturmayacak, daha önce yaptığınız
gibi Avustralya ve Almanya gibi ülkelere gönderip cemaatinize seminer ve
konferanslar verdirmeyeceksiniz. Şeriatçılık yaparak cemaatinizi
radikalleştiren Seyfi'yi değil, tasavvufun güzel ahlâk demek olduğunu
anlatan filanları öne çıkaracaksınız. Bu Seyfi’yi pasifize edecek,
dışlayacaksınız. Sağduyu gazetesindeki yazılarıyla zaten haddi
aşmıştı. Ona bugüne kadar dokunmadık, fakat bundan sonra müsade etmeyeceğiz,
bizimle şaka olmaz.”
Esad Efendi’ye, “Sözün tamamı ahmağa söylenir, bu
adamının kalemi kırılmıştır, öyle veya böyle susturulacaktır”
mesajını verdiklerini düşünebilir miydik?
*
Ve Esad Efendi, kendi hayatının tehlikede olduğunu
bildiği için Türkiye’ye dönmüyordu.
Beni de Türkiye’den çıkarmaya çalışıyordu.
*
2009 yılı bir dönüm noktasıydı.
Yazıcıoğlu öldürüldü.
Ve ben zehirlendim.
Ve 11 yıl sonra...
2020 yılının Ekim ayında bir akşam bana seslenildiğini
duyduğumda kendime gelmiş, kendimi bir yatakta yatıyor bulmuştum.
Etrafımda çocuklarımdan ikisi ile beyaz elbiseli
birilerini görmüştüm. Bunlar, sağlıkçılardı.
Fakat ben neredeydim?
Doktor hanım bana, “Seyfi Bey, nerede olduğunu biliyor
musun?” diye sormuştu.
Bilmiyordum.
Bir hastane olduğunu anlamıştım, ama hangi hastane?..
Çocuklarımı tanımıştım, fakat birçok şeyi hatırlayamıyordum.
Başımda, 20 gün kesintisiz sürecek, beni uyutmayan bir
ağrı vardı; sonra giderek hafifleyerek aylarca devam edecekti.
Yürüyemiyordum.
Gözlerime hakim olmakta zorlanıyordum, bu yüzden
onları kendi hallerine bıraktığımda şaşı bakıyor, nesneleri çift
görüyordum.
Aynada kendimi gördüğümde ürkmüştüm, mezardan çıkmış
gibiydim.
Oraya o akşam getirilmiş olduğumu düşünmüştüm, fakat
üç gündür orada olduğumu, bilincimi kaybemiş halde yattığımı sonradan
öğrenecektim.
Pandemi günleriydi, fakat
yapılan testte bende covid’e rastlanmamıştı.
Kan değerlerim yaşam seviyesinin altına düşmüştü.
Ölmem gerekiyordu, fakat ölmemiştim.
Filmin koptuğu anı hatırlıyordum, Cuma günü işten
döndükten sonra, öğleyin de birşey yememiş olduğum halde iştahsızdım. Zorla
birkaç lokma yedikten sonra bende şiddetli bir kusma hali başlamış, yediklerimi
kusmuştum. Midem bomboş olduğu, birşey gelmediği halde kusma hali kesilmiyordu.
İçim kalkmış, tekrar lavabonun başına gitmiştim.
Sonrasını hatırlamıyordum. Çocuklarımın dediğine göre
bir gürültü işitmişler, beni ağzımdan köpükler çıkar halde yerde baygın
bulmuşlardı.
*
Hastanede rahatsızlığımın nedenleri için uzun
tetkikler yapıldı, ardından Acıbadem’de bir profesör çaba
sarfetti, konulan teşhis aynıydı:
Tanımsız.
Teşhis konulamamıştı.
Tıp, benim durumum karşısında acze düşmüştü.