ilahiyat fakülteleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilahiyat fakülteleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SİYASALSIZ İSLAMCILIĞIN ORYANTALİST DANSININ KIVRAK VE FIRILDAK FİGÜRLERİ







Ezbere böyle çizdiklerine bakmayın, İmam Nevevî 43 yaşında vefat etti.



ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 17


Evet, konumuz Defolu Ankara Ekolü..

"Örnek olay"ımız ise Doç. İlyas Canikli'nin “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” başlığını taşıyan doktora tezimsisi..

Bir önceki yazıda bu şahsın, (Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanından feyz aldıkları için kendilerini "ilahiyat alanının keramet sahibi ermiş"leri kabul eden) hocalarının verdiği "gaz"la akılsız başını, İbn Hazm kayalığına vurup (bir daha düzelmeyecek şekilde) "mecrûh" hale getirmiş olduğunu görmüştük. 

Ancak, metin tenkidi oryantalist dansına kendisini fazla kaptırıp İbn Hazm kayalığına toslayınca aldığı darbenin etkisiyle başı dönen ve dengesini iyice yitiren bu şaşkın şahsın, topaç gibi dönerek bir başka kayaya daha kafasını vurduğunu görüyoruz: İmam Nevevî'ye..

Sözleri şöyle:

Nevevî  eserinde, aynı zamanda iki halifenin olabileceğini savunan kimseleri eleştirmekte ve  “onların ileri sürmüş oldukları bu görüşler fasittir ve aynı zamanda hadislere de aykırıdır” değerlendirmesini yapmaktadır. Ancak, Nevevî ve onun gibi düşünen kimselerin göz ardı ettiği bir gerçek var ki acaba bu anlayışı, Hz. Peygambere isnad edilen rivayetler mi oluşturdu? yoksa hadisler böyle bir anlayışın daha sonraları formüle edilmiş şekli midir? gibi sorular zihinleri meşgul etmektedir. (s. 157)

Mantığı görüyor musunuz?..

Böyle "zihnini meşgul eden" sorularla yola çıkarsa, onun elinden yakasını hangi hadîs kurtarabilir?!

Bir hadîsin sübutunun (sabit oluşunun, varlığının) ölçütü özürlü ve engelli zihnindeki sorular (daha doğrusu önyargıların) ise, seninle "bilimsel yöntem" çerçevesinde bir uzlaşmaya varmak mümkün olabilir mi?

Azgelişmiş zekâ ürünü salakça sorular ne zamandan beri "kanıt" katına yükseldi?

*

Belirli bir dönemin yaygın anlayışına dinî kılıf giydirmek için hadîs uydurulduğunu öne sürenlerin, bu uydurmaları kimlerin hangi yöntemlerle yaptıkları konusuna da açıklık getirmeleri gerekir.

Bunu yapamıyorlarsa, kendilerinin "hadîs uydurulması" uydurması ile insanları aldatmaya çalıştıklarını kabul etmek icab eder.

Çağımızda yalan söz ve haber üretimi gri ve kara propaganda gibi kavramlar çerçevesinde ele alınıyor.

Gerçeklerle uydurmaları mezceden haberler gri, tümden yalan olan sözler ise kara propaganda olarak adlandırılıyor.

Bazen, tümüyle gerçek haberlere yönelik olarak "Bunlar kara propaganda ürünü uydurmalar, algı operasyonu" denildiği de oluyor.

Ve insanlar inanabiliyorlar.

Kara propagandadan etkilenmeme adına kara propagandaya teslim olduklarını anlayamayabiliyorlar.

*

Uydurma hadîsler meselesi de böyle..

Evet, tarihte hadîs uyduran münafıklar, cahiller, sahtekârlar, İslam düşmanları olmuş.

Fakat ulema bunları inceden inceye tenkit süzgecinden geçirmiş, ravîlerinin güvenilirlik durumunu ortaya koymuş, uydurma olduğunu anladıkları rivayetleri terk edip hiç yazmamış, bazen de başka birileri duyup da aldanmasın diye yazıp, "Bu rivayet uydurmadır, aslı yoktur" notunu düşmüşler.

Sadece bütün ravîleri dürüst ve güvenilir olan hadîsler için "sahih" demişler.

Ravîlerde bir sorun varsa ya da içlerinden birinin nasıl bir kimse olduğu hakkında bilgileri yoksa bunu belirtmiş, rivayetin zayıf olduğuna dikkat çekmişler.

*

Günümüzün gri ve kara propaganda ve algı operasyonlarına gelelim..

Bunlarda haberlerin kaynağı açık olarak verilmez.

Haberlerin diline baktığınızda şu türden ifadeler görürsünüz: 

"Şöyle olduğu iddia edildi, bu olay şöyle yorumlanıyor, hâdise şu şekilde değerlendiriliyor, şöyle şöyle olacağı ileri sürülüyor, kulislerde şunlar dile getiriliyor, isminin açıklanmasını istemeyen bir yetkili şöyle dedi, vs. vs."

İmdi, mesela "Erdoğan filan şahsa şöyle demiş, o da bunu filana anlatmış, o da falana söylemiş, o falan da bize bildirdi" şeklinde bir "rivayet senedi"ne rastlayamazsınız.

Buna rağmen insanlar bu haberlere inanıyor, onlara göre kanaat oluşturuyorlar.

Bir kimse bu tür kaynağı belirsiz dedikodular için, "Bunlar uydurma olabilir, olması ihtimali çok yüksek" derse, bu şekilde şüpheci yaklaşmasından dolayı suçlanamaz. 

Çünkü haberi aktaranlar kaynak gösteremiyorlar, "Biz söylüyoruz ya işte, bize inanacaksınız, kaynağından size ne?" demiş oluyorlar.

Eğer haberi aktaran ravîler eksiksiz biçimde bildirilirse, haberi getiren isimlere göre bir değerlendirme yapmak mümkün olur. 

*

Günümüzde mahkemelerin çalışma tarzına baktığımız zaman da aynı "ravîlerin güvenilirliği" meselesi önümüze çıkıyor.

Mesela "gizli tanık" diye birşey icat etmişler.. 

Adam kimdir, nedir, hırlı mıdır, hırsız mıdır (Hır gür çıkarmadan soygun yapan mıdır), dürüst müdür, yalancı sahtekâr mıdır, bir kuyruk acısının öcünü almak için fırsat kollayan bir iftiracı mıdır, belli değil.. 

Meçhul..

Durum buyken mahkemeler böylesi adı var kendi "resmen" yok adamların şahitliğiyle hüküm veriyor.

Aynı şekilde belirli insanlar hakkında istihbarat raporlarına göre hüküm verilebiliyor. Haberin kaynağı nedir kimdir, belli değil.. MİT'teki beyefendiler "biliyor" ya, senin bilmen gerekmiyor. 

Güvenlik soruşturmalarında da aynı durum geçerli.. Hakkınızda bilgi almak için başvurdukları kişilerin size karşı bir husumeti, çekememezliği, hasedi, kıskançlığı, kini vs. varsa yandı gülüm keten helva..

Bir bunlara bakın, bir de hadîs usûlünün sahihlik kriterlerine..

Arada uçurum var..

Bin 400 yıllık bir uçurum değil.. Dünya ve ahiret arası kadar geniş bir uçurum.

*

Eğer Ankara Ekolü zihniyetsel sorunlular bimarhanesi sakinlerinde “sorularla meşgul” bir zihin bulunsaydı, bunları da düşünürlerdi.

Fakat onlar düşünmezler, onlar ancak, çıfıt Goldziher sansarı ile kaltaban Schacht tilkisi gibi "metodda mezhep imamları"nın "Kafanızda şöyle sorular bulunsun" şeklindeki talimatlarını ezberlerler.

"Kitap yüklü eşek" olmadıkları için sırtlarında kitap taşımayan, fakat çalışma masalarının arkasını ve yanlarını kitap dolu raflarla süsleyerek objektife poz verip "Benim işim gücüm kitap okumak lo" diye "kitap fonlu" mesaj veren, gerçekteyse hiçbir kitabı başından sonuna okumayan, şurasına burasına göz atmakla yetinen, jüri üyesi olarak hakkında hüküm verdikleri tezlere bile göz ucuyla bakan bu tipler, her biri birer dev olan hadîs imamlarımızın binbir emekle toplayıp kitaplarına aldıkları rivayetlere "dönemin siyasî anlayışının formülleştirilmesi" yaftasıyla çamur atarken, Çıfıtiye mezhebinin imamları Goldziher ve Schacht gibi iblislerin şeytanî iftiralarının "Yahudi ve hristiyanların İslam düşmanlığı anlayışının formülleştirilmesi" olduğunu görmezden gelirler.

Akıl hocaları durumundaki iblislere imanları ve güvenleri tamdır. 

“Beyin ölümü gerçekleşmiş olmakla birlikte bitkisel bir hayatı sürdüren akademik zombiler” oldukları için, oryantalist keferenin vesvese mikroplarını çoğaltıp yayma dışında bir performans onlardan beklenemez.

*

Nitekim bunlardan İlyas zihinseli, doktora tezinde şunu diyor:

"Nevevî’nin bu yorumları tamamen o zamanın tek adam anlayışını yansıtmakta olup, mevcut siyasî yapıda, merkezî otoriteye muhalif hareket eden siyasî rakiplerin etkisiz hâle getirilmesiyle ilgili görünmektedir. Dönemin siyasî yapılanması göz önünde bulundurulduğunda, genelde dünyanın her tarafında tek bir şahısa dayalı yönetim anlayışının hâkim olduğu görülmektedir. Bu nedenle siyasî rakiplerin ortadan kaldırılma meselesi dinî olmaktan ziyade siyasidir."

"Dönemin siyasî yapılanması"ndan sanki haberi var da!..

Evet, bu "zihni meşgul" angutların ezberlerinden biri böyle: “Bu mesele dinî değil siyasîdir, şu mesele hukukî (fıkhî) değil politiktir.”

Bunların kafasındaki (daha doğrusu derin yerlerden esen rüzgârların etkisiyle imal, inşa ve "formüle" etmeye çalıştıkları) din, böyle bir şey.. 

Siyasete karışmayan, karışmamış bir din.. Siyasalsız İslam..

Din, mevcut rejimin laikliğinin (siyasal dinsizliğinin) hatırına siyasete karışmamalıdır, dolayısıyla otantik/sahih dinin siyasete karışmamış olduğu gösterilmeli, böyle bir "sahih/gerçek" din masalı üretilmelidir.

İlahiyat fakültelerinin gerçek misyonu, rejimin onlardan beklediği bu.. 

Fakat, her ilacın yan tesirinin, her sanayileşme atılımının istenmeyen yan etkilerinin bulunması gibi, bunların da rejim açısından zararlı (Şeriatçılık, Siyasal İslamcılık gibi) bazı yan ürünleri elbette olacaktır, fakat "hayr-ı kesîr için şerr-i kalîle" tahammül etmek gerekmektedir.

Medreselerin kapatılması, Yüksek İslam Enstitülerine bile müsaade edilmemesi, yerlerine ilahiyat fakültesi adlı "körler sağırlar birbirini ağırlar" caz(gıriye) orkestralarının kurulmasının ardındaki "vizyon" bu.

Eğer birileri "Din, siyaseti de belirler" şeklindeki bir anlayışı savunuyorlarsa, o anlayışın aslında "din"den olmadığı, tarihin belirli bir döneminde "formüle" edilip dine yamandığı ilahiyatçılar tarafından anlatmalıdırlar.

Devlet onlara boşuna mı dr., doç., prof. filan türünden unvanlar veriyor, maaşa bağlıyor, besleyip semirtiyor?!

Ekmeğini laik (siyasal dinsiz) rejim verecek ve sen Şeriatçılık-İslamcılık yapacaksın, olabilir mi?!

*

Cehaletin ilacı var da, böylesi bir satılmışlığın ve ihanetin devası yok.

İlyas zihinselinin sözünü ettiği tek adamlık, İslam devletinde (ümmetin geneline ait hilafet devletinde) adına halife denilen tek bir liderin bulunmasıyla ilgili..

İmam Nevevî’nin yaşadığı devirde ise, (Dört Halife ve Emevîler dönemindeki gibi) bir siyasal birlik mevcut değildi.. 

Parçalanmışlık, bölünmüşlük ve çok başlılık vardı, ve de herkes halinden memnundu.

İmam Nevevî de, Sultan Baybars’ın hüküm sürdüğü Memlukler Devleti’nin tebaasındandı. 

Aynı dönemde Anadolu’da, İran’da, Orta Asya’da, Hindistan’da, Irak’ta ve Kuzey Afrika’nın batısında başka İslam devletleri mevcuttu..

Dolayısıyla, sözü edilen “ümmetin yönetiminde tek adamlık” zaten ortadan kalkmış bulunuyordu. Fiilen "çok adamlılık" (devlet başkanı enflasyonu) yaşanıyordu. 

Modernist/tarihselci ilahiyatçılık angutluğunun bu harika çocuğu ise, doktora diye karaladığı zırvalarda Nevevî’nin bu yorumları tamamen o zamanın tek adam anlayışını yansıtmakta olup…” diyor.

O "tek adam" anlayışı sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiîn dönemlerinde vardı, sonrasında ise yoktu.

Abbasî hanedanının başa geçmesiyle birlikte bölünme başladı, Endülüs Emevî Devleti kuruldu.

Daha sonra iş, tümden çığırından çıktı.

*

İmam Nevevî'nin savunduğu anlayış ne, dönem ne, dönemin gerçeği ne; İlyas adlı süper cahilin hiçbirinden haberi yok.

Mehmet Sait Hatipoğlu gibi "şeyh"lerinden "ezber"lediği basmakalıp hurafelerle İmam Nevevî gibi ulemayı kesip biçmekle meşgul.. (Ki o "şeyh" konumundaki duayen angutlar da söz konusu klişe palavraları oryantalistlerin şeytanlarından öğreniyorlar) 

Sanki İmam Nevevî, Sultan Baybars’a alternatif olabilecek (veya olan) birileri aleyhine, dönemin “tek adam anlayışı”nın propagandasını yaparak Baybars’ın gözüne girmeye çalışıyor da, onun “siyasî rakiplerini etkisiz hale” getirmek için “anlayış” üretiyor.

Gerçekte ise, Baybars İmam Nevevî’yi, kendisinin arzusu doğrultusunda fetva vermediği için sürgün etmişti.

Böyle, dönemin “anlayış”ına göre hadîs uydurmak, “anlayış” üretmek; sürgünü hatta idamı göze alarak hakkı söyleyen İmam Nevevî gibi salih alimlerin değil, günümüzün (bir maaş zammı ya da bir üst makam uğruna dinini imanını satmaya dünden razı) modernist-tarihselci ilahiyat tufeylîlerinin, laik (siyasal dinsiz) rejim dalkavukluğu ruhlarına sinmiş soytarıların yoludur.

Fakat bu çağdaş soytarılar, mevcut rejime göre hadîs uydurma imkânından mahrumlar. 

Bu yüzden, İslam düşmanı azgın ve sapık oryantalist akıl hocalarının rehberliğinde, “içinde yaşadıkları laik (siyasal dinsiz) dönemin anlayışına ters düşen” hadîsleri, “O hadîsler, geçmiş dönemlerin anlayışına geçerlilik kazandırmak için uydurulmuştur” diyerek itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar.

Anlattıkları kendi hikâyeleri, fakat hikâyenin kahramanları olarak İmam Nevevî gibi doğruluk, zühd ve takva abidesi âlimleri görmemizi istiyorlar.

*

İmam Nevevî rh.a.'in İslam dünyasının birliğini ve başında tek bir liderin (halifenin) bulunması gerektiğini savunması, dönemin "yükselen trend" durumundaki anlayışına sırt çevirmesi anlamına geliyordu.

O, konjonktüre ve dönemin anlayışına aykırı olduğu halde İslam'ın doğrularını savunmuş durumda.

O dönemde Abbasî Devleti güç kaybetmiş, can çekişmeye başlamış, hükmü sadece Bağdat şehri ile yakın çevresinde geçer hale gelmişti.

Bir tür bugünkü Papalığa, Vatikan devletine dönüşmüştü.. Sureta bir saygı görüyorsa da "takan" yoktu.

Fakat olay bununla da kalmadı, 1258 yılında Moğollar Bağdat'ı işgal edip halifeyi öldürdüler.

Ortada halife ve hilafet diye birşey kalmadı. Abbasî Devleti son nefesini vermiş oldu.

İki yıl sonra Moğollar'ı Aynicâlût’ta yenen Memlukler (Kölemenler), Bağdat'ın işgali sırasında canını kurtarıp Şam'a gitmiş olan (Abbasî hanedanından) Ahmed’i Kahire’ye götürüp halife ilan ettiler (9 Haziran 1261). 

Böylece Memlukler'de görünüşte iki başlılık ortaya çıkmış oluyordu. Bir yanda Moğollar'ı yenmiş olan kahraman Sultan Baybars, diğer yanda sığıntı halife Ahmed.

*

Bu iki başlılık hutbe ve sikkelere de yansımıştı, sultan ile halifenin isimleri birlikte geçiyordu. 

Gerçekteyse iki başlılık yoktu, Baybars kanatları altına bir halife almak suretiyle İslam dünyasındaki itibarını artırmış oluyordu.

Halife, Osmanlı'nın şeyhülislamını ve Cumhuriyet'in diyanet işleri başkanını akla getiren "sınırlı yetkili ve sorumlu" bir konumdaydı. 

Abdülmecit'in Mustafa Kemal'in emri altındaki tiyatrovari halifeliği gibi bir halifelik yani..

Güç, kuvvet, makam, mevki, servet, dünyalık vs. Memluk sultanının elinde..

Böyle bir dönemin "anlayış"ı ne olur, tahmin etmek zor değil..

Eğer İmam Nevevî laik rejimin zevk ü sefa düşkünü Ankara Oryantalist Dans Ekolü hanende ve sazendeleri gibi "dönemin anlayışı"nın peşinden giden bir fırıldak olsaydı, İlyas gibi akademik fiyaskoların zırvalarının benzerlerini yazardı.

*

Kamu yönetimi, siyaset bilim, işletme, siyaset sosyolojisi ve sosyal psikoloji gibi bilim dallarına vakıf olanlar bilirler ki, hiyerarşik bir yapılanmada bir astın tek bir üste bağlı olması ve karar mercîinin tek bir kişi veya birim olması önemlidir.

Bu, örgütlü/teşkilatlı faaliyetler için olmazsa olmaz bir şarttır.

Kararları bir kurul bile alsa, o kurulda son sözü söyleyecek, o kurulu yönetecek bir tek başkanın, tek adamın mutlaka bulunması gerekir.

Dolayısıyla "düzen" demek, "tek başlılık" demektir.

Askerlikte de böyledir.. Bir orduda tek bir "başkomutan" olur. Eşit yetki ve sorumluluğa sahip iki komutanın bulunduğu bir ordu, ordu değil başıbozuklar kalabalığıdır.

Demokratik diye bilinen rejimlerde (mesela krallı-kraliçeli İngiliz demokrasisinde) birtakım yetkilerin bir başbakana vs. aktarılmış olması "çok başlılık" anlamına gelmez. 

Böylesi bir yetki devri her kurum, organizasyon ve teşkilatta olan birşeydir. 

Diktatörlüklerde bile böyledir. Diktatörler de bazı yetkilerini alt kademelere devrederler, herşeyi kendileri kararlaştırıp yapmazlar. 

Buradan anlaşılabileceği gibi, geçmiş dönemlerin geçmişte kalmış "tek adam" anlayışından söz eden ilahiyatçı dangalaklar sadece cahil değiller, aynı zamanda ahmaklığın dibini bulmuşlar.

*

Bu "kitap pozlu" akademikimsilere göre, Kur'an'da bu konulara dair birşey yok.

Ahmak ya da zihinsel özürlü olursan ve günümüz sosyal bilimlerinin terimlerini motamot Kur'an'da ararsan tabiî ki bulamazsın!

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Allah (hükmünde/hakimiyetinde hiçbir ortağı olmadığına dâir), üzerinde (hak sâhibi oldukları için) birbirleriyle çekişip duran ortaklar bulunan bir adam (bir köle) ile, sâdece bir kişiye âit olan bir adamı (bir köleyi) misâl getirdi. (Bu ikisi) misâlce bir olurlar mı? Bütün övgü, Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler." (Zümer, 39/29)

"Tek adamlığın" bulunmadığı, "çok başlılığın" yaşandığı yerde mutlaka güç çatışması ortaya çıkar. 

Bu da "düzen"sizlik (düzen yokluğu, anarşi, fesat) demektir.

"Düzen", tek başlılığı gerekli kılar, çok başlılığa izin vermez.

Nitekim Allahu Teala şöyle buyuruyor: 

"Eğer o ikisinde (yerde ve gökte) Allah'tan başka ilâhlar bulunsaydı, elbette o ikisi fesâda uğrardı (düzeni yok olmuş hale gelirdi). İşte, arşın Rabbi olan Allah, onların isnâd etmekte oldukları (ortağının bulunması gibi) vasıflardan münezzehtir." (Enbiya, 21/22)


TARİHSELCİ-MODERNİST İLAHİYATÇILARIN “ZEKÂ YAŞI” ORTALAMASI SEKİZ GİBİ GÖRÜNÜYOR

 





ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 2


Bir önceki yazıda ilahiyatçı şımarık tufeylîler kumpanyasının seçkin yıldızlarından İlyas Canikli’nin doktora tezi etiketli güldürü metninde yer alan bir “laik düzenciler için hadîs kurban etme ritüeli”ni konu edinmiştik. 

Sahih bir hadîs için şunu diyor:

“Sonuçta iki halife rivayetleri için şunları söylemek mümkündür: İki halife rivayetinin yer aldığı Muslim, Ebû Avane, Neysâbûrî, Beyhakî’nin ortak ravisi olan Ebû Nadra’nın cerh edildiği görülmektedir.” (s. 163)

Tamam da, o hadîsi Ebu Said el-Hudrî r. a.’den rivayet eden Ebu Nadra “cerh” edilmişse (bazı suçlamalara hedef olmuşsa) bile, cerh edilmeyen bir başka isim de (Muttalib bin Abdullah bin Handab) aynı hadîsi aynı zattan rivayet etmiş ve Kudâî bunu eserine yazmış.

Sadece bu kadar mı?

Hayır!

Ayrıca aynı hadisi Ebu Said el-Hudrî dışında üç ayrı sahabî daha rivayet etmiş, bunlardan Ebu Hureyre’nin rivayetini hem Taberanî hem de Heysemî eserlerine almışlar.

*

Ancak, ilahiyatçı ciddiyetsizlik mesleğinin güzide temsilcisi İlyas hazretleri onların rivayetini beğenmiyor:

“Taberâni’nin ve Heysemî’nin ravilerinden olan Ebû Hilâl de hadiste zayıf kabul edilmektedir.” (s. 163)

Diyelim ki zayıflar.. Onların zayıflığı, diğer rivayetleri de güvenilmez hale getirir mi?!

Diyelim ki sen matematiği zayıf bir adamsın, çarpma ve bölmeyi bazen doğru bazen yanlış yapıyorsun.. Arkadaşın Mehmet ise matematikte iyi.. Bir gün ikinize “Yarım ile yarımı (0,5 ile 0,5’i) çarptığınızda sonuç kaç olur?” diye soruldu.. Mehmet de, sen de, “Çeyrek, yani 0,25 olur” dediniz. Soruyu soran da şöyle dedi: “Sen matematikte zayıf bir adamsın, dolayısıyla cevabına güvenilemez. Mehmet de senin gibi cevap verdiğine göre o da güvenilmez hale geldi. Dolayısıyla ‘metin tenkidi’ yöntemine başvurmak gerekiyor. Bu yöntemle olaya baktığımızda sonucun ‘iki buçuk’ olması gerekiyor.”

Böylesi bir akıl yürütmede bulunan bir dangalak için ne demek gerekir?

*

Hadîsler böyle bir kafayla mı değerlendirilir?!

Onu da geçtik, aynı hadîs iki sahabî tarafından daha rivayet edilmiş.

Abdullah bin Amr’ın rivayetini Ebu Davud Sünen’ine almış.

Abdullah ibni Ömer'in rivayeti ise Ebu Yusuf tarafından kaydedilmiş.

Kimse bunların ravîlerine laf söyleyememiş.

Üstelik, yukarıda da söylediğimiz gibi, Ebu Said el-Hudrî vasıtasıyla gelen rivayetin tek ravîsi Ebu Nadra da değil.. Muttalib bin Abdullah bin Handab da aynı hadîsi aynı zattan rivayet etmiş ve Kudâî bunu eserine yazmış.

*

İlahiyat alanının güldürü ana bilim dalında bölüm başkanı olmayı hak eden İlyas efendi bu söylediklerimizi anlamakta zorluk çekeceği için “çağdaş/modern” dönemden örnek verelim.

Diyelim ki rahmetli Necmettin Erbakan’ın bir sözünü Lütfi Doğan, Tahir Büyükkörükçü, Recai Kutan ve Süleyman Arif Emre aktardılar.

Recai Kutan’dan bize nakilde bulunanlar, iki kişi: Biri Temel Karamollaoğlu, diğeri laik düzenciler için hadîs kurban etme ritüeli”nin İlahiyat sirkindeki mucidi Prof. Mehmed Said Hatipoğlu.

Ve birileri, M. Said Hatipoğlu için “Bu adam bu işlerde gevşektir, yalan da söyleyebilir” diyerek güvensizlik izhar ediyorlar.

Fakat Karamollaoğlu’na itirazları yok.

Süleyman Arif Emre vasıtasıyla gelen rivayet silsilesinde ise Prof. Hayri Kırbaşoğlu’nun da adı geçiyor.

Hatipoğlu’na itiraz edenler Kırbaşoğlu için de “Bu Eda Taşpınar ve Sezen Aksu avukatına bizim güvenimiz yok” diyorlar.

Fakat, Lütfi Doğan ve Tahir Büyükkörükçü hocalar vasıtasıyla gelen rivayetlere itirazları yok.

İmdi, bu durumda “Erbakan böyle bir söz söylemiş olamaz, çünkü rivayet edenler arasında Hatipoğlu ve Kırbaşoğlu gibi cemaziyelevvelleri malum kulağı kesikler de var” denilebilir mi?!

*

Denilemeyeceği açık..

Ancak bu tespit, akıl ve mantığı düzgün işleyenler için geçerli..

İlahiyat sirki ya da gazinosunda, orada ne yiyip ne içiyor, ne tür gösteriler izliyor ve ne makamda şarkılar dinliyorlarsa, kafalar farklı çalışıyor.

Nitekim, sirkin yeni yetme canbazlarından İlyas Canikli yukarıya aldığımız sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.” (s. 163)

İlahiyat gazinosunun dumanlı havasında kafası iyice çalışmaz hale gelmiş olan bu heyecanlı canbaz, sübutunda şüphe bulunan hususun Ebu Nadra ile Ebu Hilal’in hadîs alanındaki güvenilirliğinden ibaret olduğunu, güvenilirliğinde şüphe bulunmayan kanallardan da gelmiş olduğu için hadîsin kendisinin sübutunda (sabit oluşunda, mevcudiyetinde) şüphe bulunmadığını anlayamıyor.

Ya da sahtekârlık yapıp anlamamış görünüyor. 

Bu, hamakatten kaynaklanan anlayışsızlıktan daha kötü bir haslet.. Şenaet ve denaet anlamına gelen bir felaket.. 

*

Evet, söz konusu hadîs, (Ebu Nadra ile Ebu Hilal’in yer almadığı) güvenilir üç kanaldan daha geliyor.

Bu güvenilirliği zayıf kişilerin de rivayet zincirinde yer aldıkları iki ayrı senet ise, onları destekliyor, güvenilirliklerine güvenilirlik katıyor.

İlyas efendi (bütün milleti aptal zannettiği için) tecahül-i arifane sanatından faydalanan bir sahtekâr değil de sadece idrak yetersizliği ile malul bir azgelişmiş zekâ olabilir. Bu ihtimale binaen, onu aydınlatmak için şöyle bir misal getirelim:  

Diyelim ki bir haberi güvenilir, yalan dolan bilmeyen üç haber kanalı yayınladı, ayrıca (Odatv.com gibi) yalan ve çarpıtmalara çok başvuran iki mecra daha aynen yayınladılar..

İmdi, çıkıp şunu diyebilir misiniz: Odatv de bu haberi yayınladı, dolayısıyla haberin gerçekliği şüpheli..

Tam aksine şunu demeniz gerekir: Odatv de ara sıra doğru haber verebiliyor.

Ne yazık ki bu ülkede, bu kadarına bile aklı yetmeyen adamlar tutup Sünnet gibi İslam’ın iki temel kaynağından biri hakkında hezeyanlarda bulunabiliyorlar.

*

Üstelik, Ebu Nadra ile Ebu Hilal’i güvenilir bulanlar da var.

Ebu Nadra’dan başlayalım..

Onun durumu (İlyas Canikli’nin anlatımıyla) şu:

“Ebû Nadra  … Yahya b. Maîn kendisinin güvenilir olduğunu söylemektedir.  Bunun aksine, Buhârî’nin kendisinden hadis almadığı, çok hadis rivayet ettiği ve hata yaptığı, her rivayetiyle amel edilemeyeceği haber verilmektedir”. (s. 152.)

Bir: Yahya bin Maîn, ravîler konusundaki değerlendirmeleri dikkate alınması gereken bir isimdir.

İki: Buharî’nin ondan hadîs almaması, ihtiyaç duymamasından kaynaklanıyor da olabilir.

Üç: Çok hadîs rivayet etmek tek başına bir kusur değildir.

Dört: Hata yaptığının söylenmesi her zaman hata yapması anlamına gelmez.

Beş: Her rivayetiyle amel edilemeyeceğini söyleyenler, bazı rivayetleriyle amel edilebileceğini de söylemiş olurlar.

Altı: Ebu Nadra, bu örnekte olduğu gibi, hata yapmayan güvenilir kişilerin rivayet ettiği bir hadisi aynen naklettiğinde, bu, söz konusu hadîsin sübutu aleyhinde delil olmaz, tam aksine, Ebu Nadra’nın kimi rivayetlerinin güvenilir ve hatasız olduğunu gösteren bir delil olur.

*

Gelelim Ebu Hilal’e..

İlyas Canikli şunları yazıyor:

“Ebû Hilâl … Hakkında rical kitaplarında çok değişik bilgiye rastlamak mümkündür. Ebû Davud, onun hadiste güvenilir bir kimse olduğunu söylerken Nesâî , “Hadiste kuvvetli değildir” demektedir. Fellâs ise, onunla ilgili şu bilgileri vermektedir: “Yahya b. Saîd Ebî Hilâl’den hadis rivayet etmezdi. Abdurrahman ise kendisinden hadis rivayet ederdi.” İbn Ebî Hatim “Buharî onu zayıf kimseler arasında saydı” derken, Ebû Hâtim de onu hadiste gevşek kimselerden kabul etmektedir. Yahya b. Maîn de “Hadiste güvenilir değildir. Hadisine ekler yaparak rivayet ederdi” demektedir. (s. 152.)

Görüldüğü gibi Ebu Davud onu “güvenilir” buluyor. Ondan hadîs rivayet eden muhaddisler mevcut.

Zayıf ya da gevşek bulanlar da, onu yalancılıkla veya hadîs uydurmakla suçluyor değiller.

“Hadîsine ekler yaparak rivayet etmesinden” neyin kastedildiği belli değil. “Hadîsten şu anlaşılır” diyerek kendi yorumunu ekliyor olabilir.

Bununla birlikte, bu kusur, burada tartışma konusu olan hadîs için söz konusu değil.

Söz konusu hadisi diğer “güvenilir” senetlerde geçtiği gibi rivayet etmiş olduğuna göre, “Her zaman da ekleme yapmıyormuş” hükmünü vermek gerekir.

İlyas efendi ise, bu hükmü vermek yerine, “Bak gördünüz mü, hadîslere ekleme yapabilen bir adammış, dolayısıyla bu hadisi de atalım” demeye getiriyor.

Tamam da, güvenilir rivayet silsileleri neyine yetmiyor!

O rivayet silsilelerinin varlığı, Ebu Hilal’in kimi rivayetlerinin son derece güvenilir olduğunu ispatlar, başka birşeyi değil.

*

Ürettikleri saçmalıkların dipsiz hamakatlerinden mi yoksa derin sahtekârlıklarından mı kaynaklandığı konusunda tereddütte kaldığımız böylesi kişilerin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadîsleri söz konusu olduğunda hadlerini bilip edeplerini takınmaları gerekiyor.


SİYASAL İSLAM VE LAİK SİYASETİN EMRİNDEKİ "SİYASAL" İLAHİYATÇILAR

 




Önceki yazılarda "Ehl-i Sünnet ve Cemaat" tabirinde sözü edilen cemaatin, “başında bir halifenin/imamın bulunduğu İslam devleti (ümmet devleti) olduğunu” belirtmiştik.

İslam devleti tabirinin birçoklarının tüylerini diken diken ettiğinin farkındayız.

Üstelik bunların birçoğu kendilerini dindarlıkta yekta zannetmekte.

Fakat, dinsizliğe (küfre, şirke) devleti bonkörce bağışlarken, İslam’a devleti çok görüyorlar.

Laiklik (siyasal dinsizlik) için her gün iman tazelerken, sözde müslüman oldukları halde, İslam’ın devlete hâkim olmasını gereksiz ilan ediyor, hatta “tehlike” ilan edenlere dolaylı destek veriyorlar.

Bunu yaparken de “Siyasal İslam”dan, “İslamcılık”tan vs. söz ederek dolambaçlı ifadeler kullanıyorlar.

Hristiyan ve Yahudiler ile onların izinden giden yerli-milli işbirlikçileri, çağdaş Batı uygarlığının Amerika’da hayata geçirdiği “En iyi kızılderili ölü kızılderilidir” politikasından uyarlanmış olan “En iyi İslam, devletsiz, siyasetsiz, laik (siyasal dinsiz) rejimin insafına terk edilmiş köle İslam’dır” felsefesinin üzerine yapıştırdıkları “laik tandanslı din ve vicdan hürriyeti” etiketi ile Müslümanları aldatıp dolandırıyorlar.

*

İslam kelimesi yetmiyormuş gibi “Siyasal İslam” ve İslamcılık tabirlerini ortaya atıyor, böylece içimizdeki aptalları ve de “Ne şiş yansın ne kebap” babından aptal görünmeyi çıkarlarına uygun bulanları peşlerine takıyorlar.

Sözde İslam’a değil, Siyasal İslam’a ya da İslamcılığa karşılar.

Bu, “Erdoğan iyi, Siyasal Erdoğan (siyaset yapan, devlet yöneten Erdoğan) kötü” demek gibi birşey..

Evinde oturan, etliye sütlüye karışmayan, kanun yapmayıp konulan kanunlara tıpış tıpış uyan etkisiz yetkisiz, güdülen koyundan farksız, ayaklar altında çiğnenen aciz bir Erdoğan’ı baş tacı etmeye hazırlar, fakat Siyasal Erdoğan’ı ise ellerine geçirseler bir kaşık suda boğacak, diri diri derisini yüzecekler.

Güya Erdoğan’a karşı değiller, Siyasal Erdoğan’a karşılar.

*

Böyle yazdığımıza bakmayın, Erdoğan gibi siyasetçiler söz konusu olduğunda kimse böylesi bir söylemle ortaya çıkmıyor.

Çünkü bu tür numaraları kimsenin yutmayacağını gayet iyi biliyorlar.

Fakat İslam söz konusu olduğunda bu bayat ve aptalca söylem sözde “bilimsel” kitaplarda bile kendisine yer buluyor.

İslam’a değil Siyasal İslam’a karşı olduklarını söyleyenler çok akıllılar ya, dünyada bir tek onlar akıllı ya, Müslümanları aptal zannediyorlar.

Bu hokkabaz abrakadabrasını Müslümanlardan ahmak ya da dünyaperest olanlara yutturmak için de, özellikle İslamî camiadaki “nüfuz/etki ajanı” konumundaki adamlarını kullanıyorlar.

(Bunlardan biri, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığını da yapmış olan Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in “Özel Harp”in adamı olduğunu açıklamış bulunduğu Mehmet Şevket Eygi idi. Bu şahıs, Erbakan’ın gazetesi Millî Gazete’de “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye yazabilmişti. Yazmasına müsaade edilmişti.)

*

Fakat böyleleri, mesela Atatürkçülük vs. söz konusu olduğunda “Atatürk’e değilse de,  her tür Atatürkçülüğe ve dolayısıyla Siyasal Atatürkçülüğe karşıyız” demiyorlar. (Atatürk öldüğü için, onun “şahsına” taraftar veya muhalif olmanın “fiilen” bir önemi yok. Fakat Atatürkçülük ideolojisi millete dayatılıyor.)

İslam’a değil İslamcılığa karşı olduğunu söyleyen süper sivri zekâlar milliyetçilik bahis mevzuu olduğunda “Milliyetle sorunumuz yok, fakat siyaset arenasında milliyetçilik yapmak, milliyet istismarıdır. Biz siyasal milliyetçiliğe karşıyız” diye konuşmuyorlar.

“Milliyete diyeceğimiz bir şey yok, fakat milliyetçiliğin (ırkçılığın) her türü sapıklıktır” diye yazmıyor, yazdırmıyorlar.

“Dinsizlik, fertlerin kendi karar verecekleri birşeydir, isteyen dinsiz olabilir, fakat dinsizlik devlete hâkim hale getirilerek dinsizler lehine dinliler baskı altına alınmamalıdır, siyasal dinsizlik (dinsizlikçilik) tehlikelidir” demeyi kimse düşünmüyor.

İslam’a değil İslamcılığa karşı olduğunu söyleyen beyzadeler, “Türkiye’ye değil, Türkiyeciliğe, özellikle de Siyasal Türkiyeciliğe karşıyız” deme ihtiyacı duymuyorlar.

Türkiye yaşasın, var olsun, fakat Siyasal Türkiye kahrolsun, Türkiyecilik kahrolsun! Türkiyeciliğin her türü sapıklıktır” demek, Türkiye düşmanlığı değilse, Türkiye düşmanlığı nasıl birşeydir?

Sözde İslam’a değil İslamcılığa karşı olanlar, kendi putlaştırdıkları şahıslar, kurumlar, devletler, gruplar, cemaatler, ideolojiler vs. söz konusu olduğunda böyle akla ziyan ayrımlar yapıp konuşmak bir yana, öyle konuşacak olanları hain ilan edip çarmıha germek için alesta bekliyorlar.

Bunlara göre, herşeyin “siyasal”ına kapı sonuna kadar açık olmalı, milliyetçiliğin/ırkçılığın, sosyalizmin/solculuğun, her zihniyetin “siyasal”ı, siyaseti serbest olmalı, siyaset ve siyasallık bir tek İslam’a yasaklanmalı.

*

Laiklik (siyasal dinsizlik) devlet işleriyle din işlerini birbirinden ayırma iddiasında..

İslam ise, devlet işleriyle dinsizlik işlerini birbirinden ayırıyor

İslam’a göre dinsizlik devlete karışamaz, dinsizliğin devlet işlerine bulaştırılmasına müsaade edilemez, din de (İslam devleti de) dinsize karışmaz, ona müslüman olma dayatmasında bulunmaz.

İşte bu noktada Siyasal İslam (İslam’ın siyaseti) ile siyasal dinsizlik (laiklik) karşı karşıya gelmektedir.

Müslümanlar, “Siyasal alanın temel kurallarını kullar koyamaz, bunlar ancak kulların yaratıcısı olan Allahu Teala tarafından belirlenir. Biz insanların, temel hak ve hürriyetler söz konusu olduğunda birbirimiz için kural koymamız, birbirimize tanrılık taslamamız anlamına gelir, birbirimizi kendimize kul ve köle yapmaktır” derken, açık ya da örtülü (takiyyeci) dinsizler (kâfirler ve münafıklar), “Kuralları Allah koyamaz, bizim putlaştırdığımız, tanrı yapıp taptığımız şahıslar (tağut) koyar, biz onların ilke ve inkılaplarına tabi oluruz. Siyasal alan, tağutlarımızın tekelindedir” diyorlar.

*

Ve bu tağutçu laikler, tağutun egemenliğinin sürmesi için bir yandan jakoben siyaset izlerken, diğer yandan da Müslümanlar arasındaki ajanları ve işbirlikçileri ile beşinci kol faaliyeti yürütüyor, içerideki “itikadî sabotaj timleri” eliyle İslam’ı içeriden tahrif ve tahrip etmeye çalışıyorlar.

Adamlarına “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye yazdırabiliyorlar.

Bu arada, kullanışlı dünyaperestler olan “devlet memuru” modernist-tarihselci ilahiyatçıları da tepe tepe kullanmayı ihmal etmiyorlar.

Bunlar eliyle, İslam’ın siyaseti demek olan Siyasal İslam’ı yok etmeye, İslam’ın siyasete ilişkin hükümlerini geçersiz hale getirmeye ve itibarsızlaştırıp unutturmaya çalışıyorlar.

Bunun için de, Kur’an’daki siyasete ilişkin hükümleri tarihsel (tarihte kalmış, devri geçmiş) ilan ediyorlar.

Hadîslere gelince.. Onları da ya ravîleri (rivayet edip aktaranları) bahane ederek ya da “metin tenkidi” adını verdikleri “Bence Peygamber bunu demiş olamaz” şeklinde özetlenebilecek sözde bilimsel “her hadîsin üzerine giydirebildikleri konfeksiyon kılıf” ile, “uydurma” etiketli çuvala dolduruyorlar.

Böylece, hem o hadîsleri rivayet eden selefi, hem bütün bir ömürlerini bu işe harcayarak onları toplayıp yazmış olan muhaddisleri, hem de onlardan hareketle bize “fıkıh” mirası bırakmış olan ulemayı cahil, anlayışsız, uydurmalar peşinde ömürlerini ziyan etmiş ahmaklar taifesi ilan etmiş oluyorlar.

Fakat dertleri aslında onlarla değil.. Dertleri, hadîslerdeki İslamcılığa, Siyasal İslam’a dayanak olan tebligatla..

O tebligatı, bildirimleri katletmek için çalışıyorlar.

Kim için, kim hesabına?

Hristiyan Batı patentli laikçi tağut düzeninin bekası için..

Bu işbirliğinde nimet-külfet dengesi de gözetiliyor tabiî.. İşbirlikçi ilahiyatçı makulesinin hizmetleri karşılığında aldıkları samansal "semen", ömür boyu garantili bir maaş ile Hristiyan yüksek öğrenim sisteminden ithal edilmiş prof., doç. ve dr. gibi unvanlar.

*

Söze başlarken de belirttiğimiz gibi, Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde geçen cemaat, “başında bir halifenin/imamın bulunduğu İslam devleti (ümmet devleti)” anlamına geliyor.

Dolayısıyla konu halife/imam kavramıyla da ilişkili.

Bir sonraki yazıda, hilâfet kavramıyla ilgili hadîsleri “metin tenkidi” baltasıyla doğramak için bir doktora tezi yazmış olan bir ilahiyatçının arızalı beyninin tomografisini çekeceğiz inşaallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."