hanefi avcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hanefi avcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

LAİKLİK, ACIKILDIĞINDA AFİYETLE YENİLEN HELVADAN MAMUL "HUKUK DEVLETİ" PUTU, VE 28 ŞUBAT

 
















 

Cemaat konulu bir önceki yazıda Rasulullah efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadîs-i şerîfini aktarmıştık:

“Her kim (halifeye) itaatten hurûc edip çıkar ve cemaatten ayrılır da fırkalaşır ve bu hal üzere ölürse, o kişi cahiliyet ölümü ile ölmüş olur.

“Ve her kim de ulusu/milleti/kavmi/ırkı için öfkelenerek, ya da milleti/ulusu için davetçilik yaparak (davası milliyetçilik olarak), yahut (hak yolda olup olmadığına, haklı olup olmadığına bakmaksızın) milletine/ulusuna (devletine) yardım ederek “içyüzü ve gayesi (Şeriat’e uygunluğu, hak oluşu) belirsiz” bir davanın sancağı altında savaşır ve böylece öldürülürse, işte bu, cahiliye ölümüdür.

“Ve her kim de günahsız-günahkâr diye ayırmadan, müminlerinin (vebalinin) korkusunu duymadan, ahitleşilip sözleşilmiş olana verilen söze vefa göstermeden (anayasa ve yasalar ile verilen haklar ve yapılan taahhütler çiğnenerek, yürürlükteki hukuk ayaklar altına alınarak) ümmetimin üzerine yürürse, işte o, benden değildir, ben de ondan değilim.”

(Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 50.)

Türkiye gibi laik (siyasal dinsiz) ülkelerde yaşayan Müslümanların devletle olan ilişkilerini “ahit” (sözleşme) kavramı çerçevesinde ele almak uygun olur.

Zaten (Allahu Teala’nın hükümlerine, yani Şeriat’e tabi olmayı kabul etmeyen) laik-seküler zihniyetin hukuk düşüncesi “sözleşme” kavramı üzerine kuruludur. 

Öyle ki, (Hobbes, Rousseau ve Locke gibi düşünürlerin yazılarından ilham alan) anayasa hukuku ve kamu hukuku doktrinleri, devletin “meşruiyet”inin temeli olarak “toplumsal sözleşme” (social contract) nosyonunu öne çıkarır.

[Aslında bu, kutsal kitaplardaki ahit/sözleşme nosyonunun laikleştirilmiş biçimidir. Kullar olarak Allahu Teala’ya karşı sorumluluğumuzun temelini “Elest” bezminde yapılan ikrar oluşturur. Tevrat’ın Eski Ahit (Old Testament)İncil’in de Yeni Ahit (New Testament) olarak adlandırılması tesadüf değildir.]

*

İnsanlar, topluluklar ve devletler arasındaki ilişkilerde esas olan, rızaya dayalı “sözleşme”dir, karşılıklı olarak birbirlerine vermiş oldukları “sözler”dir. (Toplumun temeli olan aileyi kuran nikâh da erkek ile kadın arasındaki bir ahittir/sözleşmedir.)

Bu sözleşmeler aldatma, fizikî veya psikolojik baskı ve zorlama olmadan karşılıklı rızaya dayalı olarak yapılıyorsa ve (İslam açısından) Şeriat’e aykırı değilse, (olaya modern hukuk düşüncesi açısından bakanlar için de dünya genelinde kabul gören evrensel hukuk ilkelerine aykırılık taşımıyorsa), tarafları bağlar ve sözleşmeye imza atan bütün taraflar için taahhütlerini yerine getirme yükümlülüğü doğar.

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in Mekkeliler ile yaptığı Hudeybiye Antlaşması esas itibariyle bir sözleşmedir.. Antlaşmanın hükümleri vahiyle belirlenmiş değildir, Rasulullah s.a.s. ile Mekkeliler arasındaki “pazarlığın” ürünüdür. Ve imzalandığı anda iki taraf için de bağlayıcı hale gelmiştir.

*

İşte bir devletteki anayasa ve yasalar da bu şekilde hem vatandaşların kendi aralarında hem de yönetenlerle yönetilenler arasında geçerli olmak üzere yapılmış sözleşmeler olarak değerlendirilebilir.

Ancak (Müslümanlar’ın kendilerinden olan ulu’l-emrin Şeriat’e uygun olarak koymuş olduğu kurallar durumunda olmamaları yüzünden) laik nitelikteki yasalar için “geçerli/meşru bir sözleşmenin tüm şartlarını taşıdıklarını” söylemek (İslam açısından olaya bakıldığında) mümkün değildir.

Çağdaş/modern-laik hukuk düşüncesi şartların eksiksiz biçimde sağlanmış olmasını dert etmez. Zeminini kaybetmemek için dert etmemek zorundadır. Öyle ki, Türkiye’deki “darbe” anayasaları gibi dayatmalar bile “sözleşme” kabul edilir. Bu, su ve sunî aromadan oluşan bir karışıma “meyve suyu” muamelesi yapmak gibi birşeydir.

Böylesi bir durumda gerçek anlamda bir “sözleşme”den ve dolayısıyla “sözleşme” nosyonuna dayalı gerçek bir meşruiyetten söz etmek mümkün olmayacak, fakat “mış” gibi yapılarak sorun halının altına süpürülecektir.

*

Laik rejimlerde (özellikle de Müslümanlar açısından) gerçek bir sözleşmenin şartları oluşmamış bulunduğu için, meşruiyet krizi ve bağlayıcılık sorunu alttan alta daima kendisini gösterir.

Ancak “rejim” açısından bu çok da dert değildir, çünkü “düzen”in işleyişini gerçekte “sözleşme”ye olan inanç (meşruiyetin varlığı) değil, fiilen kendisini gösteren “kuvvet” sağlar.

Rejim kendisini kuvvetli hissettiği ve gerçekten kuvvete sahip olduğu sürece meşruiyeti umursamaz. Çünkü fiiliyatta kuvvetli olan haklıdır, bir başka deyişle hak, kuvvetten doğmaktadır.

Bu, doktrinde özellikle Franz Oppenheimer’ın tezi olarak ele alınan ve başta Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in Esas Teşkilat Hukuku (Anayasa Hukuku) kitabı olmak üzere Türkiye’de pekçok anayasa hukuku, kamu hukuku ve kamu yönetimi kitaplarına konu olmuş bulunan yaklaşımdır.

Ancak, bu tür teorik tartışmalara vakıf olmasalar da siyasetçiler kafa yapılarına ve meşreplerine uyan yaklaşımları sezgisel olarak keşfeder ve (bazen milleti aldatmak için tam tersi yönde konuşsalar da) sezgileri doğrultusunda hareket ederler.

Bunun tipik örneği, Selanikli Mustafa Atatürk’ün “saltanatın lağvedilmesi” görüşmeleri sırasında (“Hayatta en hakiki mürşit ne ilimdir ne Cevat Akşit, ne de Gürünlü Eczacı Hurşit.. Mürşit, elimdeki cellat baltasıdır” makamından) yaptığı konuşmadır:

“Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere [fikir alışverişi, görüşme] ile, münakaşa ile verilmezHâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. …

Burada içtima edenler [toplananlar], Meclis ve herkes meseleyi tabiî (doğal) görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır.

“Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

(M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, Milli Eğitim Basımevi, 1969, 9. b., s. 690-691.)

*

Laik-demokratik düzen millete “Seni temsil eden vekillerin (milletvekilleri) senin adına senin için bu yasaları yaptı, dolayısıyla sen taraf sayılırsın, hatta taraf bile değilsin, yasaların sahibisin, çünkü bu yasaları vekillerin vasıtasıyla bizzat sen yapıyorsun, dolayısıyla bu yasalar seni bağlıyor” diye masal anlatır ve meselenin içinden çıkar.

Sorun şurada ki, vekiller bir defa seçildiklerinde bir dahaki seçime kadar müvekkillerine karşı herhangi bir sorumluluk duymaz ve hesap da vermezler, hatta dokunulmazlık zırhı ile korunurlar, öyle ki, seçen büyük kitle seçilen sınırlı sayıdaki kişinin mahkumu haline gelir, tahakkümü altına girerler.

Bunun yanı sıra, rejim sadece milletin çoğunluğunu millet sayar, muhalif azınlığa ise lisan-ı hal ile “Siz millet değilsiniz” diye seslenir.

İşte o milletten sayılmayan kesim için “sözleşme” gerçek/meşru bir sözleşme değildir.

Bir dayatmadır. (Baştan demokrasiye iman ediyor ve “Benim görüşüme aykırı olsa bile çoğunluğun arzusuna uyarım” diyorsa o başka.)

*

İslam’da ise yönetilenler için kuralları yönetenler koyamaz, hem yönetilenler hem de yönetenler aynı vahiy kökenli kurallara tabidirler.

Dolayısıyla burada gerçek eşitlik ve adalet ortaya çıkar.

(Batılılar’ın kadın hakları vs. gibi özgürlük söylemleri gerçekte kadınları, onlara karşı herhangi bir sorumluluk duymadan hem ekonomik hem de cinsel anlamda istismar edebilmenin anahtarıdır.

Kadınların özgürlüklerinden yararlananlar son tahlilde erkeklerdir.

“Ne kaa ekmek o kaa köfte” hesabı burada, “Ne kadar kadın özgürlüğü, kadınlar karşısında o kadar erkek özgürlüğü ve serbestisi” denklemi hükmünü icra eder.

Kadın genç, güzel ve dinçken özgür olduğunu hisseder, bunlar elinden çıktığında ise özgürlüğünün bir işe yaramadığını, özgürlük illüzyonu içinde kendisini kullandırmış ve tüketmiş olduğunu görür.

Çünkü erkeğe ait “kadın özgürlüğü”, artık "kuruyup solmuş, eskiyip pörsümüş, çaptan düşüp deforme olmuş, taravetini yitirmiş olan"ı terk etmiş, yönünü yeni yetmelere çevirmiştir.

İşte o zaman “özgür kadın”, sahip olduğu özgürlüğün piyasada alınıp satılan bir meta olduğunu farkeder.)

Evet, İslam’da yönetenlerle yönetilenlerin hakları vahiy tarafından belirlenmiştir, sözleşme ancak Şeriat’in (ilahî yasaların) sınırları içinde kalınma şartıyla bir anlam ifade eder.

Müslümanlar ile zimmî (zimmetli/anlaşmalı) durumundaki gayrimüslimler arasında mevzubahis olan sözleşmelerde de aynı durum geçerlidir, Müslümanlar’ın Şeriat’e aykırı olarak gayrimüslimlere diledikleri gibi kural dayatma hakları mevcut değildir.

İmdi, Müslümanlar açısından bakıldığında laik rejimlerdeki yasal düzenlemelerin önemli bir bölümü esas itibariyle dert edilecek ve İslam’a/Şeriat’e aykırı kabul edilip sorun yapılacak şeyler değildir. Mesela trafikte arabaların sağdan gitmesi, kırmızı ışıkta durulması, diğer trafik kuralları vs. sorun edilecek kurallar olmaktan uzaktır.

Yasal düzenlemelerin önemli bir bölümü bu durumdadır.

*

Müslümanlar açısından sorun olan (Şeriat’e aykırı) düzenlemelere gelince..

Devlet (yakalarına devlet etiketi yapıştırarak iş gören siyasetçi ve bürokrat-memur taifesi) bu konularda müslüman vatandaşların (sözleşme” nosyonu çerçevesinde) söz verip kendilerini bağlamış ve sorumlu hale getirmiş olduklarını kabul eder. Öyle varsayarlar.

Bunun sonucu olarak, (kendi kendilerini yalanlamak, gayrimeşru ilan etmek anlamına geleceği için) müslüman vatandaşlara karşı despotik ve baskıcı bir tutum sergilemekte olduklarını kabul etmeye yanaşmazlar.

Müslüman halkın (sözleşme nosyonu çerçevesinde) kendi rızalarıyla yasalara uyma taahhüdünde bulunduklarını varsayarak, müslüman bireylerin gerçekte “dayatma” niteliği taşıyan (Şeriat’e aykırı) kimi düzenlemelere uymamalarını “suç” (sözleşmeyi çiğneme cürmü) ilan eder ve onlara yönelik kendi dayatmalarını “hukukun gereği” gibi gösterirler.

Müslümana onun rızası bulunmayan dayatmalarda bulunmaları yetmiyormuş gibi bir de “dayatmaya direnme hakkını” yok sayarak onu suçlu ilan eder ve cezalandırırlar.

Ancak, kendilerini söz konusu “sözleşme” ile bağlı kabul etmez, çıkarları gerektirdiğinde çifte standart uygularlar. Canları istediğinde hukuk dışına çıkarlar.

Ayrıca, Şeriat’in yönetenler ve yönetilenler, müslümanlar ile gayrimüslimler için hak ve yükümlülükler bakımından “değiştirilemez” sınırlar getirmiş olmasına karşılık, laik düzende hak ve mükellefiyetler “anayasa yapma ve değiştirme” imkânına sahip olanların iki dudakları arasından çıkacak keyfî kararlara bakar.

Dolayısıyla haklarınız pamuk ipliğine bağlıdır.

Şüphesiz ki sözlerin en doğrusu Allahu Teala’nın sözleridir:

“Bir mü'min hakkında ne bir yemin (veya soydaşlık/yurttaşlık bağı), ne de bir ahid (sözleşme, zimmet) gözetirler. İşte onlar gerçekten haddi aşanlardır.” (Tevbe, 9/10)

*

Evet, bu noktada önümüze birtakım önemli sorunlar çıkıyor.

Laik yönetimlerin, Müslümanları (razı olmadıkları) Şeriat’e aykırı düzenlemelere uymakla yükümlü görüyorlarsa, (hiç değilse tutarlılık, dürüstlük ve “hukuk devleti” olma adına,) o düzenlemelerin tamamına kendilerinin de sadakat göstermeleri ve eksiksiz uymaları gerekir.

Ancak, işte bu noktada laik rejimlerin, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, çifte standart sergileyebildiklerini görüyoruz.

Devreye istihbarat teşkilatları (gizli servisler) ve onların “hukuka uygun sayılan hukuksuzluklar”ı girebiliyor.

Mesela Türkiye’de Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan kimi “örtülü” hukuksuzlukları ve 1990’larda tavan yapan faili meçhulleri bu bağlamda değerlendirebiliriz. 

Devlet içindeki bazı odaklar birilerinin kalemini kırabiliyor ve öldürebiliyorlar.

Öldürtebiliyorlar.

Öldürttüler.

Öldürtürler.

*

Ben konuşmayayım, sözü “devlet”i içeriden tanıyan bir isme, aynı zamanda hukukçu olan üst düzey bir “emniyetçi”ye, Hanefi Avcı’ya bırakayım:

“… bizim ülkemizde devlet, vatandaşlarını rejime muhalefet edenlere karşı kışkırtmış, bizzat kendi vatandaşlarını yine kendi vatandaşları olan rejim muhaliflerine karşı fiili saldırılarda bulunması için kullanmak istemiştir. Oysa bu tür uygulamalar devletlerin var olma felsefesine tümüyle aykırıdır; devletin görevi vatandaşları arasında ortaya çıkacak sorunları çözmektir. Devlet varoluş sebebini ve fonksiyonlarını vatandaşlarına devrettiğinde, kendi kendisiyle çelişir ve devlet olmaktan çıkar. Bu tür uygulamalardan en çarpıcı olanı, sadece ülke dışında uygulanması gerekirken, devletin kendi vatandaşlarına karşı ülke içerisinde uygulamış olduğu psikolojik harekâttır. Bugün bile, her ne kadar kamuoyunda fazla hissedilmese de, MGK’da alınan kararlar doğrultusunda psikolojik harekâta ilişkin operasyon, plan ve kararlar devletin kurumlarınca koordine içerisinde yürütülmektedir.

“Devlet vatandaşlarından, mensup oldukları illegal örgütler hakkında sadece bilgi almak için yararlanabilir. Bu uygulamanın da koşulu ve sınırı vardır. Devlet başka araçlarla bilgi toplayamadığında ve bilgiyi sadece illegal örgütlerin içerisindeki kişilerden almak zorunda kaldığında, daha ağır ve büyük olayların olmaması için vatandaşlarından yardım alır. Ancak bu yardımın kapsamı bilgi almakla sınırlıdır. Bu koşulların dışında, bu sınırları aşan her uygulama son derece yanlıştır. Fakat bizim ülkemizde devlet, sol gruplara karşı sağ grupları, sağ gruplara karşı da sol grupları kullanmış, hatta fiilen eylemlere sokmuş, cinayetler işletmiş, katliamlara sokmaktan imtina etmemiştir….

“Geçmişte halkı birbirine karşı kullanmış veya kullanmaya kalkarak ciddi hatalar yapmış devlet görevlilerinin bu olaylardan ders çıkardığına ve artık aynı hataları tekrarlamayacağına inananların kısa sürede yanıldıkları görüldü. Bu defa da radikal dinci olarak tanımladığı halka ve hatta hükümete karşı laik kesimleri harekete geçirerek çok geniş kitleleri karşı karşıya getirmekten çekinmemiş, aynı anlayışı aynı düşünceyi hayata geçirmekten geri kalmamıştır…. beğenmedikleri düşünceleri savunan bir kısım insanlara karşı belli inançtaki halkı aktif tavır almaya alenen çağıran demeçler rahatlıkla verilmiştir. Tüm bu örnekler, kendi fikirlerinin kabulü konusunda devletin her yöntemi mubah saydığını açıkça göstermektedir. Bu yanlış anlayışın neticesi, bölgesel iç çatışmalar, katliamlar ve en sonunda olayların doruk noktası Susurluk olmuştur. …”

(Hanefi Avcı, Haliç’te Yaşayan Simonlar, 5. b., Ankara: Angora Y., 2010, s. 333-5.)

Şu sözler de Avcı’ya ait:

“… düşünün ki gece PKK’lılar evinize geldi. Ekmek istiyorlar, yol soruyorlar, … Diğer taraftan da gündüzleri askerler veya polis geliyor, örgüt hakkında bilgi istiyor, örgüte yardım etmemeleri konusunda halkı uyarıyor. Köylü karşı çıksa, aklından geçirdiği gibi davransa gözaltına alınabileceğinin, mağdur edilebileceğinin, kanundan bahsetmek istese de kimsenin onu dinlemeyeceğinin farkında. Geçmişte kimlerin infaz edildiğini, hangi köylerin yakıldığını, mülki amir ve savcıların şikayetlere dahi bakmadığını biliyor….

“Uzun süre bu şekilde yaşamak zorunda kalan insanlarda sahtekârlık bir yaşam biçimine ve davranış şekline dönüşür. Bir kişilik halini alan sahtekârca davranmak, o ortam içerisinde bulunan her insanı da böyle davranmaya itecektir.

“Yukarıda anlatılan yaşam tarzının biraz yumuşak biçimi, ülke genelinde büyük çoğunluk için de geçerlidir…. İnsanlar daha iyi imkanlara kavuşmak için, işini kaybetmemek için yetkilerini keyfi kullanan kişilere karşı çıkamaz…. İstenilen şekilde davranmadığı takdirde işten çıkarılma ihtimalinin ne demek olduğunu ancak bu riskle karşı karşıya kalanlar bilebilir.

“… Ülkemizde kurumlar, makamlar ve kişiler en ufak bir rüzgâr çıktığında hemen savruluyor, en hafif bir fiske ile yıkılıyorlar.  Güç kimde ise o tarafa yaslanıyor, hatalı veya yanlış olana karşı koymuyor, … Geçmiş dönemlerde askerlerin yönelimlerine göre bütün kurumlar kanun, hukuk, demokrasi vb. her şeyi bir tarafa bırakarak, hemen askerin yanında yer alıyorlardı…. Fakat şimdi güç odağı değişti; şimdi hükümet, başbakan bu güce sahip, rüzgâra göre eğilenler, bu defa da bu yeni rüzgâra göre eğilmeye başladılar.

“Ülkemiz, bırakın amirini eleştiren, yanlış karşısında tavır koyan ve görevinin gereğini yapan insan bulmayı, mevcut güç merkezinin gözüne girmek için kural tanımadan her türlü değeri ayaklar altına alan, üstünün istediği her şeyi itirazsız yerine getiren kişilerle doludur.”

(A.g.e., s. 353-56.)

Avcı’nın bir başka kitabında da şu satırlar yer alıyor:

“… Susurluk olayları yaşandığı dönemde, MİT ve askerler bana her türlü haksız saldırıları yaparken, hukuk [yargı, mahkemeler] beni korumuştu. JİTEM‘in [Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele] yaptığı hukuksuzlukları anlattığım zaman ‘JİTEM diye bir teşkilat yok’ denilmiş, sadece ‘var’ dediğim için Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman beni [çalıştığım kurum olan] İçişleri Bakanlığı‘na şikayet etmişti. Bakanlık JİTEM’i en iyi bilen kurum olmasınaher ilde polislerin JİTEM ile toplantılar yapmasına, yüzlerce yazı, rapor ve belgede JİTEM adı geçmesine rağmen ‘JİTEM var’ dediğim için [Bakanlık tarafından] jandarmaya hakaretten yargılanmama karar verildi. O günün tüm bakan, genel müdür ve bakanlık yöneticileri, hepsi JİTEM’in varlığını biliyor, inanıyordu ama ‘sen olmayan JİTEM’e var dedin’ diye suçlu olarak yargılanmama karar vermişlerdi.”

(Hanefi Avı, Devlet Bilgisi, İstanbul: Tekin Yayınevi, 2017, s. 75)

Görüldüğü gibi, eli kolu heryere uzanan MİT, askerlerin “hukuksuzluğu”nun yanında yer alıyor.

Tutuyor, üst düzey bir emniyetçiye, sırf yalan söylemediği, “hukuk”un yanında durduğu için “her türlü haksız saldırıları” yapıyor.

Biz de “Üst düzey bir emniyetçiye bunu yapanlar bizim gibi sıradan vatandaşlara ne yapmaz!” diye kara kara düşünmekten kendimizi alamıyoruz.

*

28 Şubat’ın yıldönümündeyiz, o yüzden şunu da ekleyelim:

O süreçte, tıpkı JİTEM gibi bir başka Frankeştayn canavarı daha türemişti: BÇG.. Batı Çalışma Grubu..

Grup adlı bu yasadışı çete de yine askerlerin marifetiydi..

Bu çetenin varlığını ortaya çıkaran kişi, yine bir başka üst düzey emniyet istihbaratçısıydı: Bülent Orakoğlu.

Askerliğini yapmakta olan bir polis memuru, Kadir Sarmusak, bu çetenin çevirdiği dolapları gösteren belgeleri Orakoğlu’na ulaştırmış, o da konuyu İçişleri Bakanı Meral Akşener’e iletmiş, meseleden haberdar edilen Başbakan Necmettin Erbakan da (bu çetenin banisi komutanları emekliye ayırmak yerine) hadiseyi safça Cumhurbaşkanı Demirel’e havale etmişti.

*

Peki bu süreçte MİT ne yapmıştı?

MİT, Erbakan’a (TC Hükümeti’ne) yönelik (ABD, İsrail ve beynelmilel Masonluk güdümlü) darbe teşebbüsünün ardındaki orkestra şefiydi.

Askerler darbe arabasının tekerlekleri, Demirel direksiyonu, MİT ise motoruydu.

(MİT’çilerin bu süreçteki vatana ihanet anlamına gelen rolünü geçmiş yıllarda 28 Şubat darbesinin her yıldönümünde yazdık, tekrar anlatmayalım.)

Sonuçta TC Hükümeti ve millet, “28 Şubat Yahudi darbesi”ni yiyerek sendeledi, yere kapaklandı.

O süreçte en açık ve sert tepkiyi merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca göstermiş, o sırada genel yayın yönetmenliğini yaptığım İslâm Dergisi’nin Mart sayısının başyazısında “darbenin arkasında İsrail’in bulunduğunu” dile getirmişti.

Aynı sayıdaki “Editör’den” başlıklı kısa yazım bahane edilerek DGM’de (Devlet Güvenlik Mahkemesi) hakkımda dava açıldı.

Erbakan Hükümeti yıkıldıktan sonra Fatih Çekirge gibi gazeteciler için çıkarılan basın affının kapsama alanına girdiğim için ceza almaktan kurtuldum.

Ancak Bülent Orakoğlu ile Kadir Sarmusak benim kadar şanslı değildiler, onlar, darbeci çetenin tekerine çomak soktukları için tutuklanıp hapse atıldılar..

O süreçte Erbakan’ın partisi Refah kapatıldı.. Ardından Fazilet Partisi kuruldu, onu da “Refah’ın devamı” diye kapattılar.

Erbakan siyasî yasaklı hale getirildi, hapis cezasına çarptırıldı.

İmam hatipler, Kur’an kursları gibi mevzulara hiç girmiyoruz.

*

Esad Efendi, darbeci hainlerin iplerini elinde tutan İsrail’e dokunduğu için vatanı terk etmek zorunda kaldı..

Bir süre Avrupa’da dolaştı, ardından Avustralya’ya yerleşti, fakat üç-dört ay sonra, Şubat 2001’de öldü.

Öldürüldü. [Ölümüyle ilgili kitabımızı internetten okuyabilirsiniz: ÇOK SESSİZ BİR ÖLÜM (ŞEYHLERİ DE VURURLAR)]

Benim öldürülmemden endişe ediyordu, o yüzden Amerika’daki cemaat mensuplarına ABD’ye yerleştirilmem talimatını vermişti, fakat ölen o oldu.

Benim payıma ölmeden atlatacağım zehirlenmeler ve yalnızlık düştü.

*

Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan, 8 Mayıs 2014 günü yayınlanan bir yazısında, 28 Şubat’ın 2003 yılına kadar devam etmiş olduğunu ilan etmişti: 

“28 Şubat döneminde yasakçı sisteme uymayan, yasakçı düzenin değişmesi için gayret eden veyahut ‘şimdilik’ bir şey yapmasa bile ileride sistem açısından tehlikeli olabileceği varsayılan insanlarla ilgili infaz kararları veriliyordu. Anlatıldığına göre infaz kararı çıkanların sayısı 11 bin 800 civarındaydı. Çok çeşitli yol ve yöntemlerle infazlara da başlanıyordu. 2003 yılına kadar devam eden süreçte bu 11 bin 800 infaz kararından yaklaşık 3 bin 600’ünün uygulandığı anlaşılıyor. Faili meçhul kalan cinayet, kayıp, çatışmada öldürülme, trafik kazası, intihar, evinde veya işyerinde ölü olarak bulunma, gizlice zehirlenme uygulanan yöntemlerden sadece bazıları…. Bunların bazıları ‘Kürtçü’ bazıları ‘Bölücü’ bazıları da ‘İslamcı’ yaftalarıyla suçlandılar, fişlendiler ve infaz edildiler.”

Gerçekte, 28 Şubat’ta hedefe konulan bazı kişiler 2003 yılından sonra da malum odakların elinden yakalarını kurtaramadılar.

“Nerden biliyorsun?” derseniz vereceğim cevap ancak Mevlana’nın şu sözü olacaktır: “Ben ol da bil!

Yakasını kurtaramayanlardan biri, Muhsin Yazıcıoğlu’ydu.

*

“Neden büyük ırmaklardan bile daha sarsıcıdır, karlı bir gece vakti dağ başında ölüme uyanan bir dostu hatırlamak?



DERİN CİNAYETLER, SUİKASTLER

 






Bülent Orakoğlu'nun 22 Temmuz 2020 tarihli son yazısı "FETÖ Gladyo’sunun hangi derin suikast ve cinayetleri deşifre oldu?" başlığını taşıyor.

İlk cümle, sanki bütün bu cinayetler aydınlanmış gibi bir kesinlik taşıyor.

Gaffar Okkan, Necip Hablemitoğlu , Muhsin Yazıcıoğlu Eşref Bitlis, Dost tarikatı lideri emekli binbaşı İhsan Güven ve eşi Sibel Güven 1993,2001, 2002, 2004 ve 2009 tarihlerinde çeşitli suikast yöntemleriyle FETÖ Gladyosu tarafından şehit edildiler. 

Ancak, ikinci cümlede bu kesin hüküm kayboluyor, yerini "iddialar" alıyor:

Karanlık suikastlarda en önemli ortak nokta FETÖ elebaşı Gülen’in her biri için ölüm emri verdiğine yönelik güçlü iddialardı. 

Gerçekte, güçlü iddialar ile köpürtülmüş delilsiz iddiaları birbirine karıştırmamak gerekir.

Önemli olan iddialar değildir, belgelerdir, delillerdir, (baskı altında kalınmadan ya da "Şu suçu üstlen, falanca suçunu görmezden gelelim" türünden pazarlıklara dayanmadan yapılan) itiraflardır.

*

FETÖ'ye kefil olmam.

Cinayet işleyebilirler mi?

İşleyebilirler..

Ne Fethullah, ne de şakirtleri masum birer peygamberdir.

Fakat, onlardaki günah ve suç işleme potansiyeli, Türkiye'deki neredeyse her siyasî cinayeti onların sırtına yükleme hakkını bize vermez.

Şu anda yasal zeminde ortaya çıkıp kendilerini savunma imkânları bulunmadığı için, birilerinin kendi cinayetlerinin üstünü örtmek için bu en elverişli günah keçisiyle ilgili iddiaları planlı ve sistematik bir biçimde yaymadıklarından emin olunamaz.

Orakoğlu gibi isimlerin bu ihtimali de düşünmeleri gerekir.

*

Nasıl ekonomide "kara para aklama" diye birşey varsa, medyada da "kara bilgi aklama" operasyonları sıkça yapılır.

Kara bilgi, kara propaganda diye adlandırılan uydurma haberlere ve gri propaganda denilen "yanlışlarla doğruların harmanlanmasından" oluşan çarpıtılmış gerçeklere karşılık gelir. 

Bunun bir örneği, iki gün önce, internetteki haber sitelerinde dile getirildi.

"Eski CIA ajanı, Türk medyasına haber yerleştirme taktiğini anlattı" deniliyordu.

Şu bilgiler veriliyordu:

Eski CIA ajanı Philip Giraldi, 'Occupy Peace' isimli sivil toplum hareketinin New York'taki toplantısında yaptığı konuşmada,Türkiye'de bulunduğu dönemde medyaya nasıl "haber yerleştirdiklerini" anlattı.

1980'lerin sonunda ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın (CIA) İstanbul'da görev yapmış ajanlarından olan giraldi Giraldi,  "CIA adına Türkiye’deyken, Türkiye medyasına hiç haber yerleştirmezdik. Fransa’da bizimle çalışan bir gazeteciye bir haber yazdırırdık ve sonra Türkiye medyası o haberi alırdı. Eğer Fransız medyasında yayımlandıysa, haber doğru kabul edilirdi" dedi.

Kısa Dalga'da yer alan habere göre; 18 yıl boyu CIA için terörle mücadele bölümünde çalışan Giraldi, 1986-1989 arasında CIA'in İstanbul saha ofisinin direktör yardımcısıydı. Giraldi son yıllarda, İsrail'le ilgili yorumları nedeniyle ABD'de tartışma yaratmıştı.

On yıl önce, Hürriyet gazetesinde, bu Giraldi ile yapılan bir röportaj yer almıştı.

Orada şöyle diyordu:

İşin içinde bir istihbarat örgütü varsa, misyonu gerçeğin bir versiyonunu yaratmaktır. Yaratılan gerçek olduğu anlamına gelmez. Ben de hep bunu yaptım. O yüzden biliyorum.

Doğal olarak, sadece Fransa'da değil, Türkiye'de de CIA ile çalışan gazeteciler vardır.

Fransa'da yayınlanan haberi öncelikle onlar aktarırlar. Fakat sadece onlarla kalmaz. Aynı masalı hemen herkes tekrarlar.

Buraya nereden gelmiştik?.. 

"İddialar"dan gelmiştik.

Belgelere, delillere, (pazarlık ürünü olmayan gerçek) itiraflara dayanmayan "iddialar"ın, bir istihbarat örgütünün bizim gibi saf vatandaşlar için ustaca bir aşçılıkla itina ile hazırladığı "bol baharatlı ve zeytinyağlı dolmalar" olmadığından emin olunamaz.

*

Orakoğlu'nun bir sonraki cümlesine geçelim:

Necip Hablemitoğlu, Dost tarikatı lideri ve eşi İhsan Güven, Sibel Güven, Muhsin Yazıcıoğlu suikastlarını bizzat FETÖ’cü terör örgütü militanlarının gerçekleştirdiği, Gaffar Okkan suikastında ise HİZBUL KONTRA, JİTEM ve FETÖ iş birliği yapıldığı iddiaları söz konusuydu. 

Orakoğlu'nun sözünü ettiği "şehit"lerden biri, kafasından Atatürkçü bir tarikat kurmuş olan İhsan Güven..

Bu çağdaş şeyh efendinin bir diğer özelliği "Deniz Kuvvetleri istihbarat subayı" olması.

Adam albay rütbesinde istihbaratçı.

Vikipedi'de hakkında şu bilgiler veriliyor:

Güven, kendisi gibi; İslamcı örgütler tarafından öldürülen Necip Hablemitoğlu ile birlikte şeriatçı örgütlerin finans kaynaklarını deşifre etmiştir. Kurmuş olduğu Dost Tarikatı adlı oluşumla gündeme gelen emekli albay olan İhsan Güven 4 Mayıs 2004 tarihinde İstanbul Tuzla'daki evinde öğretmen olan eşi Sibel Güven ile birlikte İbda-c örgütü tarafından vurularak öldürülmüştür.

Demek ki, geçmişin günah keçisi İbda-c imiş.

*

Gaffar Okkan suikastine gelince..

Onunla ilgili "iddialar"da işin içine Hizbul Kontra, JİTEM ve FETÖ konsorsiyumu giriyor.

Ancak, bu iddialar biraz tuhaf.

İmdi, Hizbul Kontra denilen şey, "derin devlet" yapımı, "Made in Turkey" damgalı Türkiye Hizbullahı. (Üstteki belli kişiler devletin adamı, alttaki saflar kalabalığı ise, avcı kekliğine aldanan zavallılar.)

Gerisinde "derin devlet" var.

JİTEM de yine TSK ve devlet demek.

Olayın bir ucunda da FETÖ yer alıyor.

Ancak, bu üç "örgüt"ü bir araya getiren bir "üst akıl", bir organizatör gerekiyor.

Dördüncü bir el.

"İddialar"da bu, eksik.

Dahası, cinayet için, bu üç örgütten tek biri de yeterli olurdu.

Ya da, JİTEM ile, onunla bağlantılı Hizbul Kontra.

Bu ikisi de kâfi gelirdi.

Neden işe FETÖ de dahil olmuş?

Nedeni, olaydaki Hizbul Kontra ve JİTEM izlerinin silinememesi, fakat "iddialar"da FETÖ'den de fedakârlık yapılamaması olabilir mi?

"Gerçeğin bir versiyonu"na duyulan ihtiyaç yani..

*

Orakoğlu'nun bir sonraki cümlesi:

Bu suikastlarda ikinci ortak nokta yargı süreçlerinin çıkmaza girmesi nedeniyle yargılama kararlarının kamuoyunu asla tatmin etmediği hususuydu.

Yıllar önce, şu anda Yargıtay'da görev yapan, daha önce Türkiye'deki sansasyonel bir soruşturmaya ismi karışmış olan bir hakim hemşerim ziyaretime gelmişti.

Sohbet sırasında bana söylediği şeylerden biri şuydu: 

Bir hakim olması hasebiyle kendisini geçmişte FETÖ'cü polisler de, MİT'çiler de ziyaret edip bazı davalar hakkında bilgi vermişlerdi.

Orakoğlu'nun bir sonraki cümlesi, "yargı süreçlerinin çıkmaza girmesi"ni salt FETÖ'ye bağlıyor.

Fakat bana kalırsa, MİT'e haksızlık ediyor, onu aciz ve beceriksiz gösteriyor:

Necip Hablemitoğlu 20 yıl önce bir faili belli olmayan suikast’e kurban gitmişti. Devlet içine sızmış FETÖ mensubu yargı ve güvenlik görevlileri Hablemitoğlu Suikast’ının aydınlatılmaması için karatma ve örtme taktikleri ile suikast’ın tetikçilerinin yakalanmaması adına hukuk dışı her faaliyete yol veriyorlardı. Zira Cemaat kisvesi altında ülkemizi faili meçhuller ile anılan bir ülke yapma peşindeydiler. 

*

Orakoğlu'nun sözlerinin devamı, FETÖ'nün cinayetlerini getirip Albay Levent Göktaş'a bağlıyor:

Geçmiş yıllarda TSK içinde sızdıkları hatta ele geçirdikleri iddia olunan Özel Harp Dairesi’nde FETÖ elebaşı Gülen’in istekleri doğrultusunda devlete ve millete karşı çeteleşen onlarca yıl iç ve dış vesayet merkezlerine hizmet eden FETÖ Gladyosu’nun organize bir şekilde 18 yıl önce işlediği ikinci cinayet dosyası ‘Dost tarikatı lideri’ olarak bilinen emekli Binbaşı İhsan Güveni sol gözünden eşi Sibel Güven’i kafasından vurarak öldürmeleriydi. Hablemitoğlu’nu şehit eden özel harpçiler Tarkan Mumcuoğlu ve Fikret Emek bu kez 3 Mayıs 2004 tarihinde, Tuzla’daki evlerinde İhsan Güveni sol gözünden eşi Sibel Güveni kafasından vurarak şehit etmişlerdi. FETÖ Gladyosu, Deniz Kuvvetleri istihbarat subayı olarak görev yapan İhsan Güven’ ve eşi Sibel Güvenin FETÖ hakkında Hablemitoğluna önemli bilgi ve belgeler verdiğinin tespit edilmesi nedeniyle Mak timi komutanı Levent Göktaş’ın emri ile infaz edilmişlerdi.

Orakoğlu'nu dinlemeye devam edelim:

Böylece Hablemitoğlu suikastının tetikçisi olduğu Nuri Gökhan Bozkır’ın ifadesinin yanı sıra ek delillerle ortaya çıkarılan Mumcuoğlu’nun, geçmişte Deniz Kuvvetleri’nde istihbarat subayı olarak görev yapmış İhsan Güven’in öldürülmesinde de parmağı olduğu anlaşıldı. Mumcuoğlu’nun Fikret Emek’le birlikte karıştığı İhsan Güven suikastı, 2004’ün en önemli faili meçhul cinayetlerinden biriydi. Hablemitoğlu suikastında, tetikçi işi şansa bırakmamıştı. Luger mermilerden ilki, Hablemitoğlu’nun sol gözünden girmişti. İhsan Güven de sol gözünden vurulmuştu. Ancak İhsan Güven’in vuran mermiler MKE yapımıydı. Sol gözden vurma, soruşturma makamları tarafından tetikçisinin imzası olarak değerlendirildi.

Mumcuoğlu’nun Fikret Emek’le birlikte karıştığı İhsan Güven suikastı 2004 yılının en önemli faili meçhul cinayetlerinden biriydi. Dönemin FETÖ’cü polisleri tarafından İBDA-C adlı yapıya yıkılmaya çalışılan bu faili meçhul cinayette öldürülen İhsan Güven, Popçu Çelik’in bir dönem üyesi olduğu Dost Tarikatı’nın lideriydi. Ayrıca Necip Hablemitoğlu, ölümünden bir süre önce İhsan Güven’le Fetullahçı yapılanmanın ne kadar tehlikeli bir örgüt olduğunu konuşmuş ve Köstebek adlı kitabında kullanılmak üzere bazı gizli belgeleri kendisinden edinmişti.

Bundan sonrası daha "somut":

Genelkurmay tercümanı Yıldırım Beğler’den sonra emekli Jandarma Kıdemli Yüzbaşı Özcan Tozlu da Gaffar Okkan suikastıyla ilgili benzer açıklamalar yaptı. Tozlu, Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ı, Albay Levent Göktaş yönetimindeki 7 kişilik Muharebe Arama Kurtarma (MAK) timinin öldürdüğünü iddia etti. Suikastın Hizbullahçı kılığında, örgütün kullandığı silahlarla yapıldığını aktaran Tozlu, olaydan 10 gün önce operasyon hazırlığının başladığını, timin bölgede keşif yaptığını ileri sürdü. Suikast yeri olarak Okkan’ın güzergâh olarak kullandığı Sezai Karakoç Caddesi ile Sümer Camii arasının belirlendiğini belirten Tozlu, 7 kişilik timin Ankara Kirazlıdere’deki MAK’ın merkezinden geldiğini vurguladı. Suikastta üs olarak olay yerine 20-30 metre uzaklıktaki Sümer Camii’nin kullanıldığını aktaran eski yüzbaşı, olaya ‘Hizbullah işi’ süsü verilmek istendiğine dikkat çekti.

Tam da bu noktada işler ilginçleşmeye ve sarpa sarmaya başlıyor.

Çünkü, anlatılan hikâye çerçevesinde FETÖ'nün adamı kabul edilmesi gereken Levent Göktaş, FETÖ kumpası olduğu söylenen Ergenekon davasının sanığı olarak karşımıza çıkıyor:

Okkan cinayetinden sonra Ergenekon davası sanığı L.G. [Albay Levent Göktaş] ile üst düzey bir komutanın toplantı yaptığını söyleyen Yıldırım Beğler, Kuzey Irak’tan gelen C Timi’nin önce iki helikopterle Diyarbakır’a, oradan da uçakla Antep’e geçmesi emri verildiğini aktardı. Bu uçak, 16 Mayıs 2001’de Malatya’da düşen CASA tipi askeri uçaktı. Uçakta bulunan 34 kişi hayatını kaybetti. Beğler, “Gaffar Okkan cinayeti faillerinin hepsi, yani C Timi’nin 20 kişilik tüm kadrosu da bu uçaktaydı diyor. Yüzbaşı Tozlu’da CASA tipi askeri uçağın Levent Göktaş tarafından düzenlenen bir sabotajla düşürüldüğünü iddia etmişti.

Olayın aydınlanması için, sözü edilen "üst düzey komutan"ın da araştırılması gerekiyor gibi görünüyor.

İşin gerisinde FETÖ varsa, "itirafçı" olup kendisini kurtarabilecekken Levent Göktaş neden böyle kaçıp saklanıyor ki?

Üstelik, FETÖ "kumpası" Ergenekon davası yüzünden beş yıl hapis yatmış..

"Ben Silivri Cezaevi'ne düştüysem, beni kullanan FETÖ'cüler de düşecek.. İşte tuğlayı çektim, çekiyorum, duvar gümbür gümbür yıkılıyor, altta kalanın canı çıksın" neden dememiş?..

Ve neden hâlâ demiyor?

*

Orakoğlu'nun yazısı şöyle son buluyor: 

Ancak 34 kişinin hayatını kaybettiği CASA uçağını bir sabotajla düşürdüğü, Gaffar Okkan Suikastının planlayarak gerçekleştirdiği iddia edilen Levent Göktaş’ın geçmişte hangi eylemlere karıştığının tespitini de elzem kılıyor sanırım!

Günümüze gelelim..

Üç gün önce, Levent Göktaş'a ait olduğu iddia edilen bir Twitter hesabında bazı iddialara yer verildi.

İlgili bir haberde şu satırlar yer alıyor:

Necip Hablemitoğlu soruşturmasının firari şüphelisi emekli Albay Levent Göktaş adına açılan Twitter hesabından dün bazı paylaşımlar yapıldı. "Güven" sorunu olmaması için belgelerin bugün videolu olarak yayınlanacağı duyurulan hesaptan "Beni Sedat Peker'le karıştırmayın" ifadesi kullanılınca, Sedat Peker de tartışmaya dahil oldu, karşılıklı restleşme yaşandı.

Göktaş'a ait olduğu iddia edilen Twitter hesabından, dün, her şeyi belgeleriyle açıklayacağını söylediği bir paylaşım yapıldı. O paylaşımlar şöyle:

"1-1959 yılında Niksar'da doğdum. 1980 yılında Kara Harp okulundan mezun oldum. 1995 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldum. 25 yıl TSK Özel Kuvvetlerde tim, tabur ve alay komutanlığı yaptım. 2005 yılında kıdemli albay rütbesinden emekli oldum.

2- 1992 yılında Azerbaycan, 1998-2001 yıllarında Suriye, 2000 yıllarında Kırgızistan'da ve 1993 ve 1997 yıllarında Irak'ta görev gereği bulundum. Çalışkan ve başarılı bir subaydım. Kırgın olduğum silah arkadaşlarım var. Kullanıldığım durumlar oldu. Hepsini yavaş yavaş açıklayacağım.

3-Bu akşam saat 22.00'de her şeyi belgeleri ile açıklamaya başlıyorum. Yarından itibaren video çekmeye de başlayacağım."

Twitter hesabından daha sonra Göktaş'ın Silivri Cezaevi'nde çekilmiş bir fotoğrafı paylaşılarak, şu not düşüldü: "Ben oraya bir kere girdim! ikinci kere girmeyeceğim! Oraya girmesi gerekenler girecek! beni kullananlar girecek! Akşam 22.00'de buluşmak üzere. Saygılarımla..."

Ancak, o akşam saat 22:00'de belgeler yerine başka açıklamalara yer veriliyor.

Aynı haberi okumaya devam edelim:

Açıklanacağı söylenen belgelerin paylaşılmadığı hesaptan ilerleyen saatlerde yeni paylaşımlar yapıldı:

"1-Herkese iyi akşamlar. Güven Sorunu olmaması için herhangi bir şüphe olmaması için belgeleri de yarın videolu bir şekilde açıklayacağım. Daha doğru olacağını düşünüyorum. Ayrıca Gözümün gördüğü hiçbir şeyden korkmadım. Kendimi Harp Okulundan mezun olmuş Teğmen gibi hissediyorum.

2-Yarından itibaren videolu anlatımlarım olacak. Net söylüyorum bazıları bu gece uyku uyumasın.Gerçek neymiş yarın görüşeceğiz. Beni Yere göğe sığdıramayıp dar zamanda yanımda olmayanlar k**** kursağında büyüyenler görüşeceğiz. Beni kullanıp bir kenara atanlar kabusunuz olacağım.

3-Siz korunaklı konaklarda kalırken ben sırt çantası ile orada burada geziyordum. K**** kursağında büyüyenler uyumayın lan uyumayın o tuğlayı Yarın çekiyorum. Altta kalanın canı çıksın!

4-Ve şunu aklınızdan çıkarmayın beni Sedat Peker ile karıştırmayın! Devlet denilen aygıtı başınıza geçiririm! Ben yanarsam Siz de yanarsınız net!"

Tuğla lafı, bir zamanlar Emniyetçi Mehmet Ağar'ın Uğur Mumcu cinayetinin perde arkası için yapmış olduğu açıklamaya yapılmış bir gönderme.

Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu şunları söylemişti:

“Avukat Sayın Emin Değer'in de bulunduğu bir gün, bizim eve gelen Mehmet Ağar, cinayetin karmaşıklığını anlatmak için, ‘Öyle bir iş ki, bir duvar gibi… Bir tuğla çekersek duvar yıkılır' dedi. Ben de kendisine çekin o zaman cevabını verdim. ‘Çekemem, yapamam' dedi. O zaman, çekerler, altında kalırsınız dediğimde de yüzünde ‘Bunu yapmaya kimsenin gücü yetmez' der gibi bir ifade belirmişti. Tuğlayı o günlerde kendisi çekebilmeliydi.''

*

Levent Göktaş'la ilgili habere dönelim..

Twitter hesabında kendisiyle ilgili olarak söylenen söz Peker'i kızdırmış, Göktaş hakkında başka iddialar ortaya atılmasına neden olmuştu:

Levent Göktaş'a ait olduğu iddia edilen hesaptan yapılan "Beni Sedat Peker ile karıştırmayın!" cümlesi nedeniyle, Sedat Peker de tartışmaya dahil oldu. Peker, Emre Olur hesabı aracılığıyla şu paylaşımları yaptı:

1- Biraz önce @halktvcomtr’yi seyrederken Levent Göktaş’a ait olduğu söylenen bir açıklamadan bahsediyorlardı. Orda bir kelime canımı sıktı 'Beni Sedat Peker’e benzetmeyin devleti başınıza yıkarım' demiş. Levent abi eğer bu sözü sen söylemediysen şimdi söyleyeceklerimden…

2- …dolayı kusura bakma. Beni Sedat Peker’le karıştırmayın demek ne demek ? Kimsin lan sen y..., Ankara’ya geldiğimde görüşmelerimizde yarım metre arkamdan yürüdüğün gerçekliği ortadayken beni Sedat Peker’le karıştırmayın demek ne demek ? Benim ilgi alanımda…

3- …değildin. Ancak emin ol şimdi radarıma girdin. Yaşar Baba vasıtasıyla bana teklif ettiğin para ile ortadan adam kaldırma tekliflerini de seçimlere 2 ay kala çekeceğim videolarda da konuşacağız. Kimsin lan sen beni Sedat Peker ile karıştırmayın diyorsun?

4- Ulan tüm dünya öğrendi de sen öğrenemedin mi? Dostlarımla eşit olmayı kabul ederim üstünlük taslamam ancak kimsenin beni küçültmesine izin vermem.Kibrit kutusuna girmeye hazır ol. Seni de kibrit kutusuna sokacam. Söz namus göreceksin. Zekaya saygı duymayı sen de öğreneceksin."

Peker'in paylaşımlarının ardından kendisine yanıt veren Göktaş, "Sedat Peker, Bana y***** demişsin! 2 senedir üç beş tane soytarı'nın kasetini yayınlamaktan Başka ne yaptın? Tayyip abi helalleşeceğiz dedin? Ne oldu o mevzu? Madem o kadar cesaretlisin? Evet sen olmadığımı herkes görecek!!! Misli ile iade ediyorum hakaretini!!" dedi.

Göktaş daha sonra iki paylaşım daha yaparak, Özel Kuvvetler dönemini atıf yaptı:

"1-Ayrıca Sedat Peker küfür hakaret sahibini küçültür. Bana klavye delikanlılığı yapma. Elinden geleni de ardına koyma. Sen Ankara koridorlarından bahsediyorsun. Ben 100 defa ölü bölgesinden girdim çıktım Kuzey Irak'ta. Ölü bölgesi ne demektir bilir misin sen?

2-%100 PKK'nın atış hakimiyetinin olduğu noktalardan girdim çıktım ben. Sen bana Ankara koridorlarından bahsediyorsun. Benim görev yaptığım yerleri rüyanda görsen korkarsın. Elinde geleni ardına koyan namerttir. Azdan az çoktan çok gider. Varsa belgen buyur. İftira atmakla olmaz." 

*

Ancak, Levent Göktaş'ın tuğlalı viedolarını izlemek için merakla bekleyen, heyecandan geceyi uykusuz geçirenler ertesi gün hayalkırıklığına uğradılar.

Haberi okuyalım:

Necip Hablemitoğlu suikastının planlayıcısı olduğu gerekçesiyle hakkında yakalama kararı çıkarılan ancak bulunamayan emekli Albay Levent Göktaş’a ait olduğu iddia edilen sosyal medya hesabından bir açıklama yapıldı.

Saat vererek suikasta dair bilgiler paylaşacağını dile getiren hesabın Levent Göktaş'a ait olup olmadığı bilinmiyordu. Tartışmalara Göktaş'ın avukatı Hüseyin Ersöz son noktayı koydu.

Ersöz, açılan hesapların gerçek dışı olduğunu söyleyerek, "Bu sosyal medya hesaplarının gerçek dışı şekilde gündem oluşturmak için yayınlanan videolar ve kurgulanan diyalogların da müvekkilimizin üslubu ve kişilik özellikleriyle taban tabana zıt olduğunu ifade etmek isteriz.

Müvekkilimiz hakkında adli süreç devam etmektedir. Kendisi hakkında yapılan adli işlemlerden basında yer alan yayınlardan haberdar olmuş bulunmaktayız. Kısıtlama kararı bulunan soruşturma dosyasına ilişkin bilgimiz basında yer alan bu bilgilerle sınırlıdır. Kamuoyuna yansıyan bilgi kirliliğine benzer dezenformasyon yöntemlerine sıklıklar başvurulduğu için itibar etmiyoruz.

Ailesinin takdiri ile bu süreçte müvekkilimiz Mustafa Levent Göktaş'ı ve kızlarını bizlerin temsil ettiğimizi, ailesi ve avukatları tarafından yapılanlar dışında açıklamalara itibar edilmemesini rica ederiz.

Levent Göktaş'ın Ailesinin de bilgisi dahilinde, 23 Temmuz, Cumartesi günü söz konusu sahte hesapların kapatılmasına dair bir online başvuru yapılmıştır. Ancak şu zaman kadar bu konuyla ilgili bir ilerleme kaydedilememiştir. Adli süreç ise bugün başlatılacaktır." ifadelerini kullandı.

*

Ne olmuştu?

Hanefi Avcı'ya göre, birileri, tuğla çekilmesin, duvar yıkılmasın, altta kalanların canı çıkmasın diye Levent Göktaş'la anlaşmışlardı.

Haberi okuyalım:

Necip Hablemitoğlu suikastının firari şüphelisi emekli albay Levent Göktaş’a ait olduğu iddia edilen ancak daha sonra askıya alınan Twitter hesabına ilişkin tartışmalar devam ediyor. Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı da tartışmalara katıldı ve “Anlaşma yapılarak kapatılması sağlandı” dedi.

Halk TV’ye konuşan Hanefi Avcı, Necip Hablemitoğlu suikastına ilişkin 2016 yılındaki sürece vurgu yaptı.

Avcı, “Bu olayın bir terör örgütü olayı olmadığını, devlet içerisinden kaynaklanan bir olay olmadığını düşünüyorum. Kişiler devlet memuru olarak görevliler ama bu infazı başka kurdukları irtibatlarla yapmış olabileceğini düşünüyorum. Bu insanlar kendi geliştirdikleri başka ideolojik irtibatlarla bu olayı yapmış olabilirler. Yüzde yüz bunlar yapmış olabilir diyemiyoruz ama eğer bu insanlar bu infazı yaptılarsa bu cinayeti başka insanlar yönetmiş gibi görünüyor” ifadelerini kullandı.

“Burada en çarpıcı şey her ikisinin de [Hablemitoğlu'nun ve Levent Göktaş'ın] aynı dönemde MİT müsteşarı olma iddiasının yoğunlukta olması” diyen Avcı, şunları söyledi:

“Bu cinayeti [Hablemitoğlu cinayeti] çözmeye çalışırken olaya ön yargıyla bakıldı. Bu olayı çözmeye çalışanlar ilk başlarda cemaate yakın insanlardı. Daha sonra ‘cemaatin elemanları bu işi yapmışlardır’ bakış açısıyla çözme faaliyet izlendi. En sonunda ise tahmin edilmeyen bir boyuta geldi ve tahmin edilmeyen insanlar olayın içinde rol aldı.”

*

MİT'e gelelim..

MİT eski yetkililerinden Mehmet Eymür'e ait bir internet sitesi var: atin.org.

Aşağıdaki satırlar, orada yer alan yazılardan birinde geçiyor:

Oyakbank eski genel müdürü olan Coşkun Ulusoy ve bir siyasi partinin halen başkanı olan birisi ile üvey akrabalıkları olduğu bilinen, İstanbul’un yeraltı kesimiyle karanlık irtibatları olan bir başkanımız [MİT Müsteşarı] Sayın Atasagun ile beraber hareket ederek, illegal operasyonlar planlayıp icra etmişlerdir. Hatta faili meçhul cinayetlerin dahi bu ikili tarafından yapılarak, baraj inşaatları adeta bu ekibin mezar arazisi haline getirilmiştir. Bu operasyonların içerik ve işlenişi hep sır olarak, ne yazık ki hafızalarda kalacaktır. Yakın dönemde olan bu cinayetlerin açığa çıkartılması isteniyorsa, bu şahıs veya şahısların hayatları –yaptıkları irdelenerek ancak açığa çıkartılabilir. 

Yine aynı siteden: 

ATASAGUN ve ekibinin yaptığı kanun dışı faaliyetler, dinlemeler, Yeşil gibi insan ortadan kaldırmalar, teşkilatın paralarının yenmesi, çok büyük zenginlikler, sahte diplomalar, en yakınındaki basın müşaviresiyle bile gönül eğlendirmelerle hayat sürecek kadar pervasızca hareket eden bir üst kademe varken, Başbakanımızın hiçbir şey yokmuş gibi, en uzun kalma rekoruna sahip, çalışmayan, iş üretmeyen, kendi hükümetine bile problemler çıkartan bir müsteşarı görevden almaması veya alamaması altında başka şeyler mi var ?

*

Yorum yok.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...