İsrail etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İsrail etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BU SAVAŞ KİMİN SAVAŞI, VE SEN KİMİN YANDAŞISIN?

 




Uluslararası ilişkilerde ebedî dostluk ve düşmanlık yoktur derler, doğrudur.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye hicret edince oradaki Yahudi aşiretleri/kabileleriyle dostane ilişkiler kurmak istedi. Medine Vesikası denilen belge bunun ürünü. Yürümedi, dostluk, Yahudiler’in ihaneti yüzünden kısa zamanda düşmanlığa dönüştü.

Hendek Savaşı sırasında da bu kabilelerden sonuncusuyla (Benî Kurayza) ittifak antlaşması yapıldı. Onlar da ihanet ettiler ve bedelini ödemek zorunda kaldılar.

Yakın tarihe gelelim..

1850’lerde yaşanan Kırım Savaşı’ında İngiltere ve Fransa, Osmanlı’nın yanında yer aldı ve Rusya’ya karşı durdu.

Aynı şekilde 1876-77’de yaşanan Osmanlı-Rus savaşında da İngiltere donanmasıyla Osmanlı’ya arka çıktı. Yeşilköy’e (Ayastefanos) kadar gelmiş olan Rus ordusu, İngiliz donanmasının toplarının tehdidi yüzünden geri çekildi.

Fakat 37 yıl sonra (Birinci Dünya Savaşı’nda) bu defa İngiltere, Fransa ve Rusya bir olup Osmanlı’ya saldırdılar. 

Eski dostlar düşman, eski düşmanlar da dost olmuşlardı.

*

Türkiye Cumhuriyeti Devleti sözde yedi düvele (yedi devlete) karşı verilmiş olan bir savaşla kuruldu. Bu düvel (devletler) arasında İngiltere’nin de adı geçiyor. 

Fakat Lozan Antlaşması’nın ardından İngiltere, Selanikli Mustafa Atatürk’e (en itibarlı nişanları olan) Dizbağı Nişanı’nı vermek istedi. Hangi hizmetinin karşılığı olduğu hususu tarihçiler arasında tartışma konusu.

Tabiî Selanikli Mustafa Atatürk de İngilizler’e karşı boş değildi. 1936 yılında Kral Edward'ı İstanbul'da âlâyıvâlâ ile ağırladı. Misafirperverlikte kusur etmedi. Çanakkale’de birkaç gün savaştığı, Filistin’de de karşılarından yıldırım hızıyla kaçtığı İngiliz’i artık düşman olarak görmüyordu. En candan dost kabul ediyordu.

Zamanla Türkiye, İngiltere ile olan dostluğu Bağdat Paktı ve CENTO ile daha da pekiştirdi.

Bu arada ABD de unutulmadı. Kore Savaşı’nda ABD’nin yanında saf tutuldu. Fakat aynı ABD, Kıbrıs Türkleri’nin gördükleri zulüm üzerine Kıbrıs’a müdahale etmek isteyen Türkiye’ye 1964 yılında “Johnson mektubu” ile beyzbol sopası göstermeyi ihmal etmedi.

(Beyzbola düşkünlükleri var. Başkan Obama da yakın zamanda Başkan Erdoğan’la beyzbol sopası eşliğinde bir telefon görüşmesi yapmıştı. Ayrıca çok medenî ve kibar insanlar.. Mesela Başkan Trump yazdığı nezaket ve zarafet timsali bir mektupta Erdoğan’a “Akıllı ol!” demişti. Afgan Müslümanları gibi "kaba saba" insanları değil de akıllıları sevmek gibi bir haslete sahipler.)

Kıbrıs meselesi 1974 yılında tekrar alevlenince ABD bu kez mektup değil filo gönderdi. Fakat Türkiye’yi korkutamadı. Bunun üzerine Türkiye’yi ambargo ile cezalandırma yoluna gitti.

Fakat Türkiye sadık bir müttefikti. Ayrıca CIA’in Türkiye’de MİT gibi sadık bir destekçisi vardı. 28 Şubat’ta MİT, CIA ile MOSSAD’a gereken hizmeti sunmaktan geri kalmadı.

*

Türkiye’nin İran’la olan ilişkilerine gelelim..

Şah zamanında bir sorun yoktu. Fakat 1979 yılında İran’da devrim yaşanıp rejim değişince ve İran kendisini “İslam Cumhuriyeti” olarak tanımlayınca laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’nin CIA ve MOSSAD güdümlü derinliklerinin keyfi kaçtı.

Asıl çatışma ise 2010’larda Suriye’de yaşandı. İran Esed’e destek verirken (ABD ile anlaşmış olan) Türkiye de muhaliflere destek verdi.

O arada ABD, kendi dolaylı kontrolü altında IŞİD (DAEŞ) diye bir örgüt kurmayı da ihmal etmedi. (Trump, bu örgütün Obama ile Hillary Clinton’un eseri olduğunu açıkladı.)

Esed her ne kadar Türkiye ile de arayı düzeltmiştiyse de, esas itibariyle İran’a ve Rusya’ya yakındı, ABD’nin güdümü altına girmiyordu. Fakat İsrail’in uzun vadeli hesapları, Suriye’nin, (İsrail’in fiilen eyaleti olan) ABD’nin etkisi altına girmesini gerektiriyordu.

Türkiye’nin, ABD’nin ricasını geri çevirmeye yetecek bir irade ve cesareti yoktu. Erbakan gibi biri bunu yapabilirdi, fakat CIA ile MOSSAD’ın MİT’teki ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki taşeronları 28 Şubat darbesiyle onun hareketini (partisini) kesip biçmiş, kolsuz kanatsız bir yürüyen ölü haline getirmişlerdi. Erbakan’ın Saadet Partisi, Türkiye siyaset denkleminde etkisiz eleman durumundaydı.

*

Bugüne gelelim..

ABD ve İsrail, Türkiye’nin de katkılarıyla Suriye’de muradına erdi.

Zafer sarhoşluğunun verdiği coşku ve heyecanla bir sonraki aşamaya geçmeye karar verdiler. İran’ı da Suriye gibi kendilerine selam duran, boyun eğip zeytin dalı uzatan bir ülke haline getirmek istiyorlardı. İran’daki muhalifleri kışkırtarak ve gerekirse kendileri de dışarıdan saldırarak rejimi kolayca çökerteceklerini düşündüler.

Fakat hesap tutmadı.

İran direniyor.

Sünnî Afganistan, ABD ve İsrail’in tehditlerine karşı İran’ın yanında yer alacağını açıklamıştı. Hemen akabinde Pakistan’daki Amerikancı yönetim Afganistan’a karşı saldırıya geçti. ABD aynı şeyi Türkiye’den de bekliyor. Türkiye’nin Suriye’de olduğu gibi İran’da da kendisinin yanında yer almasını istiyor. 

Ancak, ortada iki tane sorun var:

Birincisi, ABD ve İsrail, gelecekle ilgili planlarını büyük bir özgüvenle açık etmiş, Ortadoğu’da ülke sınırlarını değiştirmek istediklerini, buna Türkiye sınırlarının da dahil olduğunu uluorta ilan etmiş durumdalar.

Kendi zekâlarına ve Türkiye’nin karar mekanizmalarının aptallığı ile işbirlikçiliğine (ya da satılıklığına) olan güvenleri tavan yapmış durumda. (Ne de olsa 28 Şubat gibi mutlu bir tecrübeye sahipler.)

İran’ın Türkiye topraklarında gözü yok. Aynı şekilde Türkiye’nin de İran topraklarında.. Fakat İsrail’in Türkiye’de gözü var.. Türkiye'nin yönetim kademesi, nihayet yumurta kapıya dayanınca uyanmış, bu gerçeği kabul etmiş durumda. 

Zamanında Erbakan'ı her taşın altında yahudi aramakla, komplo teorisyenliğiyle suçlayanların ayakları nihayet suya erdi. 

*

İki sorun var dedik, ikincisi şu: Türkiye, Suriye’ye müdahalesinin başına çok iş açtığının, hedeflerine ulaşamama bir tarafa, esas itibariyle İsrail’in önünü açmış bulunduğunun farkında.. Türkiye kâr etmek bir yana, sermayeden yedi.. Zarar etti.. 

İşin başında zaten Türkiye ile Suriye’nin ilişkileri gayet iyi durumdaydı, Erdoğan ile Beşşar Esed ailece görüşüyorlardı. Ayrıca Türkiye insanı Suriye’ye pasaportsuz ve vizesiz gidebiliyordu. Orada (İsrail’in aparatı olmayı kabul edecek) nevzuhur bir Kürt devleti kurulması ihtimali de o gün için yoktu. 

Suriye’ye ABD ile birlikte müdahale etmekle Türkiye cini şişeden çıkardı, kendi ayağına kurşun sıktı.

Evet Türkiye, Suriye’de yaşadığı hayalkırıklığı yüzünden İran’da benzer bir maceraya atılmak istemiyor.

*

Ancak, ABD ve İsrail, Türkiye’yi (moda tabirle mayın eşeği olarak kullanıp) sahaya sürmek için elinden gelen herşeyi yapıyor.

Türkiye’yi İran’a karşı kışkırtmak için iki fay hattı üzerinde çalışıyorlar. Birisi milliyetçilik.. Diğeri ise mezhep farklılığı..

CIA’in ve MOSSAD’ın Türkiye’deki adamları (tesir/nüfuz/etki ajanları) ve (devlete sızmış) piyonları sürekli olarak bir Pers/Fars milliyetçiliği tehlikesinden söz ediyorlar.

Sanki Türkiye’de Türk milliyetçiliği yok..

Türkiye’de Kürtler, Araplar, Çerkezler vs. var, fakat “Benim anadilim Farsça, ben Fars milletindenim” diyen bir Allah’ın kulu yok.. İran istediği kadar Fars milliyetçiliği yapsın, bu, Türkiye için bir tehdit değil. Hatta, kendi milliyetçiliğini, Türkçülüğünü meşrulaştırmak için komşu milliyetçiliklere (bahane olarak ortaya sürmek üzere) ihtiyacı var.

Fars milliyetçiliği Türkiye için tehdit değildir, fakat Türk milliyetçiliği İran için tehdittir.. Çünkü orada milyonlarca Türk yaşıyor.

Bununla birlikte, Türkiye’deki CIA ve MOSSAD uzantıları sürekli bu Pers milliyetçiliği meselesini gündeme getirmekten geri kalmıyorlar (İran'daki ajanları da Türk milliyetçiliğinden yakınıyor, İran yönetimini Türkiye'ye karşı kışkırtıyorlardır). Bu “uzantı”ların dindar-muhafazakâr kesimdeki ağzı laf yapan beslemeleri de bunu köpürtüp duruyorlar. Vatansever, yerli-milli görünme heveslisi budalalar da onların peşine takılıyorlar.

İkinci istismar konusu ise İran’ın şiîliği.. Adamları zorla sünnî yapacak halimiz yok.. Nasıl Yunanistan’a hristiyan diye savaş açmayı düşünmüyorsan, İran’a da şiî diye diş göstermene gerek yok.

Sünnîliğe o kadar meraklıysan önce Türkiye Cumhuriyeti’ni sünnîleştir!.. Sünnî olmasını geçtik, müslüman değil.. Anayasasına İslam kaydı koymayı kabul etmiyor, laikliği (siyasal dinsizliği) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” iman ilkesi kabul ediyor.

*

Bunlar bir de Şia’nın takiyye (gerçek düşüncesini saklayıp farklı konuşma) kavramını gündeme getiriyorlar. Bu takiyye kavramını Türkiye’de 1980’li yıllarda meşhur bir gazeteci (Hasan Cemal olabilir, emin değilim) meşhur etmişti. 

Kimden öğrenmişti dersiniz?.. 

Bir Amerikalı’dan..

O Amerikalı (belki de yahudidir), Türkiye’deki sünnîye akıl öğretiyor, “Bak sünnî kardaş, İranlılar’a hep şüpheyle bak, onlar takiyyecidir” diyor. 

Yani fitne ve nifak tohumları ekiyor. Sen de hemen mal bulmuş Mağribî gibi üstüne atlıyorsun. Çünkü aptalsın. (Ya da belki yahudi uşağı satılmışsın.)

Bu topraklardaki en başarılı takiyyeci Selanikli Mustafa Atatürk’tü. İstiklal Harbi boyunca takiyye destanı yazdı, bütün bir milleti aldattı.

En büyük takiyyeciler münafıklardır. Ve bu ülke münafık bakımından maalesef çok zengin. Dolayısıyla takiyyeci arayıp bulmak için İran’a gitmek gerekmiyor. Etrafımız takiyyeci dolu.

İran’ın Şiîleri arasında da tabiî ki takiyyeciler var.. Adam şiî görünüyor fakat aslında MOSSAD’ın ajanı..

İran'ın entelektüellerine, yazar çizerlerine gelince, adamlar düşündüklerini açıkça söyleyip yazıyorlar, takiyye yapan, olduğundan farklı görünen pek fazla kimse yok. Mesela Ali Şeriati neye inanıyorsa onu yazmış. Hamaney’in durumu da aynıydı.

Peki onlar için takiyye ne anlama geliyor derseniz, cevabı şu: Tarihî olayları yorumlarken bu kavrama başvurmadan işin içinden çıkamıyorlar. Hz. Ali ile Hz. Hasan’a, hatta Hz. Hüseyin’e takiyye izafe etmedikleri zaman, tarihi bir sünnî gibi yorumlamak zorunda kalacakları için, onların hareket tarzına “Takiyye yapıyorlardı” diyerek kulp takıyorlar. Basit fakat işe yarar bir çözüm.

Ancak, ezberledikleri bu hikâyenin onların da aklına tam yatmadığı, ezberin gücüne sığındıkları kanaatindeyim. Çünkü akla mantığa, sağduyuya aykırı.

Bu arada şunu da söyleyelim: Günümüzün diplomasi mesleği tamamen takiyye üzerine kurulu..

Hatta (içi ve dışıyla) bütün bir siyaset olgusu için de bu söylenebilir. Batılı siyaset bilimciler (mesela Maurice Duverger) takiyye kavramı yerine “kamuflaj” tabirini kullanıyor.

Aynı şey..

*

Evet, içimizdeki MOSSAD ve CIA ajanları, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısını makul ve meşru görmemiz için bize milliyetçilik ve mezhepçilik kanallarından yaklaşıyorlar.

Münafık taifesi de onların hınk deyicisi durumundalar.

Bir de, onların “gaz”ına gelip “dolmuşa binen” aptallar var. Geri zekâlılar böyle yapınca daha fazla “sünnî” olacaklarını zannediyorlar.

Oysa, “dünle birlikte gitti cancağızım ne varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım”.

Halid bin Velid Uhud’da İslam ordusuna zarar vermişti diye hep ona takılınıp kalınsaydı, İslam böyle bir dahi komutana sahip olamazdı.

Bugüne bakmak gerekiyor. Hesabı şöyle yapmak zorundayız: Bugün İran’ın ABD ve İsrail tarafından mahvedilmesi Türkiye için iyi midir, kötü müdür?

Eğer akılsız bir eşek değilsen, Türkiye’nin zararına olduğunu anlamaman imkânsızdır.

Siyaset duygularla değil, akılla yapılır. Eşek değil insan olduğunu hatırlaman gerekiyor. 

İlla da eşek ya da kindar bir deve olmak istiyorsan o da senin bileceğin iş. ABD ve İsrail'in eşeklere ve develere ihtiyacı çok.

*

Tarihimizde böyle eşeklikler ve eşekler az değil..

Mesela İkinci Viyana Kuşatması’nda Kırım Hanı böyle bir eşeklik yaptı.

Merzifonlu Mustafa, orduyu Viyana’yı kuşatmak üzere hazırlamış olduğu halde başka bir kaleyi fetih için sefere çıkacağını söyleyip Padişah’ı aldatmıştı. 

Yarı yolda harp divanını toplayıp Viyana’nın işgali için karar çıkartmak istedi. 

Divan üyesi devlet yetkililerinin kimisi yalaka olduğu, kimisi de Merzifonlu’nun öfke ve kininden çekindiği için itiraz etmediler. Sadece Kırım Hanı, han olduğu için itiraz etti. Fakat Merzifonlu onu aşağıladı, tahkir etti.

Han, buna çok bozuldu.

Polonya ordusunun Viyana’ya yardıma gelmesi ihtimali vardı. Bu yüzden Merzifonlu, Kırım Hanı’nı, Polonya ordusunun geliş güzergâhı üzerindeki bir köprüyü tutarak onların geçmesine engel olmakla görevlendirdi. 

Han, ordusuyla oraya gitti, fakat Polonya ordusunun geçişini seyretmekle yetindi. Yanındaki imamı, Kırımlı bir alim Han’a yalvardı, fakat dinlemedi, “Osmanlı bizim kıymetimizi anlasın!” dedi.

Dedi fakat yüzyıl sonra Kırım Hanlığı diye bir devlet de kalmadı.

Sen de aynı kafayla İran’ın mahvedilmesini keyifle izlersen, uğrayacağın akıbet Kırım Hanlığı’nınkinden daha iyi olmayabilir.


SEN UTANMAZLIĞIN VE KARAKTERSİZLİĞİN RESMİNİ YAPABİLİR MİSİN ABİDİN?

 



MİT’i (Milli İstihbarat Teşkilatı’nı) anlatan Teşkilat dizisinin yeni sezonunun gösterimi başlamış.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allahu Teala’yı anmaksızın başlanan işin ebter olacağını bildirmiştir.. Teşkilat dizisini çeken kafaya göre boş kurt (boz ya da yoz kurt) Alemlerin Rabbi’nden daha kıymetli olacak ki, yeni sezonu onunla başlatmışlar.

Kurtlanmış, kurtlu bir sezon..

Kafa, düzey bu!.. Allah ıslah etsin!

*

Yeni sezonun ikinci bir özelliği, İran’ın hedefe konulmuş olması..

Önceki sezonlarda Almanya ve İsrail’e taş atıldığına şahit olmuştuk.. Bu defa yönlerini İran’a çevirmişler.

Öte yandan, Gazze’de bombalanmadık yer bırakmayan İsrail de yönünü İran'ın müttefiki Hizbullah’a çevirmiş durumda.

Şia’nın kusurları, takiyyesi, yalancı pehlivanlığı, desteksiz palavraları malum.. Yemen gibi sağlam duruş sergileyenleri varsa da, çoğunluğu içi boş davul, sadece ses veriyor.

Ancak, İsrail karşısında düştükleri rezil duruma sevinmemek, şamata yapmamak gerekiyor.

Bizim akılsızlarımız ise, Hizbullah’ın felaketi için “Oh olsun!” diyorlar.. Açıkça böyle kalem oynatan “Teşkilat kafalı” (Yoksa güdümlü mü demeliydim?) sözümona “İslamcı” yazarlar da var.. (Galiba İslamcılar.)

*

Bunlar şunu bilmiyorlar (Ya da unutuyorlar, veya unutmuş görünmek “ahlâk ve karakter”lerine denk düşüyor): Rasulullah Efendimiz s.a.s., insanların felaketlerine sevinmemek gerektiğini, bu durumda Allahu Teala’nın o felakete uğrayana acıyıp ondan bunu kaldırabileceğini, sevineni ise aynı felakete uğratabileceğini bildirmiştir.

Başkalarının yaşadıklarına ibret nazarıyla bakmak gerekir, şamata yapmak, sevinmek akıllı adam işi değildir.

Bu, kendi felaketine davetiye çıkarmaktır, felaket siparişi için sıraya girmektir.

Sonra neye seviniyorsun, İsrail’in başarısına mı?!

*

Bu tiplerin Bediüzzaman’ın “İnsanlar zulmeder, kader adalet eder” sözünü de bu bağlamda yanlış kullandıklarını görüyoruz. (İstismar demeyelim, herhalde cehaletlerinden ya da kafaları çalışmadığından böyle yapıyorlar.)

Tam adalet bu dünyada gerçekleşmez.. Dolayısıyla kaderin adaleti bu dünyada tam tecellî etmez.

Diri diri mezara gömülen kız çocukları hangi kaderin adaletinden dolayı bu zulme maruz kalıyorlardı?! Şu Narin Güran adlı sekiz yaşındaki masum/günahsız kız çocuğu hangi kaderin adaletinden dolayı katledildi?!

*

Bu tipler, geçmişte, İsrail ile İran-Hizbulllah hattı arasındaki ihtilafın muvazaadan ve danışıklı dövüşten ibaret olduğunu utanmadan yazabildiler.

Ancak istihbarat teşkilatlarından beklenebilecek bir kara propagandayı utanmadan sürdürdüler.. Akl-ı selim sahibi her insanın bir bakışta görebileceği bir gerçeğe gözlerini kapadılar.

Şimdi, ortada sözünü ettikleri gibi bir danışıklı dövüşün olmadığı ayan beyan ortaya çıkmış durumda.. “Yanılmışız, ortada gerçek bir kavga varmış” diyerek okurlarından özür dilemek yerine İsrailli yahudiler gibi Hizbullah’ın felaketini kutluyorlar.

Utanmazlık (Yahudileşmek mi demeliydim?) böyle bir şey.

*

Mesele, öncelikle bir kişilik, ahlâk ve karakter meselesi.

Bu karakterdeki insanlarla neyi nasıl konuşacaksınız ki?!

Değer mi?!


BAŞARAMAYACAK

 




Dişişleri Bakanı Hakan Fidan, Türkiye ve Mısır'ın İsrail politikasını bugüne kadar bir ölçüde ABD'nin belirlemiş olduğunu itiraf etmiş durumda. (https://www.youtube.com/watch?v=kVa7d630_c0&t=113s)

Bir taraftan ABD’nin rica görünümlü talimatlarını yerine getiriyor, diğer taraftan (o talimatları yerine getirmiş olmanın verdiği güvenle, ABD'nin anlayışla karşılayacağını düşünerek) kendi kamuoylarına (faydasız ve etkisiz) İsrail karşıtı hamaset pompalıyor, böylece vicdanlarının sesini susturuyorlar.

Türkiye bundan daha kötüsünü 13 yıl önce yaptı, ABD’nin gazına gelip Suriye’ye müdahale etti.

ABD’nin bundan sonraki hedefi, bir taşla iki kuş vurmak, hem Türkiye’yi hem de İran’ı, kendisi hiç yorulmadan ve parmağını bile oynatmadan perişan etmek; İsrail'e bayram yaşatmak için bu iki ülkeyi, nasıl geçmişte İran ile Irak'ı kapıştırdıysa öyle kapıştırmak.

Ne demişti Sun Tzu, "Akıllılar savaşmadan kazanır, cahiller kazanmak için savaşırlar". 

Bunun için ABD Türkiye’ye, hem resmî kanallardan, hem de sağcı, solcu, laik, Atatürkist, Türkçü, İslamcı, “İslamcı olmayan müslüman” görünen ajanları üzerinden İran düşmanlığı zerkediyor.

İçimizdeki iktidar yalakası ve beslemesi beyinsizler de, efendilerinden aferin almak için bu fitne ateşine odun taşıyor, benzin döküyor.

Ancak, ABD bu defa (Allahu Teala’nın izniyle) başaramayacak, Türkiye ile İran’ı kapıştıramayacak.


HENİYYE’NİN ŞEHADETİ VE İRAN

 







İnsanlar hakkında salt suizannımızla hüküm veremeyiz.. Eğer bir suçlamada bulunacaksak, buna medar olan söz ve eylemlerini ortaya koymamız gerekir.

Bu suçlama içkicilik, zinakârlık, faizcilik, tefecilik, (17-25 Aralık’ta gündeme gelen türden bir) yolsuzluk, faili meçhul canilik de olabilir, itikadî/inançsal bir sapıklık da, küfre düşme de..

Biri için “Bunun böyle bir işi, böyle bir özelliği, böyle bir durumu var” diyorsak, delilimizi ortaya koymamız gerekir.

Bu delil bir (üzerinde oynanmamış fotoğraf, kaset vs. türünden) belge de olabilir, bir ("gizli tanık" komedyasına dayanmayan adil ve güvenilir) şahitlik de, kişinin itiraf anlamına gelen kendi davranış ve beyanı da..

Ortaya böyle birşey koymadan birilerine (salt suizan üzerinden) suçlama yöneltmek ise, ahlâksizlıkta nirvanaya ulaşmak demektir.

Ve Türkiye, böylesi utanmaz ahlâksızlar bakımından gayet zengin ve münbit bir ülke ne yazık ki.

*

Türkiye’nin bir zamanlar kendilerini Fatih Sultan Mehmet ve Yavuz Sultan Selim zannetme hadsizliği ve kendini bilmezliği sergilemiş stratejik hayalperestlik müptelası kodamanlarının (Amerikan gâvurunun verdiği “gaz”la) altı ayda Suriye’nin altını üstüne getireceklerini, Emevi Camii’nde namaz kılacaklarını iddia ettikleri biliniyor.

Memleketin başına açtıkları gaile ve sürüklendiğimiz bataklık ortada.

Kendilerini suçlamak, “Nerede yanlış yaptık?” demek yerine, başarısızlıklarının suçunu Suriye rejimine destek veren Rusya ve İran’a yüklüyorlar.

Rusya’ya efelenecek cesaretleri (tıpkı ABD karşısında olduğu gibi) yok.

Fakat, “kullanışlı kalem”lerini devreye sokarak İran’a ağızlarına gelen herşeyi söylüyorlar.

*

Şia’nın büyük çoğunluğunun derdi hubb-u Ali (Ehl-i Beyt sevgisi) değil buğz-u Muaviye (onun şahsında Arap düşmanlığı) olduğu gibi, bunların derdi de esas itibariyle İranlılar’ın batıl itikatlarıyla (ashab düşmanlığı, “masum imamlar” inancı, saçma Mehdîlik düşüncesi) değil.

Öyle olsa, İranlılar’ın yanlışlarının bin, hatta milyon katını sergileyerek (şahsiyet sahibi bir asker olduğu herkesçe müsellem Kâzım Karabekir’in şahitliğine göre) Kur’an’la “Arapoğlu’nun yaveleri” diyerek alay etmiş, bütün bir milletin gözünün önünde “gökten indiği zannedilen” diyerek vahyi aşağılamış, memleketi darağaçlarıyla süslemiş olan Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk hakkında da ağızlarından olumsuz bir çift laf çıkar.

Hayır, sıra ona gelince, bulabildikleri her fırsatta “izinde olduklarını” söylüyor, “vatana hizmetlerini” (Ki hizmetlerinin ne olduğu malum) takdir ettiklerini, zekâsına hayranlık duyduklarını ifade ediyorlar.

Var senin elbette aklın izanın vicdanın kandedir?

*

Evet, beyzadelerin Rusya ve İran’a hınçları büyük.

Onları anlıyoruz.

İran’a (Rusya’ya karşı cesaretleri yok) küfretmek için fırsat kolluyorlar.

Bunu da anlıyoruz.

Ancak işi abartmış, saçmasapan bir noktaya getirmiş durumdalar.

İran'a suizan kumaşından kefen biçiyor, suizan kerestesinden tabut imal ediyor, ateş saçan gözlerle vahşi çığlıklar atarak ve de dişlerini gıcırdatarak suizan darağacında sallandırdıkları İran'ın cesedini kör bıçakla delik deşik ediyor, onu histerik kahkahalarla suizan kabristanına gömüyorlar. 

Öyle ki, merhum İsmail Heniyye’nin gerçek katili olarak İran’ı kabul etmemizi, İsrail'i unutmamızı istiyorlar.

*

İran'da İsrail'in adamları ve ajanları, işbirlikçileri bulunduğu kesin, fakat “devlet” olarak (evet, "devlet" olarak) böyle bir cinayette İsrail’in suç ortağı olmayı kabul etmesi mümkün değildir.

Bu, “hayatın olağan akışı”na aykırıdır.

Çünkü İran, İsrail’in müttefiki değil.. Onunla doğrudan ya da dolaylı herhangi bir müttefiklik bağı yok.

Fakat mesela Türkiye Cumhuriyeti, 28 Şubat’ta, müslüman millete karşı “derin devlet” düzeyinde İsrail’le işbirliği yaptı.

Sebebi, Türkiye’nin (İsrail’in etkisi altındaki) ABD’nin sadık müttefiki (ya da izleyicisi) olmasıydı.. "Çifte kavrulmuş" bir müttefiklikti bu, NATO "büzük kardeşliği" fırınında pişirilmiş, "our boys"lu darbeler tarihiyle nakış nakış işlenmişti.

Bununla birlikte yine de laik (siyasal dinsiz) “devlet”imiz 28 Şubat'ta İsrail’le yekpare halde işbirliği yapamadı, çünkü Erbakan’ın başında bulunduğu hükümet milletin safında yer alıyordu.

Buna karşlıkı dönemin cumhurbaşkanısı Demirel haini, TSK’nın başındaki darbeciler ve MİT’teki işbirlikçiler İsrail’in safındaydı.

Erbakan hükümeti yıkılıp yerine Ecevit-Yılmaz-Bahçeli hükümeti gelince “dört dörtlük bir İsrail yandaşlığı” tesis edilmiş oldu.

Ve, 28 Şubat’a (perde arkasındaki “üst akıl” olarak İsrail’i işaret etmek suretiyle) fiilen değilse de söylem düzeyinde çok sert tepki vermiş olan Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocaefendi, o hükümet döneminde trafik kazasıyla aramızdan ayrıldı.

İsrail, İsmail Heniyye, ve şamar oğlanı İran..

İsrail, Türkiye, Mahmud Esad Coşan..

“Bir hakikat kalmasın âlemde Allahım nihan!”

*

İsrail’in İsmail Heniyye suikastinden bile İran için (delilsiz, senetsiz sepetsiz) suizan kumaşından cinayet elbisesi biçip dikmeyi başaran eliçabuk illüzyonist hokkabazların biraz ağır olmalarında yarar var.

Dünyada bir tek kendileri akıllı, başka herkes de ayakta uyuyan enayi değil.

Tam da bu noktada MİT’çi Prof. Mahir Kaynak’ın analiz mantığını hatırlamak yararlı olur.

Bu suikast, İran’da işlenmiş haliyle kimin işine yarar, kime zarar verir, bu soru üzerinde durmak gerekiyor.

Şu da unutmamalıdır: Türkiye'nin ittifak ilişkilerine ve İran'ın dünya siyaset arenasındaki yerine "dışardan" bakan birileri, bu ülkede Heniyye suikastinin ardından başlatılan "İran'ı suçlama" furyasının ardında başka şeyler de görebilirler.

Mesela, Türkiye ile İsrail'in İran karşıtlığı ekseninde buluştukları ve "örtülü" işbirliği yaptıklarını düşünenler çıkabilir.

Evet, AK Parti yandaşı kalemler yazdıklarıyla böylesi bir değerlendirmeye davetiye çıkarıyorlar.. Akılsız dostun zararı akıllı düşmanınkinden fazla olur.

"Zan"la fikir ve kanaat sahibi olanların; söz konusu kalemlerin bir bölümünün İsrail ajanı (ya da "ortak dostları"nın hatırı için İsrail'le "örtülü" işbirliği yapanların ajanı), geriye kalanların da o ajanlardan etkilenen budalalar sürüsü olduklarını düşünmeleri de mümkündür.

*

İran bu işin içinde olsa, herhalde bunun kendi topraklarında yapılmasına izin vermez, şüpheleri üzerine çekmeme ve itibarını beş paralık etmeme kaygısıyla suikastin başka bir yerde yapılması için istihbarat desteği vermekle yetinirdi.

Çünkü bu suikast, misafirinin güvenliğini sağlayamayan, İsrail karşısında acziyetin en utanç verici olanını yaşayan bir İran tablosu ortaya çıkardı.

İran’ın “itibar”ı yerle bir oldu.

Onun, zedelenen onurunu onarması çok zor.

Üstelik, İran’ın Heniyye’nin ölümünden kazanacağı birşey de yok.

Heniyye gidiyor, İran’ın dinî lideri Hamaney’le sarılıp kucaklaşıyor, samimi pozlar veriyordu.

HAMAS lideri, İran’la olan ilişkileri kesmek istiyor olsa, böyle birşeyi düşünmek için elimizde bir neden bulunabilirdi.. Uçuk kaçık da olsa, “Belki İran, yandaşı birini HAMAS’ın başına getirmek istemiştir, bunun için de İsrail'le anlaşmıştır” diye düşünmek mümkün olabilirdi.

Fakat, böyle birşey yok.

*

“Kullanışlı kalem”lere, kendileriyle ilgili söyleyeceğimiz çok şey var, fakat onlar gibi “zan” üzerinden çamur imalatçılığı yapmadığımız için susuyoruz.

Bunun kıymetini anlamalılar.


YAHUDİLER’İN “ARZ-I MEV’UD”U BİR SAFSATA MIDIR?






Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan’ın bugünkü (3 Haziran 2024 tarihli) yazısının başlığı şöyle: “Geliyorum diyen tehlike: Arz-ı mev’ud safsatası ve Türkiye’nin parçalanan haritası”.

“Mev’ud”, “vaad edilmiş olan” demek.. Arz-ı mev’ud, vaad edilmiş yer/diyar/arazi/toprak demek oluyor.

Allahu Teala’nın İsrailoğulları’na (ahit alarak, belirli şartlar koyarak) vaadde bulunmuş olduğu doğrudur.

Tevrat ve İncil’de yer alan tabirler, kelimeler ve kavramlar hakkında dikkatli olmamız gerekir.

Bunlardan Kur’an’a ve sahih hadîslere aykırı olanların Yahudi ve Hristiyanlar’ın tahrifatının eseri olduğu anlaşılır..

Aykırı olmayanları ise, hadîste bildirildiği gibi, ne tasdik etmeli, ne de yalanlamalı.. Susmalı, “Biz, Allah’ın indirdiği bütün kitaplarına iman ettik” demeliyiz.

Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Siz Ehl-i kitabı (Yahudi ve Hristiyanlar'ı) ne tasdik edin ne de yalanlayın. (Ancak, ayette geçtiği gibi) şöyle deyin: ‘Biz, bize indirilene de size indirilene de iman ettik.’ (Ankebût, 29/46)"

*

Aynı gazetenin 1 Haziran tarihli sayısında ise İsmail Kılıçarslan şunu diyordu:

“Bir din olarak Yahudilik ile bir ideoloji olarak Siyonizm’i Yahudilik ile eşitlemek tam da bu Siyonist köpeklerin ekmeğine yağ sürmek manasına geliyor.”

Bu, Batılı istihbarat servislerinin, dış politika mahfillerinin ve onlarla bağlantılı akademisyenlerin ürettiği “din olarak İslam – ideoloji olarak İslamcılık” ayrımını ters çevirip Yahudiler’e karşı kullanma kurnazlığı ise de, daha işe yarar ve makul bir yaklaşım gibi görünüyor. (Yahudiler, küffara şirin görünmek için kendilerini dinci değil dindar ilan eden yerli-milli angut sefiller ile münafıkların aksine, bunu “satın almaz” ve “yemezler”, o ayrı.)

Böylesi yaklaşımlara başvurulduğunda, hiç değilse işin ucu Tevrat’a karşı küstahlık yapmaya kadar gitmez.

Evet, şu anda Yahudiler’in ellerinde olan Tevrat’ta yer alan “arz-ı mev’ud” tabiri için safsata demek, kulluk edebine, İslam terbiyesine, ve İslam’ın (Allah’ın bütün kitaplarını ve bütün peygamberlerini tasdiki emreden) iman esaslarına sığmaz.

*

Ancak, “tanıdığımız” Yusuf Kaplan’ın kastının bu olmadığını biliyoruz.. Derdini “maksadını aşar” tarzda ifade etme dikkatsizliği ve özensizliği sergiliyor.

Günde iki defa zamanı doğru gösteren bozuk bir saat gibi arasıra doğru laflar da söyleyen şiirsiz şair İsmet Özel’in bir videosuna rastladım, şöyle diyordu:

“Bir yahudinin dünyanın her yerinde rahat yaşaması için gerekli şartlara insan hakları deriz. İnsan hakları bütün insanları ifade eden birşey değildir. İnsan hakları denilen şey doğrudan doğruya bir tip insanın özellikleri hesaba katılarak tespit edilmiş birşeydir. Belli bir insanı esas alır, o da yahudidir. Yani insan hakları, yahudi haklarıdır. Bunun literatürde de yeri vardır. Yani bugün sapık görüşlere sahip olmamızın sebebi kapitalizmdir. Yani insanların para mukabili hayatlarını idame ettirmeleri.. Bütün milletleri şekillendiren üç esas demokrasi, insan hakları, serbest piyasa ekonomisi.. Bu üç esas dışında herkes herşey olabilir….”

Özel’in, fikriyat.com’da Niçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı bir yazısı yayınlanan Mustafa Özcan’ın tam zıddı bir noktada durduğu görülüyor.

*

Her ne kadar gerçeklikte tekdüze ya da tek-örnek bir “yahudi tipi” yoksa da, içlerinde zümrüdüanka kabilinden tek tük vicdanlılara rastlanabiliyorsa da, ve de insan hakları sadece yahudi hakları değil aynı zamanda “satanist hakları, eşçinsel sapık hakları, Budist hakları, müşrik Hindu hakları, (ve Tükiye için konuşmak gerekirse) Şeriat düşmanı Kemalist hakları” ise de, Özel’in sözleri, günümüzde “insan hakları” kavramının niçin bu kadar revaçta olduğu hususuna ışık tutuyor.

İnsan hakları kavramı, insanlıktaki "insanî" ilerleme ve tekâmülü, olgunlaşmayı, gelişmeyi ve medenîleşmeyi değil, bazı "tip insanımsı"lara "sınırsız sapıklaşma ve vahşîleşme özgürlüğü" tanınmasını ifade ediyor.

Evet, insan hakları için yahudi hakları yerine “sapıklık hakları” demek daha doğru olabilir.. Daha kapsayıcı, daha kuşatıcı, vakıaya daha uygun.

Ve, Özel’in dile getirmeye çalıştığı gibi, demokrasi, insan hakları ve serbest piyasa ekonomisi, “evrensel değerler” haline getirilmiş durumda.

Tarihsel kabul edilmiyorlar.

*

Türkiye’nin modernist ilahiyatçı soytarılarına göre Kur’an’ın hükümleri bile tarihseldir, güncellenmeye muhtaç donmuş hükümlerdir, çağdışıdır, ilerici dinamizmden yoksundur, evrensel geçerliliğe sahip değildir, fakat demokrasi, insan hakları ve serbest piyasa ekonomisi evrenseldir.

Evrensel oldukları için ABD, Avrupa ve NATO, bu evrensel değerleri hakim kılmak için (yanına laik Türkiye'yi de alarak) Afganistan’a özgürce, vahşîce ve sapıkça müdahale edebilir.

"Evrensel" hakkıdır.

Fakat Afgan halkı Şeriat’i kendi ülkesine hakim kılma hakkına sahip değildir, çünkü o, tarihseldir.

Dolayısıyla müslüman Afgan, birtakım sapıklıklara "evrensel insan hakları" olma imtiyazı tanımak istemediği için özgür vahşetin evrenselliğiyle tanışmayı hak etmektedir.

“Şirksiz iman” evrensel değer olmadığı için Müslüman’ın İslam’ı dünyaya hakim kılmak için cihat etmesi insanlık dışıdır, fakat “İngiliz-Yahudi medeniyeti”nin dünyaya bombalarla, füzelerle demokrasi, insan hakları ve serbest piyasa götürmesi onun doğal (ve de tarihsel olmayan) evrensel hakkıdır.

*

Arz-ı mev’ud konusunu nasıl değerlendirmeliyiz sorusuna bir başka yazıda cevap arayalım inşaallah.


GAZZE’Lİ SORULARDAN KORKMAK

 





Hayır, “Soru sormak cevap bulmaktan daha önemlidir” şeklindeki budalaca çağdaş ezberi tartışacak değilim.

Mevzu başka.

Yeni Şafak yazarı Aydın Ünal (Ki Erdoğan’ın eski metin yazarı ve AK Parti eski milletvekilidir) bugünkü (26 Nisan 2024 tarihli) yazısında, Deutsche Welle muhabirinin Erdoğan’a yönelttiği soruyu konu edinmiş.

Ünal’ın yazısının ilk iki paragrafı şöyle:

Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier ile ortak basın toplantısında, Alman Devlet Medyası Deutsche Welle’nin (DW), ismi Türkçe olan muhabiri Erkan Arıkan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Almanca bir soru yöneltti, çevirisi şöyle: ‘İsrail’e karşı sesinizi yükseltiyorsunuz ama yoğun ticari ilişkileri ayakta tutuyorsunuz, bu çelişkiyi nasıl açıklarsınız?’

Erdoğan bu soruya ‘O iş bitti’ diye cevap verdi ama konumuz öncelikle bu değil.

Evet Ünal, konuyu değiştiriyor, işi “şahsiyat”a döküyor..

Sorulan soru yerine, soruyu yönelten şahsın kişiliğini, mesleğini vs. sorguluyor.

DW muhabirinin, o kadar sıcak gündem maddesine ve kısıtlı soru imkânına rağmen, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bu soruyu yöneltmesinin üzerinde durmak gerekiyor” diyerek, soru ile dikkat çekilen “ticaret” konusunu bir tarafa bırakıp, bu sorunun sorulmuş olmasını tartışma gündemine taşıyor.

Erdoğan’a sorulmasını istediği başka mevzular var.. Bunları sıralamış:

“Türkiye ile Almanya arasında onlarca sıcak gündem maddesi var: Almanya’daki vatandaşlarımız, onların sorunları, artan ırkçılık, sayıları artan ve kimi zaman katliama dönüşen ırkçı saldırılar, Almanya’nın FETÖ, PKK, DHKP-C gibi eli kanlı örgütlere sahip çıkması, bu örgütlerin militanlarını koruması ve beslemesi, Türkiye’deki muhalif hareketleri desteklemesi, ‘Ali’siz’ ya da ateist Aleviliği teşvik etmesi, NATO, Ukrayna, Avrupa Birliği, iki ülke [Almanya ve Türkiye] arasındaki ticaret ve daha nicesi…

*

Gerçekten de bunlar, Türkiye ile Almanya arasındaki önemli sorunlar..

Dolayısıyla, gazeteciler tarafından gündeme getirilmeyi hak ediyorlar.

Ancak, Ünal’ın “Alman devlet medyası” olarak nitelendirdiği DW’nin muhabirinden Erdoğan’a bu tür sorular sormasını beklemek bir parça aşırı hayalcilik gibi duruyor.

Doğal olarak, Türkiye nasıl Almanya’nın Türkiye ve Türkler’e yönelik bazı politikalarından rahatsızsa, Almanlar da Türkiye’nin Almanya’daki Türkler eliyle yürüttüğü bazı faaliyetlerden (MİT güdümlü organizasyonlar vs.) rahatsızlar.

DW muhabiri Türkiye-Almanya arasındaki ilişkilere dair bir soru yöneltmek istese, (durduğu yerin hakkını vermek için) bunları sorar..

Sormamış.

*

Ünal, DW muhabirinin, o kadar sıcak gündem maddesine ve kısıtlı soru imkânına rağmen, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bu soruyu yöneltmesinin üzerinde durmak gerekiyor. Madde madde gidelim diyor.

İlk madde şöyle:

“Önce muhabir… Türkiye’de ya da yurt dışında yabancı medya kuruluşları için çalışan gazeteciler, ücret karşılığında bir iş yaptıklarını unutuyor, emeklerini satmak yerine genellikle ruhlarını satıyorlar. Yabancı bir medya kuruluşunun maaşlı çalışanı olmaktan çıkıp o ülkenin gönüllü ajanına, hatta yılışık, sahibini memnun etmek için yerli yersiz havlayan bir köpeğe dönüşüyorlar.”

Görüldüğü gibi, Ünal’ın “emeğini satanlar”a sözü yok, fakat “ruhunu satanlar”a öfkeli..

Maaşlı çalışan” olmakla “gönüllü ajan” olmak arasında ayrım yapıyor.

İkincileri yılışık, yerli yersiz havlayan köpek olarak nitelendiriyor.

Olaya bir de DW açısından bakalım..

Bu tür kuruluşlara MİT’in de adam sızdırması mümkündür.. Sızdırmaya çalışır.

Dolayısıyla, DW muhabiri, Ünal’ın gönlünden geçen türden bir soru yöneltmiş olsa, Almanlar şöyle değerlendirirler: “Bu, maaşı bizden alıyor, fakat Türkiye’nin gönüllü ajanlığını yapıyor.”

“Bize havlıyor” demeseler de, “Bize kazık atıyor” derler.

Aydın Ünal’ların akıl ettiğini herhalde onlar da ediyorlardır.

*

Ünal’ın “ikinci madde”si şöyle:

“Ülkesi aleyhine bir başka ülkenin gönüllü ajanlığını yapanların akıbetleri bellidir: İşleri bitince kenara koyuluverirler. En nihayetinde sadece işlerini kaybetmekle kalmaz, istismar edilmiş, onur, şeref, haysiyetlerini de yitirmiş halde öylece kalıverirler.”

Türkiye’de böyle “ülkesi aleyhine bir başka ülkenin gönüllü ajanlığını yapanlar” çok..

Özellikle Osmanlı’nın son döneminde sayıları fazlaydı..

Jön Türkler’in önemli bir bölümünün durumu buydu.. Bazıları da çağdaş uygarlık heveslisi, kendi kültüründen ve medeniyetinden utanan kullanışlı budalalardı..

Osmanlı bürokratlarının durumu da berbattı.. Kimisi İngiliz hayranıydı, kimisi Moskof, kimisi Fransız, kimisi Alman..

İttihat ve Terakkiciler de aynı durumdaydılar.. Önemli bir bölümü aynı zamanda masondu.. Bu gizli örgüt eliyle yularlarını dış güçlere teslim etmişlerdi..

Selanikli Mustafa Atatürk de, Mondros Mütarekesi’nin ilanından sonra İstanbul’da geçirdiği ilk altı ayın başlarında gazetelerde İngilizler’e “yağ çekmiş”, ayrıca İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew ile başbaşa gizli görüşmeler yapmıştı.

Selanikli Atatürk’ün yaptığının yanında DW muhabirinin sorduğu soru ne ki!..

Fakat aralarında şöyle büyük bir fark var: Selanikli’nin onur, şeref ve haysiyeti için koruma kanunu mevcut.. Türbesi de resmî tören mahalli..

DW muhabiri yılışık köpek için özel koruma kanunu yok.

*

Ünal’ın “madde”leri bu minvalde gidiyor.

Bazılarının içinde hakikat kırıntıları var gibi görünüyorsa da genel toplam iflas türküsü söylüyor..

Yazı uzamasın diye atlayarak gidelim. Sekizinci maddesi şöyle:

“Bugün şu da net bir şekilde anlaşılıyor ki, İsrail’le ticaret üzerinden siyasi rant elde etmeye çalışanlar, İran ve Almanya başta olmak üzere Türkiye’nin hasımlarının borazanı, papağanı olmuşlardır.

Kibar adam, havlayan yılışık köpek demiyor, borazan ve papağan diyerek hesabı kapatıyor.

Şaka bir yana, Aydın Ünal, bu AK Parti taifesinin en aklı başında ve vicdanlı olanlarından..

Ve yazdığı bu..

Yazdıkları, “En akıllıları Deli Bekir, o da zincirde yatur” deyişini hatırlatıyor.

Lafı dolandırıyor, elindeki çubuğu şimşek hızıyla sallıyor, gözlerini belertiyor, hokuspokus abrakadabra okuyor, ve şaşkın bakışlarımız arasında gösterisini (iktidarı İsrail’le ticaret konusunda eleştiren) herkesi DW muhabiri yılışık köpekle aynı torbaya doldurma numarasıyla bitiriyor.

İster istemez kendi kendimizi sorgulama moduna giriyoruz: “Ben de mi DW muhabiriyim abi?.. Hatırlayamıyor muyum, hafızam bana bir oyun mu oynuyor?”

Evet, Ünal, sergilediği eşsiz algı sihirbazlığı numarasıyla alkışı hak ediyor.

O kadar etkileyici ki, Erdoğan’ı İsrail’le ticaret konusunda eleştirmiş olmaktan derin bir utanç duymadığımız için kendimizi suçlu hissetmeye başlasak yeridir.

Kendi kendimize milletçe şunları söylememiz gerekiyor belki de: “Erdoğan İsrail’le ticaret yapmışsa yapmıştır, yapar tabiî, ticaretten anlamadığımız için onu kıskanmadığımız nerden belli?!.. Nazar etmeyelim ne olur, çalışalım bizim de olur.”

*

Ünal’ın son maddesi şöyle:

Erdoğan’ın Filistin meselesindeki samimi sözlerini ve çabalarını boşa çıkaracak, İstanbul’da Meşal ve Heniye ile kucaklaşma fotoğrafını gölgeleyecek, Almanya ve İran’a malzeme verecek şekilde, 1 koyup 6 alma hesabı yapan [AK Parti] Genel Başkan Yardımcısı başta olmak üzere sorumlulara hesap sorulmadan bu söylentilerin, bu operasyonların sonu gelmeyecektir.”

Dedim ya, Ünal bunların en vicdanlılarından.. O yüzden bunları yazabiliyor.

Risk alıyor.

Meşal ve Heniye ile kucaklaşmak iyi de, kucaklaşmak tek başına neyi çözer?

Bir faydası olacaksa bu milletin sayısız ferdi sabah akşam Meşal ve Heniye ile kucaklaşmaya hazır.

Sen koskoca bir devletin büyük iddialar sahibi bir devlet başkanısın, elinden gelen sadece buysa, boş ver..

Senin yerine kucaklaşacak o kadar çok adam var ki..

Senin yapman gereken, yapabileceğin bir sürü şey var.. Bunları biz mi sana öğreteceğiz?!..

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı’nın “Venedik taciri” pozuna gelince..

Resmin bütününe baktığımızda ortaya çıkan manzaranın şöyle bir şey olduğunu görüyoruz: Erdoğan ya “Ne şiş yansın ne kebap” politikası izliyor ya da partisine hakim değil..

Hangisi?

Adam sıradan bir partili değil.. Genel başkan yardımcısı..

Soru şu: Erdoğan ve yardımcıları kendi aralarında bu türden “muhabbetler” yapmasalar, bu yardımcı başkan böyle konuşma cesareti sergileyebilir mi?

Sergileyebilir miydi?

*

Ünal’ın yazısının başında iş yoksa da sonu mükemmel:

Alman Devlet Medyası DW’nin yüzsüzlüğü ve soykırımı örtme çabaları karşısında cesur bir duruşa, cesur, somut adımlara ihtiyaç var. Hemen, şimdi.

İşte sorun burada: Erdoğan ve şürekâsında nutuk var, laf var, peynir gemisi var (İsrail’e de uğruyorlar mı bilmiyorum), kucaklaşma var, miting var, slogan var, fakat cesur bir duruş yok.

Kayda değer cesur ve somut adım hiç yok..

Yazısının sonuna bakılırsa, Ünal’ın DW muhabirinden ‘İsrail’e karşı sesinizi yükseltiyorsunuz ama yoğun ticari ilişkileri ayakta tutuyorsunuz, bu çelişkiyi nasıl açıklarsınız?’ şeklindeki soru yerine şöyle bir soru beklediği düşünülebilir:

“Zalımların korkulu rüyası, mazlumların umudu, ezilenlerin gür sesi, dünya lideri Sayın mı Sayın Erdoğan, İsrail’e karşı sesinizi yükseltiyor, kulaklarımızın zarını patlatıyorsunuz, helali hoş olsun, peki bu yükselen sesi hangi cesur duruşlar, hangi cesur ve somut adımlar izleyecek?”

DW muhabiri gönüllü ajan mı, havlayan yılışık köpek mi, adı dışında birşeyini bilmediğim için birşey diyemem, fakat yeteneksiz bir gazeteci olduğunu söyleyebilirim.

Soru sorma sanatını öğrenememiş..

*

Gelelim asıl mevzuya..

Duruşundan, görüşlerinden, siyasetinden, tavrından emin olanlar, haklılığından şüphe duymayanlar, tartışmaktan da, sorulara muhatap olmaktan da korkmazlar.

Tartışma ve sorular, yanlış ve zayıf fikirlerin büyüsünün bozulmasına, havasının inmesine, renginin solmasına, sesinin soluğunun kesilmesine yol açar.

Doğru ve sağlam fikirler ise, eleştiriler ve sorular sayesinde kendilerini daha iyi ifade eder, daha güçlü hale gelirler.

Nasıl kaslar çalışma sayesinde gelişip güçlenirse, doğru fikirler de tartışma, münazara, münakaşa ve sorular ile serpilip güçlenirler.

Ebenstein, John Stuart Mill’in şu sözlerini aktarıyor:

“ ‘Biri hariç, bütün insanlık aynı kanaatte olsalar ve yalnızca bir kişi zıt kanaate sahip olsa, insanlık bu insanı susturmakta haklı olamaz, tıpkı onun iktidarı ele geçirdiğinde insanlığı susturmasının haklılaştırılamayacağı gibi.’ Ortodoks olmayan kanaati susturmak, sadece yanlış değil, aynı zamanda zararlıdır; çünkü insanlığın elinden bir fırsatı gasp eder; bu fırsat hakikat olması, doğru olması veya kısmen doğru olması mümkün olan düşüncelerle insanlığın tanışabilmesidir. ‘Tartışmanın her susturuluşu bir yanılmazlık varsayımıdır.’ ” 

(William Ebenstein, Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri, çev. İ. Özel, İstanbul: Şule Y., 1996, s. 251.)

*

Erdoğan’a yöneltilmiş olan soruya gelince..

Bu, gerçekte çok basit, suya sabuna dokunmayan, İsrail’e ihraç edilen bazı ürünlere getirilen son kısıtlamalar çerçevesinde kolayca savuşturulabilecek, “çanak soru” denilebilecek kadar sıradan bir soru:

‘İsrail’e karşı sesinizi yükseltiyorsunuz ama yoğun ticari ilişkileri ayakta tutuyorsunuz, bu çelişkiyi nasıl açıklarsınız?’

Erdoğan bu soruya, “Yoğun ticari ilişkileri ayakta tutma gibi bir tavrımız olmadığını, getirdiğimiz kısıtlamalar gösteriyor” diyerek karşılık verebilirdi.

DW muhabiri, Erdoğan’ın bu tarz bir cevap vereceğini herhalde tahmin ediyordur.

Fakat bizimkiler, imtihana hiç çalışmamış kronik tembel öğrenciler gibi, bu kolay mı kolay soruya bile “kıl oldular”.

Erdoğan’ın verdiği “O iş bitti” şeklindeki cevaba gelince.. “Evet, bu bir çelişkiydi, fakat yoğun ticari ilişkileri bırakıyor, çelişkiden kurtuluyoruz” demiş oluyor.

Bundan sonrasına bakmak gerekiyor, o iş gerçekten bitti mi, bitecek mi?

*

İmdi, eğer sizin Gazze konusunda gerçekten samimi bir duyarlılığınız, sahici bir hassasiyetiniz varsa, Erdoğan’ın bu tür sorulara muhatap olmasından memnuniyet duymanız beklenir.

Çünkü bu tür sorular, ister iyi niyetle sorulsun isterse kötü niyetle, sonuçta Gazze lehine ve İsrail aleyhine tavır sergilenmesine vesile olurlar.

Şayet iktidar bu türden hiç eleştiri ve soruyla karşılaşmazsa, “El elin eşeğini türkü çağırarak arar” hesabı sadece miting (sadece ve yalnızca miting) yapar, sonra da kulaklarının üstüne yatar.

Siz iktidar yandaşları yandaşlığın gereği olarak bu tür sorulardan uzak durursanız, yandaş olmayanlar da “Neme lazım, bunların gözünü kan bürümüş, benim gibilere ya Almanya’nın ya da İran’ın gönüllü ajanı demek için pusuya yatmış bekliyorlar, iftira mitralyözünü kurmuş, keskin algı operasyonu nişancılarını her köşe başına dikmişler, aman Allah şerlerinden saklasın, dertsiz başıma iş almayayım” diyerek susarlarsa, iktidarın silkinip kendisine gelmesini ne sağlayacak?

Bunun için mahşer gününü mü beklememiz gerekiyor?!


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."