biat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
biat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KIRAN KIRANA "ZAMANIN İMAMI" SAVAŞLARI

 









Günümüzde “zamanın imamı”ndan söz edenler bilerek veya bilmeyerek İmamiyye Şîasının (Şiîlerin İmamiyye ya da İsnâaşeriyye diye bilinen, 12 İmam inancına sahip büyük grubunun) anlayışını seslendirmektedirler.

Peygamberlik ile imamet arasında bir bağ kuran İmamiyye Şîasına göre imamet, iman esaslarından biri durumundadır. (Bkz. Ethem Ruhi Fığlalı, İmâmiyye Şîası, İstanbul: Selçuk Y., 1984, s. 201.)

Onlara göre imam, Hz. Peygamber s.a.s.’in “umumi velayet”ini haizdir ve bu yüzden imamet, “nübüvvetin (peygamberliğin) devamı”dır.

Yine onlara göre, peygamberlerden sonra onların yerini alacak imamlar atamak, Allahu Teala üzerine vaciptir.

Bu yüzden, onlara göre, her devirde mutlaka bir zamanın imamı bulunmalıdır ve o ancak Allahu Teala’nın vahyi ya da bir önceki imamın tayini ile belirlenir.

Bir başka deyişle imamet “insanların [biati ve] seçmesiyle, istemesiyle olmaz; insanlar dilediklerini imam olarak tayin yahut dilediklerini azl hakkına sahip değillerdir [Bu, Allah’a aittir]”. (Fığlalı, s. 209.)

*

Ehl-i Sünnet nazarında imam aynı zamanda halife demekken, yani hilafet, imamet anlamına gelirken, Şia, Hz. Ali’in Hz, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonraki imamlığını tescil edebilmek için bu ikisini birbirinden ayırmıştır.

Onlara göre, Hz. Ebubekir halifelik konumunu haksız olarak (gasp suretiyle) eline geçirdi (ya da Müslümanlar Hz. Ali’nin hakkını gasbedip Hz. Ebubekir’e teslim ettiler), bununla birlikte o, imam değildi, imam, Hz. Ali’ydi.

Çünkü imam, böyle seçimle belirlenemez, nasb ve tayin yoluyla belirlenir. İmam tayini ya bizzat Allah Teala’nın, ya Hz. Peygamber s.a.s.’in, ya da bir önceki imamın belirlemesiyle mümkün olduğu için, ümmetin imamı seçme yetki ve sorumluluğu bulunmamaktadır, sadece kendisine varlığı bildirilen imama itaat mükellefiyeti vardır. Nitekim Hz. Ali, Hz. Peygamber s.a.s. tarafından bu şekilde tayin edilmiş, fakat Müslümanlar O’nun vefatından sonra bu tayin gerçeğini tanımamışlardır. (Bkz. Mehmet Salih Gecit, İslâm Kelâmında Siyâset ve İmâmet Tartışmaları, doktora tezi, Erzurum: A. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 3012, s. 194, 396.)

Evet, Şîa’nın büyük çoğunluğu böyle inanıyor.

Şiî gelenekteki “imametin nass ve tayinle olması gerektiği” inancı, onları, “çağının/zamanının imamını tanımayan”ların müslüman olarak değerlendirilmesinin mümkün olmayacağı düşüncesine götürmüştür. (Bkz. Ahmet Yönem, “İslam Mezheplerinde Biat Algısının Oluşum Süreci”, F. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. 19, S. 2, Yıl: 2014, s. 126.)

Ya da tersi, sevmedikleri kişileri tekfir edebilmek ya da sapıtmış gösterebilmek için onlara bir “zamanın imamını bilme” ödevi yüklemişlerdir.

Bununla birlikte, bir imam tayinini Allahu Teala’ya vacip kılanlar sadece Şîa değildir, Mutezile’nin bir bölümü de onlara katılmaktadır. (Bkz. Abdullah Ünalan, İmâmü’l-Haremeyn Ebu’l-Meâlî el-Cüveynî’nin Gıyasü’l-Ümem fi İltiyasi’z-Zulem Adlı Eserine Göre Bey’at ve İmâmet, yüksek lisans tezi, Ankara: A. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1994, s. 30.)

*

Şiî âlimlerin ve yazar çizerlerin konuyla ilgili ifadelerine gelince..

Mesela Abdulmecid Zehadet “zamanın imamını tanıma/bilme” ile ilgili (hadîs olduğu öne sürülen) rivayet hakkında şu düşünceleri dile getiriyor:

İmamü'l-Haremeyn Cüveynî (öl. 478) de bu hadisi nakletmiştir. Lumatü'l-edille fî kavaidi Ehlisünnet ve'l-cemaat kitabında şöyle yazar: “Hilafetin ikamesi halka farzdır; Allah'a değil. Bu yüzden Hz. Peygamber, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.' buyurur.” (Said Fude, el-Lemeat fî akaid tavzih li-kitabi lemau'l-edille fî akaidi'l-milleti'l-İmamu'l-haremeyn Cüveynî, s. 12.)

Nasıruddin Albanî, İbn Teymiyye'yi izleyerek, hadisin “Zamanının imamını tanımadan ölen cahiliye üzere ölmüştür” lafzıyla sadır olduğunu kesin bir dille inkâr etmiştir. Silsiletü'z-zaife'de şöyle yazar: “Orijinali bu lafızlarla sadır olmamıştır. Nitekim Şeyh İbn Teymiyye, ‘Vallahi Resûlullah böyle söylememiştir.' der.” (Nasırüddin Albanî,  es-Silsiletü'z-zaife, Riyad, 1/525, 5/87.)

İbn Teymiyye Minhacü's-sünnet'inde şunları kaydeder: “Altıncı söz şudur: Resûlullah, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.' buyurur. Ona şöyle denilir: Bu hadisi bu senetlerle kim rivayet etmiştir? İsnadı nerededir? İsnad zinciri olmaksızın Peygamber'in bu sözü söylediğini ispatlamak nasıl caiz olur? Hadis ehlinin nazarında bu hadisin bu lafızlarla varid olduğu meçhuldür.” (Ahmed b. Abdülhalim İbn Teymiyye, Minhacü's-sünneti'n-Nebeviyye, neşr: Muhammed Reşad Salim, 1406, 1/110.)

Mülahazalar

a) “Zamanının imamını tanımadan ölen cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin lafız bakımından mütevatir olduğu iddiası, hadisin mazmun ve manada birlik göstermesine dayanır. Hadis bu lafızla İmamî-Şiî olmayan âlimlerin kitaplarında nakledilmiş olsa da eldeki muteber hadis kaynaklarında bulunamamıştır. (Fakat aynı anlama gelen değişik ifadeleri içeren pek çok rivayet mevcuttur; mesela “Boynunda imamın biati olmadan ölen…” vs. gibi)

İhkakü'l-hakk'ın “İkaz ve İzahetu İştibah” başlıklı on dördüncü cildinde, hadisin doğrudan, vasıtasız olarak Müslim'in Sahih'inden nakledilemediği teessüfle bildirilmiş; hadisin Müslim'in Sahih'inden doğrudan iktibası Şeyh Muhyiddin Ebu Muhammed Abdülkadir b. Ebi'l-Vefa'nın (öl. 775) el-Cavehirü'l-madia'sına nispet edilmiştir.

Elbette müellif burada Molla Ali Karî Hanefî'nin (öl. 1014) el-Cevahirü'l-madia fî tabakati'l-Hanefiyye'ye yazdığı hatimeyi kastetmiştir. Fakat Molla Ali'nin hatimedeki ifadeleriyle “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin mazmun bütünlüğünü kastetmesi mümkündür. Böyle düşünmemizi sağlayan şey, Molla Ali'nin Mirkatü'l-mefatih'e yazdığı şerhi Mişkatü'l-mesabih'indeki ifadesidir. Metinde hadis Müslim'in Sahih'inden nakledilmiştir. Molla Ali hadisi şerh ederken şöyle yazar: “Bu mana (hadisin bu varyantı) şöhret bulmamıştır; Sa’d (Sadeddin Taftazanî), Şerhu'l-akaid'inde hadisi, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' şeklinde rivayet etmiştir.

Molla Ali'nin bu ifadeleri onun hadisin mazmun ve manada birlik gösterdiğine dair inancını kanıtlamaktadır. “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisini doğrudan Müslim'in Sahih'ine nispet etmeden Sadeddin Taftazanî'ye nispet etmesi, onun hadisi Sahih'e nispet ettiği durumda hadisin mana birliğine olan inancının göstergesidir.

b) Yukarıdaki açıklama göz önüne alındığında, el-İmam Ali b. Ebi Tâlib kitabında öne sürülen hadisin Müslim'in Sahih'inden hazfedilmiş veya tahrif edilmiş olabileceği ihtimali güçlü bir ihtimal olarak görünmemektedir. Söz konusu kitabın müellifi, Molla Karî'den alıntı yaptıktan sonra şöyle yazar: “Bu söz var olsa ve biz sözden haberdar olsak bile bu sözü iddiamıza delil olarak kullanamayız.” (Ahmed Rahmanî, el-İmam Ali b. Ebi Tâlib, Tahran, 1417, s. 565.)

c) İbn Teymiyye'nin Allah'a yemin ederek “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin sadır olmadığını iddia etmesi sadece onun Ehlibeyt düşmanlığının göstergesidir; ilmî bir cevap gerektiren ilmî bir iddia değildir. Çünkü “Vallahi Resûlullah böyle bir şey söylememiştir” sözü sadece Hz. Peygamber'e yoruma açık olmaksızın açıkça küfür veya batıl bir söz nispet edildiğinde kullanılabilir.

(Abdülmecid Zehadet, “ ‘Zamanının İmamını Tanımak’ ile İlgili Hadisin Sıhhati”, çev. Ertuğrul Ertekin, Tulu Dergisi, Yıl 9, Sayı 34, Kış 1389, s. 121-134.)

Bu ifadeler, ciddî bir literatür taraması gibi görünmesi itibariyle (şekil bakımından) ilmî bir görünüm veriyorsa da, onlardan hareketle yapılan yorumlar ilmîlikten uzak safsatalar durumunda.

Birincisi, burada sorunumuz merhum Molla Ali Karî’nin (Aliyyü’l-Kârî) söz konusu rivayeti nasıl değerlendirdiği sorunu değil..

Mesele, rivayetin sahih/muteber kaynaklarda bulunup bulunmaması meselesi.

Söz konusu rivayet, sahih kaynaklarda yok.

Şayet Ehl-i Sünnet camiası bu konularda Molla Ali Karî’yi son sözü söyleme noktasında bir otorite kabul etmiş olsalardı, onlara karşı Molla Ali Karî’nin kanaati delil olarak öne sürülebilirdi.

Böyle birşey yok.. Mesela Hanefî mezhebinde bile İmam-ı Azam’ın her fetvası “itiraz kabul etmez” doğru olarak görülmemiştir. İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed’in onunkine aykırı fetvaları tercih edilebilmiştir.

*

Kaldı ki, Molla Ali Karî’nin dikkat çektiği durum (hadîsin Müslim’deki “boynunda biat” ifadeli versiyonunun değil de Taftazanî’nin kitabına aldığı “zamanının imamı” ifadeli versiyonunun şöhret bulmuş olması vurgusu), merhum Molla’nın ikisi arasında mana birliği bulunduğu kanaatini taşıdığını göstermez.

O, bir durum tesbiti yapıyor.

Ayrıca, iki rivayet arasında mana birliği bulunduğunu düşünüyor olsa bile, bu, “zamanının imamı” ifadesini Şîa gibi yorumladığı anlamına gelmez.

Nitekim Fıkh-ı Ekber Şerhi kitabında dile getirdiği görüşler, Şîa’dan farklı düşündüğünü gösteriyor.

Şayet iki versiyon arasında mana birliği bulunduğu düşünülürse, o takdirde "zamanın imamı" ifadesini, ümmetin belirli bir zamanda "biat edip seçtikleri" imam olarak anlamak gerekir. Şîa'nın iddia ettiği gibi manen seçilmiş bir imam olarak değil.

Öte yandan, Molla'nın Taftazanî'nin kitabındaki ifadelere atıfta bulunması da önem taşımaz. Taftazanî miladî 1300'lerde yaşadı, kitabı hadîs rivayeti açısından delil olarak alınma durumunda değildir.

Ayrıca, Ahmed Rahmanî’nin dediği gibi, bu söz gerçekten var olsa ve biz o sözden sahîh kaynaklar vasıtasıyla haberdar olsak bile (Ki böyle bir durum söz konusu değil), o söz Şîa’nın iddiası yönünde delil olarak kullanılabilecek evsafta bir söz değildir.

*

Yazarın İbn Teymiyye'nin “Zamanının imamını tanımadan ölen cahiliye üzere ölmüştür” şeklindeki rivayeti reddetmesini, onun Ehlibeyt düşmanlığının göstergesi olarak yorumlamasına gelince..

Bu, ya mantıklı düşünememe ya da kaşla göz arasında kurnazca “zamanın imamlığı” tekelini Ehl-i Beyt’e vererek insanları “Canbaza bak canbaza” numarasıyla aldatma ve onların bu temelsiz varsayımı sorgulamalarına fırsat vermeme katakullisidir.

Şîa’nın “zamanın imamı” inancını kabul etmeyenler bunu sadece Ehl-i Beyt için dile getirmiyorlar ki (yani “Ehl-i Beyt’ten biri zamanın imamı olamaz” demiyorlar ki) böyle bir iddia kabul görsün.

Onlar, “Müslümanlar’ın biatı söz konusu olmaksızın hiç kimse zamanın imamı olamaz” diyorlar.

Bunun Ehl-i Beyt’ten olup olmamayla bir alâkası yok..

*

Yazar ayrıca İbn Teymiyye'nin değerlendirmeleri için “İlmî bir cevap gerektiren ilmî bir iddia değildir” diyor.

Gerekçesi şu: Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e isnat edilen bir söz için “Rasûlullah böyle bir şeyi kesinlikle söylememiştir” hükmünün verilebilmesi için, o sözün yoruma açık olmaksızın açıkça küfür veya batıl bir söz olması icap eder..

Evet, tevil edilmesi mümkün olmayacak şekilde küfür olan ya da batıl olduğu belli olan bir söz dışındaki sözleri Hz. Peygamber’in (s.a.s.) söylemiş olması ihtimalini dikkate alıp kesin konuşmamak, “Böyle bir hadîs kesinlikle mevcut olamaz” demekten kaçınmak bazen (evet bazen) gerekli olabilir.

Mesela şöyle bir hadîs rivayet edildiğini düşünelim: “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Bir zaman gelecek Charlie Chaplin diye bir mizahçı/komedyen çıkacak. O, kendi alanında yetenekli bir adamdır.”

Böyle bir sözün küfür olmadığı açıktır.. Batıl (geçersiz yanlış) olmadığı da tarihî tecrübe ile doğrulanmıştır. Fakat böyle bir hadîsin bulunmadığı kesin olarak söylenebilir, çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem lehviyat kabilinden işler ve boş şahıslar hakkında bilgi vermek için gönderilmemiştir.

Dolayısıyla, İbn Teymiyye’ye bu noktada yöneltilen eleştiride “maksadını aşan” bir kurnazlık bulunduğunu belirtmek gerekiyor.. İbn Teymiyye’nin kesin bir yalanlamaya gitmesindeki aşırılık, reddedilen sözün sabit ve sahîh olmasını gerektirmiyor.

Yani İbn Teymiyye’nin kişisel kusuru, söz konusu rivayete ait bir meziyet gibi sunulamaz.. Bu, köylü kurnazlığını ilim sahasına taşıma hokkabazlığıdır. 


E-KİTAP: HALİFELİKTE EHLİYET VE LİYAKAT (ERBAKAN-COŞAN İHTİLAFI)

 

https://www.academia.edu/93946845/Halifelikte_Ehliyet_ve_Liyakat_Erbakan_Co%C5%9Fan_%C4%B0htilaf%C4%B1_

 

HALİFELİKTE

EHLİYET VE LİYAKAT

(ERBAKAN-COŞAN İHTİLAFI)

 

Dr. Seyfi SAY

  

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: ERBAKAN İLE ESAD COŞAN HOCA’NIN BİAT KAVGASI: BİR YANLIŞ DİĞER YANLIŞA KARŞI

BAŞLARKEN 5

LAİKLEŞME 9

HAKKI KİŞİLERLE BİLMEK 13                

USÛLSÜZ İCTİHAD 18

HİLAFET OLSAYDI TAC İLE HIRKA… 21

“SEN KENDİNİ BİLMEZSİN…” 25

LAİK YELDEĞİRMENLERİYLE SAVAŞMAK 29

TEVAZU VE KİBİR 32

EMEVÎLER VE ŞİA 37

EZBER ÖNYARGILAR 42

“ESAD COŞAN’IN ÖĞRETİSİ” 47

“KİŞİ NOKSANINI BİLMEK GİBİ İRFAN OLMAZ!” 52

 BİLMİYOR OLDUĞUNU BİLMEMEK 57

YANLIŞTA İNADIN ADINI VEFA KOYMAK 66

SÖZLERİN GÜZELDİ, FAKAT… 74

HAVF VE RECA 81

 “BİR HOCAEFENDİNİN ŞAHSİYETİ” 87

“SAPITMIŞLAR” 91

“O BENİM AKRABAM DEĞİLDİR” 104

ZAMAMIN ZAMANSIZ İMAMLARI 110

DÖNEKLİĞİN ALTIN ÇAĞI 116

MANEVÎ SAVRULUŞ 122

İLİMSİZ FETVA 129

SEN-BEN KAVGASI 137

YAZILMASA DA OLURDU DENİLEBİLSEYDİ… 143

 

İKİNCİ BÖLÜM: SORA SORGULAYA

SORULARLA HİLAFET, BİAT VE İNTİSAB 147

BİR PARTİ VE ACİZ ŞAHSIM 229

ERBAKAN-COŞAN İHTİLAFI VE SİYASAL İSLAM 260

ESAD COŞAN 24 SENE ÖNCE UYARMIŞ! 272

ÖNSÖZ MAKAMINDA SONSÖZ 315

*

ÖNSÖZ MAKAMINDA SONSÖZ

 

Belirli konularda birilerininkinden farklı kanaatleriniz varsa ve bunun gerekçelerini ayrıntılı biçimde açıklamıyorsanız, gerçekte ne düşündüğünüzü bilmeyen o insanların suskunluğunuzu kendi haklılıklarının ve sizin haksızlığınızın bir işareti gibi algılamaları mümkündür.

Ayrıca bu, onlara verilmiş dolaylı bir onay anlamına da gelebilir. Çünkü çoğu zaman sükut ikrar anlamı taşır.

Burada yanlışlığına işaret ettiğim düşüncelerin yaygın biçimde savunulduğunu, üstelik farklı düşünenler hakkında suçlamalar yapıldığını biliyorum. Evime kadar gelip, hatalı, yanlış ve mesnetsiz görüşleri savunarak beni ‘irşad’ etmeye çalışanların bile çıktığını söylersem mesele herhalde anlaşılmış olur.

Asıl ilginç olan, bu yanlış fikirleri savunanların, çok doğru şeyleri savunduklarına yürekten inanmaları, bu inançlarına bağlı olarak, bazen nobran ve incitici bir üslup kullanabilmeleridir.

Bu durumda, cevap vermek, birilerine savundukları görüşlerin birçoğunun aslında savunulamaz mahiyette olduğunu göstermek bir görev haline gelmiş demektir.

*

Parti kurup açıkça laik bir anlayışı savunanlarla işim olamaz. Olmasından Allahu Teala’ya sığınırım.

Kendi gruplarından olmayı müslüman olma ile özdeşleştiren, “cemaat” kavramına bu tür bir anlam yükleyenlerle işim olamaz.

Tarikatta intisab ya da biat (bey’at), “takvaya yönelme” konulu bir sözleşmeyken ve talebenin hocasına (müridin mürşide) itaat borcu bu ahdin/sözleşmenin bir sonucu olarak ortaya çıkarken, sözleşmeyi (ya da ahdini) geçersiz sayan, “yeniden yorum” üretip, etrafındaki insanların kendisine itaat borcunun (hiçbir sözleşme konusu olmaksızın) kerameti kendinden menkul “doğal liderlik”ten kaynaklandığını söyleyen, böylece o insanları “doğal uydu” sayanlarla işim olamaz.

Yabancı bir büyükelçiye karşı kibarlık sergileyip müslümanları hor ve hakir görenlerle işim olamaz.

Ecnebiler karşısında ahlâk edebiyatı vs. yapıp Şeriat’in küçümsendiği izlenimi veren ifadeler kullananlarla işim olamaz.

*

Prof. Dr. M. Es’ad Coşan hoca, 26 Mayıs 1990 tarihli konuşmasında şöyle diyordu:

“… Alay mevzuu yapılmış Milli Gazete'de: ‘Şimdi bir de İslâm Şûrâsı meselesi çıktı. Eğitim şûrâsının arkasından, spor şûrâsının arkasından, bir de şimdi İslâm Şûrâsı modası çıktı’ demişler. Hayır!.. Bu moda, peygamber Efendimiz zamanının modası!.. Kur'an-ı Kerim'in modası!.. Böyle dini gerçeklerle alay edilmez, oyuncak olmaz!.. Bu adamlar sapıtmış, şaşırmış, dostunu düşmanını ayırt edemeyecek hale gelmiş. Böyle saçma şey olmaz, muhterem kardeşlerim!.. Kur'an-ı Kerim hakikatleriyle alay edilmez!.. Benim böyle kimseyle, dostlukla, arkadaşlıkla, ihvanlıkla ilişkim yok!.. Böyle bir yolla, böyle bir teşkilatla benim ilişkim olamaz! Böyle bir kafayla benim ilişkim olamaz!..” (http://esadcosan.awardspace.com/arsiv/fetih/g900526.htm)

Aynı şekilde, partilerinin internet sitesinde “dinî değerlere önem verip vermemekten daha önemli konum belirleyicileri” bulunduğundan söz edip, bu daha önemli konum belirleyicileri olarak solcuların bayraklaştırdığı “bağımsızlık” ile “sağduyu” kavramlarını gösterenlerle benim ilişkim olamaz, olmasından Allah’a sığınırım..

Bir müslüman için dinî (yani İslâmî) değerlere önem verip vermemekten daha önemli konum belirleyicileri olamayacağını bile bile aksini söyleyenlerle benim işim olamaz, olmasından Allah’a sığınırım.

Dinî değerler Allah c.c. ve Rasulü’nün s.a.s. belirlediği değerlerken, bunlardan daha önemli konum belirleyicileri bulunduğundan söz etme haddini bilmezliğini ve edeb yoksunluğunu sergileyenlerle benim işim olamaz, olmasından Allah’a sığınırım.

*

Burada yazdıklarımın özeti veya özü anlamına gelecek kimi uyarı ve ikazları geçmişte, kilit konumda olduğunu düşündüğüm kişilere değişik vesileler ve farklı yollarla ulaştırdım ve hataların düzeltilmesini sabırla bekledim.

Uyarılarımız genellikle “dikkate alınmadı”, bunu bizzat ifade ettiler.

O nedenle, bu tür yanlışların doğrusunun bir şekilde umuma duyurulması zorunlu bir emr-i maruf ve nehy-i münker vazifesi haline geldi.

*

Bazen insan, farkında olmadan yanlış sözler sarfedebilir veya bilmeden yanlış kanaatlere sahip olabilir; fakat o insana sözlerinin yanlış olduğu gösterildiği zaman yine de savunmaya devam ediyor veya savunamadığı halde yanlıştan bile bile dönmüyorsa, artık onunkisi basit bir bilgisizlik meselesi olmaktan çıkar, kötü niyetli taassub haline gelir.

Bu değerlendirmelerimi yanlış bulan, aksini düşünen, savundukları fikirlerin gerçekten doğru olduğuna inananlara şunu hatırlatmak gerekiyor: Doğru düşünceler tenkitten zarar görmez, tam aksine onlar vesilesiyle daha güçlü ve ayrıntılı biçimde ifade edilme imkânı bulurlar.

Görüşlerimin yanlış olduğunu düşünenler, bunu kendi doğrularının ve doğruluklarının açıklanması için bir fırsat olarak kullanabilirler.

Olgun” insanlar ve “geliştirilmiş vicdan” sahiplerine gelince, onlar, olgunluk ve vicdanlılık gereği haklı eleştirilerden rahatsız olmadıklarını ortaya koyar, onlardan yararlanır ve hatalarını itiraf etmekten çekinmezler.

Hatalarından dönerler.

*

Burada ayrıca şu hususu da belirtmekte fayda var: Her ne kadar merhum Es’ad Coşan hocaefendinin biat ve intisab konusundaki görüşlerini ve bazı ifadelerini tenkit etmişsem de, onun bu hataları kasten yapmadığını düşünüyorum.

Ayrıca unutmamak gerekir ki, peygamberler dışında hiç kimse masum değildir. Yine peygamberlerin bile, her ne kadar hatalı içtihatta bile sevap varsa da, içtihatlarında yani kanaatlerinde hataya düşebildikleri (ve Allahu Teala tarafından bu içtihadî hataların düzeltildiği) bilinmektedir.

Es’ad Coşan hocanın bazı görüşlerini tenkit etmemizin nedenlerinden biri, o hatalı değerlendirmelerin daha büyük hatalı yaklaşımlar için delil gibi kullanılmaya çalışılıyor olduğunu görmemizdir. Yoksa merhum Es’ad Coşan hoca benim de kendisinden istifade ve istifaze ettiğim değerli bir zattı, ben de onun talebelerinden biriyim. Elbette bir Gümüşhanevî, Ali Haydar Efendi, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca çapında âlim değildi, fakat cahil de değildi, ilim ehliydi.

Ayrıca onun bütün bir hayatı, eserleri ve konuşmaları dikkate alındığında, gerçekten İslamî duyarlılık sahibi bir zat olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. 

Abiddi, mücahiddi, azimli ve gayretliydi, ufku genişti, himmeti yüceydi, bir duruşu olan şahsiyetli bir kanaat önderiydi. 

Hayatının son döneminde, 28 Şubat Süreci sırasında her türlü riski göze alarak ve bedel ödeyerek verdiği örnek ve öncü mücadele de, onun dinî hassasiyet, hamiyyet ve salâbetinin boyutlarını göstermektedir.

O muhataralı, sonunun nereye varacağı bilinmeyen kritik dönemde Türkiye semasının parlayan tek yıldızıydı.

Kadri ve kıymeti bilinmeyen, kendi göğünden sürgün edilen bir yıldız.

Tehditlerin havada uçuştuğu, “Gerekirse silah bile kullanırız” şeklindeki tanklı manşetlerin herkesi dehşete düşürdüğü, korkudan felç ettiği bir sırada sinmeyen, susup pırsmayan, nemelazımcılık ve çıkar hesapları yapmadan sesini yükselten, gür bir seda ile karşı koyup bedel ödemeye razı olan tek cemaat lideriydi.

*

Ancak bütün bunlar, onun yanılmış olduğunu anladığımız bir konuda hakkı söylemekten geri kalmamızı gerektirmez. 

Burada işaret ettiğimiz hatalar (özü itibariyle) itikadî bir nitelik taşımadığı için merhum Hocaefendi’nin değerini düşürmezse de, daha büyük başka hatalar için bir dayanak noktası olarak kullanılması nedeniyle tenkid edilmeyi hak etmektedirler. (Ancak tartışmanın seyri, Esad Efendi'den yukarıda yaptığımız alıntının gösterdiği gibi, iki tarafın birbirine itikadî nitelikte suçlamalar yöneltmesinin önünü açmıştı.)

Unutulmamalıdır ki, İkinci Akabe Biati’nde şu ifade de yer alıyordu: “Hiç kimsenin kınamasından korkmadan Allah için nerede olursak olalım hakkı söyleyeceğimize dair biât ediyoruz.”

Bir kez daha belirtelim ki, ifadelerimiz hatalıysa, “hak” değilse, delilleriyle açıklanması durumunda düzeltmeye her zaman hazırız.

*

Ele aldığımız konuları çok daha kısa ve öz şekilde anlatmak yerine ayrıntılı biçimde tartışmamızın nedeni, muhataplarımızın yapacakları “Okyanustan bir bardak su alıp bütünü için genelleme yapmak doğru değildir” gibi basmakalıp ve mantıksız itirazların (Ki daha önce yaşadık) önüne geçmektir.

Bazılarının buradaki açıklamalarımızı, gruplarına mensup olan insanların “gönüllerinin bulandırılması, kafalarının karıştırılması” olarak değerlendirdiklerini biliyoruz. Onların, asıl burada yanlışlığına işaret ettiğimiz düşüncelerle insanların sadece gönüllerinin değil, zihniyet ve kafalarının bulanmış olacağını görmeleri gerekiyor.

*

Savunduğumuz görüşlerin doğruluğundan şüphemiz bulunmamakla birlikte, ilmî delillere dayalı haklı itirazlarda bulunulması durumunda gerekli düzeltmeler Allah’ın izniyle mutlaka yapılacaktır.

Haklı eleştirileri dikkate almamak gibi bir kibir, inatçılık, hakkı küçümseme, eleştiriye kapalılık ve bağnazlıktan Allahu Teala’ya sığınırım.

Prof. Dr. M. Es’ad Coşan hocaya bağlılık edebiyatı yapanlara, onun (yukarıda alıntı yaptığımız konuşmasında geçen) şu sözlerini de hatırlatmak gerekiyor:

“Bir şeyin yanlış olduğunu bile bile susmak olur mu?.. Bir yanlışlığın icra edildiğini göre göre susmak olur mu?.. ‘Hakkın söylenmesi gerektiği yerde susan kimse, şeytan-ı ahrastır!’ diyor Peygamber Efendimiz. Şeytandır diyor. Susmak olur mu?.. Onun çevresinde hoca yok mu?.. Avrupa'da hoca yok mu?.. Camilerde hoca yok mu?.. Niye söylemiyorlar?.. Tek başıma kalabilirim, hiç kimse bana destek olmayabilir; ama ben, yanlış gördüğüm bir şeyi söylerim…. Sen benim kitabımda İslam'a aykırı ne gördün?.. Hangi kardeşim ne gördüyse söylesin, çıkartalım. Kitap çıkartmayayım, bundan sonra konuşmayayım, hatam varsa susayım...”


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...