fırka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fırka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ULUS-DEVLET FIRKACILIĞI VE TÜRKİYECİLİK

 





İrancılık, Suudculuk, Arnavutlukçuluk, Türkiyecilik vs. gibi “ulus-devlet” eksenli “devletçilik”lerin (Huzeyfe radiyallahu anh’in rivayet ettiği hadîste bahis konusu yapılan fırka olgusu çerçevesinde) Müslümanlar’daki (ümmetteki) “cemaat” ruhunu öldüren (ve böylece onları “amelen” ve hatta “zihniyet” bakımından Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde geçen “cemaat”in dışına iten) birer fırkacılık hareketi olduğunu önceki yazılarda dilimizin döndüğünce anlatmaya çalışmıştık.

Bu tür “cilik, culuk”ların akıl yürütüş biçimi her yerde aynıdır.

Yani bir Türkiyeci ile bir (İranlı) İrancı, bir Arap Suudcunun kendi “devletçiliği”ni savunma biçimi benzerlik gösterir: Kendi devleti, İslam karşıtı devletlerin gerçek hedefidir, sürekli komplolarla karşı karşıyadır, diğer ülkeler ise bu İslam karşıtı cephenin açık veya örtülü işbirlikçisidir.

Mesela bir İranlı İrancı’ya göre, Türkiye NATO üyesi bir ABD müttefikidir, laiklikten (siyasal dinsizlikten) taviz vermek istemeyen Kemalist bir devlettir.. İran gibi İslamcı/Şeriatçı değildir, anayasasının temelini oluşturan Atatürk ilke ve inkılapları çerçevesinde hristiyan-yahudi uygarlığı ve çağdaşlığının peşine düşmüş bir “Batı uydusu”dur. Halbuki İran bu ittifakın dışında ve karşısındadır, hedefidir.

Bir Suudcunun kendi ülkesi ve Türkiye hakkındaki düşünceleri de bundan farksızdır.

Buna karşılık Türkiyeciye göre de Batı asıl (şanlı tarihinden, Viyana önlerine kadar gitmiş olmasından dolayı) Türkiye’den korkmaktadır.

*

Şaşırtıcı gelebilir fakat Suriye gibi görece önemsiz bir ülkede bile rejim yanlısı ulema Türkiyecilerinkine benzeyen argümanlarla Esed yönetimine destek vermiş durumdalar:

… el-Buti, modern devletin gölgesinde, barındırdığı çelişkilerin şuurunda olmayarak ‘rejimin fakihi’ne (el-fakîhu’s-sultânî) bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. O şaşırtıcı bir şekilde [Suriye’nin şahsında] sürekli tuzaklara ve komplolara maruz kalan bir İslam anlayışına sahiptir; Beşşâr el-Esed rejiminin çöküşü, ona göre [Amerikan komplosu marifetiyle] İslam’ın çöküşü demektir.

“Onun bu bakış açısı şöyle açıklanabilir: Ona göre … Suriye yönetimi hedef tahtasındadır. Zira Suriye, Arap haklarının elde edilmesi için verdiği destekle Batı politikalarının karşısında bir engel olarak durmaktadır. Amerikan politikaları da el-Esed’i düşürmek suretiyle, Suriye’yi bataklığa sürükleme ve parçalamayı hedeflemektedir. Bu yüzden el-Bûtî, Suriyede meydana gelen devrimin [ayaklanmanın] dış güçler tarafından yönetildiğini … düşünmektedir. …

“… Aynı zamanda bu grubun fetvaları daima kendilerini rejimin destekçisi, izleyicisi veya teşvik ve korkutmasına boyun eğen kişiler olarak ortaya koymamaya çalışır. Bunu yapmalarının sebebi, verdikleri fetvanın siyasi şaibelerden uzak olduğu ve sadece Allah’ın şeriatının, emrinin ve nehyinin gereği olduğu görüntüsünü vermek içindir. Bununla birlikte, rejimin fukahası, kendilerinin her ne kadar siyasetten uzak olduğunu devamlı vurgulasalar da, her münasebette, başkan ve rejim adına idari kararları ve yönetimin buyruklarını tebliğ eden şahsiyetlere dönüşmüşlerdir. Onlar aslında, dinin hükümlerini ve dini fetvaları anlatma kılıfıyla rejimin tebliğciliğini yapmaktadırlar. Bu ister, ders anlatma şeklinde olsun, ister camilerde verilen hutbeler şeklinde olsun, böyledir. …

“El-Bûtî’nin çelişkili tavırları, siyaset ve yönetimin [kendisi] üzerindeki etkisini göstermektedir. O genelde, kendi mezhebine ait fıkhî tercihlere sıkı sıkıya bağlı kalırken, zaman zaman siyasi otorite ile ilgili konularda … fıkıh usulünün bazı delillerini kullanmak [ve yeni içtihat yapmak] zorunda kalmaktadır. … Hatta bir adım daha ileriye giderek Batının Suriye rejimi tarafından temsil edilen İslam’a kurduğu komplodan bahsederken, rejimin baskısının kurbanlarından [kendi] cüzi maslahatlarını umumun [genel] maslahatı yolunda –ki bu da rejimin bekasıdır- görmezden gelmelerini ister. …

Yine el-Bûtî’de dikkatimizi çeken bir nokta da, siyasi otoriteye karşı teslimiyetçi tavrı [onların] icraatlarını sorgulama cesareti gösterememesidir. O sürekli, otoritenin emirlerine karşı konulamayacağını kabul etmektedir. Bu yüzden, hitabını sadece insanlara [yönetilen vatandaşlara] yöneltmekte ve onların tasarruflarını sorgulamaktadır. … Onun bu tutumu, sık sık çelişkiye düşmesine sebep olmuştur. Zira otorite çeşitli etkenlerden dolayı tavrını sık sık değiştirmiştir. El-Buti de buna paralel olarak sık sık görüş değiştirmek zorunda kalmıştır. …

“Bu tevillerden birisi de, … bu devrimin [ayaklanmanın] adil ve müslüman bir yöneticiye isyan manası taşıdığını düşünmektedirler. Bu yönetici aynı zamanda Siyonist düşmana karşı direniş cephesini de temsil etmektedir. Bu yüzden, onların nazarında devrim [ayaklanma] İsrail’e hizmet etmektedir; Allah’a, Resulüne ve Müslümanlara karşı savaş ilanı mesabesindedir. Bu, el-Buti’nin benimsediği ve hayatının son anlarına kadar arkasında durduğu görüştür. …

“Bu meselenin, bu [Suriyeci] grup tarafından ‘fitne’ olarak nitelenmesi ve bunun üzerinden fitneyi kötüleyen naslar [ayet ve hadîsler] çerçevesinde değerlendirilmesine gelince, …

Bu müftilerin fetvalarını ve resmi beyanlarını incelediğimizde, …  ‘İki zarardan daha azını [ehven-i şerreyni] işlemek’, ‘Def’-i mefasidin celb-i menafia müreccah [zarardan kaçınmanın fayda sağlamaya tercih edilir] olması’ gibi genel kuralları delil olarak kullanmaktan öteye geçmemektedir. Üstelik burada bile, maslahat ve mefsedet’in [fayda ve zararın] doğru tarifleri yapılmamakta, aralarında nasıl bir karşılaştırma yapıldığına yer verilmemektedir. Bu karşılaştırma, kesin bir sonuç mu ifade etmektedir yoksa zanna mı dayanmaktadır? Dolayısıyla bu yöntem, otoritenin arzusuna uygun düşen bir dayanak veya çıkış yolu arayan kişinin kullanacağı yöntemdir. Tabii ki, otorite ve otoritenin ihtiyacı ile uyumlu hareket etmektedir. Resmi söylemi benimsemekte ve otoritenin siyasi tutumuyla kendi arasına mesafe koymamaktadır. Hatta çoğu zaman, karşıt görüş ifade eden fetvalarda siyasi polemiklere girişmektedir. Halbuki hilâf ilmi, tarihsel geleneği olan bir ilimdir. En önemli esası da, prensip olarak bütün içtihatların meşruiyetlerinin kabul ediliyor olmasıdır [İçtihat, içtihatı nakzetmez, geçerliliğini kaldırmaz]. Ancak biz bu resmî fetvalarda, bu anlayışın izine rastlayamayız. Zira bu fetvaların varlık sebebi, siyasi muhalefet prensibine düşman resmî müftilerce siyasi bir fonksiyonu yerine getirmektir. Bu yüzden fetvaları halka yöneliktir [sadece halkın tutumunu sorgular], yoksa yolunda yürüdüğünü düşündükleri devlet veya otoritenin politika ve tutumuna yönelik değildir.”

(Ruaa Mansour, Suriyeli Âlimlerin Suriye Savaşı Hakkındaki Fetvalarının İslam Hukuku Açısından Analizi, yüksek lisans tezi, Bursa: Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018, s. 91-95.)

Görüldüğü gibi bir Suriyeci ile Türkiyeci arasında yaklaşım bakımından kayda değer bir fark bulunmuyor.

*

Doğal olarak, Huzeyfe r.a.’in rivayet ettiği hadîste dile getirilen türden bir “cemaatsiz” dünyada “itaat” edilmesi gereken bir “zamanın imamı” da mevcut değildir.

Yine, itaat edilmesi gereken bir kutup, gavs vs.nin mevcudiyeti de söz konusu değildir. (Birbirini bilip tanıyan keramet ehli gerçek evliyaullah [Öyle zannedilenler değil, gerçek velîler] içlerinden birini en üstünleri görüp onun için “Bu kutuptur, gavstır” nitelemesini belki yapabilirler, fakat bu, ümmetin bilmek ve inanmakla yükümlü oldukları birşey değildir. Yani bir müslüman için “Falanca gavstır, kutuptur” diyerek inanma ve peşinden gitme mükellefiyeti yoktur. Günümüzün tarikat şeyhlerine gelince.. Bunların büyük çoğunluğu kendisinden başkasını adamdan saymaz, Şeriat açısından kendisi de arızalı olduğu için diğer şeyhleri bu açıdan değil fakat “silsile”si ve “icazet”i açısından sorgular, onları “sahte” olmakla suçlar.)

Evet, peşinden gidilmesi vacip olan kutuplar, gavslar yoktur, terk edilmesi gereken fırkalar vardır. (Fırkalaşmamış, fırka durumundaki mevcut devletlerin açık ya da örtülü biçimde emrine girmemiş ender-i nadirattan meşayih ve ulema bahis dışı; onlardan istifade edilmesi gerekir.)

*

Velhasıl, cemaatin, küresel İslam devletinin mevcut bulunmadığı zamandaki bütün devletler (araya mesafe konulması gereken) fırkalardır.

Cemaat olmadıkları kesin olan bu fırkaları, ayette geçtiği üzere taife olarak da adlandırmak mümkün olabilir:

“Eğer mü'minlerden iki tâife birbirleriyle vuruşurlarsa, hemen aralarını düzeltin! Artık onlardan biri (yine de) ötekine haksızca zulmederse, o takdirde Allah'ın emrine dönünceye kadar o saldıran (taraf)la savaşın! Fakat dönerse, o takdirde aralarını adâletle düzeltin ve adil olun! Şübhesiz ki Allah, adâletli olanları sever.” (Hucurat, 49/9)

Ayetin Arapça’sında “taife” kelimesi geçiyor. Bu kelimeyi kısım, grup, topluluk, zümre ve bölük diye tercüme eden meal yazarları mevcut..

İmdi, bu taifeler, birer cemaat midir, değil midir?..

Taifelere cemaat diyebilir miyiz?.. Bu taifeler, kendilerinden ayrılanlara “cemaatten ayrılma” suçlaması yöneltebilirler mi?..

*

Bugün Türkiye’de kendilerini “cemaat” olarak tanıtan gruplar aslında “taife”dirler.

Fırkadırlar.

O gruplardan ayrılmak cemaatten ayrılmak anlamına gelmez.

Fakat, böylesi gruplara katılan bir kişi, aralarında kalmaya dair (şer’an mahzurlu olmayan) bir sözleşme yapmışsa, ahd ü peyman vermişse ve (karşı tarafın sözleşmeyi çiğnemesi gibi) haklı bir gerekçesi bulunmadan ayrılmışsa, sözünden dönmüş, ahdini çiğnemiş, münafıkça hareket etmiş olur.

Fakat “cemaati terk” etmiş olmaz.. Çünkü o topluluk “cemaat” değildir.

Cemaat (büyük harfle başlayan, el-Cemaat olan cemaat) başka birşeydir.

Hadîslerdeki cemaat kelimesiyle kendilerinin kastedildiğini zanneden tarikatçı cahiller ile gerçeği bildiği halde böylesi bir izlenim vererek insanları aldatan sahtekâr sofuluk pazarlama anonim şirketleri de (terk edilmesi gereken) birer fırka durumundadır.

*

Sahîh-i Müslim’i tercüme ve şerh eden Mehmed Sofuoğlu, cemaati terk edenlerle ilgili “cahiliye ölümü” ifadesi hakkında şöyle bir açıklama yapıyor:

“ [Rasulullah s.a.s.] ‘Her kim … İslam ümmetinden bir karış ayrılırsa cahiliyet ölümü ile ölür’ buyuruyordu ki bu, başsız [imamsız, halifesiz] ve ictimaî nizamdan [toplumsal düzenden, devletten] mahrum cahil milletlerin asi bir ferdi olarak ölür demektir, yoksa kâfir olarak ölür demek değildir. Devlet başkanına yapılan bu itaatın mutlak olmadığını, bunun bir hududu (sınırı) bulunduğunu, birçok hukuk nazariyelerinde [kuramlarında, teorilerinde] ve fıkıh sistemlerinde zikredilen bazı şartlar ve hallerinde bu itaatın son bulacağını daha önceki hadîslerde ve hâşiyelerinde [ilave açıklamalarda] belirtmiş bulunuyoruz.”

(Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 51-52, dn. 22.)

Benzer ifadeler merhum Ahmed Davudoğlu Hoca’nın Müslim şerhinde de mevcut.. Bu açıklamalar kökeni itibariyle İmam Nevevî gibi alimlerin yazdıkları şerhlere dayanıyor.

Ancak, burada bir hususun altını çizmek gerekiyor: Cemaatten ayrılmak bazen küfür anlamı da taşıyabilir.

Nitekim bir hadîste şöyle buyuruluyor:

“Allah’tan başka tanrı bulunmadığına ve benim onun elçisi olduğuma şahitlik eden bir müslümanın kanı (öldürülmesi), ancak şu üç şeyden biri ile helal olur: Başından evlilik geçmiş olduğu halde zina etmekle (es-seyyibü’s-zânî, seyyib zinacı), öldürdüğü nefse karşı öldürülmekle, dinini terk edip cemaatten ayrılmakla (ve’t-târikü li dînihi’l-mufârıku li’l-cemâati).” (A.g.e., C. 5, s. 261.)

Bu hadîs, kütüb-ü sittenin tamamında yer almaktadır: Buharî: Diyet 5, hadis no. 6484; Müslim: Kasame 25, hadis no. 1676; Tirmizî: Diyet 10, hadis no. 1402; Ebu Davud: Hudud 1, hadis no. 4352; Nesaî: Tahrimu’d-dem 5, hadis no. 4016; İbn Mace: Hudud 1, hadis no. 2534.

Dikkat edilirse bu hadîste de “cemaat” için “el takısı (the artikeli) kullanılıyor. Doğal olarak bu “belli, belirli” cemaat, ümmetin genelini temsil eden küresel İslam devletidir.

Mufârık kelimesi de yine “fırka” kelimesiyle aynı kökten (fâraka-yufâriku fiilinden) türemiş “ism-i fail”.

Evet, burada sözü edilen cemaat, “el” takısı almadan yazılan “herhangi” bir cemaat değildir.

*

Burada sözü edilen cemaatin İslam devleti demek olduğu, “öldürme”den söz edilmesinden de bellidir.

Çünkü bu tür had cezalarının uygulanması “İslam devleti”nin ve “Şeriat mahkemeleri”nin varlığına bağlıdır.

İslam devletinin bulunmadığı bir yerde (mesela Almanya’da), bugün cemaat denilen toplulukların üyelerinden biri o cemaati (cemaatimsiyi) terk etse ve İslam’dan da dönse, onun öldürülmesinden söz etmek abes olur.

Aynı şekilde Türkiye’de mesela İsmailağa Cemaati’nden Talha Hakan Alp’in dinden döndü ve cemaati terk etti diye öldürülmesini istemek söz konusu olmaz.

Çünkü Türkiye İslam devleti değil ve ortada “resmî” Şeriat mahkemesi yok.

*

Evet, hadîslerde geçen cemaat, İslam devletidir, bugün adına cemaat denilen topluluklar değil.

Sofuoğlu, Abdullah ibni Mes’ûd radiyallahu anh’in rivayet ettiği bu hadîs hakkında şu açıklamayı yapıyor:

“… İmam Şafiî, namazı terk edip tevbe etmeyenin de katli (öldürülmesi) içtihadında bulunmuştur. Ebu Hanife namazı terk edenin öldürülmesini tecviz etmemiştir (caiz görmemiştir) ki bu içtihad şu İbn Mes’ûd hadîsine mutabıktır.

Zina eden dul ki, nikah ile evlenmiş ve evlilik hayatı bitmiş olan erkek ve kadın demektir. Bunu ifade eden seyyib sözü bâkir (bekâr) mukabilidir (karşıtıdır). … Evlenmemiş oğlan ve kız zina ederlerse, bunların cezası ölüm değil, yüz değnektir. … “ ‘Zina eden kadınla zina eden erkekten herbirine yüzer değnek vurun. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bunlara, Allah’ın dini hususunda acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir zümre de bunların azabına şahit olsun.’ (en-Nûr, 24/2)

“Vurulacak değneğin serçe parmak kalınlığında ince olması, çıplak değil, orta giyimli vücuda vurulması, değnek en çok omuza kadar kaldırılarak vurulması, vücudun (tek) bir noktasına değil, yüz gibi nazik bölgeler korunarak diğer kısımlara ayrı ayrı vurulması, zayıf bünyeli olan mücrimler (suçlular) hakkında bu şartların azamî tahfif edilmesinin (hafifletilmesinin) bu cezanın en mühim şartları olduğu fıkıh (Şeriat) kitaplarında tasrih edilmiştir (açıklanmıştır).”

(A.g.e., C. 5, s. 261, dn. 9.)

Cezanın halkın huzurunda infazı hem ibret alınması ve başkalarının gözünün korkutulmasını sağlar, hem de cezayı infazla görevli kişilerin yoksullar, kimsesizler ve sahipsizler söz konusu olduğunda haddi aşmalarını, itibarlılar, zenginler ve makam mevki sahipleri söz konusu olunca ise torpil geçip onları serbest bırakmalarını engeller.

Şer’î cezalar (Ki adalet demektir) karşısında birer merhamet abidesi haline gelen, fakat laiklik ve Kemalizm/Atatürkçülük hesabına şapka giymedi diye insan asılmasını bile alkışlayan düzenperestlerin, laik (siyasal dinsiz) rejimlerin karanlık izbelerinde “Burada Allah yoktur” denilerek yapılan akla havsalaya sığmaz canavarlıktaki işkencelerin “dilsiz şeytan” kabilinden ortakları olduğunu unutmamalıyız.

*

Görüldüğü gibi Sofuoğlu, “Devlet başkanına yapılan itaatin mutlak olmadığını, bunun bir hududu bulunduğunu” söylüyor.

Sözünü ettiği “devlet başkanı” laik (siyasal dinsiz) devletin ya da küfür devletinin başkanı değil, İslam devletinin imamı (halife).

Laik (siyasal dinsiz) devletin başkanı değil.. Onun (dinî bir yükümlülük olarak) itaat konusunda i’rabta hiç mahalli bulunmuyor.

Evet, halifeye bile itaat “mutlak” değildir, emirlerinin meşru (Şeriat’e uygun) olması şartına bağlıdır.

*

Nitekim Hz. Ebubekir r. a. halife olduğunda şu özlü, veciz, ibret ve ders dolu hutbeyi irad etmiştir:

“Ben sizin en hayırlınız olmadığım ve istemediğim halde sizin başınıza halife seçildim. Kur’ân nazil olmuş, Hz. Peygamber dinin hükümlerini açıklamıştır. Ey insanlar! Onun bize öğrettiklerinden öğrendik ki, akıllıların en akıllısı Allah’tan korkan, yani Allah’ın emirlerini yerine getirip, yasaklarından uzak durandır. Acizlerin, zavallıların en zavallısı da helal haram demeden günahlara dalandır. Sizin en güçlünüz, benim katımda zayıfın hakkı kendisinden alınıncaya kadar en zayıftır. Sizin en zayıfınız da hakkı alınıncaya kadar benim yanımda en güçlüdür. Ey insanlar! Ben ancak Hz. Peygamber’in yoluna uyarım. Kendiliğimden bir şey icat edici değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardımcı olunuz. Eğer doğru yoldan saparsam beni düzeltiniz. Allah yolundaki cihadı terk eden bir millet mutlaka fakr u zaruret ve zillete düşer. Bir toplumda fuhuş yayılırsa Allah hepsine belayı gönderir. Ben Allah’a ve Rasulü’ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat ediniz. Allah ve Rasûlü’ne isyan ettiğim zaman artık bana itaat etmeniz gerekmez. Ey insanlar! Benim yanımda doğruluk emanettir (güvenilirliktir), yalancılık ise hiyanettir. Söyleyeceklerim şimdilik bundan ibarettir. Hem kendim için hem de sizler için Allah’tan af ve mağfiret dilerim.”

Görüldüğü gibi Hz. Ebubekir “Allah ve Rasûlü’ne isyan ettiğim zaman artık bana itaat etmeniz gerekmez” diyor.

Ayrıca “Ben ancak Hz. Peygamber’in yoluna uyarım. Kendiliğimden bir şey icat edici değilim” diyerek “dinde güncelleme” hadsizliği ile arasına mesafe koyuyor.

Ve de, algı operasyonu ve psikolojik savaş gibi artistik laflar eşliğinde yalancılık ve siyasal dolandırıcılığı meziyet ve fazilet gibi sunan modern devlet şeytanlığının aksine yalancılığı “hainlik” olarak niteleyip lanetliyor.

 

“EHVEN-İ ŞER” FIRKA YA DA CEMAATİMSİLER

 



Önceki yazılarda, hadîs-i şerîflerde geçen cemaat tabirinden kastın, (halifenin/imamın idaresi altındaki, İslam Şeriati ile yönetilen ve) ümmet-i Muhammed’in (s.a.s.) siyasal birliğini ifade eden İslam devleti olduğunu söylemiştik.

Ayrılınması “cahiliye ölümü” ile ölünmesine yol açan cemaat işte budur.

Yine, Huzeyfe radiyallahu anh’in rivayet ettiği hadîsten, “cemaat”in (ümmetin halifesinin/imamının başında bulunduğu küresel İslam devletinin) bulunmadığı zamanlarda bütün “fırka”lardan ayrılınmasının tavsiye edilmiş olduğunu öğrenmiştik.

Bu, ağaç kökü kemirmekle eşdeğer bir meşakkat, çile ve zorluk anlamına gelse bile..

Artık sana ölüm erişinceye kadar sen bu ayrılık üzere bulun!” (Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 47-48.)

*

Peki bu “fırka”lardan kasıt ne olabilir?

Hadîste bu tasrih edilmiş değil, fakat bağlamdan şu anlaşılıyor: Söz konusu “cemaat” dışındaki (kendisini o cemaatin alternatifi veya muadili kabul eden veya öyle gösteren, aynı işlevi görme iddiasındaki) her tür yapı, hareket ve topluluk “fırka”dır.

Onlar, cemaat (ümmetin halifesinin liderliği altındaki küresel İslam devleti) olmadıkları için otomatikman fırka kategorisine girmektedirler.

Günümüzdeki ulus-devletler, siyasal partiler, “cemaatimsi”ler, (kendilerinden ayrılanları “cahiliye ölümü” ile ölecek olmakla “müjdeleyen”) teşkilat ve cemiyetler bu kapsama girmektedir.

(Kendilerinden ayrılanlar için “cahiliye ölümü” karnesi hazırlamayan, hadîslerde belirtilen anlamda “cemaat” olma iddiasıyla ortaya çıkmayan, günümüz “ulus-devlet” fırkalarının “kontrolü”ne girip “fırka uydusu” haline gelmeyen ilim halkaları, eğitim-öğretim faaliyetleri ve tarikatlar için fırka nitelemesi yapmak uygun olmaz.. Devletçilik, milliyetçilik, Kemalistlik/Atatürkçülük, boz kurtçuluk vs. gibi batıl ideoloji ve hareketlerin kuyruğuna takılanlardan ise uzak durmak gerekir.)

*

Bu fırkaların özelliği, “cemaat”i cemaat yapan “ilke”yi (ya da “ruh”u) unutup kendilerini, kendi kuru kalabalıklarını “cemaat” kabul etmeleridir.

İbn Hıbbân şöyle demektedir:

Sahâbenin üzerinde oldukları yola ittiba edenler, onlardan sonra gelenlere muhalefet etse de cemaatten ayrılmış olmazlar. Fakat kim ashâba muhalefet etme anlamına gelecek şekilde sonrakilere uyarsa, işte o, cemaatten ayrılmış olur.”

(Bkz. Recep Köklü, Cemaatten Yana Tavır Almayı Emreden Rivayetlerin Değerlendirilmesi, yüksek lisans tezi, İstanbul: M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2014, s. 13.)

Sahabe parçalanmamış, bölünmemiş, şu kabile bu kabile diye ayrı devletçikler oluşturmamış, Yemenlisi Yemen’de, Şamlısı Şam’da (Suriye, Ürdün ve Filistin’de), Iraklısı Irak’ta ayrı baş çekmemiştir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “yâr-i gâr”i Hz. Ebubekir radiyallahu anh’i “imam” (önder) bilerek “İslam birliği”ni sağlamışlardır.

İşte, ashabın bu yolunu terk ederek milletçilik/milliyetçilik yapanlar, ashaba muhalefet etmek ve “sonrakiler”in icat ettikleri milliyetçilikler çerçevesinde onların kurdukları “devlet”lerin bekasını dava edinmekle aslında “cemaat” (küresel İslam devleti) idealini (zihniyet düzeyinde) terk etmektedirler.

*

Bir devlet ve millet Şeriat’e (Allahu Teala’nın emrine) başkaldırmışsa, sırt çevirmişse oradaki birlik ve beraberlik, batıla ittiba ekseninde kurulmuş bir ittifaktır, dalalet ve sapıklık birliğidir.

Bu, cemaatten (Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde geçen cemaatten) ayrılmanın ta kendisidir..

Şeriat’e sırt çevirmekle hem Sünnet’ten hem de Cemaat’ten ayrılmışlardır.

Nitekim, Abdullah bin Mes’ud radiyallahu anh, “cemaate uyma” konusunda şu uyarıyı yapmıştır: “Şüphesiz ki cemaat, Allah’ın emrine muvafık olandır.” (A.g.e., s. 22.) Onun bu sözü şu şekilde de rivayet edilmektedir: “Cemaat ancak Allah’ın emrine muvafık olandır. İsterse tek başına ol!” (A.y.)

Ashabdan Enes b. Mâlik r.a. ise şunu demiştir:

“Cemaate sarılmanın emredildiği bir noktada cemaatten maksat, hakk (doğru) olana sarılmak ve onu yerine getirmektir. İsterse hakkı tutan az, muhalefet edenler çok olsun! Çünkü hakk, Hz. Peygamber ve ashâbının zamanından beri ilk cemaatin benimsediği hususlardır. Onlardan sonra gelen yanlış yoldakilerin fazlalığına itibar edilmez.” (A.g.e., s. 22-23.)

*

İmam-ı Azam, el-Fıkhu’l-Ebsat’ta şöyle demektedir:

“Mütecaviz kimselerle, küfürlerinden dolayı değil (müslüman olduklarını, İslam’ı/Şeriat’i kabul ettiklerini söylemeleri durumunda onları tekfir etmeden), haddi tecavüzlerinden (bağî olmalarından) dolayı savaş et. Adil zümre ile ve zalim (bile olsa ümmetin başındaki) sultanla (sulta/otorite sahibi imamla) beraber ol (Zümre/topluluk adilse, başındaki zalimden dolayı onu terk etme). Fakat mütecavizlerle (zalim zümreyle) beraber olma! Cemaat ehlinde fesatçılar ve zalimler mevcut olsa bile, onların içinde sana yardımcı olacak salih insanlar da vardır. Eğer cemaat (topluluk) zalimler ve mütecavizlerden teşekkül ediyorsa [yani ortada cemaat diye bir şey kalmamışsa], onlardan ayrıl. Çünkü Allah ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret edeydiniz’ (Nisa, 4/97), ‘Ey mü’min kullarım, benim arzım geniştir. Ancak bana kulluk edin’ (Ankebut, 29/56) buyurmaktadır.”

(Bkz. İ’mâm-ı A’zam’ın Beş Eseri, çev. Mustafa Öz, 13. b., İstanbul: M. Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Y., 2017, s. 43.)

Burada önümüze bağy kavramı geliyor.

Cemaatten ayrılma (İslam devletine isyan etme) her zaman irtidat (dinden dönme) anlamına gelmiyor, bazen “bağy” (siyasî suç) kapsamına giriyor.

Prof. Dr. İbrahim Canan, Hadis Külliyatı Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi (İstanbul: Akçağ Y., 2014) adlı eserinin “Hudud” bölümünde “Bâğîler (Siyasî Suçlular)” başlığı altında şu bilgileri veriyor:

“İslâm nokta-i nazarından nizamı bozucu hareketlerin hepsi aynı kategoriye dahil edilmez. Adi bir hırsızlık veya katl vak'ası ile, yol kesme vak'ası bir sayılmadığı gibi, irtidâd [İslam’dan ayrılma] hâdisesi ile siyasî suç [otoriteye itaatten ayrılma] da bir sayılmaz.

“Siyasî bir maksatla tevessül edilen eylemler ayrı bir kategoride mütâlaa edilirler.

“Fakihler siyasî suçlulara bâği (cem'i [çoğulu] buğât) der ve bunları şöyle târif eder: Bâği, caiz olan bir te'ville haksız yere imama karşı gelen destek ve kudret (menea ve savlet) sahibi kimselerdir.

“Bu tarife göre, meşru olan bir veliyyül emre [İslam devlet başkanına] veya naibine [yetkilendirdiği temsilcisine] karşı, bir te'ville yani kendince doğru görülen bir te'vile, bir sebebe dayanarak isyan eden ve itaat dâiresinden çıkan, bununla beraber Müslümanların katlini, mallarının gasbını, zürriyetlerinin esir edilmesini helâl görmeyen [ve ayrıca tek başına, yalnız ve aciz/güçsüz olmayıp] menea (destek, kudret) sahibi bir müslümana da bâği denir.

“Kendisine isyan edilmiş veliyyül emirden murad, Müslümanların [ümmetin] [dış saldırılardan koruma ve içerde düzeni sağlayıp kargaşayı önlemek suretiyle] bir emniyet ve selamet dairesinde yaşamalarını temine muvaffak olan [yani siyasi otorite durumunda] müslüman bir kimsedir.

“Bunun hakimiyet [imamlık, halifelik, devlet başkanlığı] makamına cemaatin [ümmetin] intihabları [seçimi] veya kendisinin kuvvet ve nüfuzuyla zorla gelmiş olması arasında fark yoktur. Halkın toplanıp, idaresi altında emniyetle yaşadıkları böyle bir veliyyül emre karşı –[yönetimdeki] zulüm ve hıyanetten dolayı değil, belki onun makamına ondan ehakk [hak sahibi] oldukları iddiasıyla- isyana kalkan bir grup, buğât'dan (âsilerden) sayılır.

“İmama, zulmünden dolayı [haklı bir gerekçeyle] isyan edilmişse, bunlara bâği denmez. İmamın zulmünden vazgeçmesi, onlara [isyan edenlere] karşı adaletli olması gerekir. Zulme karşı isyan edilmişse, halk, ne isyancıların aleyhine imama yardım etmelidir -zîra bu, zulme yardımcı olmak demektir- ne de …. Şâyet isyanları, kendilerine yapılan zulüm sebebiyle değil de hak ve makam iddiası sebebiyle [salt siyasi ihtiras nedeniyle] vâki oldu ise, [ve hareketlerini “meşru / Şeriat’e uygun” gösterecek bir “tevil”de bulunuyor, gerekçe üretebiliyorlarsa] bunlar buğâtdır (âsidirler). Kıtâle (savaşa) gücü yeten herkesin isyancıların bertaraf edilmesi için imama yardım etmesi gerekir [Ancak isyancılar tekfir edilmez, dinden dönmüş muamelesi görmezler.]. …”

Bu ifadeler önemli..

Mesela bu ifadeler çerçevesinde düşündüğümüzde Şeyh Said’in isyanı için ne düşünmemiz gerekir?

Kendisine isyan edilen ne durumda, davası ne, ve isyan eden ne için isyan ediyor?

Hiç kuşkusuz merhum Şeyh Said şehit diye anılmayı, günümüzün (trafik kazasında ölünce bile) "şehit" ilan edilen "laik devlet" görevlilerinden  daha fazla hak ediyor.

Laik (siyasal dinsiz, “Atatürk ilke ve inkılapları” adı verilen “Curzon ilke ve inkılapları”nı Allahu Teala’nın ilkelerine ve Rasulü’nün inkılaplarına tercih eden) “anayasa”sını koruma adına, “derin” görevlilerinin Şeriat yanlısı samimi müslümanları “irticacı ya da gerici tehdit” ilan ederek (trafik kazaları ya da zehirleme gibi) örtülü yollarla (yahut mafyavari yöntemlerle göstere göstere) ortadan kaldırmalarını dert etmeyen, küfür ve şirkten kaynaklanan bu cinayetleri “vatana hizmet” adı altında “kutsal”ı haline getirmekten kaçınmasını sağlayacak bir İslamîlikten bilinçli bir biçimde inatla uzak duran Türkiye Cumhuriyeti için savaşıp ölenleri (kayıt ve şart getirmeksizin) şehit ilan eden ve Allah’ın rahmeti ve Cennet ile müjdeleyenlerin, Şeyh Said’e şehadeti çok görmeleri, onların laikliği (siyasal dinsizlikçiliği) ve Selanikli “izindeciliği” ile gayet tutarlı bir tavırdır.

*

Huzeyfe radiyahallahu anh’in rivayet ettiği hadîste dikkat çeken hususlardan biri, “cemaat”in yokluğu durumunda “bütün fırkalardan ayrılınması”nı emreden Rasulullah s.a.s.’in, “O fırkalardan en iyisini destekle, şayet hepsi kötüyse en az kötü olanın yanında dur, ehven-i şer olanı destekle” gibi birşey dememiş olması.

O fırkaların (iyi kötü denilmeden) hepsinin terk edilmesini istiyor.

Diyelim ki terk etmediniz, “Şu diğerlerinden daha iyi” veya “Şu daha az zararlı” dediniz, iyi birşey yapmış olmuyorsunuz.

Terk etmediğimiz gibi bir de “fırkacılık” yapar, fırkamızın fanatik ve katı bir savunucusu olursak durumumuz ne olur, düşünmek gerekir.

(Particilerin ve günümüz “cemaat bürokrasileri”nin bu handikaptan kendilerini kurtarmaları imkânsız gibi birşey.. Ancak, mevcut “cemaat fırkaları”na ve cemaatçiliğe karşı olduklarını söyleyip ayrı “grup” teşkil edenler de yeni bir “fırka” olarak arz-ı endam edebiliyorlar.)

Bu fırkacılık, yerel düzeyde düşünüldüğünde falanca partiyi, filanca “cemaatimsi”yi, feşmekanca hareketi (mesela bir zamanların Yeniden Milli Mücadele Hareketi gibi bir hareketi) desteklemek şeklinde kendisini gösterebileceği gibi, İrancılık, Suudculuk, Arnavutlukçuluk, Türkiyecilik vs. gibi de tezahür edebilir ve kendisini “devletçilik” olarak gösterebilir.

*

Evet, “son kale Türkiyecilik” de fırkacılıktır.

Bu tür fırkacılıklar, kendilerini meşru ve makul göstermek için rakiplerinin hatalarını öne çıkarma eğilimi sergilerler.

Mesela Türkiyecilik, İran’ın Şiîliğine, Suud’un Vehhabîliğine dikkat çekerek kendisini matah birşeymiş gibi gösteriyor.

Oysa, laik (siyasal dinsiz) ve Atatürkçü Türkiye, (İslam açısından) İran’dan ve Suudi Arabistan’dan daha doğru yolda değil..

Evet, “fırka”lardan uzak durmak, Türkiyecilik de, İrancılık da, Suudculuk da yapmamak gerekiyor..

Zaruret dolayısıyla bu devletlerden birinin pasaportuna sahip olmakla “devletçilik” ve dolayısıyla fırkacılık yapmak farklı şeylerdir.

İlki mazur görülebilir, fakat ikincisinin mazereti yok.

*

Söz buraya gelmişken şunu da söyleyelim:

Türkiye’de, yürürlükteki Anayasa’ya göre devletin “dava”sı İslam (Şeriat) değil..

Davası, ulus/ırk/millet davası.. “Ulusal çıkar” davası.. Menfaatperestlik..

Yani cahiliye davası..

Hadîs-i şerîfi hatırlayalım:

“Her kim (halifeye) itaatten hurûc edip çıkar ve cemaatten ayrılır da fırkalaşır ve bu hal üzere ölürse, o kişi cahiliyet ölümü ile ölmüş olur.

“Ve her kim de ulusu/milleti/kavmi/ırkı için öfkelenerek, ya da milleti/ulusu için davetçilik yaparak (davası milliyetçilik olarak), yahut (hak yolda olup olmadığına, haklı olup olmadığına bakmaksızın) milletine/ulusuna (devletine) yardım ederek “içyüzü ve gayesi (Şeriat’e uygunluğu, hak oluşu) belirsiz” bir davanın sancağı altında savaşır ve böylece öldürülürse, işte bu, cahiliye ölümüdür.

“Ve her kim de günahsız-günahkâr diye ayırmadan, müminlerinin (vebalinin) korkusunu duymadan, ahitleşilip sözleşilmiş olana verilen söze vefa göstermeden (anayasa ve yasalar ile verilen haklar ve yapılan taahhütler çiğnenerek, yürürlükteki hukuk ayaklar altına alınarak) ümmetimin üzerine yürürse, işte o, benden değildir, ben de ondan değilim.”

(Bkz. Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 50.)

Eldeki anayasanın anti-Şeriatçılığına rağmen Türkiyecilik yapanlar, farkında olmayabilirler fakat (İslam açısından) batıl bir davanın hizmetkârıdırlar.

Böylelerinin kendi kafalarından “geleceğin ideal Türkiye’si” hesabına Türkiyecilik yapmaları bir önem taşımaz, çünkü insanların sorumlulukları “mevcut ve malum” olan çerçevesinde ortaya çıkar, “madum ve meçhul” olan çerçevesinde değil..

Malum, meçhule kurban edilemez.

İnsanların ve toplulukların sorumlulukları ve mükellefiyetleri faraziyeler, varsayımlar, tahminler ve zanlar üzerine kurulamaz:

“Onlar dünya hayâtındaki çalışmaları boşa giden, fakat kendilerini gerçekten güzel bir iş yapıyor zannedenlerdir.” (Kehf, 18/104)

*

Evet, bugünkü Türkiye için Türkiyecilik fırkacılığı yapmak, cahiliye davasının peşine düşmektir.

“Ama ilerde Türkiye şöyle olacak böyle olacak” diyerek mazeret üretmeye çalışmak, “gaybı taşlama” olması bakımından kaçınılması gereken ikinci bir haddini bilmezliktir.

Gelecekte ne olacağını, kimin ne yapacağını nerden biliyorsun, sana vahiy mi geliyor:

De ki: “(Ben, önceden gelmiş olan) o peygamberlerden farklı biri değilim; bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Ben ancak, bana vahyedilene uyarım; ve ben (Allah'ın azâbı hususunda) apaçık bir korkutucudan başka birşey değilim.” (Ahkaf, 46/9)

Tekrar edelim, bugünkü Türkiye için Türkiyecilik fırkacılığı yapmak, cahiliye davasının peşine düşmektir.

Şunu söylemek bizim için bir borç:

Bu devletin davasına (anayasa ve yasalar çerçevesinde) samimi bir şekilde bağlanan ve o yolda savaşıp ölenler söz konusu olduğunda (hadîs-i şerîf gereği) şehitlikten değil, cahiliye ölümünden söz etmek gerekiyor.

Bu sözlerimizden rahatsız olan “Türkiyeci”lere/“devletçi”lere tavsiyemiz, bu sözlerimizi dert etmek yerine, devletin davasının “îlâ-yi kelimetillah” ve “Şer’-i şerîfin hakimiyeti” olması için gereken adımları atmalarıdır.

Bizi değil devleti değiştirmeye uğraşmaları gerekiyor.. Eğer müslümansalar.. Gerçekten iman etmişseler..

Diyelim ki biz de Türkiyecilik kervanına katıldık, bu neyi çözer?.. Hadîs-i şerîfte yapılan uyarı geçersiz hale mi gelir?!

*

Bugün Türkiye’de bir kimse (İslam açısından şehit olmayı hak ettirecek şekilde, mesela Şeyh Said gibi) İslam’ın/Şeriat’in hükümleri uğruna savaşıp ölürse, anayasal düzeni tanımama, reddetme, yıkma niyeti taşıma tutumu içine girmiş, anayasal suç işlemiş oluyor.

Siyasal partiler söz konusu olduğunda bunun cezası “siyasi mevta” haline getirilme, kapatılma, yani “siyasal idam”.

Bu noktada devlet kurumları geçmişte (MİT’i, TSK’sı, “siyasallaştırılmış” yargısı vs. ile), açık kanıt bulamazsa “niyet okuyarak”, insanların kalbinden geçenleri anlama “laik keramet”i (istidracı) sergileyerek bir sürü partiyi “şehit” etmiş durumda: Milli Nizam Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi.

AK Parti de bu yolun “gazi”lerinden..

Kapatma davasından kılpayı kurtulmuş durumda..

“Şehit parti” olmayı hak ettirecek bir varlık gösteremedi, laikliğin (siyasal dinsizliğin) bekçileri bunların niyetlerini inceden inceye okudular, kalplerini manevî röntgen cihazıyla didik didik ettiler ve “samimi Şeriatçılık” kırıntısı bulamamış olacaklar ki “Laik (siyasal dinsiz) inanç hürriyeti davasını biraz abarttınız” diyerek kulak çekmekle yetindiler, hazine yardımından, cep harçlığından mahrum bıraktılar.

*

Kısacası, “cemaat”ten kasıt, başında halife/imam bulunan küresel İslam devletidir.

Demek ki Müslümanlar’ın cemaati (yani “Şeriat’i uygulama, Müslümanlar’ı koruyup kollama ve küffarla cihad etme sorumluluğunu” üstlenmiş halifenin/imamın yönettiği küresel İslam devleti) mevcut değilse, müslüman için ne herhangi bir otoriteye itaat, ne de bir topluluğa (organizasyona, örgüte, gruba, “zamane tipi cemaat”e, devlete) katılıp tabi olma “dinî mükellefiyeti” vardır.

Sosyolojik, siyasal ve ekonomik zaruretler yüzünden yaşamak zorunda kaldığı bazı durumlar ve zoraki eklemlenmeler olabilir, fakat “dinî” bir itaat yükümlülüğü mevcut değildir.

Böyle bir mecburiyetin bulunmaması bir yana, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından emir ve tavsiye olunan tavır bunun tam aksi yöndedir.

Tabiî “ağaç kökü kemirme”den farksız meşakkate katlanacak babayiğit bulmak da kolay değil..

Bunun için “zamanın Huzeyfe’si” olmak gerekiyor.

Fakat hiç değilse haddimizi bilip fırkacılıktan uzak durabilir, terk olunması gereken mevcut fırkaların havariliğine soyunmaktan ve onlar hesabına Don Kişot tipi şövalyelik yapmaktan kaçınabiliriz.

 

MAZLUMLARIN SIĞINAĞI "SON KALE", CEMAAT VE İSLAM DEVLETİ

 



Ezilenlerin gür sesidir o

Suskun dünyanın hür sesidir o

Göründüğü gibi olan

Gücünü milletten alan

Recep Tayyip Erdoğan

 

Halkın adamı Hakkın aşığı

O milyonların umut ışığı

Mazlumlara sırdaş olan

Gariplere yoldaş olan

Recep Tayyip Erdoğan

 

Oldu her zaman sözünün eri

Çıktığı yoldan dönmedi geri

Kararlıdır davasında

Anaların duasında

Recep Tayyip Erdoğan

 

Sözü dosdoğru yoktur riyası

Zalimlerin korkulu rüyası

İnandığı yolda giden

Yıllardır beklenen lider

Recep Tayyip Erdoğan


Cemaat konulu önceki yazılarda şu hususa dikkat çekmiştik:

Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîse göre, Müslümanlar’ın cemaatinin (devletinin) bulunmadığı zamanlarda bütün fırkalardan uzak durulması gerekirken, ortada cemaatin (başında halife bulunan küresel İslam devletinin) bulunması durumunda ise ona sımsıkı yapışmak icab ediyor.

Bu cemaatten ayrılmamız durumunda ise bizi cahiliye ölümü bekliyor:

“Men harace min et-tâati ve fâraka el-cemaate, fe mâte, mâte mîteten câhiliyyeten.”

(Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 50.)

Yani: Her kim (halifeye) itaatten hurûc edip çıkar ve cemaatten ayrılır da fırkalaşırsa ve bu hal üzere ölürse, o kişi cahiliyet ölümü ile ölmüş olur.

Hadîste “mâte” (ölür, öldü) fiili iki kere tekrarlanarak vurguda bulunuluyor.

Başka bir hadîste bu vurgu “bir karış” denilerek yapılmış:

“… men fâraka el-cemaate şibran, fe mâte, fe mîtetün câhiliyyetün.”

“… her kim İslam camiasından bir karış ayrılır da ölürse muhakkak onun ölümü bir cahiliyet ölümüdür.”

(A.g.e, C. 6, s. 51.)

Görüldüğü gibi hadîste cemaat kelimesinin başında (İngilizce’de karşılığı “the” olan) “el” takısı var. Bu cemaat “The Cemaat”tir ve İslam cemaatidir. Yani istenen, “herhangi bir cemaate” iştirakle yalnız kalınmaması değil, tek olan o The Cemaat’ten ayrılınmamasıdır.

*

Burada ayrıca “itaat”ten söz edilmesi, olayın “gönüllülük” temelli bir katılım değil, “siyasal otoriteye boyun eğme” anlamında bir gereklilik olduğunu gösteriyor.

Evet, itaat ile cemaatin birlikte zikredilmesi, bu cemaatin reisine itaatin “hukukî” bir zorunluluk olduğunu nazara verir.

Ki bu ancak “İslam devletinin başkanı” için söz konusu olur.

Diğer türden cemaatlerde (topluluklarda) ise itaat hukukî bir mesele değildir, bunlarda ilişkiler ahlâk, adab-ı muaşeret, büyüğe saygı küçüğe sevgi ve gönüllülük esası üzerine kuruludur. 

Yine hadîste “Cemaate bağlanın/katılın!” değil, “Ayrılmayın!” denilmesi, her müslüman için doğal durumun (o “el” takısı ile ifade edilen “belirli” cemaat çerçevesinde) “üyelik” olduğunu ortaya koyuyor.

Velhasıl “cemaat”ten kasıt, ümmetin siyasal birliğini ifade eden ve tek bir imam (önder) tarafından yönetilen, bu imama itaati gerektiren küresel İslam devletidir.

*

Hadîsin devamı da var.

“Men harace min et-tâati ve fâraka el-cemaate, fe mâte, mâte mîteten câhiliyyeten” buyuran Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Ve her kim de ulusu/milleti/kavmi/ırkı için öfkelenerek, ya da milleti/ulusu için davetçilik yaparak (davası milliyetçilik olarak), yahut (hak yolda olup olmadığına, haklı olup olmadığına bakmaksızın) milletine/ulusuna (devletine) yardım ederek “içyüzü ve gayesi (Şeriat’e uygunluğu, hak oluşu) belirsiz” bir davanın sancağı altında savaşır ve böylece öldürülürse, işte bu, cahiliye ölümüdür.

Ve her kim de günahsız-günahkâr diye ayırmadan, müminlerinin (vebalinin) korkusunu duymadan, ahitleşilip sözleşilmiş olana verilen söze vefa göstermeden (anayasa ve yasalar ile verilen haklar ve yapılan taahhütler çiğnenerek, yürürlükteki hukuk ayaklar altına alınarak) ümmetimin üzerine yürürse, işte o, benden değildir, ben de ondan değilim.”

Bu hadîs çerçevesinde ele aldığımızda Kürtçülük davası güden PKK ile onun uzantılarına hizmet edenlerin ve bu yolda silaha başvurup ölenlerin cahiliye ölümü ile öldüklerini söylemek bile gereksizdir..

Herşey açık, ortada..

Ancak, İslam dini sadece laik (siyasal dinsiz, Apocu) Kürtçüleri tekfir edip Cehennem’e yollamak için nazil olmuş değildir.

Türkler (ve “Ne mutlu Türküm diyene” mottosuna sarılan Türk’ten fazla Türkçü “dönme”ler) ve ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Devleti de dinin mesajının, müjde ve inzarının kapsama alanına giriyor.

*

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yukarıya aldığımız sözleri çerçevesinde düşündüğümüzde Türk milliyetçileri (Türkçüler) ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti hakkında ne söylememiz gerekir?

Mesela, “Türkiye Cumhuriyeti, İslam’ın bayraktarıdır, Şeriat’in hizmetindedir, iç ve dış politikasını İslam’a (Şeriat’e, Kur’an ve Sünnet’e) göre tanzim eder, devlet bir yasa çıkardığı zaman o yasa Şeriat’e uygunluk bakımından (Osmanlı’da olduğu gibi) İslam alimleri tarafından denetlenir, Şeriat’e aykırı yasalar iptal edilir, herhangi bir topluluğa karşı savaş açıldığında önce bunun için ‘Şeriat’e uygunluk’ fetvası alınır” diyebiliyor muyuz?

Hayır!

Böyle dersek, hem yalan söylemiş hem mevcut anayasayı ve yasaları tanımamış, hem de devlet erkânına anayasal bir ilkeyi (laikliği) ihlal etme iftirası atmış oluyoruz.

Bununla birlikte devlet kurumları Şeriat’in hükümleri “laik ulusal çıkar” hesabına “istismar” edilebildiği zaman “Laikliğin canı cehenneme” moduna girebiliyor, laik-Kemalist devlet için şurada burada çarpışıp ölenleri (Allah yolunda cihat etmiş, Allah’ın dini/şeriati hakim olsun diye çarpışmış gibi) “şehadet” rütbesiyle müjdelemekten asla geri durmuyorlar.

Kimse de çıkıp “Ne demek şehadet! Burası laik (siyasal dinsiz) bir devlet.. Devletimiz dinler arasında tarafsız (din-siz) durumdadır. Dolayısıyla ölenlerimiz İslam için olduğu kadar Budizm için de, Yahudilik için de ölmüş sayılır. O yüzden şehitlik gibi Şeriat kavramlarını kullanmamalıyız” demiyor.

*

Burada bir parantez açalım.

Odatv.com bugün (29 Şubat 2024) Ertuğrul Özkök’ün bir yazısını şu başlıkla yayınladı: “Özkök kitabın ortasından konuştu: Rabia son kalesinden de artık çekiliyor”.

Yazı başlığındaki “son kale” tabiri önem taşıyor.

Malum, 10 yılı aşkın bir zamandır birileri Türkiye için “son kale” edebiyatı yapıyor.

Özkök’ün yazdıkları doğruysa eğer, Rabia (Mısır İhvan’ı) son kalesinden çekiliyor değil, AK Parti iktidarının son kale edebiyatı çöküyor.

Özkök’ün bazı cümlelerini aktaralım:

Olay 20 Şubat 2024 günü patladı.

Birçok internet sitesinde şöyle bir haber çıktı:

“Müslüman Kardeşler Örgütünün Türkiye’deki başkanının vatandaşlık hakkı geri alındı.” (…)

Londra merkezli Arap gazetesi Şarkul Avşat’ın edindiği bilgilere göre , İhvan’n 50’ye yakın üst düzey örgüt yetkilisi 2022 yılında 400 bin dolarlık gayrimenkul edinmesi karşılığında TC vatandaşlığı almıştı ve İstanbul’da oturuyordu.

İşte bu İhvan Örgütünün 50 mensubunun vatandaşlıkları iptal edilmiş.

Oysa geçtiğimiz yıllarda “Türkiye’nin Müslüman Kardeşler örgütü mensuplarına sınır dışı edilmeyecekleri konusunda güvence verdiği” yolunda birçok haber çıkmıştı. (…)

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bir televizyon kanalının Gazze konusundaki yayınlarına bile yalanlama yapan İletişim Başkanlığı Dezenformasyon Dairesi, bugüne kadar herhangi bir açıklama yapmadı. (…)

Aydınlık gazetesinde okuduğum bir habere göre, Suriyeli yazar ve analist Hasan Yusuf sosyal medyada ilginç bir paylaşım yapmıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Suriye Devlet Başkanı Esad’ın fotoğraflarını yan yana koyan Hasan Yusuf altına da şu yazmıştı:

“Sıra Suriyeli muhaliflerde. Suriye muhalefetinin Türkiye’den çıkarılması için bir Türkiye-Suriye mutabakatı geliyor.” (…)

Ve tekrar ediyorum, bütün bu haberlerle ilgili olarak Ankara tarafından yapılmış tek kelime açıklama yok.

Buna karşılık somut bilgi olarak elimizde çok ilginç bir görüntü var.

Yazdığım bu haberlerden 4 gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Sakarya’da yaptığı mitingde bir pankart apar topar toplatıldı.

Pankartın üzerinde şu yazıyordu:

“İsrail ile ticaret utancı sonlandırılsın…”

İhvan sınırdaşı edilirken., İsrail’le ticaret devam ediyordu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bütün dünyaca taktir edilen pragmatizmi bir kere daha kendini gösteriyordu.

Evet, Özkök’ün yazısındaki bazı ifadeler böyle..

Söylediğine göre, Türkiye Müslüman Kardeşler örgütü mensuplarına “sınır dışı edilmeyecekleri konusunda güvence verdiği” halde, şimdi ülkeden kovmuş olabilir.

*

Özkök’ün yazdıklarından ne kadarı doğru, ne kadarı yanlış, bilemeyiz.

Ama bildiğimiz başka şeyler var.. Onları yazalım..

Yukarıda tercümesini aktardığımız hadîsinde Rasulullah efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “ahit/sözleşme sahibine verilen ahde/söze vefa göstermeyen(lâ yefî li zî ahdin ahdehû) için “O benden değildir, ben de ondan değilim” buyuruyor.

Yine, (son zamanlarda kimsenin, özellikle de “Şeriat karşıtı sözde ahlâkçı sahtekârların hiç hatırlamadıkları ve hatırlatmadıkları) sahih bir hadîste belirtildiği gibi, münafığın üç özelliği vardır: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde döner, emanate ihanet eder.

Özkök’ün yazdıkları doğruysa, AK Parti iktidarı münafıklık alanındaki eksiklerini tamamlamak, eksik gedik bırakmamak için dört nala koşturuyor demektir.

Mısır’da İhvan’a yanlış taktikler verdiler, (Şeriatçılığı bırakıp laikçilik yapmaları gibi) yanlış tavsiyelerde bulundular, ve şimdi, Özkök’ün yazdıkları doğruysa bir başka yanlış yapıyor, onları “satıyorlar”.

Aynı şekilde Suriye’de de yanlış yaptılar.. Esed’e verdikleri sözlerden döndüler, (dönemin Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı gibi) bir yandan Suriye heyeti ile Adana’da görüşmeler yaparken diğer yandan ABD ile anlaşarak onların kuyusunu kazmaya giriştiler.

Evet, Özkök’ün yazdıkları doğruysa, şimdi İhvan’ın yanı sıra, Suriye’de dolmuşa bindirilip Esed’e karşı harekete geçirilenler de topun ağzında..

Satılacaklar..

Tek engel, Esed’in şimdilik pazarlığa yanaşmıyor olması.

Umarım Özkök’ün yazdıkları doğru değildir.

*

İşlerin bu noktaya geleceği belliydi..

On yıl önce yazdık.. Bu yol, yol değil dedik.. Bu milletin bugünkü nesillerinin Türkiye’nin böyle atak ve agresif bir dış politika yürütmesine imkân verecek bir kalite ve kalibrede olmadığını söyledik. (Bkz. https://tebyin.wordpress.com/2013/12/30/akpartinin-sonbahari-kimliksizligin-iflasi/)

AK Parti’nin “son kale” oratoryosunun tenor ve sopranoları ise, Davutoğlu şefliğinde “özgüven, büyük düşünme, uluslararası ilişkilerin nesnesi değil öznesi olma, küresel güç olma” çığırtkanlığı yaptılar, itidal tavsiye edenleri bir hain ilan etmedikleri kaldı.

Hem üslupları yanlıştı, hem yöntemleri.. Hem niyetleri bozuktu, hem idealleri..

*

Büyük milletleri ve büyük insanları büyük yapan, büyük konuşmaları değildir, sükunet, sühulet ve tevazu ile büyük işler yapmalarıdır..

Büyük işler yapanlar genelde asla büyük konuşmazlar.. İddialı laflar etmezler..

Büyük konuşmak, iddialı laflar etmek, başına belayı sarmaktır.. Çünkü kim büyük konuşur ve iddialı laflar ederse, o laflarıyla imtihan olunur.

Çoğu zaman da altında kalır, ezilir.

Mesela şu gençliğinde sosyalistlik taslayıp paylaşma nutukları atan fakir fukara edebiyatı şampiyonlarına bir bakın, ileri yaşlarında bol parayla imtihan olunmuşlar ve hepsinin de palavracı sahtekâr dümbelek olduğu cascavlak ortaya çıkmıştır.

Gençlik yıllarında tanıdığımız nice hızlı mücahitin durumu da aynı.. Büyük çoğunluğu “mahcup Kemalist, ılımlı laik” kalantor “mütahit”, işadamı vs. haline geldiler.

*

Her iddianın bir sınavı vardır.

Ahlâk edebiyatı yapanlar, "İslam'ı Şeriat'e indirgemeyelim, asıl önemli olan ahlâk" diyenler, "yalan söylememe, sözünde durma, ve emanete riayet" hususlarında herkesten fazla titizlik göstermek durumundadırlar.

Evet, iddia imtihanın kardeşidir.. Adama "Halep oradaysa arşın burada, şu kumaşları bir kere de burada ölçelim, iddianız doğru mu yanlış mı görelim" derler.

Mümin ve müslüman olduğunu söylemek de böyledir. bunun da bir imtihanı var..

İman iddiası, kesinlikle sınavdan geçer:

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘İman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?

“Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.”

(Ankebut, 29/2-3)

Evet, bu işler öyle büyük konuşmayla olmuyor..

Allahu Teala, doğruları da, yalancıları da ortaya çıkarır.

Bugünler geçer, yüksek perdeden attığımız nutuklar unutulur, geride bir tek (iyisiyle kötüsüyle) yaptıklarımız kalır.. Notumuz ona göre verilir.

Umarız AK Parti iktidarı geçmişindeki hataları tekrarlamaz, sabıka kaydını yeni marifetlerle zenginleştirmez.

AK Parti sözcüleri ve yandaş kalemşorlarının Özkök’e ağzının payını vermesini bekliyoruz.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...