Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
"BENİM TEKFİRCİ BİLDİKLERİMLE NE KONUŞULSUN, NE TARTIŞILSIN.. ONLAR.. ANLARSIN YA!.."
Altay Cem Meriç diye son yıllarda meşhur olmuş bir
şahıs var.. Gençler için faydalı bazı çalışmaları varsa da, kimi söylemleri bazı arızalarının bulunduğunu gösteriyor.
Hepimiz
gibi yüzeyden Türkiye’ye bağlı, fakat derin bağlantıları da var mıdır, bu
konuda konuşmak için erken..
Altay Cem, IŞİD midir, DAİŞ midir, DAEŞ midir, DEAŞ mıdır, her ne
zıkkım ise, Yalova’da bu çeteye yapılan operasyon nedeniyle “tekfircilik”
meselesi gündeme geldiği için bugün X hesabında bazı şeyler yazmış.
IŞİD’in bir Amerikan projesi olduğu biliniyor.. Trump, projenin mimarının eski ABD Başkanı Obama olduğunu açıklamıştı.
ABD ve
İsrail’in (MOSSAD’ın) aparatı durumunda bir örgüt..
Ancak,
Trump bunu açıklamadan da zaten bunun böyle olduğu gelişmelerin seyrinden
anlaşılıyordu. Anlaşılmıştı.
Son
dönemde adlarını Afganistan’ın Taliban yönetimine yönelik bombalama ve
suikast eylemleriyle duyuruyorlardı.
Örgütün
“taban”daki elemanlarının, İsrail ve
ABD aparatlığının farkında olmaması sonucu değiştirmiyor. (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün
durumu da buydu.. Başlangıçta CIA-MİT
konsorsiyumunun aparatıydı, Fethullah Gülen’in Pensilvanya’ya “iltica”
etmesinin ardından MİT’i “takmamaya”, sadece CIA’den emir almaya başladı.)
(“İstiklal
Harbi, milli mücadele” vs. dediğimiz hareket de Birinci Dünya Savaşı’nın galibi
İngilizler tarafından Osmanlı İslam Devleti’ni ve Hilafet kurumunu yok etmek,
Türkiye’yi laik yani “siyasal dinsiz / siyasal kâfir” yapmak için
tasarlanmış bir proje idi.. Curzon’un taşeronu Selanikli Atatürk’ün emri altına
giren millet, dilindeki “din, iman, hilafet, şeriat, vatan, millet, Sakarya”
edebiyatı yüzünden onun Osmanlı Devleti ve Hilafet için harekete geçtiğini zannediyordu..
Evet, IŞİD’in söylemleri önem taşımıyor, arkasında kimlerin olduğu önemli.)
*
Altay
Cem’in X hesabındaki sözleri şöyle:
Şimdi toplum tabanı açısından düşünelim ;
Tekfircilik retorik üzerine kurulu zayıf bir teorik pozisyondur. Retorikle tamamen mağlup edilemez. Burhan ve cedelle hiç mağlup edilemez.
Ortalama bir tekfirci “alim” görünen kişinin 20
puanlık din bilgisi olsa ve Gazzali (1000
puan olsun) ile tartışsa ;
Dışardan izleyen 10 puanlık adam için sadece
kendisinden daha bilgili iki kişi tartışmış olur. İkisinin de ne kadar
bildiğini tartmaya kudreti yetmez.
Gazzali böyle bir cedelde büyük bir galebe çalsa dahi izleyen 100 kişiden 10
tanesi tekfirciyi haklı bulabilir. Bu da havaric
için başarılı bir operasyondur.
Zaten hiçbir zaman toplumların çoğunluğu
olamadılar. Yapısal olarak buna müsait değiller. Ancak belli bir kalabalık
onlara yeter.
Cedel ve münazara ancak belli bir
algı kapasitesi üstünden katılımı engeller. Toplum tabanında fırsat verilmiş retorik ise her zaman sonuç verir.
Cedel, tabandaki sorunu çözmez. İbn
Abbas Nafi ile cedel etti. Mat etti. Faydası da oldu ama havaric cedelle
ortadan kalkmadı. Hz. Ali üstlerine
yürümek zorunda kaldı.
Tekfir ederek canını ırzını namusunu helal
gördükleri müslümanları salak
yerine koyuyorlar. Kılıca güçlerinin yettiği her yerde kılıç kullandılar.
Ama senin gücün yetiyorken “fikir” falan diye safa yatarak güçlerinin yeteceği günü
bekliyorlar. Tekfir gerçekten önemli bir politik alamettir.
Elimde olsa Nizamülmülk’ün Siyasetnamesini okullarda ders
olarak okuturdum.
*
Evet,
Altay Cem’in yazdıkları bunlar..
Bu
meseleyi “kurulu düzen” açısından “analiz” eden MİT’çi istihbarat
personeline (özellikle de asker kökenli olanlarına) fikirleri sorulsa herhalde üç
aşağı beş yukarı bunları söylerler.
Altay Cem'in hemen
her cümlesi yanlış.. Ayrıca, tekfircilerde gördüğü gaddarlık, dayatmacılık ve saldırganlık
ile malul..
İlk
paragraftan başlayalım.. Şöyle diyor:
“Tekfircilik retorik üzerine kurulu zayıf bir teorik pozisyondur. Retorikle tamamen mağlup edilemez. Burhan ve cedelle hiç mağlup edilemez.”
Tekfircilik
denilen şey retorik (belagat, etkili ve ikna edici söz söyleme sanatı) üzerine
kuruluysa ve zayıf bir teorik pozisyona sahipse, bundan, zayıf olmayan bir
teorik pozisyona sahip retorikle tamamen mağlup edilebileceği sonucu çıkar.
Daha ilk iki cümlesinden şu anlaşılıyor: Altay Cem’in kendi lafları aslında göz boyayıcı retorik ve süslü püslü kelimeler üzerine kurulu bir “pozisyon”u temsil ediyor..
Ve bu pozisyon “teorik” düzeyde zayıflığın son sınırında.. Teorik
yönü yokluk alarmı veriyor.
Tekfirci teorik pozisyon, retorikle (aynı türden alet edevat ve silahla) “tamamen” mağlup edilemezken, “Burhan ve cedelle
hiç
mağlup edilemez”miş. Öyle diyor.
Burhan, akla ve mantığa hitap eden “delil/kanıt” demek oluyor. Mücadele kelimesi ile aynı kökten gelen
cedel ise, “delil”lere dayalı tartışma demektir. (Retorik, insanların aklından
ziyade duygularına, hassasiyetlerine ve zaaflarına hitap eder.)
Eğer tekfircilik retorikle tamamen, burhan ve cedelle hiç mağlup edilemiyorsa, çok güçlü bir teorik pozisyon üzerine
kurulu demektir.
Söz
sanatlarını sonuna kadar istismar edip kullanıyor fakat tam sonuç
alamıyorsanız, iş “delil” bahsine gelince de söyleyecek “hiç” birşey bulamıyorsanız,
yanlış yerde duran sizsiniz demektir.
*
Sıradaki
paragraflar:
“Ortalama bir tekfirci “alim” görünen kişinin
20 puanlık din bilgisi olsa ve Gazzali
(1000 puan olsun) ile tartışsa ;
“Dışardan izleyen 10 puanlık adam için sadece
kendisinden daha bilgili iki kişi tartışmış olur. İkisinin de ne kadar bildiğini
tartmaya kudreti yetmez.”
Böylece,
“tekfirci” olarak nitelediği kişileri “alim görünen kişi” olarak etiketliyor.
Altay
Cem tekfircilikten neyi anladığını yazmadığı için, “alim görünmek”le neyi kastettiğini de çözemiyoruz.
Ancak,
İmam Gazzalî’yi “tekfirci” olarak
görmediği kesin.. 100 üzerinden 1000 (yazıyla
bin) veya 1000 üzerinden 1000 puanlık bir alim olarak gördüğü anlaşılıyor.
Ne var ki,
Altay Cem gibilerin “tekfirci”
olarak nitelendirdikleri birçok kişi, İmam’ın şu sözlerinden daha fazlasını
söylüyor değiller:
“… Ancak bid’ati [savunduğu
“Kitap ve Sünnet’e aykırı” görüş] sebebiyle kâfir olmuşsa, kıbleye
yönelerek namaz kılsa ve kendisinin müslüman olduğunu zannetse bile artık
bu durumda onun muhalefetine itibar edilmez. Çünkü ümmet, kıbleye yönelerek
namaz kılanlardan değil müminlerden ibarettir. Bu ise, kendisinin
kâfir olduğunu bilmese bile kâfirdir.”
(Gazzâlî, el-Mustasfâ,
C. 1, çev. Y. Apaydın, İstanbul: Klasik, s. 301-302.)
Evet,
İmam, kıbleye yönelerek namaz kılan ve kendisinin müslüman olduğunu söyleyen
(hatta buna inanan) kişilerin, bid’atleri
sebebiyle tekfir edilebileceklerini söylüyor.
Mesela
“Ben müslümanım, İslam’ın zekat gibi emirleri güzel, ahlâkî öğütler de iyi,
fakat faiz yasağı, Allah yolunda cihat, şeriat hükümleri vs. bana göre değil,
bunları gereksiz görüyorum” diyen kişi, namaz da kılsa kâfirdir.
Ben demiyorum, İmam diyor.. Ben de katılıyorum.
Ne
yazık ki günümüzde, “kendisinin kâfir olduğunu, küfre düştüğünü” anlamaktan
aciz ya da (milli mücadele sırasında müslüman görünerek milleti aldatan
Selanikli Atatürk gibi) "küfrünü saklayan" kâfirler yüzünden bu ülkede rahat ve
huzurumuz yok.
Bu
tür kâfirler, “İmam Gazzalî gibi de
konuşmayacaksınız, biz her küfür bid’ati memlekete hakim kılacak, sonuna kadar
savunacağız, fakat yakınlarımızın cenaze namazını kıldığımız için bizi asla tekfir
etmeyeceksiniz. Yoksa gözünüzü oyarız, sizi kabre koyup ağzınızı toprakla
doldururuz” diyorlar.
*
Geçelim:
“Gazzali böyle bir cedelde büyük bir galebe çalsa dahi izleyen 100
kişiden 10 tanesi tekfirciyi haklı bulabilir. Bu da havaric için başarılı bir operasyondur.”
Psikolog Maslow, elindeki tek alet çekiç olan kişinin herşeyi çivi zannedeceğini söylüyor.. Bütün hayatı "operasyon" demek olan istihbaratçı taifesinin zihinsel kodları ile düşünenlerin de bir zaman sonra herşeyi "operasyon" olarak görmeye başlamaları doğal karşılanabilir.
Hz. Ali r. a. döneminde ortaya çıkan havaricin (haricîlerin) tekfirciliği
malum.. Bunlar önce Hz. Ali’nin taraftarıydılar, askeriydiler, sonra Hz. Ali’yi
tekfir edip ayrı bir grup haline geldiler.
Kur’an
ayetlerini akla ve mantığa aykırı
şekilde yorumluyorlardı.
Konu
hakkında hiçbir bilgisi olmayan 100 kişiden 90’ını bir cedel (münakaşa,
tartışma) ile doğru çizgiye getirebiliyorsan, yüzde 10’u kaybetme korkusuyla
insanların hepsinin cehaletine razı olman ahmaklıktır.
Meseleyi
tartışmadığında belki 100’ünü de kaybediyorsun; nereden nasıl bilebilirsin?.. Boşluk ve cehalet, istikametin garantisi değildir.
*
Havarici
bırak, bugüne gel.. 15 Temmuz’dan sonra başta Fethullah Gülen olmak üzere FETÖ’cü
olarak bilinen hemen herkes resmen tekfir edildi..
Fethullah’ı
ve avanesini CIA’in emrine (ya da
kontrolü altına) girdikleri için tekfir ediyorsanız, “Şeriat değil çağdaş
uygarlık istiyoruz” diyerek Osmanlı Devleti’ni yıkıp Türkiye’yi hristiyan Batı
bloğunun bir parçası haline getirenleri de aynı gerekçeyle tekfir etmeniz
gerekir.
Ayrıca,
Avrupa Birliği üyeliği için çaba
gösteren ve bunu destekleyen herkesi de tekfir etmek zorundasınızdır.
Devletçe
yapılan şeyi bir grup (kendi adlandırmalarına göre “cemaat” ya da “hareket”)
devletten bağımsız yapınca mı küfür sebebi oluyor?
Türkiye Cumhuriyeti Allah’ın ve Rasulü’nün ilke ve inkılaplarına göre yönetilen bir İslam devleti olsa ve vatandaşlardan bazıları “Biz İsviçre Medenî Kanunu’nu, İtalyan Ceza Yasası’nı vs. istiyoruz, Şeriat’e düşmanız.. Şeriat irticadır, tehlikedir, kahrolsun Şeriat!” deseler, onları tekfir etmek için bir gerekçeniz olabilir, fakat zaten ABD’nin müttefiki (azat kabul etmez yandaşı, stratejik ortağı, müttefiki) olan bir devletin vatandaşları ABD’nin güdümü altına girdiği zaman, onları hangi mantıklı gerekçeyle tekfir edebilirsiniz?..
Küfür, "sivil" olunca küfür oluyor, "resmî" olunca küfür olmaktan çıkıyor mu?! Küfrün sizin lehçedeki manası bu mu?
(Kanaatimce,
bazı FETÖ’cüler, tekfiri gerektiren düşünceler serdediyorlar. Ancak Türkiye’nin
çifte standartçı tekfircilik karşıtları
FETÖ söz konusu olduğunda hemen çark ediyor, onları en gelişmiş tekfir topları
ile bombardımana tabi tutuyorlar. Aynı çifte standart FETÖ’cülerde de var.
Siyasal İslamcı, cihatçı vs. dedikleri kesimler için “tekfir” anlamına gelen sözler
sarfediyor, “Bunlar müslüman değil” diyorlar.)
*
Devam
ediyor Altay Cem:
“Cedel ve münazara ancak belli bir
algı kapasitesi üstünden katılımı engeller. Toplum tabanında fırsat verilmiş retorik ise her zaman sonuç verir.
“Cedel, tabandaki sorunu çözmez. İbn
Abbas Nafi ile cedel etti. Mat etti. Faydası da oldu ama havaric cedelle
ortadan kalkmadı. Hz. Ali üstlerine
yürümek zorunda kaldı.”
Bunlar,
mantıklı ve tutarlı düşünmekten aciz bir şahsın şirin sayıklamaları.
“Toplum tabanında fırsat verilmiş retorik her zaman sonuç verir” ise,
tekfircilik karşıtı olarak sen de salt
retorikle sonuç alabilirsin demektir.
Elinde imam hatip liseleri,
ilahiyatlar, müftülükler, camiler, imam ve müezzinler ordusu var, bütün
camilerin “gündem”ini sen belirliyor, “hutbe”leri
sen yaz(dır)ıyorsun. Dahası elinde devletin TRT’si ve MİT’in kontrolü altındaki
basın yayın organları, sosyal medya trolleri var, o zaman neyden korkuyorsun?..
Daya retoriği, al sonucu!.. Alamıyorsan, suç retorikte değildir, senin
kafandadır.
*
Devam ediyor Altay Cem:
“Tekfir ederek canını ırzını namusunu helal
gördükleri müslümanları salak
yerine koyuyorlar. Kılıca güçlerinin yettiği her yerde kılıç kullandılar.
“Ama senin gücün yetiyorken “fikir”
falan diye safa yatarak güçlerinin yeteceği günü bekliyorlar. Tekfir
gerçekten önemli bir politik alamettir.”
Kılıca güçlerinin yettiği her yerde kılıç kullananlar sadece “tekfirci”
diye bilinen topluluklar değil.
Müslümanları salak yerine koyan başkaları da var. Onlar “Kanla
irfanla kurduk biz bu Cumhuriyet’i” diyorlar.
Onlara sıra gelince bu köylü kurnazı Altay şunları diyor:
“(Atatürk’e karşı) Bir aşk nefret ilişkisi
içinde de değilim. Ben tarihî karakterlerle öyle bir ilişki kurmuyorum. Ama,
bana sorarsanız mesela Kadir Mısıroğlu’nu
tenkit edeceğim konulardan birisi budur: Çok hissî tarih okuma tarzı, özellikle
Mustafa Kemal konusunda, üslubu da bence..”
Merhum Kadir Mısıroğlu’nun
Selanikli zampara katil konusundaki hissîliği, Atatürk yandaşlarının
putperestçe hissîliğinin yanında solda sıfırdır. Devede kulak bile değildir,
tek bir yarım tüydür.
Ayrıca bu devletin “yasal” yapısı, bir devlete (hele de çağdaşlık iddiasındaki bir devlete) yakışmayacak şekilde vatandaşlara, Selanikli zampara ile, tamamen hissî bir ilişki kurmaları dayatmasında bulunuyor..
Bütün devlet kurumları Atatürk heykeli, büstü, resmi ile dolu.. İlkçağın puthanelerindeki görüntüleri akla getiriyor.
Bazı vatandaşlık haklarından faydalanabilmek için Atatürk ilke ve inkılapları diye adlandırılmış olan İngiliz ilke ve inkılaplarına iman ettiğinizi, ölene kadar sadık kalacağınızı yeminle beyan etmek zorundasınız.. Aksi takdirde ortaçağın serf ve paryası, ilkçağın kölesi gibi ikinci veya üçüncü sınıf vatandaş haline geliyorsunuz..
Birinci sınıf vatandaş muamelesi görmeniz ise, "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" olmaktan vazgeçip ("birinci sınıflığın hatırı" için) şahsiyetsiz hale gelmenize bağlı.. "Hukukuna malik olmayan" köle olmak bakımından değişen birşey yok, fakat "birinci sınıf" vatandaş olmanın maddî getirisi var.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Atatürk’le kurduğu bu hissî
ilişkiye ve bu ilişkinin millete dayatılmasına (nice bedel ödeyerek, hakaret ve
aşağılamaya uğrayarak) itiraz etme cesareti gösterdiği için, Kadir Mısıroğlu,
gelecek kuşaklar tarafından rahmet, minnet ve şükranla anılacaktır. Altay Cem’e
de utanç madalyası olarak, yukarıya aldığımız lafları yeter de artar.
Onun bu sözleri, Atatürk’le değilse bile, Atatürkçü devletle gayet
sağlam hissî (duygusal) ilişki kurmuş olduğunun ileri sürülmesine yol açabilir.
Tarihî karakterlerle aşk-nefret ilişkisi kurmuyormuş.. Eğer öyle olsan, tekfircilik bağlamında sıraladığın şu boş lafları yazabilir miydin?!
(Demek zorundayız: Herkese “lo lo” da bize de mi “lo lo”, kurnaz köylü?)
*
Evet, bu hissî şımarık, “Tekfir
ederek canını ırzını namusunu helal gördükleri müslümanları salak yerine
koyuyorlar” diyor.
Bu ülkenin işkence tarihine ve derin devlet siciline bakıldığında, tekfir etmeden de can, mal, ırz ve namusu
helal görenlerin bulunduğu farkediliyor.
Tekfir etmiyorlar, daha çağdaş kavramlar kullanıyorlar. Mesela “vatan
haini” oldunuz, tevbesi olmayan bir suç işlediniz filan diyorlar.. Uyduruk lügatlarında vatan hainliği, onlar gibi inanıp düşünmemek, onların
cinayetlerini ve rezaletlerini onaylamamak anlamına geliyor.
MİT’çi Mehmet Eymür açıklamıştı, bu devletin Milli Güvenlik Kurulu’nda
alınan karar sonucu, sırf malı için öldürülmüş adamlar var bu cennet vatanda.
Bu ülkede üç beş tane çapulcu tekfircinin yapabileceği birşey yok..
Ancak yerli ya da yabancı istihbarat servisleri tarafından kullanılırlar, başka
da birşey yapamazlar.. Devlet işi ciddi tutarsa onları bostandaki patates gibi bir günde toplar.. Asıl sorun, devlet gücünü elinde tutan, "adaletin mülkün/devletin temeli olduğunu" görmezden gelerek hukukun dışına çıkıp devlet gücünü istismar eden canavar ruhlu “resmî ideoloji
tekfircileri”..
Mesela, FETÖ’cü diye
gözaltına alınan bazı kadınlara (Hakan
Fidan’ın liderlik ettiği MİT’çiler tarafından) tecavüz edildiği,
kimilerinin hamile kaldığı, Avrupalılar tarafından dile getirildi.
Tekfirciler MİT’e sızdığı için mi?! Ha, ne dersin, hissiyatsız Altay?
Ahmet Davutoğlu’nun dışişleri bakanlığı zamanında medyaya yansıyan bir ses kaydında Fidan’ın, “Suriye’den Türkiye’ye birkaç füze attırır, savaş bahanesi üretirim” anlamına gelen sözleri yer alıyordu.. Asıl sorun bu kafa!.. Kayseri’de Suriyeliler’e karşı organize saldırıya geçildiğinde MİT’in bu tür marifetlerini hatırlamış ve şunları yazmıştım:
[Kayseri’de
yaşanan türden olaylar bazen, saldırıya uğrayan kitleye “Önünüzde üç seçenek
var, ya her konuda entegrasyona, asimilasyona razı olacaksınız,
ya pılınızı pırtınızı, tasınızı tarağınızı toplayıp defolup
gideceksiniz, ya da böyle şeyler yaşayacaksınız, seçim sizin” mesajının
verilmesini, mültecîlerden şikayetçi kitlenin de “gazının alınmasını”
sağlar.
Fakat
bizim devletimizin derinlikleri böyle “anlatılamayacak” şeyler planlamazlar ve
yapmazlar, çok dürüst, çok ahlâklıdırlar.
Onların
kitabında suikast tipi şeyler de yer almaz.
Güldür
Güldür Show’da
(Tarkanvari Kara Mesut’un, hanına, hanesine tecavüz ettiği) hancı İbrahimus’un
“Hanıma tecavüz ettiniz” diye feryat etmesine yol açan türden sapıkça işler onların kitabında yazmaz.
Böyle
işler akıllarına bile gelmez.
Ancak,
bazı FETÖ’cüler gibi yurtdışına kaçmış hainler Atatürk tipi “namus”
abidesi devlet görevlilerine, tutuklanmış FETÖ'cü kadınlardan
bazılarına yapılan muamele hakkında böylesi iftiralar atabilirler.. Aldırmayın..
Ne mutlu Türküm diyene!. Bir Türk dünyaya bedeldir.. Türküm doğruyum
çalışkanım…]
(https://seyfisay.blogspot.com/2024/07/su-sozler-erdogana-ait-baknz-bunu.html)
Nasıldı o söz, ne
diyorlardı, “Biraz delikanlı ol, ciğerimi ye!”, böyle miydi?
*
Gelelim son cümleye:
“Elimde olsa Nizamülmülk’ün Siyasetnamesini okullarda ders
olarak okuturdum.”
Bunu yazan adam,
retorikten, burhandan, cedelden ümidini kesmiş adam..
Siyasetname’yi
ben de okudum ama, böyle bir cümleyi kuran adam için aklıma “Sen ukalalığın şımarmışının
resmini yapabilir misin Abidin?” sorusu dışında birşey gelmiyor.
MİLLETSİZ ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ VE KANLI ATATÜRK LAİKLİĞİ
Türkiye’de bir Atatürk milliyetçiliğinden söz edildiği malum.. Hatta Anayasa’ya bile girmiş durumda.
Ancak, Atatürk laikliğinden söz eden yok.
Oysa, bir Atatürk milliyetçiliği olabiliyorsa, Atatürk laikliğinin de olması gerekir.
Laikliği Türkiye’ye Selanikli Mustafa Atatürk getirdiğine göre, Türkiye laikliğinin Atatürk laikliği ya da laikçiliği olarak adlandırılması isabetli olur.
Gerçekten de Türkiye’deki laiklik Atatürk’e özgü bir laiklik.
Kanlı canlı.. Her anlamda “kanlı”.. Geçmişte görüldüğü gibi, biti kanlandığı zaman ne yapacağı kestirilemeyen bir laiklik.
*
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişte milliyetçilik konulu bazı açıklamaları olmuştu:
“Bizde ayrım yok, bölücülük yok, bölgesel milliyetçilik yok, etnik milliyetçilik yok, dinsel milliyetçilik de yok. … Biz her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına almış bir iktidarız” dedi.”
(https://www.sozcu.com.tr/2013/gundem/milliyetciligi-ayak-altina-aldik-227165/)
“Biz ne dedik yola çıkarken etnik milliyetçilik yapmayacağız bölgesel milliyetçilik dini millliyetçilik yapmayacağız dedik.”
(https://www.yenisafak.com/politika/erdoganin-tarihi-konusmasi-412292)
“Yola ilk çıktığımız andan beri etnik, bölgesel, dinsel milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık.“
(http://www.radikal.com.tr/politika/erdogan-alevilik-din-degil-ali-ile-alakalari-yok-1122494/)
“Etnik milliyetçiliği ayaklarımız altına aldık, bölgesel milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık, dinsel milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık. … Tüm dini gruplar bizim güvencemiz altındadır. Hepsi ibadetini güvencemiz altında yapar, hepsine eşit mesafedeyiz.”
(https://www.sabah.com.tr/gundem/2013/05/04/basbakan-erdogan-konusuyor)
*
Görüldüğü gibi, “dinsel/dinî milliyetçiliği” ayaklarının altına alıyor.
Ayaklarının altına almadan da konuşabilir ama alıyor.. Aldı.. (Konuşma metinlerini cahil cühela yazınca böyle oluyor.. Erdoğan da onlara allame-i cihan muamelesi yapıyor.)
Tabiî bundan kasıt aşağılama, hakaret, tahkir..
Çünkü dinsel milliyetçilik, ayaklar altına alınabilecek müşahhas/somut/mücessem bir varlık değil.
Peki, dinsel milliyetçiliği, yani ümmetçiliği tahkir etmenin İslam’a göre hükmü ne olur?
Birçokları hiç sakınmadan, dinî bir değeri, dinin bir hükmünü aşağılamanın küfür (dinden çıkma nedeni) olduğunu söyleyecektir.
Mehmed Zahid Kotku rh. a. şöyle diyor:
“Kim olursa olsun, tâzimi (yüceltilmesi) vacip (şer’an zorunlu) olan birşeyi tahkir (aşağı görme) ve tahkiri vacip olanı tâzim eden kâfirdir.”
(Mehmed Zahid Kotku, Nefsin Terbiyesi, Konya: Vuslat Vakfı, 2010, s. 82.)
Erdoğan’ın başkanlık külliyesinde lüzumlu lüzumsuz sürü sepet “din cahili danışman ve karışman” var.. Makam ve mevkiye tamah etmeyen, hak sözü hatır gönül dinlemeden söyleyecek yaşlı başlı bir alimi de danışman olarak yanı başında tutsa, “içinden din geçen” lafları için onunla istişare etseydi ahireti için “eyi olurdu”.
Fakat iş işten geçmiş değil..
Hepimiz için ölene kadar hatadan dönme ve tevbe kapısı açık.
[Merhum Prof. Necmettin Erbakan’ın, alimlere danışma işini bir ölçüde yaptığı söylenebilir.. Erdoğan bu yönden Erbakan’dan da şanslı, İslam dünyasının seçkin alimlerinden de görüş alabilir. Prof. İhsan Süreyya Sırma, Erbakan’ın bu yönü hakkında şunu söylüyor:
“… Allah rahmet eylesin, bir Mela [Molla] Ali vardı Van’da.. Çok büyük bir hocaydı. Rahmetli Erbakan Hoca çok mühim meselelerde onu uçakla getirtir; sorar geri gönderirdi. Türkçe’yi sonradan öğrenmiş, … Arapça’sı çok iyiydi. Muazzam bir vahiy kültürü vardı…. Bir bayramda, Beşir Atalay Bey’le Van’a gidip Molla Ali’yle bayramı yapalım, diye bir karar verdik…. Oraya ulaştığımızda Hoca namazı kıldırmış, eve geçmişti. Hoca’nın bir salonu vardı. Oturmuş, suratı beş karış.. “İstemiyorsan gidelim, bu ne surat böyle bayram sabahı? Böyle surat edeceksen biz gidelim” dedim. “Sizinle alâkası yok, kendime kızıyorum. Bu genç, Ankara’dan gelmiş, birşeyler soruyor. Sorduğunu dahi anlamıyorum, onun için kendime kızıyorum” dedi…. “Gel oğlum, gel bakalım.. Hoca’ya ne soruyorsun?” dedim. “Hocam, ben Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde okuyorum … Hoca’yı duymuştum….” “Peki sorun ne?” dedim. Soru “ülke”. “Darü’l-İslam, darü’l-harb” meselesini soruyor. Ama “ülke” diyor, Seyda [Molla Ali Hoca], “ülke”nin ne olduğunu bilmiyor. “Seyda! Bu, dâr meselesini soruyor” dedim. “Öyle mi, gel oğlum gel. Kâğıdın kalemin var mı?” dedi…. Yazdırdığı cümleyi aklımda tutuyorum: … “Ülke… virgül…” Noktalamasını da söylüyor. “Başkalarının değil… Noktalı virgül… Benim ilkelerimin uygulandığı yerdir… Nokta.”
(Adnan Demircan, İhsan Süreyya Sırma Kitabı, İstanbul: Beyan, 2018, s. 136-8.)]
*
Bu söylediklerimize karşı Erdoğancılar taifesi, ya dinsel milliyetçiliğin dinden olmadığını göstermek, ya da yaptıklarının aşağılama anlamına gelmediğini ortaya koymak durumundadırlar.
Dinsel milliyetçiliğin dinden olmadığını iddia etmeleri, kendileriyle çelişmeleri anlamına gelir, çünkü, adı üstünde “dinsel/dinî” (dine ait) diyorsunuz.
Aşağılama anlamına gelmediğini düşünüyorlarsa, o takdirde aynı şeyi Atatürk milliyetçiliği için de söylesinler.
“Atatürk milliyetçiliği ayağımızın altındadır” diye konuşsunlar. İtiraz edenlere de “Burada aşağılama yok” desinler.
“Yanlış anlaşılsa” bile, şayet bu bir aşağılama değilse, fikir hürriyetlerini başkalarının “yanlış anlama” arızası yüzünden ayaklar altına almamalı, özgürlüklerinden taviz vermeyi kabul etmemelidirler.
*
“Son kale” Türkiye laik (siyasal dinsiz) ya, Allahu Teala’nın dinine, “dinsel” değer ve kurumlara atıp tutmak serbest.
Ama “içinden Atatürk geçen” bir şey söz konusu olunca birden ayarlar değişiyor.
Sonra da, “Efendim asıl din hürriyeti laiklikte var” masalları, mavalları, palavraları.
Şayet “Atatürk milliyetçiliği ayağımın altındadır” sözünün Atatürk’e hakaret anlamına geleceğini düşünüyorsanız, “Din milliyetçiliği ayağımızın altındadır” sözünün de dine (İslam’a) ve dolayısıyla dinin sahibi Allahu Teala’ya (bilinçli veya bilinçsizce) hakaret demek olduğunu anlıyorsunuz demektir.
Yok, “Din milliyetçiliği ayağımın altındadır” sözünün hakaret içermediğini kabul ediyorsanız, dediğimiz gibi, aynı şeyi Atatürk milliyetçiliği için de söyleyin.
*
Sizin senelerce dur durak bilmeden böylesi laflar söylemeniz, ve “İslamcı değilim, müslümanım” diyerek müslümanlığı kimseye bırakmayanların da sizi açıkça ya da “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca zımnen onaylamaları yüzünden neredeyse başımıza taş yağacak, fakat haberiniz yok, kendinizi çok doğru yolda zannediyorsunuz.
(İlk yayın tarihi: 22 Ağustos 2024)
SEN NEDEN İÇİNDEKİ NETANYAHU ŞEYTANINA YOL VERDİN?
“ İran neden çıldırdı? ” diyor. Hayır, bunu diyen Netanyahu ya da Trump değil.. İçinde devasa bir Netanyahu nezaketi ve Trump aklı taşıy...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Takvimler 20 Eylül 2023’ü gösterirken Odatv.com ’da şöyle bir haber yer almıştı: Odatv, hadsiz Kuveytlinin peşine düştü... Ne zaman v...