HİKÂYE UZUN, ÖZETİ KISA

 






Niyazi Ahmet Banoğlu, Selanikli Mustafa Atatürk'ün akrabası Cemal Bolayır’ın şu sözlerini aktarıyor:

Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın vasiyetnamesini yazan akrabası Cemal Bolayır'ın el yazısı ile bıraktığı anı yazıları, Atatürk'ün 16 Mayıs 1919'da Samsun'a hareketinden önceki günleri aydınlatıcı belgelerdir.

“Akrabalığım bulunan Mustafa Kemal Paşa'nın oturmakta olduğu Beşiktaş'ta Akaretler'de 76 numaralı ev ile sonradan taşındığı Şişli’deki evlerine sık sık giderdim. 5 Mayıs 1919 tarihinde de [Samsun’a hareketinden 11 gün önce] gene bu eve gitmiştim. Bahçeden üç dört basamaklı bir merdivenle çıkılan birinci katın ön sağ tarafındaki küçük odada oturduklannı görerek içeri girdim. Beni görünce, hemen:

“- Buyurun Cemal Bey, dedi ve beni yanında bulunan misafirlere: "Akrabam Cemal Bey, diye birer birer tanıştırdı:

“- Miralay [Albay] Ömer Lütfi; gazeteci Ruşen Eşref, Binbaşı Ali Rıza ... "

“Kendisi kapıdan girilince odanın pencere yanındaki sol köşesinde oturmakta idi. Karşısında Miralay Ömer Lütfi Bey (1922 yılında nafia vekili [bakanı]), onun yanında Ruşen Eşref, onun yanında da Binbaşı sevkiyatçı Ali Rıza Bey (sonradan lstanbul mebusu [milletvekili]), kapıya yakın sağ köşede ise Yaver Cevat Abbas oturuyordu. Ben de kapıdan girince sol taraftaki köşede, paşaya yakın yerde oturdum.

“Konuşmalanna devam ettiler, ben de dinlemeye başladım.

“Memleketin gidişi, yakın tarihe ait olaylar konuşuluyordu. Mustafa Kemal, dinin yobazlar elinde kalması yüzünden milletçe geri kaldığımızı söyledikten ve bazı örnekler verdikten sonra İkinci Meşrutiyet dönemini eleştirdi; ordunun başarısızlığını Enver Paşa'nın yönetimsizliğine bağladı. …

7 Mayıs, Çarşamba

“İki gün sonra yeniden evlerine gittiğim zaman Paşa yoktu, yalnız haber bırakmış, Cemal Bey gelirse beni beklesin, demiş.

“Gene Zübeyde Hanım'ın yanına çıkum. Beni görür görmez:

“-Abe evladım, dedi geçen gün geldiğinde aşağıda neler konuştunuz?

“- Neden sordun? deyince:

“- Paşa, seni çok beğenmiş ... Bana dedi ki, anne bu Cemal Bey'i sen çok methederdin ben inanmazdım, fakat şimdi anladım, senin dediğin az kalır ...

“Tabii ben de bu sözlerden haz duymuştum. Bir saat sonra Paşa geldi, beni görünce:

“- Seninle biraz görüşelim, diye bir odaya aldı. Merak içinde idim. Paşa:

“- Bugün Sadrazam Ferit Paşa, bana haber göndermiş akşam üzeri saat beşte beni bekliyor, ne dersin gideyim mi?

“Bir tereddüt geçirmiştim. Belki iki dakika düşündüm ve gitmesi gerektiğini söyledim.

“- Öyle ise, dedi, sen hurda bekle, ben gelinceye kadar bir yere gitme ... Geç kalmam, otomobille gidip geleceğim ...

“Mustafa Kemal'i bekledim, geldi. Bana aynen şunları söyledi:

“- Üç gün önce işgal kuvvetleri İngiliz kumandanı, Ferit Paşa'ya gelerek, doğu illerimizde bazı kuvvetlerimizin halkla birleşerek Hıristiyanlara karşı katliam hazırlığında bulunduklannı haber aldıklannı söyleyerek, bunu önlemek için Doğu'ya asker gönderip işgal edeceklerini söylemişler. ‘Sizi bunun için ziyaret ettik, haber veriyoruz,’ demişler.

“Ferit Paşa telaş etmiş:

“- Böyle bir şey yoktur ve olamaz. Bana üç gün izin veriniz. Ben oraya oraya İttihatçı olmayan bir komutan göndereceğim, hiçbir sorun kalmaz, demiş.

“Ferit Paşa bundan sonra öneriyi bana yaptı:

“- Padişah hazretleri, sizi zaten biliyor, sizi uygun görmüşlerdir. Şüphesiz gidersiniz. Şimdi benim, bir yere acele randevum var, oraya gitmek zorundayım. Bu konuda yapacağımız işlerle, durum hakkında etraflı, harita üzerinde incelemeler yapmak üzere iki gün sonra yeniden görüşelim, diyerek aynldı. Şimdi buna ne dersin?

“Ben:

- Aman Paşam, bundan daha iyi fırsat olmaz, derhal kabul etmelisin, dedim.

“Düşünceli idi, bana hiçbir şey söylemedi. Ferit Paşa ile görüştükten sonra gene buluşmamızı istedi.

“İki gün sonraki görüşmemizde:

“- Dokuzuncu Ordu Müfettişi sıfatı ile gitmeyi kabul ettiğini söyledi.

“Mustafa Kemal, bundan sonraki temaslannı da öbür ziyaretlerimde anlattı. Harbiye nazırı [Şakir Paşa] ile dahiliye nazırı [Mehmet Ali Bey] ile görüşmüş, hartta üzerinde incelemeler yapmışlarkendisine çok geniş yetki verilmiş ... Mustafa Kemal:

“- Yalnız, dedi, para veremiyorlar. Oysa orada çalışmak için para lazım.  Ferit Paşa: ‘- Hele siz bir gidiniz, arkadan para göndeririz,’ dedi. Ben de kabul ettim.

“Mustafa Kemal, bundan sonra temaslanna devam etti. [Sonradan içişleri bakanı olan ve “zafer”den sonra Kemalistler tarafından linç edilip öldürülen] Ali Kemal Bey tarafından nazırlara (bakanlara) verilen ziyafette de bulundu. Yanında götüreceği arkadaşlannı saptayarak kadrosunu harbiye nazırına onaylattı. Padişah ile görüşmesini de bana anlattı. Padişah, başarıya ulaşacağına inandığını söylemiş, yardım vaat etmiş. Aynldıktan sonra dışarıda Saray Nazırı [Cumhuriyet dönemindeki “devlet bakanı”nın muadili] Naci Paşa, padişahın hediye ettiği bir kutuyu Mustafa Kemal'e vermiş. Mustafa Kemal kutuyu açıp bakmayınca Naci Paşa açmasını işaret etmiş. Mustafa Kemal açıp bakmış, bir altın saatmiş. …”

(Niyazi Ahmet Banoğlu, Atatürk’ün İstanbul’daki Günleri, İstanbul: Alfa Y., 2012, s. 51-3.)

*

Banoğlu’nun Bolayır’dan aktardığı satırlarda geçen bir isim dikkat çekici:

“Kendisi kapıdan girilince odanın pencere yanındaki sol köşesinde oturmakta idi. Karşısında Miralay Ömer Lütfi Bey (1922 yılında nafia vekili [bakanı]), onun yanında Ruşen Eşref, onun yanında da Binbaşı sevkiyatçı Ali Rıza Bey (sonradan lstanbul mebusu [milletvekili]), kapıya yakın sağ köşede ise Yaver Cevat Abbas oturuyordu. Ben de kapıdan girince sol taraftaki köşede, paşaya yakın yerde oturdum.”

(Niyazi Ahmet Banoğlu, Atatürk’ün İstanbul’daki Günleri, İstanbul: Alfa Y., 2012, s. 51-3.)

Miralay Ömer Lütfi’yi, Kâzım Karabekir’in Günlükler’inden hatırlıyoruz. Selanikli’nin ölümünden üç ay sonra, takvimler 13 Şubat 1939 Pazartesi gününü gösterirken Karabekir Paşa, günlüğüne şu notu düşmüştü:

"Telefonla yaver beyin [Cumhurbaşkanı İnönü’nün yaverinin] iş’ârı [bildirmesi] üzerine General Cafer Tayyar’la İnönü ’ye [gittik]. Saat 5.45-7.00. M. Kemal'in Enver'e kızarak İngilizlere teslim olmak teşebbüsünü Cevat Rıfat söyledi. Bunu Cemal [Mersinli] PaşaÖmer Lütfi ve Diyarbakırlı Kâzım Paşa da bilirmiş. Cemal Paşa'ya –bugün bana gelmişti– sordum, evet dedi. Bu maksatla bazı zabitler de (subaylar da) İngilizler tarafına geçmiş."

[Kâzım Karabekir, Günlükler (1906-1948), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009, s. 1083.]

Olay Filistin’de geçiyor.

Padişah Mehmet Reşat’ın 4 Temmuz 1918 günü vefatı üzerine Vahideddin’in padişah olduğunu öğrenen Selanikli, Karlsbad’daki kaplıca sefasını hemen yarıda keserek vatana dönmüş, istifa etmiş bulunduğu 7’nci Ordu Komutanlığı’nı tekrar uhdesine almış, yanına bir de padişah yaveri unvanını eklettirmişti.

Veliaht Vahideddin’in yedi ay önceki Berlin seyahatine iştirak edip onu yaktığı “yağlarla” kafaya almış durumdaydı.

Filistin’e komutan olarak, İngilizler’in Osmanlı’yı yenmesini sağlamak ve böylece öteden beri istediği İngiliz-Türk barışını sağlamak için gitmiş bulunuyordu.

Bu yenilgi, yıllardır rekabet ettiği Enver’in ülkedeki etkisini sonlandıracak ve kendisinin önünü açacaktı. Hesabı buydu.

Bunun için, başında bulunduğu 7’inci Ordu’ya ricat (kaçma) emri verdi. Karşısındaki İngiliz ordusunun başında General Allenby bulunuyordu.

Allenby, eski sofra arkadaşıydı. 1913 yılında İngiliz ajanı Aubrey Herbert’in kendisinin onuruna verdiği yemekte onunla tanışma bahtiyarlığına erişmişti.

Selanikli, şeytanî satrancında ilk hamleyi bu şekilde yapıp Nablus’tan taa Halep’e kaçtıktan sonra (Ki aradaki mesafe İzmir-Kayseri arasına denk), ikinci hamlesini yaptı. Padişah’a bir telgraf gönderip İngilizler’le “behemahal sulh” (ne pahasına olursa olsun barış” yapılmasını istedi.

Bu, pratikte, kayıtsız şartsız teslimiyet demek oluyordu.

Herşey çok hızlı bir biçimde yaşanmış durumdaydı. Bütün bunlar olup bittiğinde Vahideddin henüz tahttaki üç ayını bile tamamlamış değildi.

Ve Filistin’e dönmüş olan Selanikli, iki ay içinde misyonunu yerine getirniş, dört yıldır düşmanları karşısında ayakta kalmayı başarmış olan Osmanlı’yı bir hamlede mahvetmişti.

30 Ekim’de Mondros Mütarekesi (Ateşkesi) imzalandığında, Vahideddin’in padişahlığı henüz dördüncü ayını bile tamamlamış değildi.

Vahideddin, Selanikli’yi Filistin’e göndererek başlattığı hatalar serisini, padişah oluşunun üzerinden bir yıl bile geçmeden, 16 Mayıs 1919’da Selanikli’yi sözde vatanı kurtarmak için Samsun’a gönderirken zirve noktasına taşıyacaktı.

Henüz onbuçuk aylık padişahtı.. On ay ve 12 günlük.

Ciğeri kediye, kümesi tilkiye emanet edercesine vatanı İngiliz ajanına teslim ettiğinin farkında değildi.

*

Banoğlu, Bolayır’ın şu sözlerini de aktarmış durumda:

“Mustafa Kemal'i bekledim, geldi. Bana aynen şunları söyledi:

“- Üç gün önce işgal kuvvetleri İngiliz kumandanı, Ferit Paşa'ya gelerek, doğu illerimizde bazı kuvvetlerimizin halkla birleşerek Hıristiyanlara karşı katliam hazırlığında bulunduklannı haber aldıklannı söyleyerek, bunu önlemek için Doğu'ya asker gönderip işgal edeceklerini söylemişler. ‘Sizi bunun için ziyaret ettik, haber veriyoruz,’ demişler.

“Ferit Paşa telaş etmiş:

“- Böyle bir şey yoktur ve olamaz. Bana üç gün izin veriniz. Ben oraya oraya İttihatçı olmayan bir komutan göndereceğim, hiçbir sorun kalmaz, demiş.

“Ferit Paşa bundan sonra öneriyi bana yaptı:

“- Padişah hazretleri, sizi zaten biliyor, sizi uygun görmüşlerdir. Şüphesiz gidersiniz. Şimdi benim, bir yere acele randevum var, oraya gitmek zorundayım. Bu konuda yapacağımız işlerle, durum hakkında etraflı, harita üzerinde incelemeler yapmak üzere iki gün sonra yeniden görüşelim, diyerek aynldı. …”

İngiliz tezgâhı iyi kurmuş.. Doğu Karadeniz için birinin görevlendirilmesini istiyor ve bu kişinin İttihatçı olmaması gerekiyor.

Şartları bu.. Çünkü İttihatçılar (Enver ve şürekası), Osmanlı’yı Almanlar’ın yanında İngiltere’ye karşı savaşa sokmuş durumda.

İttihatçı olmayan isim denilince o sırada akla gelen ilk isim ise, Enver’e olan hasedinden dolayı çatlayan Mustafa Kemal..

İttihatçı olmadığını hem İngilizler’e, hem de mevcut Osmanlı Hükümeti’ne deklare etmiş bulunuyor. Falih Rıfkı’ya (İngiliz Gizli Servisi’nin Türkiye şefi) Robert Frew ile yaptığı başbaşa gizli görüşme ile ilgili olarak anlattıklarında İttihatçılar bahsinin geçmiş olması tesadüf değil.

İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’le görüştüğü sırada kendisine yöneltilen “İttihatçı mısınız?” şeklindeki soruya da “Sözlük anlamı itibariyle ittihatçıyım, siyasal anlamda İttihatçı değilim" demek olan bir cevap vererek İttihatçı geçmişinin üzerine sünger çekmiş, tevbe ile bu dosyayı kapatmış durumda.

*

Böylece, Selanikli’nin (İngilizler’in isteği ve hazırladıkları plan doğrultusunda) Doğu Karadeniz için görevlendirilmesi operasyonunun altyapısı hazırlanmış bulunuyor.

İngilizler, Padişah Vahideddin’in ve Osmanlı Hükümeti’nin (Genelkurmay’ın) bunu bir fırsata çevirmek isteyeceklerinin, bunun için Selanikli haine olağanüstü yetkiler vereceklerinin de farkındalar.

Herkesi tutuklayıp Malta’ya sürerken Selanikli’ye hiç dokunmamış olmaları yetmiyormuş gibi, bu görevlendirme sırasında da hiçbir zorluk çıkarmıyor, anında vizeyi bastırıyorlar.

Satrancın bir sonraki hamlesi, İngilizler’in, Samsun’a çıkan Selanikli’nin İstanbul’a tekrar çağırılmasını istemeleri dalaveresi.. Böylece Selanikli, sözde İngilizler’in korkup çekindiği adam haline getirilirken, Osmanlı padişahı ve hükümeti de, İngiliz emellerine boyun eğen hain işbirlikçi gibi gösteriliyor.

Tam bu sırada Selanikli, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un yazdırdığı senaryo çerçevesinde yeni hamlesini yapıyor, Osmanlı Padişahı’na ve hükümetine “askerlikten istifa dilekçesi”ni sunuyor.

Böylece, sözde fedakârlık yapmış, İngilizler karşısında zor duruma düşen Padişah ile hükümeti kurtarmış, paratoner gibi davranmış oluyor.

Gerçekteyse maksat, Selanikli’nin “Osmanlı Devleti’nin basit bir memuru” olmaktan çıkarılması, bir “halk hareketi”nin liderine dönüştürülmesi..

*

Böylece Selanikli, kongreler toplayıp yeni bir millet meclisi teşkil etmek için gereken zemine kavuşmakta, bu ayrılıkçı ve bölücü hareketine meşruiyet sağlamış olmaktadır.

Önce paralel meclis gelecek, bunu paralel hükümetin kurulması izleyecek, ardından da paralel devlet kurulacaktır.

Bu, Selanikli’nin paralel padişah olması anlamına gelmektedir.

Fakat kendisine padişah değil, cumhurbaşkanı dedirtecektir. Gerçekte, İngilizler’in desteği ve oyunuyla devlet başkanlığını gasbetmiş, milleti yalanlarıyla ve takiyyesiyle aldatmış bir yetki hırsızıdır.

*

Hayatta bazen, başlangıçta hedeflenmeyen, hiç de akılda ve hesapta olmayan şeyler yaşanabilir.

Kumarbazların tabiriyle kartların karılıp yeniden dağıtılması durumları ortaya çıkabilir.

Eski dostlar düşman, eski düşmanlar dost haline gelebilir.. Ve bütün bu yaşananların aktörleri durumundaki insanlar, başlarına gelenleri ve savruldukları yerleri kendileri de hayretle karşılayabilirler.

Selanikli’nin ve İngilizler’in durumu öyle değil.. Onlar, oyunlarını belli bir plan ve proje çerçevesinde, senaryoya tamamen sadık kalarak gergef gibi ince ince dokudular.

Selanikli’nin (İngiliz istihbaratının Türkiye şefi) Robert Frew ile yapmış olduğu gizli saklı görüşmelerde alınan kararlar harfi harfine yerine getirildi.

Bu kararları Selanikli, Samsun’a çıkışının üzerinden daha üç ay bile geçmeden, henüz ortada hiçbir şey yokken, kendisinin emri altında herhangi bir askerî güç de “resmen” bulunmuyorken, Erzurum Kongresi’nin bittiği günün gecesinde hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e açıklamış durumdaydı:

Osmanlı Devleti yıkılacak, yerine, rejiminin cumhuriyet olduğu söylenen yeni bir devlet kurulacaktı.

Fakat bu devletin cumhurbaşkanını millet seçmeyecekti, kendisi olacaktı. Selanikli’nin efendisi İngilizler ona cumhurbaşkanlığını vermiş durumdaydılar. Onlardan (Ward Price’ın yazdığına göre) valilik istemiş, “Valilik kalmadı, cumhurbaşkanlığı verelim” cevabını almıştı.

O da, çantada keklik olan cumhurbaşkanlığı (daha doğrusu diktatörlük) yetkilerine dayanarak memlekette yerli-milli alfabeyi yasaklayacak, Latin harflerini millete dayatacaktı.

Ayrıca tesettür (İslamî örtünme) de kaldırılacaktı.

Fakat erkeklere başka bir tesettür (yahudi tesettürü) dayatılacak, millete zorla şapka giydirilecekti.

Selanikli, hempalarına gece yarısı bunları, büyük bir özgüvenle müjdelemiş durumdaydı.. Fakat gündüz millete din, iman, halife-padişaha sadakat nutukları atıyordu.

Gerçekleştireceği İngiliz ilke ve inkılaplarını anlatmış, fakat İngilizler tarafından bunun için görevlendirilmiş olduğunu onlara söylememişti. (Ya da söyledi fakat Mazhar Müfit bunu açıklamayı uygun görmedi. İngilizler'in "karar"ını açıklama vazifesi İnönü'ye kaldı.)

*

Evet, Selanikli, olayların seyri içinde yeni bir devlet kurma macerasına sürüklenmiş ve gelişmelerin doğal akışı çerçevesinde devletin tepesine tünemiş değil.

Ortada, ustaca adımlarla hayata geçirilen bir İngiliz kumpası (Osmanlı Devleti’ni hedef alan kumpas) ve komplo (gizli plan) var.

Bu planda tek aksilik, Türk-Yunan savaşında yaşandı.

1920 yılının sonlarında (İngilizler tarafından alaşağı edilip yerine oğlu Aleksandr kral yapılan) Konstantin, oğlu bir maymun tarafından ısırılıp öldüğü için tahta geçti.

Alman kökenli ve Almanya yanlısı olan Konstantin, 1917 yılında (Birinci Dünya Savaşı sürerken) Atina’nın bombalanması tehdidiyle tahttan indirilmişti. Yeniden tahta geçince İngilizler’in adamı Venizelos başbakanlığı kaybetti ve çekip Paris’e gitti (İleride tekrar dönecekti).

İngilizler’in planı çerçevesinde (Milne Hattı ile İzmir-Aydın arasında durdurulan, İzmir dağlarında açan çiçekleri toplamakla görevlendirilen) Yunan ordusu Anadolu içlerine asla yürümeyecek, Selanikli piyonları paralel devletini kurunca, göstermelik birkaç çatışmanın ardından Ankara hükümeti ile Yunanistan arasında (Ankara’nın Fransa ile yapmış olduğu Ankara Antlaşması’nın benzeri bir) barış yapılacak ve kavga bitecekti. Plan buydu.

Yunanistan İzmir’den çekilecek (İzmir’i kurtarma başarısının Selanikli’ye verilmesi gerekiyordu), karşılığında 12 Adalar’ı ve Batı Trakya’yı alacak, savaş tazminatı ödemesi de istenmeyecekti. Zahmetleri karşılığında bunu hak ediyordu.

Ancak Konstantin, İngilizler’in adamı değildi, onlara hınçlıydı, ve Anadolu içlerine yürüdü, Ankara’nın burnu dibine, Polatlı’ya kadar geldi.

*

İngiliz efendileri buna “Biz sözümüzde duruyoruz, fakat hesapta olmayan birşey yaşandı, Alaksandr ve Venizelos devre dışı kaldı.. Herşeyi bizden bekleme, senin de kendini ispat etmen lazım” dediler.

Hesapta olmayan bu gelişme karşısında Selanikli paniğe kapıldı, derhal Kayseri’ye kaçma kararı aldı.

İşte tam bu noktada “derin millet” ruhu devreye girdi. TBMM Selanikli’ye “Sen istiyorsan Kayseri’ye git, biz gitmiyoruz” dediler.

Selanikli baktı ki Kayseri’ye giderse otomatikman siyaset denkleminden düşecek, gitmekten vazgeçti.

Fakat TBMM bununla yetinmedi, Selanikli’ye “Şimdiye kadar kürsüde nutuk atmaktan başka birşey yapmadın, artık vıdı vıdı edip kafa şişirmeyi bırak, askere moral vermek için cepheye git” dediler.

Cepheyle arası iyi olmayan, gözü dans salonlarında olan sahte kahraman Selanikli bunu kabul etmedi. Fakat milletvekilleri “Ya gideceksin, ya gideceksin!” dediler.

Selanikli, dört gün süren tartışmaların ardından, cepheye gitmeyi iki şartla kabul etti: Birincisi, TBMM’nin bütün yetkileri kendisine devredilecekti, yani diktatör yapılacaktı. İkincisi, bir yenilgi durumunda asla hesaba çekilmeyecek, bir ihmal ya da kusurunun olup olmadığı sorgulanmayacaktı.

TBMM, “Lanet olsun, mevzubahis olan vatansa, bu sahte kahramanın diktatörlüğü teferruattır” dedi.

Fakat Selanikli, “Mevzubahis olan vatansa benim konumum, istikbalim teferruattır” demiyordu, dememişti.

Çünkü, onun için, “Mevzubahis olan çıkarlarıysa, vatan da teferruattı”.

*

Selanikli böylece, bir diktatör olarak Sakarya’nın yolunu tuttu.

Fakat cephede yine de durmadı. Attan düşüp kaburgasını kıracağı tuttu, cepheden ayrıldı. (Gerçekten kırılmış gibi görünüyor.)

Sonra da, savaş uzayınca, orduya Yunan ordusunun karşısından çekilme emri verdi.. Gözü Erciyes’in dağ havasındaydı.. Savaş ona göre değildi.. Yurtta sulh istiyordu, sulh da o sırada pılısını pırtısını toplayıp Kayseri’ye gitmişti.

Fevzi Çakmak, bunun geri çekilme emrini hayata geçirmedi.. Çünkü Yunan ordusunun da pilinin bitmek üzere olduğunu anlamıştı.. Nitekim, lojistik sorunları yaşayan ve gıda sıkıntısı çeken Yunan ordusunda açlık, salgın hastalık ve ishal başgöstermişti.. Yunan birlikleri farkettirmeden yavaş yavaş çekilmekteydi.

Ordumuz geri çekilmeyince, Sakarya Savaşı’nı otomatikman kazanmış olduk. Yunan ordusu yarı ölü yarı baygın iki gün daha yerlerinde durmuş olsalardı bizim pilimiz bitmişti. Allahu Teala korudu.

Ve Selanikli, kaburgası kırıldığı için gazi unvanını aldı. Ayrıca, zafer kazanmış komutan olarak (teamüllere aykırı biçinde) üç rütbe birden atlayarak üniformasına mareşal apoletlerini diktirdi.. Sinekten yağ çıkarma ustası bir fırsatçılık virtüözüydü.

Böylece, Konstantin'in huysuzluğu yüzünden iş biraz uzamış oldu. Fakat "Geç olsun da güç olmasın" diye düşünen Selanikli sonuçtan memnundu. Çünkü "istemeden" kazandığı Sakarya Savaşı'nın ardından Yunan'ı mağlup etme ümidi doğmuştu.

O sayede hem gazi unvanını almış, hem mareşal apoletlerine kavuşmuş, hem de Dumlupınar zaferi ile birlikte kendisini Napolyon gibi hissetme mutluluğunu yaşamıştı.

Dolayısıyla, bütün bunların hatırına Yunan'a 12 Adalar ve Batı Trakya gönül rahatlığıyla verilebilir, savaş tazminatı istenmesinden sarf-ı nazar edilebilirdi. 

*

Hikâye uzun, en mükemmel özetini yapan kişi ise, Selanikli Mustafa Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü.

1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, “istiklal mücadelesi”nin ardındaki sihirli değneği, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirmiş bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)


HİKÂYE UZUN, ÖZETİ KISA

  Niyazi Ahmet Banoğlu, Selanikli Mustafa Atatürk'ün akrabası Cemal Bolayır ’ın şu sözlerini aktarıyor: “ Atatürk'ün annesi Zübeyd...