BİR USÛL KATİLİ: ALTAY CEM MERİÇ

 

KELAM, BU DEĞİL!




Altay Cem Meriç'in, Murat Gezenler ile yaptığı teşrî’ (yasama, yasa yapma) ve şirk konulu tartışmada usûl edebiyatı yaparak usûlü nasıl katlettiğini bir önceki yazıda görmüştük. 

Konuya, tartışmada zannî delili asla kabul etmeyeceğini söyleyerek giriyor ve “Haber-i vahid bir hadîsi bu tartışmanın menşeinde hiçbir şekilde kabul etmeyeceğim” diyor.

Haber-i vahidlerin "delaleti" açık ve kat'î (kesin) olsa bile, onları devre dışı bırakıyor.

Çünkü aradığı şey bilgi değil, belirsizlik.

Doğal olarak, ayet-i kerîmeleri aynı gerekçeyle (haber-i vahid olma iddiasıyla) devre dışı bırakamaz. Fakat o zaman da yerli yersiz hemen "delaletin zannîliği" (lafızlardan ne anlaşılması gerektiğinin kesin olmayışı) iddiasını ortaya atıyor.

Bu yaptığının usûlü katletmek olduğunun farkında değil.. Ya da farkında, ve usûl çerçevesinde kaybetmeye mahkum olduğunu bildiği için kendi kafasından usûlün kolunu kanadını buduyor. 

Usûl, anlama faaliyetinde hata yapmamak ve çözüm üretmek içindir. Siz daha baştan haber-i vahid durumundaki hadîsleri (sahih olsalar bile) reddederek yola çıktığınızda, dini nasıl doğru ve eksiksiz anlayabilirsiniz ki?!

Sadece mütevatir (yalan üzerinde birleşmeleri aklen mümkün olmayan kalabalıklar tarafından rivayet edilen) hadîslerle yetinilmesi, meseleleri kilitler.

Bazen bir mütevatir hadîsin gereğince anlaşılması, haber-i vahid durumundaki başka hadîslere bağlı olabilir.

Bazen de, aynı konuyla ilgili (haber-i vahid) durumundaki farklı rivayetlerin toplamı, mana bakımından (manevî) tevatür olarak ortaya çıkabilir.

*

[Haber-i vahid ve mütevatir kavramlarının anlaşılması için şöyle bir örnek vermek faydalı olabilir:

Diyelim ki asla yalan söylemeyeceğine inanılan güvenilir bir kimse A şahsının yiğit bir adam olduğunu, falanca savaşta büyük bir kahramanlık göstermiş bulunduğunu söyledi. Bu tek kişinin rivayeti, haber-i vahiddir. Her ne kadar ravînin güvenilirliği nedeniyle "sahîh" (doğru) kategorisine girse de, bahesttiği şahsın kahraman bir kişi olduğunu gösteren "şüpheye mahal bırakmayan kesin" delil sayılmaz. Kahraman addedilen kişi o kahramanlığı dalgınlıkla, yanlışlıkla, şaşkınlıkla, ne yaptığını bilmez bir halde kazara yapmış, sonradan kendisi de yaptığı işe hayret etmiş olabilir. Veya rivayeti yapan kişinın, yaşadığı bir sürü olay arasında bu olayı o anın heyecanı içinde yanlış yorumlamış olması da mümkündür. 

Böylesi ihtimaller, haber-i vahid durumundaki bir rivayetin "kesin bilgi" olarak kabul edilmesine engel olur. Fakat sonuçta bir bilgidir ve yok sayılamaz. 

Buna karşılık, olaya dair 30-40 kişi aynı haberi verir ve aynı yorumu yaparsa, bu bir mütevatir haberdir. İddia kesinleşmiş olur. 

Diğer taraftan, birbirinden habersiz 10 ayrı kişi aynı adamın farklı kahramanlıklarından söz ederse, bu 10 rivayetin her biri haber-i vahid olsalar da, ortaya "konu/anlam bakımından tevatür" çıkmış olur.]

*

Haber-i vahidleri daha baştan devre dışı bırakmak, "doğru anlama" ve "yanılgılardan sakınma" gayesine matuf bir tercih olarak görülemez. Aksine, usûlü tahrif ve tahrip ederek, bilinçli ya da bilinçsizce "anlamayı sabote etme ve engelleme, anlama çabasını çıkmaz sokağa sürükleme, işi çözümsüzlük noktasına getirme" dalaveresidir.

Haber-i vahidlerin usûl noktasından (itikadda, akaidde) kesin delil olmaması ile usûlden atılması, daha baştan reddedilmeleri aynı şey değildir. 

İlki, usûlün gereğidir, ikincisi ise, usûlün katledilmesi ve kaybedilmesidir. Usûlsüzlüktür, usûl tanımazlıktır.

Usûl, haber-i vahidleri reddetmez, onları "kesinlik" ve "zan" noktasından ait oldukları yere yerleştirir. Altay Cem tipi usûlsüzlük ise, haber-i vahidleri reddediyor.

Haber-i vahid durumundaki sahîh hadîsleri bile kaale almayan birinin geleceği nokta, ancak "mezhep tanımazlık" olabilir.

Çünkü mezheb farklılığı içtihatların farklılığından kaynaklanır. İçtihat ise daha baştan zannîdir, kesin bilgi ifade etmez.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in bile "sahîh" bir sözünü işine gelmediğinde "takmayan" ve böylece usûlü katleden bir adamın, bir müçtehidin içtihadını (kafasına esmediğinde) hiç umursamaması, zannî olma gerekçesiyle reddetmesi şaşırtıcı olmaz.

*

Kelam ilmi değerli bir ilimdir, önemli bir ilimdir.

Selefîlerin Kelam’ı toptan reddetmeleri doğru bir tutum değil..

Kelamcıların sözlerini alıp tartışmaya başladıklarında zaten (farkında olarak veya olmayarak) bir kelamcı gibi konuşmuş oluyorlar. (Nitekim İbn Teymiyye’nin kitaplarında da haddinden fazla “kelam” var.)

Ancak bu Kelam ilmi herkesin harcı da değil.. Kelamcı olacaksanız, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi kelamcı olacaksınız.

Altay Cem Meriç gibi Twitter ya da Youtube kelamcısı olmamalısınız.

*

Murat Gezenler ile Altay Cem’in tartışması üzerinde duruyorduk.

Altay Cem’in laflarından biri şöyle:

“Dini çürüten bir delil, mesela ben diyeceğim ki bunu kabul ettiğimizde bu, Hristiyanlık’la İslam’ın aynı olması anlamına gelir. Mesela “akıl olmasın din”de. Bu şu anlama gelir: İslam eşittir Hristiyanlık’tır, bu o zaman bizim ‘Hak eşittir hak değil’ dememiz gibi olur. Bunu kabul etmek bizi yine aynı şekilde muhale [aklen imkansız olana] götürür. ‘Efendimiz [s.a.s.] hem doğruydu hem yalan söylerdi’ demek gibi. O yüzden, bazı görüşler vardır İslam içi tartışmalarda kullanılır. İslam içi tartışmalarda bir görüşü ispat eder, ama aslında dışardan bakınca akaid açısından İslam’ın batıl olduğunu ispat etmiş olur. Böyle delillere denk geldiğimizde bunların kullanılamayacağı noktasına dikkat etmemiz gerekir. Yani İslam’ın eşittir bir Hristiyanlığa dönüştüğü formda bu delil İslam içi tartışmada delil olarak kullanılamaz. Zaten bu yüzden İslam’ın çizgisi ve çizgisi dışı, İslam’a sokan delillerin konuşulduğu konuya biz Kelam diyoruz.”

Saçmasapan laflar..

Delil meselesini de, Kelam’ı da, hak ve batılı ayırma ölçütlerini de anlamamış.

Bunları söyleyen bir kişinin, İslam’ın tamamen hak olduğu noktasında kalbinin mutmain olmadığı (daha doğrusu meseleyi kafasında oturtamadığı) anlaşılır.

Ne demek bir delilin İslam içi tartışmada kabul görmesi, fakat dışardan bakıldığında İslam’ın batıl olduğunu göstermesi?

Demek ki sen, arasıra “dışardan” baktığında İslam’ın batıl olduğu sonucuna varıyorsun.

*

Altay Cem örnek verseydi, kafasının arızalı çalıştığı noktaları daha iyi anlamış olurduk.

Dışardan bakıldığında bir inancın batıl olduğu anlaşılıyorsa, o, batıldır.

İslam’da böyle şeyler var diyorsanız iki ihtimalden söz edilebilir: Birincisi, İslam’a, batıl bazı hususların dahil edilmiş olması. Yani bazılarının İslam anlayışının bu şekilde bozulmuş olması.

İkinci ihtimal ise, İslam’ın batıl olmasıdır.

Tabiî üçüncü bir ihtimal daha var:

O da, aslında hak olan, dışardan bakıldığında da (ilmi ve aklı yeterli kişiler tarafından) hak olduğu teslim edilecek bazı hususları Altay Cem’in anlayamaması ve batıl olduklarını zannetmesi.

*

Akıl meselesine gelelim..

Dinde aklın olmaması diye birşey olmaz.. Din tamamen akıl üzerine kuruludur. (Bu meseleleri, internete koymuş olduğumuz kimi kitaplarımızda genişçe tartıştık.. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin dört ciltlik muhteşem eseri Mevkıfu’l-Akl, aklın dindeki yerini konu ediniyor.)

Bu, “nakil”in önemsiz ya da geçersiz olması anlamına gelmez.

Mesela tarih ilmini alalım: Akıl bize, doğru tarih bilgisinin nakil üzerine kurulması, ancak bu nakillerin akıl süzgecinden geçirilmesi gerektiğini söyler.

Akıl burada yardımcıdır.

*

Altay Cem, “delil” kelimesini de yanlış kullanıyor.

“Dini çürüten delil”den söz edilemez.. O, delil değildir..

Ya vehimdir, ya ümniyyedir/kuruntudur, ya safsatadır, vs..

Evet, Altay Cem önce “Bazı görüşler … İslam içi tartışmalarda bir görüşü ispat eder, ama aslında dışardan bakınca akaid açısından İslam’ın batıl olduğunu ispat etmiş olur. Böyle delillere denk geldiğimizde bunların kullanılamayacağı…” diyor.

İlk anda zannediyoruz ki, “delil” dediği hususların “dışarıya” karşı kullanılamayacağını söylüyor. Fakat lafını şöyle bağlıyor: “Yani İslam’ın eşittir bir Hristiyanlığa dönüştüğü formda bu delil İslam içi tartışmada delil olarak kullanılamaz.

Böylesi deliller, "form"una göre, "İslam içi tartışmada bir görüşü ispat ediyormuş", fakat yine, "form"una göre, İslam içi tartışmalarda delil olarak kullanılamazmış.

Sen ne söylediğinin farkında mısın?

Bir görüşü ispat ediyorsa, delildir o..

Delil olarak kullanılamayacak birşeyse, o aslında kendi zatında delil değildir, sen öyle zannediyorsundur.

*

Bu arkadaşın, “Yani İslam’ın eşittir bir Hristiyanlığa dönüştüğü formda bu delil İslam içi tartışmada delil olarak kullanılamaz” derken, o delilin "İslam eşittir Hristiyanlık" sonucunu vermeyecek bir formda kullanılabileceğini söylemek istediği anlaşılıyor. 

Taşlar kafasında yerine oturmamış.

Adam delil getiriyor, sen diyorsun ki, "O delili bu 'form'da kullanamazsın, başka bir 'form'da getir".

Yani "Delili çarpıt" diyorsun. Ya da, "Delilin, benim kafamdaki 'form'a uymadığı için onu kullanamazsın" diyerek delili denklemden düşürüyorsun. 

Sonuç baştan belliyse, istediğin sonuca uymayan delilleri yok sayıyorsan, düşünmeye de, delil getirmeye de gerek yok demektir.

Hayır, bu arkadaşın kafasında taşlar yerine oturmamış. Zihni berrak değil, it oynamış yonca tarlası gibi karman çorman.

Usûle kafası basmıyor.

*

Akıldan, mantıktan, Kelam’dan, delilden anladığın bu mu?

Fakat bu kafa karışıklığı salt senin suçun değil.

Bu laik (siyasal dinsiz) Kemalist (Selanikli’ye tapan) düzenin bu millete en büyük kötülüğü bu oldu..

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi alimlerin temsil ettiği Kelam ilmi kimlerin eline düştü!

İlahiyatlardaki kelamcıların da büyük ekseriyeti, laik (siyasal dinsiz) düzene biatı meşru göstermek için Kelam ilmini tahrif ve istismar etmekle meşgul.. Asıl dertleri ulufeleri, dr., doç., prof. gibi unvanları.

Doğruları ucundan kıyısından söylemeye çalışan meslektaşlarına da kan kusturuyorlar.


(İlk yayın tarihi: 5 Aralık 2024)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

BİR USÛL KATİLİ: ALTAY CEM MERİÇ

  KELAM, BU DEĞİL! Altay Cem Meriç'in, Murat Gezenler ile yaptığı  teşrî’ (yasama, yasa yapma)  ve şirk konulu tartışmada usûl edebiyatı...