keramet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
keramet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

GAYB, KEŞF, KERAMET, ŞİRK VE TASAVVUF





1991 ya da 1992 yılıydı.. Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca, cuma namazlarını Süleymaniye Camii’nde kılmaya başlamıştı.

Orada cuma namazı öncesinde vaaz eden kişi ise Prof. Abdülaziz Bayındır’dı.. Açıkça isim vermese de, vaazlarında Esad Efendi’yi ve onun tasavvufî görüşlerini, keramet anlayışını vs. hedef almaya başlamıştı.

Vefa Yayıncılık Genel Müdürü Kemal Yavuz Ataman’la birlikte Halil Günenç hocanın Fatih Camii yakınlarındaki evine gidip tasavvuf konulu bir röportaj yapmıştık ve İslâm Dergisi’nde yayınlamıştık.. Yanlış hatırlamıyorsam bunu isteyen, Esad Efendi’ydi.

Röportaj için Halil Günenç hocaya gitmemiz sebepsiz değildi, o, ilmini ve faziletini herkesin teslim ettiği saygın bir alimdi.

*

Esad Efendi, Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in kitaplarının başına konulmak üzere onunla ilgili bir tanıtım yazısı kaleme almıştı ve orada şu ifadeler yer alıyordu:

İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en hücrâ, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve mânevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı.”

Abdülaziz’in diline doladığı ifadeler bunlardı.. Bu konuda yalnız olmamakla birlikte itirazını yüksek sesle dile getirebilen oydu.

Gerçekte, Halil Günenç hocanın da bu meselede Abdülaziz’den pek farklı düşünmediği söylenebilirdi. Çünkü, anlaşılır bir dille soru-cevap şeklinde yazmış olduğu özlü ve değerli meşhur eserinde bir soruya şöyle cevap veriyordu:

Soru: Bazı kimseler salih bir zata intisab ederek dersine devam ediyorlar ve … ‘Hocamız ne yapsak halimize vakıf olup bilir’ diyorlar. Böyle bir inanç doğru mudur?”

Cevap: Salih bir zatın dersini dinleyip terbiyesini almak güzel bir şeydir. Ancak kişilerin derece ve makamlarını bilen Allah Teala olduğu için mensup olduğu zatın makamını ta’yin etmek ve tahminî olarak ‘Falan zat kutb-ı zamandır veya gavsdır’ demek doğru değildir. Bir şey hakkında ayet, hadîs varid olmamış ve icma-ı ümmet de yoksa onun hakkında hüküm yürütmek hele ‘Falan zat halimizi ve kalbimizden geçeni biliyor’ demek asla caiz değildir. Bunun küfür olduğunu söyleyenler de vardır. Mültekâ’nın şerhi şöyle diyor: ‘Bir kimse şeyhlerin ruhu hazırdır, bilir’ demekle kâfir olur.’ (Mecme’u’l-Enhûr, C. 1, s. 699.)

“Peygamber (sav) fahr-i kainat olmakla birlikte gaybı bilmezdi. Birçok zaman bir mesele sorulduğunda hakkında vahiy gelmemiş ise cevap vermezdi. Bizzat Kur’an-ı Kerîm, onun gaybı bilmediğini ifade ediyor: ‘Görünmeyeni (gaybı) bileydim, daha çok iyilik yapardım.’ (A’raf Suresi, 188)

“Tahminî olarak herhangi salih bir kimse için makam ta’yin etmek caiz değildir: ‘Hakkında bilgin olmayan şeylerin peşinde gitme.’ (İsra, 36)”

(Halil Günenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, C. 1, 2. b., İstanbul: İlim Yayınları, 1992, s. 97-8.)

*

Esad Efendi, 13 Kasım 1992 (1993 değil) tarihinde akşam Süleymaniye Camii’nde Mehmed Zahid Efendi’yi anma programında bu meseleye şu şekilde değinmişti:

Birkaç cümleyle hocamızın ahlak ve şemailini, hayatına dair bilgileri anlatmıştım. Ondan sonra bu anlattığım, yazdığım sözlerin bazıları; akılcı, genç, böyle eskiyi tanımaz, dini ahkâmı kendi kafalarıyla asıp keser, kesip biçer, kesin kararlar verir, reddeder, inkâr eder. Böyle taife içinde bazı kimseler şiddetle reddettiler, karşı çıktılar. Onu anlatmak istiyorum burada.

Şöyle yazmıştım ki, “insanın kalbinden geçenleri bilir, kendisine ziyarete gelenin kalbindeki soruyu sormadan cevaplandırır. İstemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı, bereket gittiği yere yağar, bolluk onunla beraber gezer, en ücra, en kıtlık yerde o gelince nimetler dolup taşardı”.

Ben bunları bir kuru medih olarak yazmadım. Ama bunları kabul edemeyen kardeşler de böyle bir zatı tanımadılar. Akıl çok küçük bir vasıta, sığ. Yani ancak yerde yürüyor, havalara uçmuyor. Maverâya gidemiyor. Ancak tıpış tıpış yerde yürüyebiliyor, anlayamadılar. İnsanın kalbinden geçenleri bilirdi. Tabii, bunun karşısında "gaybı Allah bilir" diyorlar.

Kürsüde elini yumruklayıp "gaybı Allah bilir" diyorlar. Amenna ve saddakna. Gaybı Allah bilir ama Allah'ın bildirdiği de bilir. Allah bir şeyi bir kuluna bildirdi mi o da bilir. Sonra kul, bu nevafil [nafileler, farz ve vaciplerin dışındaki ibadetler] diye bir hadiseyi, hadisi şerifte Peygamber (SAS) bildiriyor.

"İbadet ve taatle nafile ibadetlerle iyi bir kul olarak bir insan Allah'a vazifelerini güzel yapınca Allah onun gören gözü olur, söyleyen dili olur, işiten kulağı olur, tutan eli olur, yürüyen ayağı olur."

Yani her şey olağanüstü olur.

Yani Allah ona her şeyi gösterir, duyurur, söyletir, yaptırır, muktedir kılar. Uzak mesafelere tayy-i mekanı nasip eder demek tabii.

Şimdi bunun misalleri benim yaşadığım şeyler. Mesela ben yanında oturdum, kalbimden bir şey geçiriyorken, hatırlıyorum, hiçbir şey söylemeden “öyle şey olur mu?” diye o aklımdan geçirdiğim fikri söylediğini biliyorum. Vaaz verirken dinleyen bir insanın kalbinden geçirdiği bir şeye “hayır! Öyle düşünüyorsun ama şu şöyledir” dediğini biliyorum. Camiden çıkarken arkasından yürüyen bir insanın, hocaya şunu sorsam, şöyle desem, böyle desem diye arkasından giderken dönüp tebessüm edip cevabını verdiğini biliyorum.

Demek ki gönülden geçenleri bildiğini hâdiselerle biliyorum da onun için yazdım. Yani misalleri çoktur. Burada hocamızı tanıyan, bu gibi olayları yaşayan sanırım çok kimse vardır veya yaşlı olanlar gelememişse bile onlara sorulabilir. Kalbinden geçenleri Allah'ın bildirmesiyle biliyordu. Şahidim, şehadet ederim.

Sonra, gelen misafirin sormadan cevabını verirdi. Sonradan o itiraf ederdi.” Ya şunu soracaktım. Hocam hiç sormadan cevabını verdi. Ve yahut tam kalabalıkta vaazda arka tarafta gönlümden şu soruyu geçiriyordum, onun cevabını verdi” diye. Evliyâullahda bu hal çok görülür. Başkalarında da görülür. Yani Allah'ın kullarına bahşettiği hoş hallerden birisidir.

Gelenin sormadan cevabını verirdi. İstemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi ona bahşederdi.

(https://akra.media/Medya/MedyaDetay/6054/?share=m6054)

*

Esad Efendi rh. a.’in bu sözleri üzerinde durmakta fayda var.

Bu meseledeki itirazlar, Esad Efendi’nin dile getirdiğinin aksine, insan aklının yetersizliğinden değil, itirazda bulunanların akıllarının yetersizliğinden, yani akıllarını yeterince kullanamamalarından kaynaklanıyor.

Çünkü akıl, olağanüstü diye adlandırılan söz konusu durumların “vacip (zorunlu)” veya “muhal (imkânsız)” olduğunu değil, “mümkün” olduğunu söyler.

Burada akla değil, “âdet”e (süregelene, alışılmış olana, tabiattaki olağan akışa) aykırılık vardır.

Mesela bizim bir insanın havada ya da su üstünde yürümesini olağanüstülük kabul etmemiz, bu durumun “âdeten” insanlarda görmediğimiz birşey olmasından kaynaklanır. Şayet Allahu Teala insanı bu özellikleri taşır şekilde yaratsaydı ve çocukluğumuzdan itibaren insanları böyle tanısaydık bu bize olağanüstü görünmezdi, tam aksine sadece yürüyebilen insanları “sakat, özürlü ya da engelli” kabul ederdik.

Bu tür olağanüstülüklere itiraz edenler, beş duyu algılarına dayanan tecrübe, deneyim ve gözlemlerinden hareketle “akla aykırı” bir genelleme yaparak söz konusu hususlarda “muhal” hükmünü veriyorlar.

Evet, burada akla aykırılık, itirazcıların dağarcığındaki kusur.. Tutup onlara kızarak “akl”ı mahkum etmek gerekmez.

Tasavvufçuların ya da tasavvufî çevrelerin Kelam ilminden nasipsizliğinin yol açtığı hasarlardan biri bu.

*

Bu meselede Esad Efendi’nin payına düşen hata, yaşadığı olaylardan hareketle aşırı genellemeler yapmış olması ve kanaatlerini “mutlak” ifadelerle aktarmış olması.

İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı” demek yerine şöyle yazsaydı daha iyi olurdu:

“İnsanın kalbinden geçeni biliyormuş gibi konuştuğuna, birşey sormak isteyenin sorusuyla ilgili olarak sorulmadan bilgi verdiğine, muhtaç insanlara o kimseler ihtiyaçlarını dile getirmeden yardım ettiğine şahit olunuyordu.”

Esad Efendi’nin kullandığı “mutlak” ifadeler, sanki her zaman herkesin kalbinden geçeni bilirmiş gibi bir anlamı içinde barındırıyor. Bu yüzden hatalı. 

(Burada gözlemlerden hareketle istikra/tümevarım yöntemiyle verilen bir “hüküm” var. Böylesi hükümlerin ancak “zan” ifade edebileceği, Seyyid Şerif Cürcanî’nin Şerhu’l-Mevakıf’ında çok güzel bir şekilde izah ediliyor.. Batı’da Hume-Popper geleneği bu noktaya dikkat çekmiş durumda.)

*

Gaybı Allah’ın bildirmesiyle bilmeye gelince..

Bu, gaybı bilme değildir.. Bildirileni bilmedir.. Gaybdan bildirilen kadarını bilen insan, gaybı yine bilememe durumundadır:

“De ki: ‘Size, 'Allah'ın hazîneleri benim yanımdadır!' demiyorum; gaybı da bilmem; size, 'Şübhesiz ben bir meleğim' de demiyorum! Ben ancak bana vahyolunana tâbi' olurum.’ De ki: ‘Kör ile gören bir olur mu?!’ Hiç düşünmez misiniz?!” (En’âm, 6/50)

Gören kişi, körün görmediği şeyleri görür, bilir, fakat bu, onun gaybı bilmesi anlamna gelmez.

Bazı kişiler, “görme” kabilinden “ilham”a mazhar olabilirler. Görmeyi yaratan da, ilhamı nasib eden de Allahu Teala’dır. Sahîh-i Müslim’de şu rivayet yer alıyor (Diğer kaynaklarda da benzer sahih rivayetler var):

قَدْ كَانَ یَكُونُ فِي الْأُمَمِ قَبْلَكُمْ مُحَدَّثُونَ، فَإِنْ

یَكُنْ فِي أُمَّتِي مِنْھُمْ أَحَدٌ، فَإِنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ مِنْھُمْ

“Sizden önceki ümmetler içinde muhaddes olan (hads/sezgi sahibi) kimseler vardı. Eğer benim ümmetimden böyleleri olacaksa, muhakkak Ömer ibn Hattâb onlardan biridir.”

(Bkz. Abdullah Usame Korkut, “Hz. Ömer’in ‘Muhaddes’ Olduğunu Bildiren Rivayetin Sened ve Metin Bakımından Tahlili”, Danişname Beşeri ve Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 2, Mart 2021, s. 211-240.)

Buradan anlaşılabileceği gibi, gaybın yalnız Allahu Teala tarafından biliniyor olması, kulları arasında muhaddes (sezgi sahibi, ilham olunan) kimseler bulunmasına engel değildir.

Gaybı bilmeyi Allahu Teala’ya tahsis için muhaddesliği inkâr etmek yanlış olduğu gibi, muhaddeslik demek olan ilhama mazhariyeti ("Allah’ın bildirmesi" kaydı getirerek de olsa) neredeyse gaybı bütünüyle bilme katına çıkarmak da yanlıştır.

*

Bediüzzaman’ın şu ifadeleri önemli:

"BEŞİNCİ ASIL: اِنَّ فِى اُمَّتِى مُحَدَّثوُنَ [Muhakkak ki ümmetimde muhaddes kimseler vardır] yani مُلْهَمُونَ [ilham olunanlar] sırrınca, bazı ehl-i keşif ve ehl-i velayet olan muhaddisîn-i muhaddesun ilhamlarıyla gelen bazı maani, hadis telakki edilmiş. Halbuki ilham-ı evliya, bazı arızalarla hata olabilir. İşte, bu neviden bir kısım hilaf-ı hakikat çıkabilir."

(Sözler, Yirmidördüncü Söz, Üçüncü Dal)

Burada birkaç noktaya dikkat çekmek gerekiyor.

Birincisi, bir kimsenin muhaddesûndan olması, kendi iddiasıyla sabit olmaz.. Hz. Ömer’in öyle olduğu kesindir, çünkü hakkında ihbar-ı nebevî var.. Kendi kendine gelin güvey olup muhaddeslik iddia edenlerin neredeyse hemen hepsi şarlatan ve din istismarcısıdır, insanların saflıklarından yararlanmaya çalışan sahtekârlardır.

Mesela Kadıyanîliğin kurucusu Gulam Ahmed:

“… taraftarlarından Mevlevî Abdülkerîm onun için “nebî” ve “resul” sıfatlarını kullandı (1901). Bağlılarından bazılarının itirazına rağmen Gulâm Ahmed, karşı çıkmadığı bu sıfatla ilgili olarak çok farklı yorumlarda bulunup kendisinin “yeni bir kitap getiren kişi” anlamında bir peygamber olmadığını, nübüvvetinin “Allah’ın has ve seçilmiş bir kulu” mânasında değerlendirilmesi gerektiğini, bu noktada nebîliğinin velâyet nuruna sahip bulunması sebebiyle mecazi anlamda zıllî (gölge) ve burûzî (yeniden belirme) biçiminde anlaşılabileceğini, ayrıca Allah tarafından kendisine haberler ilham edilmesi açısından “muhaddes” olduğunu ifade etti.”

(Ethem Ruhi Fığlalı, “Kâdiyânîlik”, TDV İslâm Ansiklopedisi)

Bu soytarı “peygamber” olduğunu iddia etmeseydi, bunun yerine kendisini “elmas kerpiç” filan diye takdim etseydi, muhtemelen, şahsını “altun kerpiç” diye pazarlayan zampara şarlatan İbn Arabî gibi yüceltilecek, büyük bir velî kabul edilerek her zırvasına bir tevil ve hikmet boncuğu takılacaktı.

(“Süt taşınca kaymağı gider” diyen Mehmed Zahid Efendi daima halini gizlemiş, hiçbir zaman keşf u keramet, kemal ve makam iddiasında bulunmamıştır. Hiçbir kitabında ya da sohbetinde kendisini yücelten bir ifade kullanmış değil.. Sıradan bir köy imamı gibi görünmeye razı olmuş mübarek bir zat.)

*

Evet, bir kimsenin muhaddesliği için onda birtakım olağan üstü ya da dışı (harikulade) özellikler bulunması gerekli de, yeterli de değildir.

Nitekim Hz. Ömer hakkında rivayet edilen keşf u keramet bir ikiyi geçmiyor.

Ayrıca, muhaddesûndan olmak, söz ve işlerinde hiç hataya düşmemek, herşeyi bilmek anlamına da gelmez.

Hz. Ömer, Hudeybiye Antlaşması sırasında yanlış değerlendirmeler yapmış, sonradan bundan büyük pişmanlık duymuştur. Ridde olaylarının başlangıcında yaptığı teklif de Hz. Ebubekir tarafından uygun bulunmamıştır. Mehir meselesinde bir hanımın onun hatalı fetvasını düzeltmesi olayı da meşhurdur.

Hz. Ömer’in durumu bu olunca başka insanların halinin ne olacağı tahmin edilebilir. İsterse muhaddesûndan olsun..

*

Gönüllere ve rüyalara tasarruf meselesine gelince..

“Bunu Allah’tan başkası yapamaz, başkaları için böyle bir iddiada bulunmak şirktir” diyen kişinin zır cahil olduğu anlaşılır.

Çünkü rüyalara tasarruf işi şeytanların (cinlerin) elinden geliyor.. Kâbus/karabasan dediğimiz şey, bu.. Rahmanî rüyalar yanında şeytanî rüyalardan da bahsediliyor olmasının nedeni de yine bu.

Ayrıca şeytanın gönüllere tasarrufu da var, vesvese veriyor.. Hatta şeytanlar/cinler insanların bazen gönlünü ve kafasını tümden istila edebiliyorlar.

Ancak, Mehmed Zahid Efendi gibi salih zatların gönüllere ve rüyalara tasarrufundan söz etmek gereksizdir.. Her insanın başka insanların gönülleri üzerinde gayet doğal ve sıradan çeşitli yollarla tasarrufta bulunması mümkündür.. Bir cinci de, cinleri vasıtasıyla bazı insanların rüyalarına müdahale edebilir ve böylece onların rüyaları üzerinde tasarrufta bulunabilir.

Usta bir hatip, belagat ve fesahat sahibi bir şair, nutuk ve şiirleriyle insanlar üzerinde tesir meydana getirdiğinde gönüller üzerinde tasarrufta bulunmuş olur. 

Bu tasarrufun bir başka vasıtası müziktir.. Müzik vasıtasıyla insanların gönülleri üzerinde tasarrufta bulunulur, yani gönüller müzikten etkilenir.

Psikolojik savaş ve algı operasyonu dediğimiz şeyler de insanların zihinleri ve gönülleri üzerinde tasarrufta bulunma demektir.

Ancak bu tür “tasarruf”lar öyle mutlak ve sınırsız da değillerdir.. Öyle olur ki salih bir zat, en yakınındaki insana bile tesir edemeyebilir.. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, amcası Ebu Talib’in müslüman olmasını çok istiyordu, fakat onun gönlü üzerinde bir tasarrufta bulunamadı.. Hz. Nuh aleyhisselam, ulu’l-azm bir peygamberken hanımına ve oğluna tesir edemedi.

Evet, gönüllere ve rüyalara tasarruf söylemi için şirk yakıştırması yapmak ve bu tür şeyleri inkâr etmek zır cehalettir, fakat insanlara “mutlak” (kayıtsız ve şartsız) olarak bu tür özellikler atfetmek de yanlış olur.

*

Esad Efendi’nin, Mehmed Zahid Efendi hakkındaki sözlerini teyid için nevafil ile ilgili kudsî hadîsi aktarması da uygun olmamış:

"İbadet ve taatle nafile ibadetlerle iyi bir kul olarak bir insan Allah'a vazifelerini güzel yapınca Allah onun gören gözü olur, söyleyen dili olur, işiten kulağı olur, tutan eli olur, yürüyen ayağı olur."

Hadîs şöyle:

"Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse, ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım (aynî veya kifaye) şeyleri  eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mümin kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüte düşmedim: O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem (kötü gördüğü şeye uğramasını, incinmesini sevmem)." (Buhârî, Rikak 38.)

Bu hadîsten, Allahu Teala’nın velî kuluna olağanüstülükler vereceği anlamı çıkmaz.. Öyle olsaydı, ashabın hepsinde birtakım olağanüstülükler bulunması gerekirdi.

Prof. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi’nde konuyla ilgili olarak şunları söylüyor:

Hadiste açıklama gerektiren bir husus, Allah Teala Hazretlerinin kulun kulağı, gözü, eli, ayağı, kalbi vs. olması meselesidir. Evet, bu nasıl olur? Meseleye değişik açılardan izah getirilmiştir:

a) Bu bir temsildir, zahiri murad değildir. Manası şu olmalıdır: "Benim emrimi tercihte ben onun gözü ve kulağı oldum. O taatimi sever, bana hizmeti tercih eder, tıpkı bu organlarını sevdiği gibi."

b) Mana şudur: "O kulum, her şeyiyle benimle meşguldür. Beni razı etmeyecek şeye kulak vermez, gözüyle de sadece emrettiğime bakar..."

c) Mana şudur: "Ben, ona gözüyle ve kulağıyla ulaşacağı maksadlar kılarım."

d) "Ben ona, düşmanına karşı yardımda tıpkı gözü, kulağı  eli, ayağı gibi oldum."

e) Fâkihânî demiştir ki: "Bana öyle geliyor ki bu hadiste mahzuf bir ibare var. Takdiri şöyledir: "Ben, işittiği kulağın koruyucusu olurum da dinlenmesi helal olmayan şeyi dinlemez, gözünü ve diğer organlarını da öyle korurum."

f) Fakihani ve İbnu Hübeyre'ye göre mana şöyledir: "Öncekinden daha ince bir başka mana da muhtemeldir; bu da "kulağı" ibaresinin manasının "işittiği şey" demek olmasıdır. Zira Arapçada mastar, meful manasına kullanılır. Bu durumda hadisin manası şöyle olmak gerekir:

"O benim zikrimden başka bir şey işitmez. Kitabımın tilavetinden başka bir şeyden lezzet  almaz, bana münacaattan başka bir şeyle ünsiyet edip teselli elde edemez. Benim melekutumun acaiblerinden başka bir şey de tefekkür etmez. Ellerini ancak benim rızamın bulunduğu şeye atar, ayağı da böyle."

Hattâbî der ki: "Bunlar misallerdir. Maksud olan mana ise: "Kulun, bu azalarla mubaşeret ettiği işlerde Allah'ın ona yardımı ve o ameller hususunda muhabbetin onun için kolaylaştırılmasıdır. Bu da maddi organlarını korumakla, kişiyi Allah'ın hoşlanmayacağı şeyleri kulağıyla dinlemekten, Allah'ın yasak ettiği şeylere gözleriyle bakmaktan, helal olmayan şeye eliyle yapışmaktan ayaklarıyla batıla gitmekten korumak suretiyle, onu Allah'ın memnun olmayacağı şeylere düşmekten korumaktır..."

Hattâbî, ayrıca Allah'ın kulu sevmesi halinde, hoşlanmayacağı şeyden kulu nefret ettirerek onu yapmasına mani olacağını ilaveten belirtir.

g) Yine Hattâbî'ye  göre: "Bu hadisten murad, duaların süratle karşılık görüp, talepte netice alındığını ifade etmektir. Çünkü, insan mesaisinin hepsi bu sayılan organlarla yapılır. Bazıları, -kaydedilen mütâlaadan alınmış olarak- şöyle demiştir: "Bu hadis, nafileleri işleye işleye insan öyle bir mertebe kazanır ki, artık onun organlarının hepsi Allah yolunda ve Allah'ın rızasına uygun şekilde hareket  etmeye başlar."

Beyhakî Kitabu'z-Zühd'de Ebu Osman el-Cizi'den naklen şu yorumu kaydeder: "Hadiste Cenab-ı Hak: "Ben, kulumun kulağıyla ilgili dinlemedeki, gözüyle ilgili nazardaki, tutmayla ilgili eldeki, yürümeyle ilgili ayaktaki ihtiyaçlarını süratle görürüm." buyurmaktadır.

*

Evet, hadîsin olağanüstülüklerle bir ilgisi yoktur.

Fakat Esad Efendi, hadîsteki ilgili ifadeleri aktardıktan sonra şunları diyor:

“Yani her şey olağanüstü olur. Yani Allah ona her şeyi gösterir, duyurur, söyletir, yaptırır, muktedir kılar. Uzak mesafelere tayy-i mekanı nasip eder demek tabii.”

Ne yazık ki, böyle demek değil..

Herşey (evet, herşey) olağanüstü olur diye birşey yok..

Ashabın hayatında ne kadar olağanüstülük var?. Kaç tane kerametleri anlatılıyor?.. İçlerinden bir iki tanesi hariç hiç.. O bir ikiden de bir iki keramet nakledilebiliyor.

Buna göre, Mehmed Zahid Efendi’nin de tayy-ı mekândan nasiplenmiş olması gerekiyor.. Halbuki hayatında böyle birşey yok.

Esad Efendi yalan söyleyecek biri değil, elbette anlattığı türden olaylara şahit olmuştur, fakat bundan hareketle genelleme yapması yanlış.. Mehmed Zahid Efendi’nin de keramet sahibi mübarek bir zat olduğu inkâr edilemez.. Fakat bu, her anının “keramet”li olmasını gerektirmez.

Aşırılaşan herşey zıddına inkılab eder derler. Bu aşırı kerametçilik, içinde barındırdığı mantıksızlıklar ve çelişkiler yüzünden keramet inkârcılarının işini kolaylaştırıyor.

*

Bu aşırılık, Abdülaziz gibi akılcılık taslayan fakat aklı kıt şahısların kerameti tümden reddetme aşırılığı sergilemelerini kolaylaştırıyor.

Onlara göre, ne keramet var, ne muhaddeslik..

Eğer birisi başkalarının bilmediği bir hususa keşf ü keramet kabilinden vakıf olursa bu, (ancak Allahu Teala’nın bildiği) gaybı bilme iddiasında bulunmaktır ve şirktir. Küfürdür. Böyle diyorlar.

Sözde bir de Kur’an müslümanlığı taslayan fakat Kur’an’dan habersiz bu budalalar, Kehf Suresi’ni ve Hızır kıssasını galiba hiç okumamışlar.

Hz. Musa’nın buluştuğu zat, bir duvarı görünüşte sebepsiz ve lüzumsuz yere tamir ediyor ve Hz. Musa aleyhisselam bu tutumunu tenkid ediyor.. Bunu yapan zat (Hızır aleyhisselam) ise, gayb haberlerini peşpeşe sıralayarak kendisini savunuyor: Duvar iki yetim çocuğa aittir. Ölmüş olan babaları salihti.. Duvarın altında kendilerine ait bir hazine var.

Sanki babaları ölmeden önce hazineden kendisine bahsetmiş gibi haber veriyor.

Bu kadarı geçmişe dair gayb, bir de gelecek faslı var: Çocuklar ölmeyecek, yaşayacak, gelecekte o hazineyi çıkaracaklar.

Aynı zat, Hz. Musa ile olan arkadaşlığı sırasında küçük (dolayısıyla günahsız) bir çocuğu da tutup öldürür.. Tepki gösteren Hz. Musa’ya karşı gerekçesi de “gayb olan gelecekten haber verme” kabilinden: Çocuk büyüyecek, azgın bir kâfir olacak, mümin insanlar olan ana babasını bile yoldan çıkarma tehlikesi başgösterecektir.

E, hani Allah’tan başkası gaybı “hiç” bilmezdi, bunu savunmak Kur’an’a aykırıydı?! Hadîs olsa hemen inkar eder kurtulursunuz da, ayet..

*

Bir zamanlar Ercümend Özkan adlı idraki kıt, aklı zayıf heyecanlı bir artist tip vardı.. Çıkardığı dergide bu “müşkil”e bir hal çaresi bulmak için “Atıyorum” mezhebi “usulü”ne göre bir içtihatta bulunmuştu: Söz konusu zat melekti.

İyi de üstün geri zekâlı, bu işkembevî varsayım, Allah’tan başkasının gaybı bilmemesi iddianızı desteklemiyor ki.. Melekler Allah’ın kendisi değil, “Allah’tan gayrisi” küme’si içine insanlarla birlikte melekler de giriyor.

Sonra, söz konusu zat bir melek olsa, Hz. Musa ona niye itirazda bulunsun.. Melekler emrolunduklarının dışında birşey yapmazlar, ve bütün bebeleri, çocukları vs. öldüren de bir melek: Ölüm meleği.

Ayrıca, söz konusu zat, kendisini savunmak için “gaybdan haber” veriyor. Melek olsaydı, “Ben bir meleğim, ne çabuk unutuyorsun” demesi yeterli olurdu.

Böylece aklı kıt Ercümend, kendisi gibi geri zekâlıların itibarını kurtarmak için Hz. Musa aleyhisselam’a ahmaklık izafe etmiş oluyordu.

Kerameti inkâr için buldukları çözüm, varlığı aklen zorunlu olan Allahu Teala’yı inkâr için “aklen muhal” olan ahmakça varsayımlara ve tesadüf tanrısına budalaca iman eden ateistlerin mantıksızlığına paralel bir düzlemde yer alıyor.. Basitçe “Allahu Teala bazı salih kullarına keramet lütfeder, ikramda bulunur” demeleri yeterliyken akla ziyan ne saçmalıklara inanmak zorunda kalıyorlar!


İSLAM'IN HRİSTİYANLAŞTIRILMASI (PROTESTANLAŞTIRILMASI VE KATOLİKLEŞTİRİLMESİ) AMELİYESİNİN TASAVVUF AYAĞI

 









Çocukluğumuzda ilk hatırladığımız şeyleri düşündüğümüzde onların sıradışı ve hayatın olağan akışının dışında şeyler olduğunu farkederiz:

Bir ölüm, bir hastalık, bir cenaze, bir düğün, bir bayram, bir festival, bir fırtına, bir felaket, bir deprem, bir kaza vs…

Olağan olmayan sıradışı nesne ve olaylar her zaman dikkat çeker, birey ve toplumları etkiler, ve hafızalarda derin izler bırakır.

Bu yüzden, olağan üstü ya da dışı hoşa giden işler başaran ve beceriler sergileyenler gözlerde büyütülür, hatta bu büyütme perestiş boyutlarına ulaşır.

İşte Muhyiddin ibn Arabî adlı Endülüslü şarlatanın gözlerde büyütülmesinin nedeni de bu.. Hayatıyla ilgili olağanüstü ve sıradışı olaylar, uçmalar kaçmalar anlatıyor olması.

Bu anlattıklarına bakarak ve yazdıklarının cesametine aldanarak insanlar, onun kendisini “velîlerin sonuncusu” ilan etmesi türünden Kitap ve Sünnet’e de, akla ve mantığa da aykırı zırvalarını huşu içinde tasdik edebildiler.

*

Ne yazık ki insanlar özgüveni yüksek yetenekli palavracıların hipnotik telkinlerine ram olmaya teşneler.

Mesela ülkemizde İskender Evrenosoğlu diye biri çıkıp peygamberliğini ilan etti ve birçok kişi ona inandı.. Cenazesi bir hayli kalabalıktı.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in zorlu ilk yıllarında kimse peygamberliğe heveslenmemişti, fakat Arap Yarımadası’nda hakimiyet kurunca “Bu peygamberlik işinde ekmek var” diyerek peygamberlik taslayan iki sahtekâr çıktı.

Böylesi sahtekârların en başarılısı, Kadıyanîler’in lideri Mirza Gulam Ahmed gibi görünüyor.

*

Gulam Ahmed, zampara şeyh İbn Arabî’nin bir benzeri..

Ondan farkı, kendisini “en hakiki sonuncu veli” ya da “öz hakiki velilerin sonuncusu” ilan ederek daha fazla taraftar toplaması mümkünken freni patlamış kamyon gibi işi peygamberlik boyutuna taşımış olması.

Werner Keller, onun hakkında şunları yazmış durumda:

“Ahmedi Kadyanî’nin karşısına azizleri bol Hindulardan, Tibetlilerden kimse çıkamıyordu. Yaşayan Hristiyan azizi ise artık kalmamıştı. Onun olacak dediği, oluyor, ölecek dediği, ölüyordu. Bir cüretkâr ile macerası şöyle olmuştu: Lek Ram isminde Brehmen kastından ve Aryamaç mezhebinde bir Hindu, Kadyan kasabasına giderek Ahmedi Kadyani’ye ‘Kur’an Tanrı kelâmı değildir. Tanrı kelâmı yalnız Vedalar’dır. Vedalar’a olan imanım ile bana ilhamlar gelir. Sana ecelinin ne vakit geleceğini haber verebilirim” dedi. Ahmedi Kadyani, dini hakkında kati delilinin neden ibaret olduğunu Hindu’ya sordu. ‘Hindu dinimden aldığım kuvvet ile geleceği kestirmem yeter bir delildir’ cevabını verdi. Ahmedi Kadyani, ‘Öyle ise dininin yanlışlığını dindaşlarına anlatmak kolay olacaktır’ diyerek karşılıklı kehanetlerin gazetelerle yayınlanmasını teklif etti. Hindu kabul etti. Böylece bütün Hindistan, meseleden haberdar oldu: ‘Hindu’ya göre Ahmedi Kadyani üç sene içinde koleradan ölecektir. Ahmedi Kadyanîye göre Hindu altı sene içinde bir bayram günü dindaşları tarafından parçalanacak ve o günden birkaç gün sonra Pencab bölgesinde kolera hastalığı çıkacaktır. Hindistan’da böyle bahisler unutulmaz. Merak ile netice beklenir. Üç sene ve daha fazlası geçti; Ahmedi Kadyani diri kaldı. Altıncı sene bir bayram günü Lek Ram’ı öldürdüler ve bir hafta sonra Pencap’ta kolera haberleri geldi.”

(W. Keller, İnsanlar ve Mucizeler’den aktaran Hakan Yılmaz Çebi, Metafizik İstihbarat, İstanbul: Çınaraltı Y., 2021, s. 197-8.)

*

Kadıyanî’nin marifetleri Werner Keller gibi batılılara göre mucize olabilir, fakat İslam’ın mucize anlayışı içinde bu tür şeylerin yeri yok.

Çünkü mucizeler, insanların benzerlerini yapmaktan “aciz” kaldıkları şeylerdir.

Kadıyanî’nin kehaneti ise, cinler (şeytanlar) vasıtasıyla hayata geçirilebilecek birşey.. Şeytanlar, sürekli vesvese verip telkinde bulunmak suretiyle, üzerlerinde “kontrol” kurdukları insanlara (günah olan) pekçok işi yaptırabilmektedirler.  

[Cinler (Ki şeytan dediğimiz varlıklar bunlardandır) ile şeytanlaşmış insanlar birbirleriyle yardımlaşırlar: Ve (Allah) o gün, onları hep berâber bir araya getirecektir. ‘Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! Şüphesiz ki, insanlardan (inkârcıları) çoğaltmak istediniz!’ (denilecek). Onların insanlardan olan dostları diyecek ki: ‘Rabbimiz! Birbirimizden faydalandık ve bize takdîr ettiğin ecelimize ulaştık!’” (En’âm, 6/128)

İnsanlar, cinciler ve büyücüler vasıtasıyla cinlerden faydalanabiliyor, onlar vasıtasıyla başka insanlara zarar verebiliyorlar. (Bu cincilik/büyücülük işlerine istihbarat teşkilatları da "parapsikoloji" gibi artistik adlar vererek bulaşıyorlar. Merhum Kadir Mısıroğlu bir kitabında bazı MİT'çilerin de bu işlerle meşgul olduklarını yazmış durumda.)

Cinler/şeytanlar, vesvese vermek suretiyle insanlar üzerinde “zihin kontrolü” denilen olayı gerçekleştirebilmekte, düşüncelerini yönlendirebilmektedirler. Bundan kendilerini koruyabilenler, zikir ehli olup Allahu Teala’yı hatırlayanlardır: (Allah'tan) gerçekten sakınanlar (takva sahipleri), kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman, hatırlayıp derhâl (hakikati) gören kimselerdir.” (A’râf, 7/201)

Bu yüzden “insan şeytanları” (şeytanlaşmış insanlar) zikir ehli insanlardan rahatsız olurlar. Bu konuda, dostları olan ve kendileri üzerinde “zihin kontrolü” kurmuş olan şeytanlarından da teşvik ve destek görürler: “… Ve şüphesiz ki şeytanlar, dostlarına, sizinle mücâdele etmeleri için elbette telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız, muhakkak ki siz de kesinlikle müşrik kimselersinizdir.” (En’âm, 6/121) O zaman (Bedir günü) şeytan onlara amellerini süslü göstermiş ve: ‘Bugün insanlardan size galip gelecek kimse yoktur ve şüphesiz ben de size yardımcıyım!’ demişti….” (Enfal, 8/48)]

*

Bu tür kehanetler, istihbarat teşkilatları / gizli servisler (ve onların yöntemleriyle çalışan örgütler) eliyle de, “kendini doğrulayan kehanet” kontenjanınından hayata geçirilebilir.

Bir adamın etrafındaki birkaç kişiyi tehditle, şantajla veya para ile satın alabilir ve suikast için kullanabilirsiniz.. Dünyada, üç beş kuruş için her haltı karıştıracak nice insan var!.

Yine, bir salgın hastalığın yayılması için insanların içme suyu kaynaklarına vesaire müdahalede bulunabilirsiniz.

Wikipedia, “Kendini gerçekleştiren kehanet” başlığı altında şunları söylüyor:

Amerikalı sosyologlar W. I. Thomas ve Dorothy Swaine Thomas, bu olguyu araştıran ilk Batılı bilim insanlarıydı. … Amerikalı sosyolog Robert K. Merton, araştırmayı sürdürdü ve "kendini gerçekleştiren kehanet" terimini ortaya atan ve "doğru veya yanlış bir inanç veya beklentinin, istenen veya beklenen bir sonucu getirebileceği" fikrini popülerleştiren kişi olarak kabul edilir. Filozoflar Karl Popper ve Alan Gerwith'in çalışmaları da bu fikre katkıda bulunmuştur. 

Kavramın erken bir öncüsü Edward Gibbon'un Roma İmparatorluğu'nun Gerileyişi ve Çöküşü adlı eserinde ortaya çıkar: "Birçok çağ boyunca, kehanet, her zamanki gibi, kendi başarısına katkıda bulunmuştur".

*

Mucize şöyle olur: Mesela adama, 50 sene önce ölmüş olan babasının mezarını göstermesini söylersiniz. Mezarın başına gider ve adamı diriltirsiniz..

İşte bunu Hz. İsa aleyhisselam yapmaktaydı.. Hangi “zamane peygamberi” böyle bir mucize gösterebilir?!

Ya da, bir sopayı alırsınız, yere atarsınız ve o, mesela bir aslana dönüşür.. Hz. Musa aleyhisselam böyle birşeyi yapıyor, elindeki asayı bıraktığında yılana dönüşüyordu.

[Mucize, peygamberler için alamet-i farika konumundadır, bu yüzden, sahte peygamberler mucize kabul edilebilecek olağanüstülükler sergileyemezler.

Fakat, Tanrı olduğunu iddia eden bir kimse, mucize benzeri olağanüstülük gösterebilir. Çünkü, akıl, bir insanın Tanrı olamayacağının anlaşılması hususunda tek başına yeterlidir. Peygamber içinse böyle bir durum söz konusu değildir. Akıl bu konuda tek başına hüküm veremez.

Bu yüzden peygamber, doğa yasası denilen doğal düzenlilikleri/adetleri geçersiz kılan işleri pozitivist/materyalist/maddesel düzeyde gösterir, sadece akla değil, aynı zamanda duyusal algıya hitap eder.

Şayet sahte peygamberler de olağanüstülük gösterebilseydi, insanlar peygamberlerin hakikisi ile sahtesini ayıramama konusunda mazur hale gelirlerdi.

Tanrılık iddiasında ise durum farklıdır.]

*

Bu mucizeler, Hz. Musa ile Hz. İsa’nın vefatıyla birlikte sadece anlatılan, nesilden nesile sözlü ya da yazılı olarak aktarılan rivayetler olarak kaldı.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in Kur’an mucizesi ise “süreklilik” özelliği taşıyor.

Yani Rasulullah s.a.s. döneminde ne kadar mucize idiyse bugün de o kadar mucize..

Kur’an, Peygamber Efendimiz s.a.s. döneminde olduğu gibi bugün de tüm dünyaya meydan okuyor, “Yapabiliyorsanız bir surenin (Ki tek satırlık sureler var) benzerini getirin" diye sesleniyor.

Cevap, “yapay zeka”lı şu çağda bile “sessuzluk”..

Yapmaları gereken şey, görünüşte çok basit.. Mesela tek satırlık Kevser Suresi’nin başına ya da sonuna aynı üslup özellikleri taşıyan ve konu bütünlüğü gösteren bir satır eklemiş olsalar, evet tek bir satır, meydan okuyuşa cevap vermiş olacaklar.

*

Diyelim ki bir surenin üslup özellikleri ve konusu zor geldi, elde onlarca kısa sure var, beğenip seçip istediklerini alabilirler..

Fakat kimsede tık yok.

Mesela Bâkî, Kanunî’nin meşhur gazelindeki beyitlerin başına üçer mısra ekleyerek “tahmîs” (beşleme) yazmış.. Yapmaları gereken şey, buna benzer birşey:

Câme-i sıhhat Hudâ’dan halka bir hil’at gibi
Bir libâs-ı fâhir olmaz cisme ol kisvet gibi
Var iken baht u saâdet, kuvvet ü kudret gibi

Halk içinde mu’teber bir nesne yok, devlet gibi
Olmaya devlet cihânda, bir nefes sıhhat gibi.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, risaleti kıyamete kadar geçerli son peygamber olduğu için, mucizesi de bitmeyen, tükenmeyen, kesilmeyen, son bulmayan bir mucize.

*

Günümüzde dünya genelinde sayıları 2 milyon civarında olan Kadıyanîler’in (Gulam Ahmed’in peygamberliğine inananların) internet sitesi ise “Vadedilen Mehdi Hz. Ahmed’in Hayatı” başlığı altında şunları söylüyor:

Mirza Gulam Ahmed Hazretleri, 13 Şubat 1835’de (14 Şevval 1250 H.) Hindistan’da Kadiyan adlı köyde doğdu…

Evinde sakin bir çocukluk geçiren Ahmed, çok az tahsil gördü ve on altı yaşındayken evlendi. Sakin uysal huylu ve düşünceye dönük yaratılışından dolayı daha çok küçük yaşlarda dine yönlendirildi. Zamanının çoğunu Kuran okumaya adar ve babasının malına ve mülküne pek fazla rağbet göstermezdi. Çocukluğunda bile ailesi ile ilgili konularda birçok doğru rüya görerek herkesi hayrete düşürdü.

… O daima İslamiyet’in durumunu düşünürdü. …

Ahmed, İslam dinini müdafaa etmek için ilk önce yerel gazetelerde yazılar yazmaya başladı. 1865’de, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i gördüğü bir rüyasından sonra İslamiyet hakkında mükemmel bir kitap yazmaya koyuldu. “Berahin-i Ahmediye” adlı bu kitabın masrafları birçok dindar Müslüman tarafından karşılandı. İslamiyet’i korumak amacıyla yazdığı bu kitabın dört cildi 1879-1884 yılları arasında çıktı ve büyük yankılar yarattı. Düşmanları O’nun meydan okumalarının hiçbirisine cevap veremediler.

Ahmed, 1882’de Allah tarafından gelen bir vahiy vasıtasıyla muslih [ıslahçı, düzeltici] olarak görevlendirildiğini ve uzun ve yorucu bir işin kendisini beklediğini öğrendi. 27 Ramazan 1884’de Cuma günü “Kırmızı Damlalar” olarak bilinen mucize oldu. Allah’ın ilahi bir belgeyi imzaladığını gördüğü bir rüyada, ilahi mürekkep, kırmızı damlalar halinde elbisesinin üzerine damladı. Bundan sonraki dört sene, Arya Samac adlı Hindular ve Hıristiyanlarla mücadele ederek geçti. İsa (a.s.)’ın gerçekten vefat etmiş olduğunu ve bir gün tekrar gökten inmeyeceğini ilan etmesi Hıristiyanlarla mutaassıp Müslümanları hiddetlendirdi. …

Huşyarpur’da, 1886 Şubat ayında kırk günlük oruç ibadeti ve dualardan sonra, Allah, kendisine adının yeryüzünün dört bir köşesinde duyulacak bir erkek çocuk ihsan edileceğini vahyetti.

… 1890 yılı O’nun hayatının dönüm noktası oldu. Bu tarihte O, Müslümanların nesiller boyunca gelmesini beklediği Vadedilen Mehdi ve Mesih olduğunu ilan etti. …

Ahmed’den mucize istediler. Kendisi niçin ölüleri diriltip geri getiremez, yahut ay ve güneşin yolunu neden değiştiremezmiş? Allah imansızları memnun etmek için varolan tabiat kanunlarını değiştirmez. Dini diriltecekleri yerde böyle “Mucizeler”; hilekarlık suçlamalarıyla kuruntuya, sihire üstü kapalı ve gizli bilgiye meydan vereceklerdir. Ahmed Hazretleri birçok gerçek mucize gösterdi, lakin düşmanları bu mucizeleri göremediler.

… Ertesi sene 1897’de İslamiyet’e düşman olan ve iğrenç saldırılarda bulunan Hindu lideri Pandit Lek Ram, önceden verilen haberlere göre öldü.

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, vahdet-i vücud meselesine Mevkıfu’l-Akl’ın üçüncü cildinde geniş yer ayırmış olmakla birlikte, birinci ciltte de kısaca değinmiş durumda.

Ona göre, vahdet-i vücud mezhebinin (görüşünün) iddiası özetle şudur: Allahu Teala’nın hakikati “vücud”dan (“varlık”tan) ibarettir, ve her mevcudda var olan şey, (Allahu Teala’nın hakikati demek olan) o “vücud”dan ibarettir, ve de bunun dışında mevcud olan (var olan) herhangi birşey yoktur.

Bu anlayışın muktezası/gereği ise, Şeyhülislam’a göre, bütün mevcudatın (var olan herşeyin) Allah olması, ve âlemin Alah ile ittihat etmiş (birleşmiş) bulunmasıdır.

Şeyhülislam buna karşı şunu diyor:

“Kitabımızın ikinci babının ikinci faslında, âlemin Allah karşısındaki gerçek konumunu beyan etmek istedik, ki o şudur: Âlem, Allah’ın gayrisidir, O’ndan başkadır (masivallahtır), O’nun sonradan olma (hâdis), yani yok iken varettiği mahlukudur (yarattığı şeydir).  İslam Kelam alimlerinin tamamının, hatta mutlak anlamda bütün Müslümanlar’ın mezhebi (tuttuğu yol) budur. Bu meselede onlara muhalefet edenler ise felsefeciler ile vahdet-i vücutçu tasavvufçulardır. Usuliddin ilmi alanınde eser kaleme alan alimler, âlemin sonradan olmuşluğu (hudûsu) meselesini yalnız felsefeciler ile tartışmış ve onların hatalarını ortaya dökmüşler, vahdet-i vücutçulara ayrıca cevap vermeye gerek görmemişlerdir.”  

(Mustafa Sabri, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem min Rabbi’l-Âlemin ve İbâdihi’l-Murselîn, C. 1, 2. b., Beyrut: Dâru İhyâi't-Türasi'l-Arabî, 1981, s. 218-9.)

Şeyhülislam özetle şunu diyor:

“… Vahdet-i vücutçu tasavvufçular Allah hakındaki görüşlerini felsefecilerin fikirleri üzerine bina etmişler, ve bundan dolayı Ehl-i Sünnet ve Cemaat ulemasının akaidinden uzaklaşmışlardır.” (A.g.e., C. 1, s. 221, dn. 1)

*

Şeyhülislam Mısır’a gidince (gitmek zorunda kalınca), Ezher Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren ulemanın ve onlardan etkilenen çevrelerin dine bakışlarının Batı’daki moda yaklaşımların etkisi altına girmiş olduğunu görmüştü.

Buna bağlı olarak “akıl” yerine “kalb/gönül” ve “maneviyat” vurgusu yapmakta, “modern” bilimin saldırısı karşısında zayıflayan inancın ancak (Batı’daki dindarlar gibi “gönül” vurgusu yapan) tasavvufî bir yaklaşımla korunabileceğini savunmaktaydılar.

Bu noktada müteşerrî (Şeriatçı) bir tasavvuf anlayışı yerine vahdet-i vücutçu ve dolayısıyla felsefî nitelikte bir (Eski Yunan’ın mirası) Tanrı ve âlem/evren/kâinat düşüncesini savunmak onlara cazip gelmekteydi.

Çünkü vahdet-i vücutçu anlayış, hem kendilerini Batılı filozoflar ayarında derin ve ince düşünceli adamlar gibi görmelerini sağlıyor, hem de sıradan insanlardan (avamdan) farklı seçkinler (havass) olmanın hazzını yaşamalarına imkan veriyordu.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Bakara Suresi’nin münafıklarla ilgili 13’üncü ayetini (“Onlara: ‘Siz de insanların îmân ettiği gibi îmân edin!’ denildiği zaman: ‘Biz, sefihlerin (beyinsizlerin) îmân ettiği gibi mi inanırız?” derler. Dikkat edin, hiç süphesiz sefih olanlar ancak kendileridir, fakat bilmezler”) tefsir ederken bu “havass”lık hevesine şu şekilde değiniyor:

“... Demek ki, iman hususunda münafıkların, şüphecilerin saplandıkları özel fikir, imanın insan için bir tuzak olması ve buna göre sırasında yalnız halkı gemlemek için kullanılması noktasında toplanır ve bunun için kâfirlerle beraber yaşamak imkânını gördükleri zaman, imanın lafından bile sıyrılırlar. Mü’minler içinde yaşamaya mecbur kaldıkları zaman da imandan bahsederler. Lâkin havass (seçkinler)ın imanıyla halkın imanı arasında zaruri bir fark ve yükselme bulunacağı davasından vazgeçmezler. Halbuki İslâm dininin teklif ettiği imanın şartları, hak ve gerçeğin en genel ve en kapsamlı esas çizgileri olduğu için, imanın aslında ve şartlarında seçkinler ve halk farkı bahis konusu olamaz. Bu fark, o imanın amellerinde ve kemalinin derecelerinde bahis konusu olabilir. Genel prensiplerde eşitlik başka, bunda ilerleme meselesi yine başkadır. Halbuki şüpheciler, imanın esasını, kalbin saflığını, ihlası budalalık saydıklarından müminlere, aldatılmaya hazır, safdil, budala gözüyle bakarlar. Fakat Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Şunu muhakkak biliniz ki, beyinsiz, budala, ancak o münafıkların kendileridir, fakat bilmezler.’ Gerçi onlar kendilerini, ilim ve bilgi ile herkesten yüksek görmek isterlerse de, onların ilim ile ilgileri yoktur....”

(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C. 1, sad. İsmail Karaçam ve diğerleri, İstanbul: Azim Dağıtım, s. 212.)

*

İşte, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkıfu’l-Akl’da yapmak istediği şey bu: Sahte tasavvufçuların cahilce irfan hikayelerinin ve özellikle de vahdet-i vücutçuluğun batıllığını göstermek.

Mısırlı yazarların konuyla ilgili iddialarına cevap sadedinde şunları söylüyor:

“Lakin Ahmed Emin Bey, … Allah’ın varlığının bilinmesi hususunda … (özellikle aklı esas alan) Kelam ilmine halef (yerini alacak varis) olarak (keşf ve ilham pazarı) tasavvufu gösteriyor. İlimden ziyade amel, ihlas ve nefs terbiyesi demek olan tasavvufun, Kelam ilminin mütemmimi (tamamlayıcısı) olması gerekirken, onun yerine geçecek (onu devreden çıkaracak, geçersiz hale getirecek) bir şey olarak gösterilmesini ben kabul edemem. Bu çirkin icat, daha önceleri eski gulat-ı sufiye (tasavvufçuların had bilmeyenleri) tarafından da ortaya atılmıştı.

“Bu kitabın giriş bölümünde şunu demiştim:

“ ‘Osmanlı Devleti’nin çöküşüyle birlikte İslam’ın kılıç kuvveti ortadan kalktı. Bu fetret devrinde Mısır’a hicret edince İslam’ın ilim kuvvetinin de can çekişmekte olduğunu gördüm.’ Bunu derken kastettiğim ilimlerin başında Kelam geliyor. Bu yüzden, Kelam ilmini ve onun delillerinin dayanağı olan aklı savunmak benim için bir borçtur. …

“Müslümanlar’ın dindarlıklarının zayıflaması, süphelerin bilgi arayışı içindeki insanların kalplerini kaplaması, hatta dinsizliğin imana galip gelmesi, müslüman Doğu’da, Batı’nın modern bilim aracılığıyla Doğu’nun dinine savaş açmasıyla başladı. Batılılar [kendi dinlerine bakarak] dindeki bilimsel yönleri zayıf buldular ve İslam ülkelerindeki taklitçi avaneleri onların bu kanaatlerini [İslam’a uyarlayarak] hemen tasdik ettiler. Batı dinsizliğinin Doğu’da yayılması, onların yegane istila vasıtası olan modern bilimin ortaya çıkması yüzünden oldu, Doğu’da son yüzyıllarda tasavvufun zayıflamış olması nedeniyle değil.

“Batı’nın modern bilimi, İslam’ın uzun asırlar boyunca dayanmış bulunduğu bilimsel delillere karşı savaş açtı, tasavvufa değil. Çağın insanlarının çoğunun zihinlerine dinsizlik, Batı’nın modern biliminin Kelam ilminin bilimsel delillerine karşı açtığı savaş yüzünden girmiş bulunuyor. Bundan dolayı karşı saldırının aynı yönden yapılması, savaş açılan cephede gerçekleştirilmesi gerekir. Yani savaş, (nasıl başladıysa öyle devam etmeli) iki bilim (İslam’ın Kelam ilmi ile Batı’nın modern bilimi) arasında yaşanmalıdır, İslam’da aralarında çatışma bulunmayan bilim ile psikolojik halet (tasavvufî hissiyat, mistik heyecan, maneviyat) arasında değil.

“Doğu’daki Batı’ya öykünen çağdaş çömezler, Batı dinsizliğinin dinlere karşı, duyularla algılanmayan hiçbir şeye inanmayan (pozitivist) modern bilim vasıtasıyla harp ettiğini gördüler ve modern bilim ile dinsizliğin safında yer aldılar. Daha sonra ise bunlardan bazıları, Batı’daki hristiyan dindarların, dinlerini aklın ve bilimin pençesinden kurtarmak için maneviyatçılığa (mistisizme, spiritüalizme, ahlâk ve gönül vurgusuna) yapıştıklarını görünce, onları taklid ederek dine yanaştılar. Fakat bu taklitçiliklerinin bir sonucu olarak aklı ve ilmi küçümsediler. Buna bağlı olarak, dinsizlikle olan savaşımızda silahımız durumunda bulunan Kelam ilmini de, akıl ve mantık üzerine kurulu olduğu için aşağıladılar. 

“Halbuki, böylesi bir maneviyatçılığın ilmî değeri, taassub (bağlılık ve adanmışlık) değerinden ibarettir [Taassub, asabe ve asabiyet kelimeleriyle aynı kökten geliyor] ve akıl ve mantığa karşı hüccet olamaz. Bizim ise bu meselede ne böylesi bir maneviyatçı taassuba ne de bu bağlamda tasavvufa ihtiyacımız vardır. Dinsizlik karşısında dindarlığı savunma hususunda böylesi bir çareye başvurmamız gerekmediği gibi, İslam ile diğer dinler arasında bu türden (maneviyata, gönle önem verme anlamında) bir yakınlık kurmaya da gerek yoktur. Tasavvufa ancak İslam dahilinde, nefsi onun ahkâmıyla amele yöneltmek hususunda, usuluddîn olan Kelam ilmi ve onun bir dalı olan Fıkıh sayesinde daha önce inanç ve fikir müslümanı olmuşken artık amel müslümanı olacak şekilde nefsi terbiye için ihtiyaç duyarız (yoksa onun vasıtasıyla Batı’nın modern biliminin saldırısını savuşturmak için değil).”

(Mustafa Sabri, C. 1, s. 261-3.)

*

Hiç kuşkusuz, vahdet-i vücutçu bir Allah inancı, protestanı ve katoliği ile bütün bir hristiyan dünyasının takdirine mazhar olma istidadına sahip..

Çünkü, Allahu Teala’ya (Meryem’den olma) bir çocuğun babalığını yakıştıran çirkin manyaklık, bir ayet-i kerimede geçen “Attığın zaman sen atmadın…” ifadesinden hareketle Halik ile mahlukatını aynı “vücud” çuvalının içine tıkan manyaklıkta, Allah Celle Celalühu’yu “İsa’ya baba yapma” potansiyelini görecektir. 


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."