ULEMANIN İBN ARABÎCİ VAHDET-İ VÜCUTÇULUĞU KÜFÜR VE ŞİRK SAYMALARININ NEDENİ

 










Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Bunlar (bu putlar), sizin ve atalarınızın onlara taktığınız birtakım isimlerden başka bir şey değildir; Allah, onların hakkında hiçbir delil indirmemiştir. (Bu putlara tapanlar) ancak zanna ve nefislerin(in) arzu etmekte olduklarına uyuyorlar. Hâlbuki onlara doğrusu Rableri tarafından hidâyet (rehberi peygamber) de gelmiştir.” (Necm, 53/23)

Birtakım adlandırmalar yapıyorsunuz ama içi boş.. Adamın adı Aslan, fakat kendisi karakter olarak tavşan.

İşte, İbn Arabî’nin kullandığı (vahdet-i vücud terkibinde yer alan) “vücud” (varlık, varoluş) kavramı da (Ki bununla Allahu Teala’yı kastediyor) böyle bir şey.

Onun “vücud”a yüklediği anlam çerçevesinde aslında ortada Allah diye bir şey kalmıyor.

*

Neden böyle olduğunu açıklamamız gerekiyor.

Mervenur Tiryaki’nin “Alâeddin el-Buhârî’nin İbn Arabî ve Vahdet-i Vücûd’a Yönelik Eleştirileri” adlı yüksek lisans tezinde (Çanakkale: Onsekiz Mart Üniv. Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2021) şu satırlar yer alıyor:

“Bu bakımdan Buhârî, Tanrı’yı mutlak vücûd olarak adlandırmasından dolayı İbn Arabî’yi şiddetle tenkit eder. Oysa kanaatimizce mantık ve gramer üzerinden yapılan bu tartışmalar, özünde kavramlara yüklenen anlamların farklılığından kaynaklanmaktadır. Şöyle ki sûfiler birtakım benzerliklerden hareket ederek ikinci akledilirlerden olan mutlak vücûd kavramını ilâhi zata isim yapmışlardır. Ancak Buhârî’nin, zihnî ve külli bir kavram olan vücûdun ilâhi zat ile özdeşliğini hakikat düzeyinde bir özdeşlik telakki ederek sûfileri tenkit ettiği görülmektedir.” (s. 79.)

Abdülmelik Yangın ise, “Alâeddin el-Buhârî’nin Fâdıhatü’l-Mülhidîn Adlı Eseri ve Vahdet-i Vücûd Nazariyesine İlişkin Eleştirileri” başlıklı yüksek lisans tezinde İstanbul: Marmara Üniv. Sosyal Bil. Enstitüsü, 2012) şunları diyor:

“Alâeddin el-Buhârî’nin Kâhire’de ne kadar kaldığı zikredilmemekle beraber H. 831 yılında Molla Fenârî ile “Elhamdu lillâh” cümlesi üzerine yaptığı tartışmadan sonra Mısır’dan ayrıldığı vâkidir. Mısırdan ayrılma sebebi olarak da Sehâvî şu hâdiseyi nakleder: “İlim meclislerinin birinde Alâeddin el-Buhârî, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’yi eleştirmiş ve tekfîr etmişti. Mecliste bulunanlardan Kâdı Şemsüddin el-Bisâtî, buna karşı çıkmış İbnü’l-Arabî’nin bazı lafızları te’vîl edilirse tekfîr edilemeyeceğini belirtmişti. Alâeddin el-Buhârî, mutlak vahdeti (el-vahdetü’l-mutlaka) kabul edenlerin kâfir olduğunu söylerken, el-Bisâtî muhâtabının vahdet-i mutlakayı anlamadığını ileri sürüyordu. Bunun üzerine Alâeddin el-Buhârî çok sinirlendi ve eğer Sultan, el-Bisâtî’yi kâdılıktan azletmezse Mısır’dan ayrılacağına dair yemin etti.” (s. 3.)

Bu alıntılardan anlaşılabileceği gibi, Alâeddin el-Buhârî, İbn Arabî’nin “mutlak vücud” tabiriyle ifade ettiği düşüncesinin tevil edilmesinin mümkün olmadığını kabul etmektedir.

*

Alâeddin el-Buhârî, meseleyi şu şekilde ele alıyor:

“… bunların inançlarına göre, kainattaki aynlar (şeyler), yani gökler, yer ve bu ikisi arasında yer alan herşey, haricî (insan zihni dışında olan) mevcutlar (mevcudat, varlıklar)’dır. Kainattaki tüm bu  şeyler, Allah’ın ilminde sabit olan aynlardır. Allah ise, bunlara göre mutlak vücut (varlık) olup, hariçte değildir (insan zihnindeki “ikinci akledilir” durumunda bir soyutlamadır). (Mevcudatın ise o kadar bile varlığı/vücudu yoktur) Aksine hariçte görünen şeyler tamamen hayalden ve seraptan ibarettir. Dolayısıyla bunların taayyünleri de, yani kesin birer ayn (şey) oluşları da, bilimsel (bilişsel, zihinde olan) bir taayyündür (belirlenmedir), yoksa bunlar aynî anlamda (hariçte, insan zihni dışında ortaya çıkma anlamında), bir taayyün değildir….

“… bu, nass ile sabit olan hükmü de inkar anlamını taşır. Çünkü yüce Allah’ın kavli şöyledir.

“ ‘O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.’ (Kasas: 28/88)

“İşte bu şahısların sapık görüşleri kabul edilirse, … bu âyetin bir manasının olmaması gerekir. Çünkü bu şeyler yani kainat önce (hariçte, insan zihni dışında taayyün edip / aynlaşıp) gerçekleşmiş olmalı ki, bu ayet sonradan bunların helakinden, ortadan yok olmasından söz etmiş olabilsin. Çünkü helak oluş, ortadan yok oluş, ancak o  şeyin önce gerçek bir  şekilde var olmasından, tahakkukundan sonra ve hariçte yani yüce Allah’ın zatının dışında (insan zihninin ürettiği bir şey olmaksızın) gerçekleşmiş olmalarından sonra sözkonusudur….

“Bu kesim, bu alanda kesin deliller sunmaktan acze düştüklerinde, öncelikle keşif ve ayan olayını ileri sürerek inkara gitmişlerdir…..”

(http://www.islah.de/menhec/men00010.pdf)

Burada mesele sadece mevcudatın (Allahu Teala dışındaki varlıkların) bir serap ve hayal olmasından (insan zihninin dışında ve Allahu Teala’nın zatından ayrı olarak hariçte varlığının bulunmamasından) ibaret değildir.

Bizzat Allahu Teala, “mutlak vücud” adı verilerek, ancak insan zihninde var olan (dolayısıyla insan zihni dışında varolmayan) birşeye dönüştürülmektedir. Hayal içinde hayal, serap içinde serap..

Putperestlerin salt isimlerden ibaret olan putlarından bir farkı kalmamaktadır.

Nitekim Tiryaki, yukarıda aktardığımız gibi, “Sûfiler birtakım benzerliklerden hareket ederek ikinci akledilirlerden olan mutlak vücûd kavramını ilâhi zata isim yapmışlardır. Ancak Buhârî’nin, zihnî ve külli bir kavram olan vücûdun ilâhi zat ile özdeşliğini hakikat düzeyinde bir özdeşlik telakki ederek sûfileri tenkit ettiği görülmektedir” diyor.

Halbuki, İbn Arabî “mutlak vücud” tabirini Allahu Teala’ya isim yapmıyor, Allahu Teala’yı bizzat mutlak vücud olarak görüyor.

Ve bunu, mükaşefe/keşf ile anlaşılmış olan “hakikat” olarak pazara sürüyor.

Gerçekteyse Plotinus gibi Yunun filozoflarından araklanmış batıl bir zırvadan ibaret.

*

Öte yandan, “vücûdun (Ki Allahu Teala için söz konusu edilen vücud, mutlak vücud) ilâhi zat ile özdeşliğini hakikat düzeyinde bir özdeşlik telakki etme” şeklindeki ifade de sorunlu.

Vücud, adı üstünde vücud, yani varlık.. Siz bundan söz eder, ve mutlak vücuda tanrısal özellikler atfeder, sonra da mutlak vücud ile Allahu Teala’nın zatının özdeş olmadığını söylerseniz, o zaman Allahu Teala’nın yanına, O’na denk bir ikinci tanrı eklemiş olursunuz.

“Mutlak vücûd kavramını ilâhi zata isim yapma” meselesi de sorundan hâlî değil.. O zaman da “İsim, müsemmanın (isimlendirilenin) aynı mıdır, gayrı mıdır?” sorusuna cevap aramak gerekecektir.

Böyle bir isimlendirmenin caiz olup olmadığı da ayrı mesele..

*

Bu noktada, Tiryaki’nin İbn Arabî’yi yanlış anlıyor ya da görüşlerini yanlış aktarıyor olduğunu düşünenler çıkabilir.

Konuyu (İbn Arabî avukatlığı yaparak) daha ayrıntılı ele alan bir makale çerçevesinde anlamaya çalışalım.

Dr. Kübra Zümrüt Orhan, “Ehl-i Tasavvufun İbnü’l-Arabî’ye Yönelik Tenkitleri: Alâüddevle Simnânî Örneği” başlıklı makalesinde (Cumhuriyet İlahiyat Dergisi, 2019, 23 (2): 631—649) şunu diyor:

“Alâüddevle Simnânî (ö. 736/1336), İbnü’l-Arabî’den (ö. 638/1240) bir asır sonra, Simnân’da yaşamış bir Kübrevî şeyhidir. … Simnânî’nin eserlerine bakıldığında onun İbnü’l-Arabî’ye yönelik eleştirilerinin iki temel noktada temerküz ettiği görülür. Bunlardan ilki Allah hakkında vücûd-i mutlak kavramını kullanmasına yöneliktir. Simnânî, eserlerinde Hak için vücûd-i mutlak kavramını kullanmayı doğru bulmadığını ifâde etmektedir.”

Peki, vücud kavramından neyi anlıyoruz? K. Z. Orhan, Ekrem Demirli’ye atıfta bulunarak şunları söylüyor:

“Vücûdun, birincisi var olmak demek olan mastar anlamı, diğeri var olan mânasında mevcûd anlamı olmak üzere iki temel anlamı vardır. Sûfîlerin varlık görüşünün anlaşılabilmesi için, meydana gelen, ortaya çıkan, sonradan olan varlık (mevcûd, mümkün varlık) ile Tanrı’yı anlatan bir kavram olan varlık arasındaki farkın göz önünde bulundurulması gerekmektedir.”

Böyle diyorlar, fakat laflarının devamında o farkı unutuyorlar.

İlk cümledeki anlamıyla vücud, zihinde yapılan bir soyutlamadan ibaret.. Masdar olarak düşündüğümüzde durum bu.. 

Mesela “gelmek” masdarını alalım, bir fiil olarak (masdar olarak değil) Ali’nin, Veli’nin gelmesinden söz edebilirsiniz, fakat bu fiil olarak ortaya çıkış dışında varlık aleminde “gelmek” diye bir şey bulunmaz. O, sizin zihninizde yaptığınız bir soyutlamadır.

“Var olan manasında mevcud anlamı”na gelelim.. 

Bu da, mevcud kelimesinin ism-i mef’ul kalıbında gelmesinin gösterdiği gibi, “varoluşun, kendisinde ortaya çıktığı şey” demek olur. Bu durumda da “vücud”dan ancak “mevcud” çerçevesinde söz edilebilir. Mevcud yoksa vücud da yok demektir, vücud sizin zihninizdeki (mevcuda dair) bir soyutlamadan ibarettir. (Mesela “mektûb / yazılan” kelimesini alalım.. Mektûb yoksa, “yazmak” da yok demektir. Canlılık gibi.. Canlı yoksa, canlılık da yok demektir; canlılık, canlıya dair bir soyutlamadır.)

Bu anlamlar çerçevesinde (masdar manası vererek) “Allah, vücuddur” derseniz, “Allah, zihninizde yaptığınız bir soyutlamadan ibarettir” demiş olursunuz.

*

Bunları bir tarafa atıp, “Sûfîlerin varlık görüşünün anlaşılabilmesi için, meydana gelen, ortaya çıkan, sonradan olan varlık (mevcûd, mümkün varlık) ile Tanrı’yı anlatan bir kavram olan varlık arasındaki farkın göz önünde bulundurulması gerekmektedir” derseniz, o zaman “mutlak vücud”dan söz edemezsiniz.

Çünkü bu yaptığınız şey bir takyiddir, kayıtlamadır, kavramı “Allahu Teala’nın varlığı ile kayıtlamak” ve mukayyed hale getirmektir.

Mutlak olan şey için hiçbir kayıt ve şart getirilemez. 

(Mesela “Ben iyiyim” dediniz diyelim.. “İyi” olmayı mutlak manada düşündüğümüzde her anlama gelebilir. Sağlık bakımından iyi olmak da, "insan" olarak iyi olmak da, bir dolandırıcı olarak iyi olmak, işini iyi yapmak da bunun içine girer.)

*

İbn Arabî’nin yazdıkları, birbirini tutmayan, birbirini yalanlayan ve çürüten tutarsız ve çelişkili lafazanlıklar olduğu gibi, İbn Arabîcilerin yazdıkları da birbirini tutmayan şeyler.. Vahdet-i vücud diye her biri başka birşeyi anlatıyor.

Mesela, yukarıda Tiryaki’nin Sûfiler birtakım benzerliklerden hareket ederek ikinci akledilirlerden olan mutlak vücûd kavramını ilâhi zata isim yapmışlardır. Ancak Buhârî’nin, zihnî ve külli bir kavram olan vücûdun ilâhi zat ile özdeşliğini hakikat düzeyinde bir özdeşlik telakki ederek sûfileri tenkit ettiği görülmektedir” demiş olduğunu aktarmıştık. K. Z. Orhan ise tam tersini söylüyor:

“… İbnü’l-Arabî, hakîkî varlığın, bir başka ifâdeyle kendisine vücûd denebilecek yegâne varlığın Hak olduğunu “Vücûd Hakk’ın aynı olunca...”, “O mevcûdâtın aynıdır zira vücûd O’dur”, “Hak, Vücûd’dur, eşyâ ise vücûdun sûretleridir” ve benzeri cümlelerle sık sık tekrar etmektedir.

“O hâlde İbnü’l-Arabî’ye göre vücûd-i mutlak yani sırf varlık Hak’tır.

Bunlar, birbirini tutmayan saçmasapan zırvalar.

*

Kaşar zampara İbn Arabî kalpazanından yapılan ilk alıntıya göre, vücud (varlık), Allah’ın kendisi..

İkinci alıntıya göre de O (yani Allah) mevcudatın (mevcutların, mevcudat diye isimlendirdiğimiz varlıkların) ta kendisi.. Çünkü, vücud (varlık), O’dur (yani Allah’tır).

Üçüncü cümlede iş biraz karışıyor, bu defa mevcudat yerine eşya (şeyler) kelimesini kullanıyor. İkinci cümledeki mantığın bir sonucu olarak “Allah, eşyanın aynıdır, ta kendisidir” demesi gerekirken, bu defa “vücud”un kendisi ile suretini ayırıyor, “Hak, Vücûd’dur, eşyâ ise vücûdun sûretleridir” diyor.

Bu durumda eşya (mevcudat), Allah’ın (haşa) suretleri olmuş oluyor. İkinci cümleye göre ise, “O mevcudatın aynıdır” idi, suretlik yoktu.

Bu arada vahdet-i vücud hurafesi de ilk darbeyi içerden almış oluyor. Vahdet yok, ikilik var: Ayniyet ve suret.

*

K. Z. Orhan, söz bu noktaya gelince İbn Arabî şarlatanından yeni bir zırva aktarıyor:

“Bil ki eşyâ üç mertebedir, dördüncüsü yoktur. Bu üç mertebenin dışında bir şeye ilim taalluk etmez. Adem-i mahz ne mâlûmdur, ne mechûldür, ne de kendisine bir şey taalluk eder. Bunu anladıysan deriz ki bu üç varlık mertebesinden biri zâtı itibâriyle vücûd ile muttasıf olup “aynında mevcûd bi-zâtihî”dir ( عينه في بذاته موجود فهو). Onun vücûdunun ademden olması mümkün değildir, çünkü O mutlak vücûddur. (الوجود مطلق) Herhangi bir şeyden meydana gelmemiştir ki o şey O’na tekaddüm etsin. Aksine herşeyin mûcidi, hâlıkı, takdîr, tafsîl ve takdîr edeni O’dur. O hiçbir kayıtla mukayyed olmayan vücûd-i mutlaktır. O Hayy, Kayyûm, Alîm, Mürîd, Kadîr olan Allah’tır. O’nun misli hiçbir şey yoktur ve O Semî’ ve Basîr’dir.”

Soytarının “adem-i mahz” dediği, mutlak/sırf yokluk. Bundan bahsetmek lüzumsuz laf kalabalığıdır, zaten kendisi de ona herhangi birşeyin taalluk etmeyeceğini söylüyor. 

Dolayısıyla bundan bahsetmek aslında abesle iştigaldir ve lüzumsuz gevezeliktir. Buna sadece lüzumsuz gevezelik taalluk ediyor. (Ki bu soytarının kitaplarının tamamı lüzumsuz gevezelikten ibaret. Meşhur ifadeyle, söylediklerinden doğru olanlar yeni/söylenmemiş değil, yeni olanlar da doğru değil.)

İkinci cümleye geçelim.. “Bunu anladıysan deriz ki bu üç varlık mertebesinden biri zâtı itibâriyle vücûd ile muttasıf olup ‘aynında mevcûd bi-zâtihî’dir” diyor.

Böylece zat ile vücud ayrıldı. Ehl-i Sünnet’in kabul ettiği şekilde vücud, kendisiyle muttasıf olunan (sıfatlanılan) bir sıfat haline geldi.

Zatı itibariyle vücud ile muttasıf olmak, vücud sıfatının zatî bir özellik olması, zattan ayrı olmasının düşünülememesi demektir. Mesela beşerlik/insaniyet, insanın zatî bir sıfatıdır, insan, o sıfat olmaksızın düşünülemez. Fakat âkil oluş (akıllılık) zatî sıfat değildir, insanın zatından ayrılabilir. Delirmekle insan, insan olmaktan çıkmaz. Çünkü insan zatı itibariyle akıllılık ile muttasıf değildir.

Zatı itibariyle vücud (varlık, varoluş) ile muttasıf olan, Allahu Teala’dır.

Endülüslü soytarı, bunun ardından lüzumsuz yere “mutlak vücud” kavramını uyduruyor, “O hiçbir kayıtla mukayyed olmayan (kayıtlanmamış) vücud-ı mutlaktır” diyor, fakat (ne yaptığından habersiz bir dangalak olduğu için) kayıt getiriyor: “O Hayy, Kayyûm, Alîm, Mürîd, Kadîr olan Allah’tır.”

*

Ve K. Z. Orhan, İbn Arabî kadar bile kafası çalışmadığı için, onun bu sözlerini naklettikten sonra şunu diyor:

İbnü’l-Arabî ve takipçilerine göre, Hakk’ın mutlak vücûd oluşu, bu mertebede, bu varlıkta çokluk, bileşiklik, sıfat, nisbet ve hükmün bulunmadığı anlamına gelir.”

Halbuki, “O Hayy, Kayyûm, Alîm, Mürîd, Kadîr” derken sıfat izafe etmiş ve Allahu Teala hakkında hüküm vermiş oluyor, farkında değil.

O, mevcudatın yok aynıdır, yok suretidir filan diyerek gevezelik yapmak da hüküm vermektir.

Orhan, bu tür başka zırvalar da aktararak yazısını lüzumsuz yere uzatmış durumda.. Onlardaki çelişki ve tutarsızlıklara da değinirsek yazı fazla uzar, geçelim.

*

Toparlarsak..

Allahu Teala “mutlak vücud (varlık)” olarak adlandırılıp bu keyfiyet “ikinci akledilirler” meyanında ele alınırsa aslında ortada Allah diye birşey kalmamaktadır.

Allah inancı, putlar gibi içi boş bir isimlendirme halini almaktadır. Ortada sadece “mevcudat” kalmaktadır.

Buna karşılık vahdet-i vücud anlayışı çerçevesinde mevcudat/mahlukat mutlak vücudun (yani Allah’ın) “ayn”ı ya da sureti haline geldiğinde ise, bütün mevcudat tanrısallaşmakta, bu defa Allah değil fakat yaratılanlar yok olmakta, ortada sadece Allah kalmaktadır.

İbn Arabî kalpazanı, bu ikinci yaklaşım çerçevesinde mevcudatın Allah’ın “ayn”ısı mı yoksa sureti mi olduğu konusunda ise karar verememiş gibi görünmektedir.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

DEVLETİN SAHİPLİĞİ HUSUSUNDA HEPİMİZ EŞİTİZ, FAKAT BAZILARIMIZ DAHA EŞİT

  George Orwell’in Hayvan Çiftliği adlı ince romanını lisedeyken okumuştum. Aklımda kalan, çiftlikteki domuzların diğer hayvanları da k...