https://archive.org/details/ibn-arabinin-mutlak-tesvisi
İBN ARABÎ’NİN MUTLAK TEŞVİŞİ
Dr. Seyfi SAY
İÇİNDEKİLER
ŞARLATANIN
SALAKLAR İÇİN UYDURDUĞU AKILLARA ZİYAN İBN RÜŞD PALAVRASI 3
SAĞDAN SOLDAN TOPLADIĞI ZIRVALARI
KEŞF DİYE PAZARLAYAN SAHTEKÂR 14
ZAMPARANIN KERAMETİ 25
ZIRVALAR KOLEKSİYONUNDA ÜSLUB ARAMAK
32
ZAMPARALIĞA
MARİFETULLAH KOSTÜMÜ GİYDİRMEK 41
ESKİ YUNAN’IN
“HEYULA”SINI “NEFES-İ İLAHΔ YAPAN “HYLE”KÂRLIK 50
ALTIN KERPİÇ DEĞİL, TEZEK 56
KERAMETİ VE ÖZGÜNLÜĞÜ KENDİSİNDEN
MENKUL ŞARLATAN 63
ENDÜLÜSLÜ KÜÇÜK BOY DECCAL 78
VAHDET-İ VÜCUD HEZEYANI 83
SAHTEKÂR
BİR "DİN YOLU HARAMİSİ" SAPIK 135
ŞARLATANIN SALAKLAR İÇİN UYDURDUĞU AKILLARA
ZİYAN İBN RÜŞD PALAVRASI
TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî,
Muhyiddin” maddesi üç isim tarafından kaleme alınmış bulunuyor. O
isimlerden Prof. Mahmut Erol Kılıç şunları söylüyor:
… İbnü’l-Arabî’nin
görüşlerini takdir edenler onun tasavvufta otorite oluşunu kendisine
“Şeyhü’l-Ekber”, dinî ilimlerde müceddid oluşunu da “Muhyiddin” lakaplarını vererek
ifade etmek istemişlerdir. Mâlikî kadısı ve kelâm âlimi Ebû Bekir
İbnü’l-Arabî’den (ö. 543/1148) ayırt edilebilmesi için bazı
kaynaklarda adı İbn Arabî şeklinde de yazılmıştır. …
…
İbnü’l-Arabî, bulûğ çağlarında bir mânevî işaretle inzivaya çekilip kendi iç
âlemindeki hazineleri ortaya çıkarmaya karar verdiğini, bazan on
dört ay kadar süren bu halvet ve riyâzetlerin neticesinde mârifet kapılarının
kendisine yavaş yavaş açılmaya başladığını söyler (el-Fütûḥât,
I, 616). …
Bu sıralarda
henüz on beş - on altı yaşlarında bulunan İbnü’l-Arabî, İbn
Rüşd’ün dikkatini çekmiş, İbn Rüşd bu gençle tanışmak için babasından görüşme
talebinde bulunmuştu. İbnü’l-Arabî, felsefî bakış açısıyla tasavvufî bakış
açısının mukayesesi bakımından önemli semboller içeren bu görüşmede filozofun
kendisine, “Senin keşif ve feyz-i ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize
verdiği şey midir?” diye sorduğunu, ona hem “evet” hem “hayır” diye cevap
verdiğini, “Bu ‘evet’ ve ‘hayır’ arasında ruhlar yerlerinden, boyunlar
cesetlerinden fırlar” deyince İbn Rüşd’ün benzinin sarardığını, titremeye
başladığını, birden sanki elli yaş yaşlandığını söyler ve bu görüşmenin
sonunda İbn Rüşd’ün, herhangi bir eğitim ve öğrenim görmeden bilgisiz olarak
halvete girip de böyle bir bilgiyle oradan çıkan birini kendisine tanıttığı
için Allah’a şükrettikten sonra, “Zira artık bu gibi hallerin erbabı
kalmadı, biz hiç görmedik” dediğini, kendisinin de, “Allah’a hamdolsun ki işte
biz bu zamanda bunlardan biriyiz” diye karşılık verdiğini kaydeder (el-Fütûḥât [nşr.
Osman Yahyâ], II, 372-373).
Çocuk ne sanat öğrenmiş, ne mektebe gitmiş, ekmek
elden su gölden, yan gelip yatmış..
Neymiş, keşf bekliyormuş.
Tembelliğin ve asalaklığın adını inziva koymuş.
*
İddiasına göre, bulûğ
çağlarında bir mânevî işaretle inzivaya çekilmişmiş.
Büluğ çağından öncesi
çocukluktur, çocukken inzivaya çekilmeyip de topluma karışsan
ne yazar?
Ve de daha yeni âkil baliğ
olmuş bir çocuğun manevî işaret hikayesini kim takar?
Senin anan baban yok mu, sana “Oğlum
böyle inziva minziva ayaklarıyla temsel tembel asalakça bir hayat
süremezsin, ya bir mektebe medreseye gideceksin, ya da bir sanat
öğreneceksin, elinin emeğiyle geçinmenin yolunu yordamını bilmen gerekiyor”
demiyorlar mı?
Neymiş, kendi iç âlemindeki
hazineleri ortaya çıkarmaya karar vermişmiş.
İç aleminde çocukluktan başka ne
vardıysa?
Hz. Musa aleyhisselam gibi bir ulu’l-azm peygamber bile o
yaşta “iç alemindeki hazineleri” ortaya çıkarabilmiş değil..
Lafa bakın, o yaştaki çocuk “bazan
on dört ay kadar halvet ve riyâzetler” yapmışmış. Ve bunun
neticesinde mârifet kapıları kendisine yavaş yavaş
açılmaya başlamışmış..
Neyin marifeti?
İbn Rüşd’le ilgili hikayesine bakılırsa, herşeyin
marifeti..
*
Hem inzivaya çekiliyorsun, hem de
(İbn Rüşd de dahil olmak üzere) herkesin dikkatini çekiyorsun,
bu nasıl oluyor?
Mesela şimdi şu yaşadığımız çağda 15-16 yaşlarındaki
bir genç evinden hiç dışarı çıkmasa, insanların dikkatini nasıl çekebilir?.
Milletin işi gücü yok da egzantrik bir çocuğu mu merak edecek?!
Dikkat çekmek için inzivada olmamak, insanlarla
haşır neşir olmak gerekir. (Günümüzde inzivaya çekilen biri internet
ve telefonla başkalarıyla temas kurabilir de, o devirde insanlarla
ihtilat halinde olmadan dikkat çekmek mümkün değil.. İnsanlarla
görüşüp konuşan biri inzivaya çekilmiş sayılmaz. Mesela sarayında
oturup ayağına gelen kişilerle görüşen bir padişah inzivaya çekilmiş
sayılabilir mi?!)
Dikkat çekmek için başkalarıyla görüşmek de yetmez,
bunun için “sıra dışı” eylem ve sözler gerekir.
Ancak, ulema ve meşayihin önünde uzun yıllar diz çöküp
ilim ve edep öğrenen alim ve fazıl kişiler, öyle duydukları her zırtabozluğa
müşteri olmazlar.
Hele o yaştaki mektep medrese görmemiş bir
çocuğa, bir tembel asalağa İbn Rüşd gibi bir adam asla itibar etmez.
Keşf ve marifet iddiasına da çöp kadar kıymet vermez.
*
Diyelim ki İbn Rüşd gibi biri böyle bir cahil
çocuğa “Senin keşif ve feyz-i ilâhîde
bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” diye sordu..
Sormaz da, sordu diyelim.
Bunu, verilecek cevabı (anlatılan
hikayedeki gibi) kabul etmeye hazır bir öğrenci edasıyla sormaz, imtihan ve
deneme için sorabilir.
Karşısındaki tüyü bitmemiş
tıfıl, mantıksız şeyler söylerse, onun keşf hikâyelerinin
batıl olduğu sonucuna varır.
İbn Arabî’nin anlattığı hikâyede ise
İbn Rüşd, (Türkiye’de şeyhlik taslayan bazı sapık sahetkârların cahil
halkı keşf, ilham vs. masallarıyla aldatarak şehevî arzularına ram etmelerini hatırlatacak
şekilde) aptal bir cahil gibi davranıyor.
Güya tüyü bitmemiş tıfıl, İbn Rüşd’e
hem evet, hem hayır diye cevap vermiş..
Cevap ya evet ya da hayır olabilir..
“Üçüncü hal” imkânsızdır.
“Bazısı uyuyor, bazısı uymuyor” dese,
onu anlayacağız. Demiyor.
“Ne evet, ne hayır!” dese, bunun da
bir mantığı var.. Böylece dolaylı olarak “Cevap vermiyorum” demiş olur..
Öyle yapmıyor, cevap veriyor, akıl ve
mantığın bütün kurallarının içine ederek.
İbn Rüşt böyle salakça bir cevaba
kıymet verecek adam mıdır?!
Sararıp solmuşmuş da, titremişmiş de,
50 yaş yaşlanmışmış da..
Gel de inan!
*
İnsanlar, “âdeten imkânsız” mucizeler gösteren yaşlı başlı, toplumda
saygınlığı olan peygamberler karşısında bile böyle haller sergilemiyorlardı.
Hele de sahip oldukları ilim
dolayısıyla herkesin saygı gösterdiği kişiler hiç..
Mesela, Yahudiler’in arasından çıkan Hz. İsa aleyhisselam’a yahudi alimleri,
itibarlı bir aileden geldiği, olağanüstü ve şaşırtıcı mucizeler gösterdiği,
daha üç günlük bebekken konuşmuş olduğu halde tabi olmadılar.
Sayısız mucize gösterdiği halde..
Böyle bir dünyada, İbn Rüşd gibi bir adam, peygamber
olmadığı kesin olan, elinden mucize vs. de çıkmayan bir cahil yeniyetme çocuk
karşısında böylesi aptalca haller sergileyebilir mi?!
Sergilemeyeceği kesin, fakat şu yaşlı
dünyada, İbn Arabî şarlatanının aptalların aklını almak için uydurduğu bir
masala sorgusuz sualsiz inanancak sürü sepet dangalak var.
*
İbn Rüşd gibi bir adamın böyle bir
soruyu sorulabilmesi için, karşısındaki kişinin uzun bir medrese
öğrenimi görmüş, Kelâm ve Mantık ilimlerini yalayıp yutmuş bir otorite
olması gerekir.
Onun gibi bir adam, büluğ çağına
girince inzivaya çekilen (mektep medrese görmemiş) cahil bir çocuğa, sanki
kendisinin “aklî ve naklî ilimler” çerçevesinde bildiği herşeyi biliyormuş
gibi, “Keşfin o bilgilere uyuyor mu?” diye sorabilir mi?!
Keşf ile kazanılan bilgi (marifet),
Kelamcıların bilgisine karşılık geliyorsa, keşf sahiplerinin Kelamcılara (hem
manen, hem de bilgi açısından) hiçbir üstünlüğü yok demektir.
Yok eğer keşf ile kazanılan bilgi
(marifet), Kelamcıların bilgisi ile ilgisizse, o takdirde de, bir kimse, keşf
ile ulaştığı bilginin Kelamcıların bilgisi ile ne kadar örtüşüp ne kadar
örtüşmediğini bilemez.
Bilebilmesi için önce Kelamcıların ilmini
öğrenip sonra keşfte bulunmuş olması gerekir.
*
Evet, İbn Arabî denilen kalpazan
soytarı güzel hikâye uydurmuş.. İbn Rüşd’e “Bu ‘evet’ ve ‘hayır’ arasında
ruhlar yerlerinden, boyunlar cesetlerinden fırlar” demişmiş de, İbn Rüşd’ün
benzi sararmış da, titremeye başlamışmış da, birden sanki elli yaş
yaşlanmışmış da..
Sen onu külahıma anlat!..
Beş on yaş da değil, birden
bire elli yaş yaşlanmışmış.. Hey babam, dile kolay, 50 yaş..
Yarım asır..
Niye yaşlanmışsa?.. Sanki kıyamet
suruna üfürülmüş..
Peygemberlerle karşılaşan insanlar
bile onların sözleri karşısında böyle bir hale girmiyorlardı. Küçük at da
civcivcler yesin!
Dahası da var, bu görüşmenin sonunda
İbn Rüşd, “herhangi bir eğitim ve öğrenim görmeden bilgisiz
olarak halvete girip de böyle bir bilgiyle oradan çıkan”
birini kendisine tanıttığı için Allah’a şükretmişmiş.
Hikayede bilgi diye birşey de yok..
Som ve saf zırva var.
Çocuk cahil.. Mektep medrese
görmemiş.. Hocaların önünde diz çökmemiş.. Bütün yaptığı halvete girmek.. Tembelin
önde gideni, mektep kaçkınlığının, tembellik ve asalaklığın adını halvet koymuş.
Sanki halvete girmek zor birşey..
Halvetin en keskin biçimi,
hapishanede hücreye kapatılıp bütün insanlardan tecrit ve izole edilmektir.
Evinden çıkmazsın, al sana halvet!..
Oh, yan gel yat!. Yaptığın hiçbir şey yok, oturmuş keşf bekliyorsun..
Yani bu çok mu önemli birşey?!
Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem'in bir hadîsini öğrenmek için günlerce yol kateden ilim aşıkları nerde,
bu tembel asalak nerde!
*
Hani İbn Rüşd bu tüyü bitmemiş cahil
tıfıla imtihan için bazı sorular sormuş, o da bunlara (medresede yıllarca
dirsek çürütüldükten sonra zar zor öğrenilen hususlarda) şaşırtıcı derinlikte
cevaplar vermiş olsa, anlayacağız.
Anlatılan hikâyede bu da yok.
Masala göre İbn Rüşd, “Artık bu gibi
hallerin erbabı kalmadı, biz hiç görmedik” diyor.
Böyle diyen bir insan, 15-16
yaşındaki bir çocuk hakkında birşeyler duyduğunda buna önem verir mi?!
“Artık bu gibi hallerin lerbabı
kalmadı, önce medrese tahsili görmüş nice büyük büyük şeyhler gördük, hiçbirinde
böyle bir hal yok yok, cahil bir çocukta mı olacak!” der, geçer.
Hikayeye göre İbn Rüşd bunu
demiyor, “herhangi bir eğitim ve öğrenim görmeden bilgisiz
olarak halvete girip de böyle bir bilgiyle oradan çıkan”
birini kendisine tanıttığı için Allah’a şükrediyor.
Bilgi dediği de (masala göre) evet ve
hayırı buluşturma salaklığı..
Zır cahil çocuk, gayet mütevazi bir
şekilde “Allah’a hamdolsun ki işte biz bu zamanda bunlardan biriyiz”
diye karşılık vermeyi de unutmamış.
Yersen!
Yaşadığı devrin sahtekâr sapık
yalancılarından biri.. Başka da birşey değil.
*
Belli ki bu İbn Arabî denilen
soytarı, Eski Yunan filozoflarından Plotinus’un bu intihalci
müridi, memleketi Endülüs’te dikiş tutturamamış, cemaziyelevvelini bilen
insanlara masal anlatamayacağı için denizi aşıp çok uzaklara, Mısır, Suriye ve
Anadolu’ya gitmiş, uydurduğu masallarla, mazisini bilmeyen aptalları peşine
takmış.
O devirde telefon yok, internet yok,
kim kalkıp da adamın soyunu sopunu, Endülüs’teki halini araştıracak,
gidip onu tanıyanlardan gençliği hakkında malumat toplayacak?
Dolayısıyla atış serbest..
Yalandan, palavradan kim ölmüş?!
*
Bir başka husus şu: İbn Rüşd,
öyle keşf ü keramet babından söylenecek sözlere itibar edecek
biri değil.
Böyle mektep medrese görmemiş cahil
bir çocuğu geçtik, ömrü medrese ve tekkelerde geçmiş yaşlı bir alim ya da
şeyhin bile keşfiyat adına söyleyeceği sözlere dönüp bakmayacak biri.
Onun, 15 yaşındaki tüysüz bir cahil
çocuğa, vahyin muhatabı peygamber muamelesi yaparcasına “Senin keşif ve
feyz-i ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” diye
(Türkiye’deki sapık şeyh taslaklarının peşine takılmış hurafeci cahil
vatandaşlar gibi saftirikçe, verilecek cevabı ilkokul öğrencisi safiyetiyle
kabul etmeye hazır şekilde) bir soru yöneltmesi mümkün değildir.
TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbn Rüşd” maddesinde yer alan şu satırlar bunu anlamak için
yeterlidir:
Ona göre vahiy
ile akıl uyum halindedir. Bu uyum, ya doğrudan nassın zâhirinden anlaşılan
mâna ile veya hakikatin birliği ilkesine dayalı olarak yapılan te’villerle
gerçekleşir. … Akıl burhan yöntemini kullanır, vahiy ise hem akla hem hayale
hem de hisse hitap eder; dolayısıyla akıl yürütme (burhan),
diyalektik (cedel) ve retorik (hitabet) yönteminin üçünü birden kullanır.
Nitekim Allah Teâlâ, “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et; onlarla
en güzel şekilde tartış” (en-Nahl 16/125) buyururken bu konuda her üç yöntemin
(hikmet, öğüt ve cedel) kullanılmasını istemektedir. İbn Rüşd’e göre kesin
bilgi burhana, diyalektik bilgi zan ve tahmine, retorik ise hayale
dayanır. …
… Bu demektir
ki şeriat, insanların Allah’ı ve bütün var olanları burhana dayanarak
bilmesini emretmektedir. …
… İbn Rüşd, Aristo
mantığının genel kavramlarından yola çıkarak zihnî ve kültürel kapasite
açısından insanları üç grupta değerlendirir: Bilgi edinme
sürecinde aklî yöntemi kullananlar (burhan ehli), diyalektiği
kullananlar (cedelciler), başkalarından duyup işiterek bilgi edinenler (hitabet
ehli). … Hakikat hakikate zıt olamayacağına göre akılla elde edilen
bilgi ve delillerle vahiy yoluyla elde edilen bilgi ve
deliller asla birbirine ters düşmez.
*
İşte İbn Rüşd, bu kafada bir adam..
Ona göre, bilgi ve marifet bahsinde keşfin yeri yok.
Böyle biri, 15 yaşındaki cahil bir
keşf pazarlamacısına (ahmak bir öğrenci ya da ilkokul birinci sınıf öğrencisi
edasıyla, verilecek cevaba inanmaya hazır halde), “Senin keşif ve feyz-i
ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” şeklinde
aptalca bir soru yöneltmesi mümkün müdür?!
İbn Arabî soytarısına göre bunu yapmış,
aldığı cevaplar karşısında da titremiş, sararıp solmuş, hatta
neredeyse elli yaş yaşlanmış.
Soytarı büyük palavracı, büyük
şarlatan.
*
Sözde daha 15-16 yaşlarında keşf yoluyla
herşeyi öğrenmiş, hatta İbn Rüşd’ün bütün bildiklerine vakıf olmuş,
onun “Senin keşif ve feyz-i ilâhîde
bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” şeklindeki sorusuna
cevap verecek hale gelmiş.
Ve de verdiği evetli ve
hayırlı saçmasapan cevabıyla İbn Rüşd’ün sararıp solmasına,
titremesine, neredeyse 50 yaş yaşlanmasına neden olmuş.
Ancak, M. Erol Kılıç’ın laflarının
devamı, İbn Arabî’nin o yaşlarda bomboş bir cahil çocuk olduğunu ortaya
koyuyor:
“On sekiz yaşında
iken Lahmî’den kırâat-i seb‘a, aşere
ve takrîb öğrenimi gördü. Lahmî’den ayrıca İbn
Şüreyh’in el-Kâfî’sini, Abdurrahman b. Abdullah es-Süheylî’den
de bazı hadis kitaplarının yanı sıra İbn
Hişâm’ın es-Sîre’sinin şerhi olan er-Ravżü’l-ünüf isimli
kitabını okudu. Kadı İbn Zerkūn’un derslerine uzun bir süre devam edip icâzet
aldı (kendisi, bütün hocalarının ve okuduğu kitapların listesini el-İcâze adlı
eserinin başında saymıştır [s. 23-32]). Bu
suretle zâhirî ilimlerde yeterli derecede eğitim aldıktan sonra mânevî
ilimlerde derinleşmek üzere halvet ve murakabeye daha fazla yönelen İbnü’l-Arabî,
580 (1184) yılında seyrüsülûkünün henüz başında iken bazı tasavvufî makamlara
ulaştı (el-Fütûḥât, II, 425). Başlangıçta kendisine dertlerini açacağı
hiçbir rehberi olmadığını söyleyen İbnü’l-Arabî sonraları gerek zâhir gerekse
bâtın ehli birçok üstattan istifade etmiş; büyük bir kadirşinaslık örneği
olarak kendilerinden faydalandığı 300’ü aşkın kişinin mânevî hallerine ve
hikmetli sözlerine yeri geldikçe el-Fütûḥât, Kitâbü’l-Ḳuṭb, Dürretü’l-fâḫire ve Rûḥu’l-ḳuds gibi
eserlerinde isimlerini de vererek temas etmiştir. İlk mürşidinin adını Ebü’l-Abbas el-Uryebî olarak verir.”
İlk mürşidi Ebu’l-Abbas
el-Uryebî diye biriymiş.. Hani sen daha büluğ çağında keşf ü keramet sahibi
olmuş, herşeyi bilir hale gelmiştin, ne oldu, niye mürşid eteğine yapışıyorsun?
Üstelik, bunu terbiye için bir mürşid
de kâfi gelmemiş.. Ebu’l-Abbas onun ilk mürşidi.. Turpun
büyükleri geride..
Görüldüğü gibi, sözleri birbirini
çürüten saçmasapan palavralar durumunda.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder