SÜNNET İNKÂRCILIĞI, ANLAMIN KATLEDİLMESİ, VE KİLİSE "FIKIH, TEFSİR VE ŞERH USULÜ" OLARAK HERMENÖTİK

 




Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında, Sünnet inkârcılarının görüşlerini, onların beceremediği kadar açık, net ve özlü bir biçimde özetlemektedir.

Sözleri şöyle:

“Bu temel kaynak hakkında çıkarılan fesat şudur:

“[İddiâ etmektedirler ki,] Hadîs ne lafız, ne de manâ bakımından korunmuştur.

Lafız bakımından korunmaması iddiaları için şunu derler:

“Çünkü hadîsler Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında yazıyla sağlama bağlanmamışlardı. Aksine onları kimileri, kimilerine ağızdan ağıza söylüyorlardı. Âdet olarak (hayatın olağan akışı gereği) beşerî bir hafızanın lafızları tam bir şekilde zabtetmesi mümkün değildir. Zîrâ bu, insan yaratılışına ters düşen bir şeydir.

“Manâ bakımından korunmamasına gelince: Çünkü Sahâbe radıyellâhu teâlâ anhum ecmaîn, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’den bir şey işittikleri zaman, onların manâlarını kendi anlayışlarına göre anlıyorlardı. Bu, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in murâdına ister muvâfık olsun, isterse olmasın değişmez; birdir. … Böylece bir kimse, ikinci bir kimseye, ancak kendi anladığını aktarır. Bu durumda biz o hadîsteki murâdın ne olduğunu kesin olarak söylemeye muktedir olamayız.

“Hadîsler ne lafız, ne de manâları bakımından korunmamış olunca, o zaman şer’î bir hüccet olmaları nasıl söz konusu olabilir?”

*

Tarihselciler (güncellemeciler) bu bakış açısını kendileri icat etmiş değiller.

Görüşlerinin patenti büyük ölçüde Hristiyanlar’a ait.

O görüşlerin, özellikle hermenötik kavramı etrafında kopartılan gürültü ile aynı makamdan nağmeler ve tınılar içerdiği açık.

Wikipedia’nın “Hermaneutik” (hermeneutik) maddesinde şunlar söyleniyor:

“Hermaneutik, geleneksel anlamdan bakıldığında bir yorumlama bilgisi veya teorisidir.

“Hermeneutik terimi eski Yunancadaki "hermeneuen" kelimesinden gelir. Bu kelime, birinin fikrinin tercüme edilmesi veya yorumlanması demektir. Hermes, Yunan mitolojisinde Tanrıların mesajlarını ölümlülere getirirdi. Bu bakımdan Hermeneutiğin filoloji ile yakından ilişkili bir disiplin olarak ortaya çıkması ve gelişmesi son derece normaldir. Hermeneutik 19. yüzyıldan itibaren metinlerle ilgili bir yorumlama metodolojisi olarak ortaya çıktı ve hem felsefede hem edebî metinlerde sıklıkla kullanılan bir yöntem oldu. Bilhassa beşeri kültürün ve insan davranışlarını inceleyen bilimlerin tamamında kullanılmaya başlandı. Martin Heidegger’in erken dönem çalışmlarıyla birlikte Hermeneutik beşeri dilin yorumlanmasıyla ilgili olan hemen her sahada kullanılmaya başlandı.

“Alman ilâhiyatçısı Friedrich Schleiermacher genel yorumlama teorisini araştıran ve bu yorumlama teorilerini dinî metinlere uygulanan ilk araştırmacı olarak karşımıza çıkar. O, hermeneutik daire diye bilinen kavramı formülleştirmiş bir bilim insanıdır. Bir şeyin bir bölümü o şeyin tümüne ve tüm, o şeyin bir bölümüne dayalı olarak anlaşılabilir. Wilhelm von Humbolt, Wilhelm Dilthey, Martin Heidegger, Hans-Georg Gadamer, Jurgen Habermas gibi isimler hermeneutiğin en önemli isimleridir.”

Tabiî ki “Bir şeyin bir bölümü o şeyin tümüne, ve tüm, o şeyin bir bölümüne dayalı olarak anlaşılabilir”.

Bunu bilmeyen mi var?!

Ancak, hermenötik dedikleri şey, bu basit cümleden ibaret değil elbette.. Yukarıda adı geçen isimlerin her biri hermenötik çorbasına ayrı bir baharat eklemiş, tenceredeki halîta renklenmiş..

*

Bu yaklaşım sahiplerinin, kendilerini, (“Kartezyen felsefe”ye atfettikleri ya da nisbet ettikleri) bir metnin (okurun yüklediği anlamdan bağımsız olarak) “kendisine ait” bir anlamının bulunması fikrine karşı konumlandırdıklarını görüyoruz.

(Kartezyen, Dekartçı demek oluyor. Descartes’ın Latince muadili olan Cartesius’tan geliyor. Her ne kadar sözü edilen fikir/yaklaşım Dekart’ın tekelinde değilse de, onu dillerine dolamak suretiyle kendilerini felsefî bir zemine yerleştirmiş, felsefe yapmakta olduklarını ilan etmiş oluyorlar.)

Yani bunlara göre anlamın “kendinde şey” olması söz konusu değildir, bir başka deyişle, anlam kendi başına var olan birşey olmaktan uzaktır, okur tarafından üretilmekte, okurun yorumlama faaliyeti sırasında ortaya çıkmaktadır.

Bu da, son tahlilde, okunan bir metnin, okur için, (okurun kendisinden bağımsız) belirli bir anlamının olamayacağı varsayımının kabul edilmesi demek oluyor.

Tabiri caizse anlamı, okur kendisi yoktan yaratmaktadır.

Bunu kabul ettirebilmek için kafaları karıştırmaya ihtiyaçları var, o yüzden devreye “zamansallık” diye bir kavramı sokuyorlar. 

Dekart’ın “Düşünüyorum, o halde varım” diyerek insanın düşünebilme özelliğini (anlama hassa’sını) herşeyin merkezine oturttuğunu, gerçekteyse insan düşüncesinin “zamansallık” çerçevesinde oradan oraya savrulduğunu ileri sürüyorlar. 

Bunu da “bilincin zamansallığı” diye bir kavramla ifade ediyorlar.

Böylece suyu alabildiğine bulandırıyorlar. Ki dibi görünmesin.

*

Peki bu “bilincin zamansallığı” kavramının (ya da katakullisinin) “anlam”ı ne?

Hermenötik yaklaşıma göre, bu kavramın da “kendinde şey” olarak bir anlamının bulunmaması gerekiyor. Onun anlamı, siz nasıl anlıyorsanız o olmak zorunda.. 

Ancak, hermenötikçiler bu noktada çifte standart uyguluyor ve kendilerine iltimas (torpil) geçiyorlar. Bilincin zamansallığının ne olduğunu anlamayı bize bırakmak yerine uzun uzun anlatıyor, ve bunu bizim tam da onların anlattığı gibi anlayacağımızı varsayıyorlar.

Aslında bu rezil çelişki, hermenötik masalının tam da bu noktada sırtına bir tekme vurularak mezar çukuruna atılmasını gerekli kılıyor. Fakat devam edelim. Biraz cömert olalım, üstüne mezar toprağı yığalım, mezar taşından da mahrum bırakmayalım.

Evet, anlattıklarında hareket noktalarını ve vardıkları sonuçları açık biçimde destekleyecek bir anlam yok, fakat, onlar açısından bunun bir öneminin bulunmadığı anlaşılıyor, çünkü varmak istedikleri hedef başka.

Hedef şu: Onların, anlamdan yoksun olduğu için anlam veremediğiniz laflarında sizin çözemediğiniz bir hikmet bulunduğunu düşünerek Dekart’ın ünlü sözünü yanlış kabul etmeniz, septiklerin (şüphecilerin) kalesine atılmış golü geçersiz saymanız.

“Dekart çuvallamış, Heidegger maydonozu, bir ‘egger’ (yumurtlayan) varlık olarak hikmet yumurtlamış” diyorsanız, onlar açısından mesele bitmiş oluyor.

*

Bu konularla ilgilenen (ve de tarihselci-güncellemecilerle "sempozyum tüzük kardeşliği" bulunan) bir akademisyen, Prof. Burhanettin Tatar, (eleştiri değil tasvir babından) şunları söylüyor:

“Schleiermacher hermenötik tecrübenin yapısını, mahiyetini ve yöntemini ortaya çıkarmaya çalışan bir filozoftu. Onun bu projesini Dilthey ve Heidegger gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Özellikle Heidegger insan bilincinin zamansallığına vurgu yapmış ve onunla hermenötiği temellendirmiştir. Öyle ki biz bugün hermenötik deyince işin açıkçası Heidegger’in temellendirdiği biçimde ele alıyoruz. Günümüzde hermenötiği, hermenötik yapan şey insan bilincinin zamansallığıdır. Peki zamansallık nedir? Zamansallık kelimesinin bugün bizim kullandığımız zaman kavramıyla ve saatle hiçbir ilgisi yoktur. Zamansallık kelimesi özü itibariyle temelde varlıkların insan bilincine kendilerini oldukları gibi açmamasıyla ancak sınırlı bir biçimde varlığın kendisini insan bilincine açıyor olmasıyla ve bunun bir süreç olmasıyla ilgili bir kavramdır. Yani insan bilincinin bir şeyi kavrarken hem kavradığını sınırlı olarak kavradığını fark etmesi hem de kendisinin sınırlı olduğunu anlaması anlamında bir kavramdır zamansallık. Zamansallık insan bilincinin merkezsizleşmesidir. Descartes düşüncesine baktığımızda orada bir merkez görürüz. İnsan bilincinde en kesin olan şey yani merkez teşkil eden şey onun düşünüyor olmasıdır. Dilthey ve Heidegger böyle bir merkezin olmadığını savunur zamansallık fikriyle. O halde başka bir şekilde ifade etmek gerekirse; insan bilincinin zamansallığı, insan bilincinin sürekli bir şeylere yönelirken, bir şeyleri anlarken kendisini kaybetme riskiyle yüzleşmesi ve bir şeyleri anladıkça, anladığı şeyler arasında irtibat kurdukça tekrar kendisine dönmesi hareketidir. Yani bir tür döngüsel bir hareket çizilmesidir zamansallık. Hermenötiğin temelinde böyle bir zamansallık anlayışı vardır.”

(Özlem Ülker. "Hermenötik Bizi Neden İlgilendiriyor?' Konferansı". Hadis Tetkikleri Dergisi, 7 / 1, Haziran 2009, s. 204-5)

Bu ifadelere baktığımızda, “zamansallık” olarak adlandırılan durumun (Ki zamansallık yerine daha uygun bir kavram kullanılabilirdi), zaten herkesçe bilinen bir şey olduğunu görüyoruz.

İnsan bilinci tabiî ki varlıkları sınırlı biçimde kavrayabilir ve bu, şimşek çakar gibi bir anda olup biten ve artık donup öylece kalan bir şey de değildir. Bir süreç işidir. Ayrıca bilincin kendisi de sınırlıdır.

Çünkü insan tanrı değildir.

*       

Ancak, bundan hareketle verilen hüküm, yani insan bilincinin (Dekart’ın iddiasının aksine) merkezsiz olması iddiası saçma.

Prof. Tatar’ın ifadesiyle, Descartes düşüncesine baktığımızda orada bir merkez görürüz. İnsan bilincinde en kesin olan şey yani merkez teşkil eden şey onun düşünüyor olmasıdır”.

Bu durumda, insan bilincinin merkezsizleşmesi, onun gerçekte düşünmüyor olduğunu iddia etmek anlamına gelir.

Tatar, “Dilthey ve Heidegger böyle bir merkezin olmadığını savunur zamansallık fikriyle” diyor.

Yani düşünme diye bir şey yok.

Buna bakarak, "Dilthey ve Heidegger’de gerçekten de (kendilerinin itiraf ettiği şekilde) düşünce diye bir şey yok, bu yüzden de saçmalamışlar" dememiz gerekiyor.

*

Bu “düşünce”siz adamlar, insan bilincinin merkezsizliği, yani düşüncesizliği “düşünce”sini “başka bir şekilde de ifade” ediyorlarmış.

Tatar şöyle diyor:

“O halde başka bir şekilde ifade etmek gerekirse; insan bilincinin zamansallığı, insan bilincinin sürekli bir şeylere yönelirken, bir şeyleri anlarken kendisini kaybetme riskiyle yüzleşmesi ve bir şeyleri anladıkça, anladığı şeyler arasında irtibat kurdukça tekrar kendisine dönmesi hareketidir.”

İnsan bilinci “düşünce”siz olarak sürekli birşeylere nasıl yönelebiliyor, birşeyleri nasıl anlayabiliyor sorusu Dilthey ve Heidegger için bir “anlam” ifade etmiyor gibi görünüyor.

Yine, insan bilinci birşeyleri anlarken kendisini neden ve nasıl kaybetme riski yaşıyor sorusu da, bu adamların bilincinin merkezsizliğinde (düşüncesizliğinde) cevap bulabilecek bir mesele değil, öyle anlaşılıyor.

Tespitleri kendileri için doğru gibi görünüyor. Bunların bilinci birşeyleri anlarken kendisini kaybetmiş.

Bunlara göre, “insan bilincinin kendini kaybetmesi” riski var, fakat kaybetmiyor, bu da, “bir şeyleri anladıkça, anladığı şeyler arasında irtibat kurdukça kendisine dönmesi” sayesinde oluyormuş.

İnsan bilinci bütün bunları "merkez"siz olarak, “düşünme”den nasıl başarıyorsa?

Ya da şöyle soralım, düşünmek bu değilse, nedir?

*

Böyle saçmalarken bir de zaman kelimesine zulmederek zamansallık diye bir kavram üretiyorlar, herşeyi getirip buna bağlıyorlar. Bilince zamansallık diye bir kayyum atıyorlar. 

Tatar’ın ifadesiyle,  “Yani bir tür döngüsel bir hareket çizilmesidir zamansallık”.

Bilincinde “düşünce” diye bir merkez bulunan bir başkası bu saçmalıklar karşısında pekâlâ şöyle bir şey diyebilir:

İnsan gözü nasıl milyarlarca ışık yılı uzaktaki yıldızları da, semadaki Güneş’i de, Ay’ı da, ufuktaki bulutu da, yanı başındaki ağacı da yerinden oynamadan, hareket etmeden, kendisini kaybetme riski yaşamadan görüyorsa, bir başka ifadeyle göz nasıl görmek için yerinden ayrılıp döngüsel hareket yaparak uzayı dolaşmak zorunda değilse, insan bilinci de öyle oradan oraya savrulmadan, zıplayıp fırlamadan, kaybolup gitme tehlikesi yaşamadan durduğu yerde herşeyi anlayabilir,

*

Adamlar zamansız bir zamansallıktan söz ediyorlar..

Lafı dolandırmaya hiç gerek yok, bunlar saçmasapan zırvalardan başka bir şey değil.. Neredeyse Dekart’a inat olsun diye “Düşünüyor değilim, düşünemiyorum, ve de yokum” deme noktasına gelmişler.

İnsan bilinci kendisini kaybetme riskiyle yüzleşiyormuş da, kendisine dönüyormuşmuş da..

Belli ki bu adamların bilinci kaybolmuş ve bir daha da geri dönmemiş, kendisini bulamamış..

*

Bunların, bir metnin “kendisine ait” bir anlamının bulunması (anlamın “kendinde şey” olması, kendisiyle kaim, kendi başına var olan birşey olması) anlayışına karşı çıkmakta olduklarını söylemiştik.

Böylece metnin, okur için, (okurun kendisinden bağımsız) belirli bir anlamının olamayacağı iddia edilmiş oluyor.

Böylesi bir yaklaşım, anlamanın da “kendinde şey” olamaması, buharlaşması demek olur.

Yazarın metni “anlamlandırması” diye birşey yoksa, yani ortada “kendinde şey” olarak anlam yoksa, okurun anlaması (anlamlandırması) diye bir şey de olamaz.

Okur, metni okurken kendi özel anlamını inşa ediyor, metni kendine göre anlıyorsa, metni yazan da, yazarken bir anlam inşa edebiliyor, metne kendince bir anlam yüklüyor demektir.

Eğer anlama(k) diye bir şey varsa, anlama (anlamak) “gerçekte var olmayan bir anlam” üzerine kurulamayacağına göre, orada mutlaka “kendinde şey” olan, okurun bilincinden ve anlayışından bağımsız bir anlam bulunmalıdır.

Aksi takdirde anlama'dan söz edemeyiz. “Yanlış anlama” diye bir şey de kalmaz. Ortada bir anlam yok ki anlama olsun.. Burada ancak halüsinasyondan, vehim ve kuruntulardan söz edilebilir.

Bütün bunlar aslında zırva.

Bunların sözünü ettiği anlama, bir buluta bakıp orada bir silüet görmek gibi bir şey oluyor. Gerçekten de bulutta “kendinde şey” olarak bir silüet hiçbir zaman var olmaz, o sadece buluttur, burada anlam sizin bilincinizin ürettiği birşeydir.

Ya da, yağmurlu ve rüzgârlı bir gecede dışarıdaki uğultuyu bir insanın feryadına benzetmeniz gibi bir şey.. Burada da anlam (sesi insan feryadı olarak anlama), sizin zihninizin dışında “kendinde şey” olarak mevcut değildir, fakat gerçekten feryat edip yardım isteyen bir insan varsa, hermenötikçi kafasıyla, orada da anlam’ın “kendinde şey” olarak mevcut olmadığını, bunu sadece sizin bir feryat olarak yorumladığınızı söylemek, düpedüz saçmalamaktır.

*

İmdi, hermenötik denilen felsefe (anlayış), bütün bir felsefe tarihi gözönüne alınmadan anlaşılamaz.

Felsefe tarihi ise iki ayrı anlayışın bitmeyen kavgasından ibarettir: Dogmatizm (mutlak ve kesin gerçeklerin var olduğu ve bilinebileceği düşüncesi) ve septisizm (şüphecilik, insanın kendi varlığından da, bilgisinden de daima şüphelenmesi).

Allahu Teala’nın varlığına inanan Dekart, “Düşünüyorum, o halde varım” diyerek septisizme büyük bir darbe indirmişti.

O zamandan beri ateist Batılılar Dekart’ı ekarte etmek için olmadık zırvalar üretiyorlar. İçinde doğru öğeler de barındırdığı için insanların kolayca büyüsüne kapılabildiği hermenötik zırvası da bir yönüyle bunlardan. 

Son tahlilde hedefleri “mutlak doğrular”ı yok etmek, herşeyi sübjektif (öznel) hale getirmekten ibaret..

Sofizmden postmodernizme uzanan süreçte bir ara durak durumundalar demek mümkün.

Anlam ve anlama faaliyeti bu şekilde nesnellikten uzak bir öznelliğe hapsedilince, doğru ve yanlış anlama arasında bir fark da kalmıyor.

Yorumların öznelliği, ve o öznelliğe bağlı olarak geçerlilik bakımından yorumlar arasında bir fark bulunmadığı kabul edilince, nesnellik nosyonu kaybolunca, kimse bir başkasına “Yanlış anlıyorsun” diyemez hale gelecektir.

İstenen bu.. Bütün bu laf kalabalıklarına başka tür bir “anlam” vermek mümkün değil.

*

Hermenötikçiler, zırvalarıyla, bu yorumlarımıza itiraz etme hakkından daha baştan feragat etmiş durumdalar.

"Bizi yanlış anlıyorsun" ya da "Yorumların yanlış" diyemezler. 

O takdirde "Hermenötik adına üfürdüğümüz bütün bu lafazanlıkların hepsi hurafe, boş laf" demiş olurlar. 

Çünkü onlara göre, ürettikleri "metin"lerin kendi başına bir anlamı yok. Bir okur olarak anlamı ancak ben üretebilirim.

İşte ürettim.

*

Bitmedi, konuya devam edeceğiz inşaallah.


SÜNNET İNKÂRCILIĞI, ANLAMIN KATLEDİLMESİ, VE KİLİSE "FIKIH, TEFSİR VE ŞERH USULÜ" OLARAK HERMENÖTİK

  Allame Eşref Ali  Tehanevî,  el-İntibâhâtü'l-Müfîde   ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde  adıyla yayınlanmış olan konferansında, Sünn...