Demokrat
Parti, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan "yeni dünya düzeni"nin
gerekleri çerçevesinde 7 Ocak 1946'da Celal Bayar, Adnan Menderes,
Refik Koraltan ve Fuat Köprülü tarafından kuruldu.
Bunlar, eski
CHP'lilerdi.. 1950'de iktidar oldular. Selanikli Mustafa Atatürk'ün son
başbakanı Celal Bayar artık cumhurbaşkanıydı.
İki kutuplu
yeni dünya düzeni, ABD ile (SSCB - Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği adını
taşıyan) Rusya güdümlü komünist blok arasındaki Soğuk Savaş'a sahne oluyordu.
İki dünya
savaşı arası dönemde, 1920-1946 yılları arasında varlığını sürdüren Milletler
Cemiyeti'nde esas itibariyle İngiltere ve Fransa'nın borusu ötmekteydi.
1945'te kurulan ve Milletler Cemiyeti'nin pabucunun dama atılmasına yol açan
Birleşmiş Milletler'de ise hakim güçler ABD ile SSCB idi.
İngiltere
ile Fransa sadece Milletler Cemiyeti'nin değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin de
kurucuları arasındaydılar. Osmanlı İmparatorluğu'nun yerini alan bu yeni
devletin kuruluş senedi olan Lozan Antlaşması'nın altında onların imzası
vardı.
Bu iki
emperyalist devlet, kurdurdukları yeni devlet için bir yol haritası da (ilke ve
inkılaplar seti de) hazırlamışlardı. Yeni devlet, İngiltere ve Fransa ile
varmış oldukları mutabakata titizlikle riayet ediyor, ilke ve inkılaplar
konusunda tavizsiz davranıyordu.
Ancak,
İkinci Dünya Savaşı İngiltere ile Fransa'nın burnunu sürtünce, ve de
kendilerini Hitler'in elinden kurtaran ABD ile SSCB'nin yardımına
muhtaç hale geldikleri tescillenince, Türkiye'deki "İngiliz ilke ve
inkılaplarına bağlılık" kararlılığında gevşemeler görülmeye
başlandı.
*
Hitler,
zannedilenin aksine sağcı değildi, solcuydu. Solcu/sosyalist
milliyetçiydi, ya da milliyetçi/ulusal/millîci sosyalist (nasyonal sosyalist).
Partisinin
adı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi
Partisi'ydi (Nationalsozialistische
Deutsche Arbeiterpartei). Kısa adıyla Nazi Partisi.
Benzer şekilde Arap dünyasındaki milliyetçi/ulusal (Arapçı)
hareketler sosyalist/solcu olarak boy gösterdiler. Mesela Irak ve
Suriye'de iktidarı ele geçiren Baas (Diriliş) Partisi'nin ideolojisi buydu.
Mısır'da Cemal Abdünnasır da böyle bir görüntü vermişti.
Buna karşılık Türkiye'de milliyetçi (Türkçü) hareket
İslamî bir çizgiye kaymaya başladı. Bunun nedeni Türkiye'nin, ABD-SSCB
kutuplaşmasında ABD'nin safında yer almasıydı. Buna bağlı olarak Türkiye'de
(bir açıdan devletçilik demek olan) milliyetçiliğin solcu/sosyalist olmaması
gerekiyordu.
Varlığını İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni dünya düzenine borçlu olan
Demokrat Parti böylesi bir ideolojk duruşu (milliyetçi, ılımlı dindar) kolayca
benimsedi. CHP'nin buna karşı farklı birşeyle ortaya çıkması gerekiyordu. Neyi
savunacaklarına karar vermeleri biraz zaman aldı. Ancak 1960 darbesinden sonra
yeni bir söylem üretebildiler. Buna göre, CHP her ne kadar "ortada"
bir parti ise de, az biraz solcuydu, "ortanın solu"ndaydı.
O dönemde ülkenin siyaset denkleminde İslamcıların izi tozu yoktu.
Demokrat Parti'nin ortaya çıkışıyla birlikte kendilerini bu partinin
"doğal" destekçisi olarak bulmuşlardı. Bu kabulleniş, 1960
darbesinden sonra kurulan Adalet Partisi'yle devam etti.
*
Ancak, 1970'li yıllar Prof. Dr. Necmettin Erbakan liderliğindeki
bir İslamcı siyasal hareketin ortaya çıkışına sahne oldu. Anayasa ve Siyasal
Partiler Kanunu İslamcı bir partinin varlığına müsade etmiyordu, o yüzden
meramlarını "kuş dili" ile ifade ediyorlardı. Ne sağcı, ne
solcuydular, "millî görüş"çüydüler. 90'lı yıllarda buna "adil
düzen" kavramını da ekleyeceklerdi.
Erbakan'ın dindar kesim tarafından bir ölçüde kabul görmesinin nedeni
sadece kişisel dindarlığı ve popülaritesi değildi. Nakşbendî tarikatının Gümüşhanevî
tekkesi ile olan bağı biliniyordu. (1984 yılı sonu ya da 85 yılı
başıydı, 12 Eylül darbesi nedeniyle siyasî yasaklı olan Erbakan, Temel
Karamollaoğlu ile Recep Tayyip Erdoğan yanında olduğu halde Ahmet Hamdi
Çamlı'nın babası Zeki Çamlı'nın İskenderpaşa Camii'nin kenarındaki evinde
kalabalık bir öğrenci topluluğuna bir konuşma yapmıştı. Konuşması sırasında
tekkenin eski şeyhleri Abdullah Hasib Yardımcı, Abdülaziz Bekkine ve Mehmed
Zahid Kotku rh. a. efendileri gözleri dolarak ve sesi, çenesi titreyerek
andığını hatırlıyorum.)
Erbakan klasik bir hacı hoca değildi.
Teknik üniversite hocasıydı, Avrupa görmüş bir makina yüksek mühendisiydi.
Mucit bir adamdı. O güne kadar (İttihat ve Terakki'nin terakkisinin yani
"ilerleme"sinin gösterdiği gibi) "gayri İslamcılar"
ilerleme, kalkınma ve gelişmeyi kendilerinin tapulu malı zanneder ve insanımızın
müslümanlığını geri kalmışlığımızın temel nedeni sayarken, o ağır
sanayiden, maddî ve manevî kalkınmadan, ilerlemeden söz ediyordu. Bunu oy
toplamak için de yapmıyordu, samimi ve ciddi idi. Alay edilmesi ve
anlaşılamaması pahasına yapıyordu.
(Sözünü ettiğim ev sohbetinde şunu anlatmıştı: 1977 yılı sonunda koalisyon
hükümetinde Süleyman Demirel'in başbakan, kendisinin de başbakan
yardımcısı olduğu sırada, kendi uçağımızı yapmak üzere Demirel'i zorluyor.
Demirel buna, "Hoca, sen bundan vazgeçmeyeceksin ama, ABD Büyükelçisi buna
karşı çıkıyor. Bana 15 gün süre ver, onu ikna etmeye çalışayım" diyor. Ve
o 15 gün içinde Demirel'in Adalet Partisi'nden 11 milletvekili istifa ediyor ve
hükümet düşüyor. O 11 kişiden 10'u Ecevit'in yeni hükümetinde bakan olmuştu.
Takvimler 5 Ocak 1978'i gösteriyordu.)
*
O yıl, yani 1978’de şiirsiz şair İsmet Özel de Üç Mesele adlı
lüzumsuz kitabını yayınladı.
Ancak, Türkiye'de solculuk özellikle "1968 kuşağı"ndan
beri pek havalıydı ve İslamcı diye bilinen gençlerin birçoğunda solculara karşı
bir aşağılık kompleksi mevcuttu. Onlar için İsmet'in solculuğu bırakıp dindar
camiaya dahil olması özel önem taşıyordu. Onda bir keramet bulunduğu vehmine
kapıldıkrları için, Üç Mesele adlı boş kitabını
kutsallığın eşiğindeki mübarek bir kitap olarak görmeye başladılar.
Bu boş kitapta mesele diye pazarladığı masallar "yabancılaşma, teknik
ve medeniyet"ti.
İsmet'in Marx'ın "yabancılaşma" kavramına dair
söyleyebildiği dişe dokunur birşey yoktu. Fakat teknik (teknoloji) ve medeniyet
bahislerinde söyledikleri ilgi çekti.
Medeniyete dair söyledikleri, Rousseau'nun
karalayıp kötülediği uygarlık/medenîlik kaftanının (çalıntı olduğu anlaşılmasın
diye) şurası burası kesilmiş ve başka renge boyanmış kopyası gibiydi. Yeni
birşey yoktu.
Teknik çorbası biraz daha karmaşık ve renkliydi,
bir kaşık Marx yağı, bir bardak Sombart hububatı
ve bir tutam da Heidegger tuzu ihtiva ediyordu.
İsmet'in kavramsal çerçevesi ve paradigması, zihniyeti ve duyarlılığı
solculuğundakinin hemen hemen aynısıydı, fakat bu tatsız tuzsuz çorbayı
entellik meraklısı azgelişmiş beyinli İslamcı gençler İslamcı düşünce
mutfağının yeni lezzet harikası kabul ederek iştahla mideye indirdiler ve
sindirim sistemleri mahvoldu. Kimisi ishal oldu, kimisi kabız.
*
Hitler
hayranı Heidegger, tekniğe/teknolojiye metafizik bir "öz" atfetmiş
durumdaydı. İsmet, Marx ve Sombart'tan aldıklarına Heidegger'in "öz"
tuzunu eklemeyi ihmal etmedi.
Bu Heidegger
hayırsızı 1954 yılında Tekniğe Dair Soru (Die Frage nach
der Technik) adlı bir kitap yayınlamış durumda. 1949’da Bremen’de verdiği dört bölümlük bir konferans dizisinin ikinci
bölümünün gözden geçirilmiş halinden oluşuyor. Laflarının
özeti şu: "Teknoloji bir araçtır" şeklindeki düşünce
yanlıştır. Teknolojinin amaçlarımız için
kontrolümüz altında tuttuğumuz bir araç olduğuna inanmakla hata
ediyoruz. Çünkü tekniğin "öz"ü teknik değildir; o,
düşünme biçimimizi sessizce dönüştüren bir "varlık tarzı"dır.
Heidegger,
cinler ve melekler gibi görünmez türden bir "varlık tarzı" olan söz
konusu "öz"ün varlığına insanları inandırmak ve gelecek itirazların
önünü tıkamak için metafiziğin ve hayal gücünün bütün imkanlarından
faydalanarak edebiyat paralamış durumda.
Bu
"öz"ün Nuh aleyhisselam'ın gemi teknolojisinde, Hz. Davud'un
demircilik tekniğinde, Süleyman aleyhisselam'ın cinleri de kullanarak imal
ettiği teknolojik ürünlerde ne gibi canbazlıklar yapmış olabileceğiyle ilgili
sorular Heidegger'in "Frage"sine dahil değil.
*
Teknoloji karşıtları, teknolojik ürünlerin bireysel kullanımı veya musiki
gibi meşgaleler gündeme geldiğinde, “teknolojinin özü”nden kültürün
veya ‘medeniyet’in özüne yatay geçiş yaparak lüks ve sefahatin bile
(hiç değilse bir kısmına) olumlu bakmakta, en azından bunlara karşı eleştirel
bir tutum takınmayı bırakmaktadırlar.
Fakat, böylesi bir tutarsızlığa, teknoloji karşıtlığının Türkiye’deki öncü
ismi masalcı baba İsmet Özel’de (en azından başlangıçtaki fikirleri
itibariyle) rastlanmaz.
O, Heidegger'in "varlık tarzı"na uyup "araç" göletine
bodoslama dalarak şöyle der:
“Öyleyse müslümanın gerek bireysel hayatını düzenlemek
gerekse toplumun kuruluşunu İslam esaslarına göre yeniden ayarlamak için
girişeceği mücadele araçlara bağlanma (medeniyet) mücadelesi
değil, araçları aşma (siyaset) mücadelesidir.”
(İsmet Özel, Üç Mesele, 3. b.,
İstanbul 1988, s. 119.)
Ona göre, teknolojik gelişme ve ilerlemeyle birlikte “dikkat
evrenin merkezi haline gelmiş olan insan üzerinde yoğunlaştırılıyor ve gerek
bireysel (kültür) gerekse toplumsal (medeniyet) bakımlardan dünyevi
gelişmeye bel bağlanıyordu”. (A.g.e., 106.)
Özel, teknolojinin sözde bulaşmadığı alan olarak “siyaset”e sığınır:
“Siyaset insan hayatını ve zihnini dumura
uğratan İslam dışı kurumların ilgasını öngörür, müslümanı
‘müslüman olma durumu’ ile çakıştırmak üzere harekete sevkeder.” (A.g.e., s.
119.)
Bu siyaset bizi “medeniyet”e değil, aşağıdaki alıntının da ortaya
koyduğu gibi “devlet”e götürecektir.
Peki bu medeniyetsiz, kültürsüz ve teknolojisiz devlet, ‘Batılı
sömürgeciler’ karşısında nasıl ayakta kalacaktır?
İsmet’te bunun da cevabı vardır:
“İslam devleti” “müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan
teknolojik bir teçhizat”a sahip olacaktır.
*
Nasıl olacaksa?..
Lafa bak: “Müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan teknolojik bir
teçhizat”.
Yenir mi yenmez mi, canlı mı cansız mı, belli değil.
Doğal olarak uyanık İsmet, bu ‘farklı teknolojiyi icat görevi’ni kendisi
üstlenmemekte, “İslam devleti”ni kuracak olanlara bırakmaktadır:
“Bütün bu çabaların sonunda varılacak İslam
Devleti veya herhangi bir İslami toplum yapısı kolaylıkla kendi hayat
tarzına uygun maddi kuvveti üretecektir. Bu kuvvet Batı’nınkine benzer bir
teknik gelişim sonucunda elde edilmeyecektir. Ama hiç şüphesiz ki Batı’nın
silahlarını tesirsiz kılacak özelliklere sahip olacaktır. Daha açıkçası
müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan teknolojik bir teçhizat sahibi
olunacaktır.” (A.g.e., s. 47.)
Böylece İsmet Özel, (“tekniğin özü” hurafesini yumurtlamış olan
üstadı) Heidegger’den ayrılmakta, bu konuda çoğulcu bir yorum
getirmektedir. Tekniğin özü Batı’da başka, İslam devletinde
başkadır. (Nasıl oluyorsa?)
*
Düşüncesiz düşünür İsmet, daha sonraki çalışmalarında “tekniğin İslamî
özü”ne açıklık getirmek yerine, “siyaset”ten ”sosyal”e ve dolayısıyla
“medeniyet”e dönüş yapmayı yeğledi:
“Eğer Türkiye’de islamî değerlerin belirleyici olduğu
bir toplum düzeni tesis edilecekse, bunun bir siyasî iktidar değişikliğinden
çok, müslümanların böyle bir toplumun gerçekleştirilebilir olduğunu sosyal
alanda gösterme yeterliliğine ulaşmalarına bağlı olduğunu savundum.”
(İsmet Özel, Waldo Sen Neden Burada
Değilsin, 2. b., İstanbul 1988, s. 93.)
Fakat aslında “Waldo” (Ya da Henry), yukarıdaki “siyaset” çağrısından da
anlaşılabileceği gibi, orada (sosyal/toplumsal alanda) pek az bulunmuştu:
“Türkiye’de İslamî hareket bir
düşüncenin toplum içinde müşahhas belirtileriyle dışa vurması
biçiminde değil, bir siyasî gelişmenin gereği olarak, kendiliğinden
bir vakıa biçiminde ortaya çıktı.”
(İsmet Özel, Cuma Mektupları I, 2.
b., İstanbul 1990, s. 129.)
Yine Özel’e göre, kendiliğinden bir vakıa olarak ortaya çıkan (Nasıl
oluyorsa?) bu hareket, 1970’lerden önce yoktu:
“Halbuki İslamî hareket, solun geçmişine
göre, çok daha yenidir. 70’lerden sonra başlamıştır.”
(Özel, Sorulunca Söylenen, İstanbul 1989, s. 145.)
Yine Özel’e göre, “İslamî hareket, kendine Müslüman kimliğini
seçmiş insanların .... bir siyasî partiyle dalga dalga
merkezden muhite tesirini hissettirdiği hareketi olsa gerektir”. (İsmet
Özel, Cuma Mektupları III, İstanbul 1990, s. 168.)
“Artiz” dönek İsmet, bunları önce Millî Gazete’de
yazmış, daha sonra kitaplaştırmıştı.
Aradan 30 küsur yıl geçtikten sonra tam tersini söyleyecek, 1970’lerde
sonra başladığını söylediği İslamî hareketi “İslamcılık” adı altında
lanetleyecekti.
Çünkü dönmüştü, döneklik yapmıştı.
("Artiz"liği de var.. Tıplı Selanikli Mustafa Atatürk gibi özene
bezene, jestine mimiğine dikkat ederek, acayip pozlar takınarak, ışığı vs.
ayarlatarak fotoğraf çektirme gibi bir tutkusu mevcut. İyi tarafı, henüz
heykelini diktirmemiş olması.)
*
Evet İsmet, siyasî iktidar değişikliğini değil sosyal alandaki yeterliliği
önemsediğini söylerken, kendisiyle çelişiyor.
Fakat çelişkiler bununla sınırlı değil,
Özel (esasında yanlış olan) kendi siyaset tanımıyla da çelişmektedir.
Bir an için siyasetin “araçları aşma mücadelesi” olduğunu
kabul edelim; siyasal parti bir araç değil midir?
Ve Özel’in savunduğu şey, bir araca bağlanmaktan başka nedir?
Buna cevap olarak, parti kurumunun “teknolojik bir araç” olmadığı
söylenebilir.
Fakat bu, daha olumsuz bir duruma işaret eder. Çünkü “siyasal
parti” Batı medeniyetine ait bir kurumdur ve Batılı siyasal
kültür içinde neşv ü nema bulmuştur.
Böylece Özel, sözümona medeniyeti (Batı medeniyetini de
değil, mutlak olarak ‘medeniyet’i) reddedip “siyaset”i çözüm olarak
gösterirken, aslında yine, (kendinden habersiz biri olduğu için farkında
olmaksızın) Batı medeniyetinin çığırtkanlığını yapmaktadır.
Bununla birlikte Özel’in, “partinin öncü rolü”nden söz
eden Lenin’den (yine farkında olmaksızın) etkilenip etkilenmediği
de meraka değer bir konudur.
*
Evet, “Waldo”, “sosyal” alanda pek fazla
bulunmamıştı.
Bununla birlikte, oraya ara sıra uğradığı zamanlarda, teknolojiye olan
“sosyal” ihtiyacı keşfetmeyi başarabilmiştir:
“Eğer siz bana elektrik, basınçlı su ve asfalt yol
gelmeden önce köyümüzün insanları dinlerine daha bağlılardı, ama elektrikli ev
aletleri, otomobiller ve televizyon dindarların sayısını azaltıyor derseniz,
ben de size modern müdahaleden önce de bu köyde dinin doğru
anlaşılmadığını, bir alışkanlık olarak sürüp geldiğini söylerim.”
(İsmet Özel, Taşları Yemek Yasak,
3. b., İstanbul 1986, s. 101.)
Gerçekte, teknoloji aleyhtarlığına gündelik hayatta yer yoktur.
Bu ancak, yaşamın soğuk yüzünün unutulduğu anlarda savunulabilecek
birşeydir.
Vasıtaya binmek yerine yürümek, spor olsun diye yapıldığında zevk
verebilir, ama mecbur kalındığında zor katlanılabilir bir durumdur.
Bu bir yana, teknoloji aleyhtarı kişiler, evlerini seçer, eşyalarını alır,
elbiselerini beğenirken, genelde onların “modern” teknoloji
ürünü olmaması çabası içine girmezler.
Değil bunları yapmamak, teknolojinin ‘zevk ü sefa ve israfı’ndan uzak
durduklarını bile söylemek zordur.
*
Evet, teknoloji karşıtlığı, ancak söylem düzeyinde sürdürülebilir, ‘eylem’
sözkonusu olduğunda, bunu yapana pek rastlanmaz.
Yapana tesadüf edilse bile, bunun “teknoloji aleyhtarlığından”
değil, başka etkenlerden kaynaklandığı görülür. ‘İsraf’tan, lüksten,
‘günah’tan kaçınana rastlanabilir, ve bu kısmen, lüks ve eğlence amaçlı bazı
teknolojik ürünlerden uzak durmak anlamına da gelebilir, fakat teknolojinin
“özü”nden ve ‘kendisi’nden kaçana ‘eylem’ düzeyinde rastlayamazsınız.
Çünkü teknolojinin özü diye birşey gerçekte yoktur; o, düşünür geçinen boş
bir kafanın icaıt ettiği hurafedir. Orada bulduğunu zannettiği şey, zalûm ve
cehûl olan insanın özünden başka birşey değildir.
Türkiye gibi ülkelerde yapılan teknoloji karşıtlığının, teknolojinin
açgözlü, görgüsüz ve ‘çılgın tüketiciler’i olmaya hiçbir olumsuz
etkisi görülmediği halde, teknoloji üretme ve bu alanda öncü hale gelme
yönünde bir ‘zihniyet’ dönüşümünü imkânsız hale getirmeye ya da
zorlaştırmaya hizmet edeceği açıktır.
‘Sömürgeci’ kapitalist-hristiyan dünyanın, teknoloji karşıtı İslamcı (!)
söylemi takdir ve minnet duygularıyla izleyeceklerinden şüphe edilemez.
*
Osmanlı
İmparatorluğu eksiği kusuruyla birlikte bir İslam devletiydi. Orada
Türk'ü, Kürd'ü, Çerkez'i, Boşnak'ı, Arnavut'u, Arab'ı, Laz'ı ile müslüman
ahalinin üst kimliği
"müslümanlık"tı, İslam'dı.
Evet, üst kimlik müslümanlıktı, Türklük değildi.
Altında İngiltere ile Fransa'nın imzası bulunan Lozan Antlaşması ile
kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise üst kimlik olarak Türklüğü benimsemişti.
Bunun ardındaki saik, yeni rejimin (İngilizler ile müttefiklerinin arzusu
doğrultusunda) müslüman Osmanlı tebasını Türklük maskesi altında "toptan İslam'dan uzaklaştırmak"
istemesiydi:
“Türklük düşüncesi, laiklik ve
modernizme olan temayülü daha da güçlendirdi. Çünkü bu düşünce, Doğu-Batı
kimliklerini birbirleriyle uzlaştırmak gibi bir zahmete gerek
kalmaksızın, Türkleri toptan İslam’dan uzaklaştırmayı mümkün
kılmaktaydı. Türk kavramı, Türkler’in tarihî kimliğini ifade edebilen,
fakat İslamî olmayan; modern olan, fakat Batılı olmayan yeni
bir medeniyet tarifi ortaya koyabilmekteydi.”
(Ira M.
Lapidus, Modernizme Geçiş Sürecinde İslam Dünyası,
çev. İ. S. Üstün, İstanbul 1996, s. 71.)
Ancak bu, özellikle Kürtler arasında
kabul görmedi. Laikleşen ("siyasal dinsiz" hale gelen) ve
milliyetçiliği benimseyen Kürt, Türkçülük değil Kürtçülük yapıyordu. Müslüman Kürt ise, "Ben neysem oyum, Türk
değilim, müslüman Kürtüm. Müslüman Türk, benim kardeşimdir" demeye devam
ediyordu.
28 Şubat
sürecinde İsrail, ABD ve uluslararası masonluğun talimatı doğrultusunda Erbakan'ın millî görüşçü (İslamcı) siyasal hareketini
felçli ve yatalak bir "yaşayan ölü" haline getiren laik (siyasal
dinsiz) rejimin derinlikleri,
Lapidus'un açıkça dile getirdiği "Türklük
maskeli dinsizleştirme" stratejisinde taktik düzeyde bir değişiklik
yaptılar.
"İslam'ı bırak, Türk ol!" çağrısı makes bulmamıştı. Göl, maya
tutmuyordu. Önce "Türk olmak zaten müslüman olmaktır" denilmeli,
"İslamcı olma, o bir ideolojidir;
Türk ol, Türk olmak, gâvurla çarpışmayı
göze alan müslüman olmaktır" denilmeli, Kürd'ü Çerkez'i vs. önce
"en kral müslüman Türk" olmaya ikna edilmeliydi.
Bir sonraki merhalede ismin başındaki müslüman sıfatı kolayca atılabilirdi.
Yeter ki aynı zamanda İslamcı olmasınlardı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder