“ARTİZ” İSMET’İN MÜSLÜMAN TEKNOLOJİSİ MASALI VE RİYAKÂR PARTİCİLİĞİ (SAHTE MİLLÎ GÖRÜŞÇÜLÜĞÜ)

 




(1) Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 5, 136; Şeybânî, Şerhü Siyeri’l-Kebîr, 1, 90.



Demokrat Parti, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan "yeni dünya düzeni"nin gerekleri çerçevesinde 7 Ocak 1946'da Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü tarafından kuruldu.

Bunlar, eski CHP'lilerdi.. 1950'de iktidar oldular. Selanikli Mustafa Atatürk'ün son başbakanı Celal Bayar artık cumhurbaşkanıydı.

İki kutuplu yeni dünya düzeni, ABD ile (SSCB - Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği adını taşıyan) Rusya güdümlü komünist blok arasındaki Soğuk Savaş'a sahne oluyordu.

İki dünya savaşı arası dönemde, 1920-1946 yılları arasında varlığını sürdüren Milletler Cemiyeti'nde esas itibariyle İngiltere ve Fransa'nın borusu ötmekteydi. 1945'te kurulan ve Milletler Cemiyeti'nin pabucunun dama atılmasına yol açan Birleşmiş Milletler'de ise hakim güçler ABD ile SSCB idi.

İngiltere ile Fransa sadece Milletler Cemiyeti'nin değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin de kurucuları arasındaydılar. Osmanlı İmparatorluğu'nun yerini alan bu yeni devletin kuruluş senedi olan Lozan Antlaşması'nın altında onların imzası vardı. 

Bu iki emperyalist devlet, kurdurdukları yeni devlet için bir yol haritası da (ilke ve inkılaplar seti de) hazırlamışlardı. Yeni devlet, İngiltere ve Fransa ile varmış oldukları mutabakata titizlikle riayet ediyor, ilke ve inkılaplar konusunda tavizsiz davranıyordu.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı İngiltere ile Fransa'nın burnunu sürtünce, ve de kendilerini Hitler'in elinden kurtaran ABD ile SSCB'nin yardımına muhtaç hale geldikleri tescillenince, Türkiye'deki "İngiliz ilke ve inkılaplarına bağlılık" kararlılığında gevşemeler görülmeye başlandı. 

*

Hitler, zannedilenin aksine sağcı değildi, solcuydu. Solcu/sosyalist milliyetçiydi, ya da milliyetçi/ulusal/millîci sosyalist (nasyonal sosyalist).

Partisinin adı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'ydi (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei). Kısa adıyla Nazi Partisi.

Benzer şekilde Arap dünyasındaki milliyetçi/ulusal (Arapçı) hareketler sosyalist/solcu olarak boy gösterdiler. Mesela Irak ve Suriye'de iktidarı ele geçiren Baas (Diriliş) Partisi'nin ideolojisi buydu. Mısır'da Cemal Abdünnasır da böyle bir görüntü vermişti.

Buna karşılık Türkiye'de milliyetçi (Türkçü) hareket İslamî bir çizgiye kaymaya başladı. Bunun nedeni Türkiye'nin, ABD-SSCB kutuplaşmasında ABD'nin safında yer almasıydı. Buna bağlı olarak Türkiye'de (bir açıdan devletçilik demek olan) milliyetçiliğin solcu/sosyalist olmaması gerekiyordu.

Varlığını İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni dünya düzenine borçlu olan Demokrat Parti böylesi bir ideolojk duruşu (milliyetçi, ılımlı dindar) kolayca benimsedi. CHP'nin buna karşı farklı birşeyle ortaya çıkması gerekiyordu. Neyi savunacaklarına karar vermeleri biraz zaman aldı. Ancak 1960 darbesinden sonra yeni bir söylem üretebildiler. Buna göre, CHP her ne kadar "ortada" bir parti ise de, az biraz solcuydu, "ortanın solu"ndaydı.

 O dönemde ülkenin siyaset denkleminde İslamcıların izi tozu yoktu. Demokrat Parti'nin ortaya çıkışıyla birlikte kendilerini bu partinin "doğal" destekçisi olarak bulmuşlardı. Bu kabulleniş, 1960 darbesinden sonra kurulan Adalet Partisi'yle devam etti.

*

Ancak, 1970'li yıllar Prof. Dr. Necmettin Erbakan liderliğindeki bir İslamcı siyasal hareketin ortaya çıkışına sahne oldu. Anayasa ve Siyasal Partiler Kanunu İslamcı bir partinin varlığına müsade etmiyordu, o yüzden meramlarını "kuş dili" ile ifade ediyorlardı. Ne sağcı, ne solcuydular, "millî görüş"çüydüler. 90'lı yıllarda buna "adil düzen" kavramını da ekleyeceklerdi.

Erbakan'ın dindar kesim tarafından bir ölçüde kabul görmesinin nedeni sadece kişisel dindarlığı ve popülaritesi değildi. Nakşbendî tarikatının Gümüşhanevî tekkesi ile olan bağı biliniyordu. (1984 yılı sonu ya da 85 yılı başıydı, 12 Eylül darbesi nedeniyle siyasî yasaklı olan Erbakan, Temel Karamollaoğlu ile Recep Tayyip Erdoğan yanında olduğu halde Ahmet Hamdi Çamlı'nın babası Zeki Çamlı'nın İskenderpaşa Camii'nin kenarındaki evinde kalabalık bir öğrenci topluluğuna bir konuşma yapmıştı. Konuşması sırasında tekkenin eski şeyhleri Abdullah Hasib Yardımcı, Abdülaziz Bekkine ve Mehmed Zahid Kotku rh. a. efendileri gözleri dolarak ve sesi, çenesi titreyerek andığını hatırlıyorum.)

Erbakan klasik bir hacı hoca değildi. Teknik üniversite hocasıydı, Avrupa görmüş bir makina yüksek mühendisiydi. Mucit bir adamdı. O güne kadar (İttihat ve Terakki'nin terakkisinin yani "ilerleme"sinin gösterdiği gibi) "gayri İslamcılar" ilerleme, kalkınma ve gelişmeyi kendilerinin tapulu malı zanneder ve insanımızın müslümanlığını geri kalmışlığımızın temel nedeni sayarken, o ağır sanayiden, maddî ve manevî kalkınmadan, ilerlemeden söz ediyordu. Bunu oy toplamak için de yapmıyordu, samimi ve ciddi idi. Alay edilmesi ve anlaşılamaması pahasına yapıyordu.

(Sözünü ettiğim ev sohbetinde şunu anlatmıştı: 1977 yılı sonunda koalisyon hükümetinde Süleyman Demirel'in başbakan, kendisinin de başbakan yardımcısı olduğu sırada, kendi uçağımızı yapmak üzere Demirel'i zorluyor. Demirel buna, "Hoca, sen bundan vazgeçmeyeceksin ama, ABD Büyükelçisi buna karşı çıkıyor. Bana 15 gün süre ver, onu ikna etmeye çalışayım" diyor. Ve o 15 gün içinde Demirel'in Adalet Partisi'nden 11 milletvekili istifa ediyor ve hükümet düşüyor. O 11 kişiden 10'u Ecevit'in yeni hükümetinde bakan olmuştu. Takvimler 5 Ocak 1978'i gösteriyordu.)

*

O yıl, yani 1978’de şiirsiz şair İsmet Özel de Üç Mesele adlı lüzumsuz kitabını yayınladı. 

Ancak, Türkiye'de solculuk özellikle "1968 kuşağı"ndan beri pek havalıydı ve İslamcı diye bilinen gençlerin birçoğunda solculara karşı bir aşağılık kompleksi mevcuttu. Onlar için İsmet'in solculuğu bırakıp dindar camiaya dahil olması özel önem taşıyordu. Onda bir keramet bulunduğu vehmine kapıldıkrları için, Üç Mesele adlı boş kitabını kutsallığın eşiğindeki mübarek bir kitap olarak görmeye başladılar.

Bu boş kitapta mesele diye pazarladığı masallar "yabancılaşma, teknik ve medeniyet"ti.

İsmet'in Marx'ın "yabancılaşma" kavramına dair söyleyebildiği dişe dokunur birşey yoktu. Fakat teknik (teknoloji) ve medeniyet bahislerinde söyledikleri ilgi çekti.

Medeniyete dair söyledikleri, Rousseau'nun karalayıp kötülediği uygarlık/medenîlik kaftanının (çalıntı olduğu anlaşılmasın diye) şurası burası kesilmiş ve başka renge boyanmış kopyası gibiydi. Yeni birşey yoktu.

Teknik çorbası biraz daha karmaşık ve renkliydi, bir kaşık Marx yağı, bir bardak Sombart hububatı ve bir tutam da Heidegger tuzu ihtiva ediyordu. 

İsmet'in kavramsal çerçevesi ve paradigması, zihniyeti ve duyarlılığı solculuğundakinin hemen hemen aynısıydı, fakat bu tatsız tuzsuz çorbayı entellik meraklısı azgelişmiş beyinli İslamcı gençler İslamcı düşünce mutfağının yeni lezzet harikası kabul ederek iştahla mideye indirdiler ve sindirim sistemleri mahvoldu. Kimisi ishal oldu, kimisi kabız.

*

Hitler hayranı Heidegger, tekniğe/teknolojiye metafizik bir "öz" atfetmiş durumdaydı. İsmet, Marx ve Sombart'tan aldıklarına Heidegger'in "öz" tuzunu eklemeyi ihmal etmedi.

Bu Heidegger hayırsızı 1954 yılında Tekniğe Dair Soru (Die Frage nach der Technik) adlı bir kitap yayınlamış durumda. 1949’da Bremen’de verdiği dört bölümlük bir konferans dizisinin ikinci bölümünün gözden geçirilmiş halinden oluşuyor. Laflarının özeti şu: "Teknoloji bir araçtır" şeklindeki düşünce yanlıştır. Teknolojinin amaçlarımız için kontrolümüz altında tuttuğumuz bir araç olduğuna inanmakla hata ediyoruz.  Çünkü tekniğin "öz"ü teknik değildir; o, düşünme biçimimizi sessizce dönüştüren bir "varlık tarzı"dır.

Heidegger, cinler ve melekler gibi görünmez türden bir "varlık tarzı" olan söz konusu "öz"ün varlığına insanları inandırmak ve gelecek itirazların önünü tıkamak için metafiziğin ve hayal gücünün bütün imkanlarından faydalanarak edebiyat paralamış durumda. 

Bu "öz"ün Nuh aleyhisselam'ın gemi teknolojisinde, Hz. Davud'un demircilik tekniğinde, Süleyman aleyhisselam'ın cinleri de kullanarak imal ettiği teknolojik ürünlerde ne gibi canbazlıklar yapmış olabileceğiyle ilgili sorular Heidegger'in "Frage"sine dahil değil.

*

Teknoloji karşıtları, teknolojik ürünlerin bireysel kullanımı veya musiki gibi meşgaleler gündeme geldiğinde, “teknolojinin özü”nden kültürün veya ‘medeniyet’in özüne yatay geçiş yaparak lüks ve sefahatin bile (hiç değilse bir kısmına) olumlu bakmakta, en azından bunlara karşı eleştirel bir tutum takınmayı bırakmaktadırlar. 

Fakat, böylesi bir tutarsızlığa, teknoloji karşıtlığının Türkiye’deki öncü ismi masalcı baba İsmet Özel’de (en azından başlangıçtaki fikirleri itibariyle) rastlanmaz.  

O, Heidegger'in "varlık tarzı"na uyup "araç" göletine bodoslama dalarak şöyle der:

“Öyleyse müslümanın gerek bireysel hayatını düzenlemek gerekse toplumun kuruluşunu İslam esaslarına göre yeniden ayarlamak için girişeceği mücadele araçlara bağlanma (medeniyet) mücadelesi değil, araçları aşma (siyaset) mücadelesidir.”

(İsmet Özel, Üç Mesele, 3. b., İstanbul 1988, s. 119.)

Ona göre, teknolojik gelişme ve ilerlemeyle birlikte “dikkat evrenin merkezi haline gelmiş olan insan üzerinde yoğunlaştırılıyor ve gerek bireysel (kültür) gerekse toplumsal (medeniyet) bakımlardan dünyevi gelişmeye bel bağlanıyordu”. (A.g.e., 106.)

Özel, teknolojinin sözde bulaşmadığı alan olarak “siyaset”e sığınır:

“Siyaset insan hayatını ve zihnini dumura uğratan İslam dışı kurumların ilgasını öngörür, müslümanı ‘müslüman olma durumu’ ile çakıştırmak üzere harekete sevkeder.” (A.g.e., s. 119.)

Bu siyaset bizi “medeniyet”e değil, aşağıdaki alıntının da ortaya koyduğu gibi “devlet”e götürecektir.

Peki bu medeniyetsiz, kültürsüz ve teknolojisiz devlet, ‘Batılı sömürgeciler’ karşısında nasıl ayakta kalacaktır?

İsmet’te bunun da cevabı vardır:

“İslam devleti” “müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan teknolojik bir teçhizat”a sahip olacaktır.

*

Nasıl olacaksa?..

Lafa bak: “Müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan teknolojik bir teçhizat”.

Yenir mi yenmez mi, canlı mı cansız mı, belli değil.

Doğal olarak uyanık İsmet, bu ‘farklı teknolojiyi icat görevi’ni kendisi üstlenmemekte, “İslam devleti”ni kuracak olanlara bırakmaktadır:

“Bütün bu çabaların sonunda varılacak İslam Devleti veya herhangi bir İslami toplum yapısı kolaylıkla kendi hayat tarzına uygun maddi kuvveti üretecektir. Bu kuvvet Batı’nınkine benzer bir teknik gelişim sonucunda elde edilmeyecektir. Ama hiç şüphesiz ki Batı’nın silahlarını tesirsiz kılacak özelliklere sahip olacaktır. Daha açıkçası müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan teknolojik bir teçhizat sahibi olunacaktır.” (A.g.e., s. 47.)

Böylece İsmet Özel, (“tekniğin özü” hurafesini yumurtlamış olan üstadı) Heidegger’den ayrılmakta, bu konuda çoğulcu bir yorum getirmektedir. Tekniğin özü Batı’da başka, İslam devletinde başkadır. (Nasıl oluyorsa?)

*

Düşüncesiz düşünür İsmet, daha sonraki çalışmalarında “tekniğin İslamî özü”ne açıklık getirmek yerine, “siyaset”ten ”sosyal”e ve dolayısıyla “medeniyet”e dönüş yapmayı yeğledi:

“Eğer Türkiye’de islamî değerlerin belirleyici olduğu bir toplum düzeni tesis edilecekse, bunun bir siyasî iktidar değişikliğinden çok, müslümanların böyle bir toplumun gerçekleştirilebilir olduğunu sosyal alanda gösterme yeterliliğine ulaşmalarına bağlı olduğunu savundum.”

(İsmet Özel, Waldo Sen Neden Burada Değilsin, 2. b., İstanbul 1988, s. 93.)

Fakat aslında “Waldo” (Ya da Henry), yukarıdaki “siyaset” çağrısından da anlaşılabileceği gibi, orada (sosyal/toplumsal alanda) pek az bulunmuştu:

“Türkiye’de İslamî hareket bir düşüncenin toplum içinde müşahhas belirtileriyle dışa vurması biçiminde değil, bir siyasî gelişmenin gereği olarak, kendiliğinden bir vakıa biçiminde ortaya çıktı.”

(İsmet Özel, Cuma Mektupları I, 2. b., İstanbul 1990, s. 129.)

Yine Özel’e göre, kendiliğinden bir vakıa olarak ortaya çıkan (Nasıl oluyorsa?) bu hareket, 1970’lerden önce yoktu:

“Halbuki İslamî hareket, solun geçmişine göre, çok daha yenidir. 70’lerden sonra başlamıştır.” (Özel, Sorulunca Söylenen, İstanbul 1989, s. 145.)

Yine Özel’e göre, “İslamî hareket, kendine Müslüman kimliğini seçmiş insanların .... bir siyasî partiyle dalga dalga merkezden muhite tesirini hissettirdiği hareketi olsa gerektir”. (İsmet Özel, Cuma Mektupları III, İstanbul 1990, s. 168.)

“Artiz” dönek İsmet, bunları önce Millî Gazete’de yazmış, daha sonra kitaplaştırmıştı.

Aradan 30 küsur yıl geçtikten sonra tam tersini söyleyecek, 1970’lerde sonra başladığını söylediği İslamî hareketi “İslamcılık” adı altında lanetleyecekti.

Çünkü dönmüştü, döneklik yapmıştı.

("Artiz"liği de var.. Tıplı Selanikli Mustafa Atatürk gibi özene bezene, jestine mimiğine dikkat ederek, acayip pozlar takınarak, ışığı vs. ayarlatarak fotoğraf çektirme gibi bir tutkusu mevcut. İyi tarafı, henüz heykelini diktirmemiş olması.)

*

Evet İsmet, siyasî iktidar değişikliğini değil sosyal alandaki yeterliliği önemsediğini söylerken, kendisiyle çelişiyor.

Fakat çelişkiler bununla sınırlı değil,

Özel (esasında yanlış olan) kendi siyaset tanımıyla da çelişmektedir.

Bir an için siyasetin “araçları aşma mücadelesi” olduğunu kabul edelim; siyasal parti bir araç değil midir?

Ve Özel’in savunduğu şey, bir araca bağlanmaktan başka nedir?

Buna cevap olarak, parti kurumunun “teknolojik bir araç” olmadığı söylenebilir.

Fakat bu, daha olumsuz bir duruma işaret eder. Çünkü “siyasal parti” Batı medeniyetine ait bir kurumdur ve Batılı siyasal kültür içinde neşv ü nema bulmuştur.

Böylece Özel, sözümona medeniyeti (Batı medeniyetini de değil, mutlak olarak ‘medeniyet’i) reddedip “siyaset”i çözüm olarak gösterirken, aslında yine, (kendinden habersiz biri olduğu için farkında olmaksızın) Batı medeniyetinin çığırtkanlığını yapmaktadır.

Bununla birlikte Özel’in, “partinin öncü rolü”nden söz eden Lenin’den (yine farkında olmaksızın) etkilenip etkilenmediği de meraka değer bir konudur.

*

Evet, “Waldo”, “sosyal” alanda pek fazla bulunmamıştı.

Bununla birlikte, oraya ara sıra uğradığı zamanlarda, teknolojiye olan “sosyal” ihtiyacı keşfetmeyi başarabilmiştir:

“Eğer siz bana elektrik, basınçlı su ve asfalt yol gelmeden önce köyümüzün insanları dinlerine daha bağlılardı, ama elektrikli ev aletleri, otomobiller ve televizyon dindarların sayısını azaltıyor derseniz, ben de size modern müdahaleden önce de bu köyde dinin doğru anlaşılmadığını, bir alışkanlık olarak sürüp geldiğini söylerim.”

(İsmet Özel, Taşları Yemek Yasak, 3. b., İstanbul 1986, s. 101.)

Gerçekte, teknoloji aleyhtarlığına gündelik hayatta yer yoktur.

Bu ancak, yaşamın soğuk yüzünün unutulduğu anlarda savunulabilecek birşeydir.

Vasıtaya binmek yerine yürümek, spor olsun diye yapıldığında zevk verebilir, ama mecbur kalındığında zor katlanılabilir bir durumdur.

Bu bir yana, teknoloji aleyhtarı kişiler, evlerini seçer, eşyalarını alır, elbiselerini beğenirken, genelde onların “modern” teknoloji ürünü olmaması çabası içine girmezler.

Değil bunları yapmamak, teknolojinin ‘zevk ü sefa ve israfı’ndan uzak durduklarını bile söylemek zordur.

*

Evet, teknoloji karşıtlığı, ancak söylem düzeyinde sürdürülebilir, ‘eylem’ sözkonusu olduğunda, bunu yapana pek rastlanmaz. 

Yapana tesadüf edilse bile, bunun “teknoloji aleyhtarlığından” değil, başka etkenlerden kaynaklandığı görülür. ‘İsraf’tan, lüksten, ‘günah’tan kaçınana rastlanabilir, ve bu kısmen, lüks ve eğlence amaçlı bazı teknolojik ürünlerden uzak durmak anlamına da gelebilir, fakat teknolojinin “özü”nden ve ‘kendisi’nden kaçana ‘eylem’ düzeyinde rastlayamazsınız.

Çünkü teknolojinin özü diye birşey gerçekte yoktur; o, düşünür geçinen boş bir kafanın icaıt ettiği hurafedir. Orada bulduğunu zannettiği şey, zalûm ve cehûl olan insanın özünden başka birşey değildir.

Türkiye gibi ülkelerde yapılan teknoloji karşıtlığının, teknolojinin açgözlü, görgüsüz ve ‘çılgın tüketiciler’i olmaya hiçbir olumsuz etkisi görülmediği halde, teknoloji üretme ve bu alanda öncü hale gelme yönünde bir ‘zihniyet’ dönüşümünü imkânsız hale getirmeye ya da zorlaştırmaya hizmet edeceği açıktır.

‘Sömürgeci’ kapitalist-hristiyan dünyanın, teknoloji karşıtı İslamcı (!) söylemi takdir ve minnet duygularıyla izleyeceklerinden şüphe edilemez.

*

Osmanlı İmparatorluğu eksiği kusuruyla birlikte bir İslam devletiydi. Orada Türk'ü, Kürd'ü, Çerkez'i, Boşnak'ı, Arnavut'u, Arab'ı, Laz'ı ile müslüman ahalinin üst kimliği "müslümanlık"tı, İslam'dı.

Evet, üst kimlik müslümanlıktı, Türklük değildi. 

Altında İngiltere ile Fransa'nın imzası bulunan Lozan Antlaşması ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise üst kimlik olarak Türklüğü benimsemişti.

Bunun ardındaki saik, yeni rejimin (İngilizler ile müttefiklerinin arzusu doğrultusunda) müslüman Osmanlı tebasını Türklük maskesi altında "toptan İslam'dan uzaklaştırmak" istemesiydi:

“Türklük düşüncesi, laiklik ve modernizme olan temayülü daha da güçlendirdi. Çünkü bu düşünce, Doğu-Batı kimliklerini birbirleriyle uzlaştırmak gibi bir zahmete gerek kalmaksızın, Türkleri toptan İslam’dan uzaklaştırmayı mümkün kılmaktaydı. Türk kavramı, Türkler’in tarihî kimliğini ifade edebilen, fakat İslamî olmayan; modern olan, fakat Batılı olmayan yeni bir medeniyet tarifi ortaya koyabilmekteydi.” 

(Ira M. Lapidus, Modernizme Geçiş Sürecinde İslam Dünyası, çev. İ. S. Üstün, İstanbul 1996, s. 71.)

Ancak bu, özellikle Kürtler arasında kabul görmedi. Laikleşen ("siyasal dinsiz" hale gelen) ve milliyetçiliği benimseyen Kürt, Türkçülük değil Kürtçülük yapıyordu. Müslüman Kürt ise, "Ben neysem oyum, Türk değilim, müslüman Kürtüm. Müslüman Türk, benim kardeşimdir" demeye devam ediyordu. 

28 Şubat sürecinde İsrail, ABD ve uluslararası masonluğun talimatı doğrultusunda Erbakan'ın millî görüşçü (İslamcı) siyasal hareketini felçli ve yatalak bir "yaşayan ölü" haline getiren laik (siyasal dinsiz) rejimin derinlikleri, Lapidus'un açıkça dile getirdiği "Türklük maskeli dinsizleştirme" stratejisinde taktik düzeyde bir değişiklik yaptılar.

"İslam'ı bırak, Türk ol!" çağrısı makes bulmamıştı. Göl, maya tutmuyordu. Önce "Türk olmak zaten müslüman olmaktır" denilmeli, "İslamcı olma, o bir ideolojidir; Türk ol, Türk olmak, gâvurla çarpışmayı göze alan müslüman olmaktır" denilmeli, Kürd'ü Çerkez'i vs. önce "en kral müslüman Türk" olmaya ikna edilmeliydi.

Bir sonraki merhalede ismin başındaki müslüman sıfatı kolayca atılabilirdi. Yeter ki aynı zamanda İslamcı olmasınlardı.


“ARTİZ” İSMET’İN MÜSLÜMAN TEKNOLOJİSİ MASALI VE RİYAKÂR PARTİCİLİĞİ (SAHTE MİLLÎ GÖRÜŞÇÜLÜĞÜ)

  (1) Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 5, 136; Şeybânî, Şerhü Siyeri’l-Kebîr, 1, 90. Demokrat Parti, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan "...