Sene 1996’ydı diye hatırlıyorum,
Erbakan’ın başbakan olduğu ve henüz 28 Şubat’ın yaşanmadığı günler olmalı,
Prof. Sami Şener bir sosyal araştırmalar merkezi kurmuş ve Küçük Çamlıca’daki
Nihavent adlı mekânda bir akşam onun için tanıtım toplantısı düzenlemişti.
Yaklaşık 100 kadar katılımcı vardı.
Prof. Musa Taşdelen, sonradan AK Parti MKYK üyesi olan Prof. Edibe Sözen, şu
sırada Kültür Bakan Yardımcısı olan Coşkun Yılmaz ve ben aynı masada oturduk.
Yanlış hatırlamıyorsam Prof. Hacı Duran da aramızdaydı.
Orada merhum Prof. Sabahattin Zaim,
bir sandalyede oturarak, bilinen ağırbaşlılığıyla akıllı uslu bir konuşma
yaptı. Ardından sahneye, bugünün AK Parti sözcüsü Ömer Çelik çıktı.
İlk ve son kez orada dinlediğim bu
yirmili yaşlarının sonundaki genç, oturmadı, ayakta, sanki büyük işler başarmış
kahraman bir komutan edasıyla heyecanlı bir konuşma yaptı. Sanki bir araştırma
merkezinin tanıtım toplantısında değil de, Ömer Çelik’i İslamî camiaya
Sabahattin Zaim ayarında bir adam gibi pazarlama etkinliğindeydik.
Bu şımarık ve şımartılmış genç,
Adanalı Ömer değil de Kureyşli Hattaboğlu Ömer’miş gibi havalı konuşuyordu.
Çelikten mamul bir Ömer.. Derini ve yüzeyseliyle düzene meydan okuyan bir
hakikat savaşçısı olarak aleme nizamat veriyor, bu arada İslamî çevreleri,
cemaatleri ve “hocaefendi”leri de, ülkedeki insan hakları ihlalleri, yolsuzluk,
soygun, vurgun, adaletsizlik ve zulümler karşısında sessiz kalmakla suçluyordu.
Ülkede bu kadar ayrımcılık, eşitsizlik, zulüm ve haksızlık varken “hocaefendi”ler
neredeydi, neden sesleri çıkmıyordu?
Bu şımarık gencin “artiz”liği hoşuma
gitmedi. Masadakilere, “Ben söz isteyip buna cevap vereceğim” dedim. “Yapma,
etme, yeri değil, hoş olmaz” filan diyerek beni vazgeçirdiler.
Sami Şener’in orada “pi-ar”ını
yaptığı Ömer Çelik’i daha sonra AK Parti’nin kuruluş aşamasından itibaren Recep
Tayyip Erdoğan’ın yanı başında gördük. Erdoğan’ın vazgeçemediği, hep yanında
tuttuğu ender isimlerden biri olarak sivrildi.
*
Bunları hatırlamamın nedeni, son “fon
vurgunu” çerçevesinde dikkatlerin Ömer Çelik’in üzerinde yoğunlaşmış olması.
Medyaya yansıdığına göre, soygun ve
vurgun konusu olan fonlara etrafındaki bazı kişileri “Bunlar kısa zamanda bir’e
on, yüzde 1000 (bin) kazanç getirecek” diyerek yönlendirmiş. Böyle bir iddia var. Doğru mu yanlış mı, bilemem.
Eğer bu iddia doğruysa, suizanda bulunmayalım, ya keramet sahibi bir ermiş, ya da
öngörüleri çok kuvvetli bir ekonomi dâhisi olmalı.
Belki de, “Çiko Felipe Cayetano Lopez
Martinez Gonzales” vezninde bir isme sahip olan Fatma Betül Sayan Kaya
hanımefendiye “elde bulunan olağandışı zenginlik”le yetinmeyip “olağanüstü
zenginliğe” ulaşma “tüyo”su veren keramet sahiplerinden biri bu Adanalı Ömer’di, bilemem.
Ancak, bahtı açık ve yıldızı sürekli
parlayan bir ahir zaman harikası olarak yanında ve yöresinde bulunanlara
talihinin zekatından biraz bağışlayarak onların da zenginleşmesine yol açabildiği anlaşılıyor.
Boşuna dememişler, kır atın yanında duran ya huyundan ya suyundan kapar..
Itriyat satıcısının yanında durursanız güzel kokudan istemeseniz bile bir
nasibiniz olur.
*
Sebepler aleminde yaşıyoruz, bu
Adanalı Ömer’in baht açıklığının da bir “sebepsel” izahı elbette olmalı.
Sabah gazetesinin MİT’ten ve istihbaratçılıktan sorumlu yazarı
Ferhat Ünlü (“MİT Efsanesi - İstihbaratın Gayriresmi Tarihi” adlı bir kitabı da var) bir yazısında Çelik’ten “Tipik bir Adanalı”
diye söz ediyor ve şunu diyor:
“Ömer Çelik, Ankara yıllarında Yaşar Kaplan'ın Aylık Dergi adlı dergisinde ve sonra Hüner dergisinde yazdı. İstanbul'da ise Ali Bulaç'ın Bilgi ve Hikmet dergisinde... Zaten Çelik'i Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'la
tanıştıran isim de Ali Bulaç.”
(https://www.sabah.com.tr/pazar/2013/02/03/yeni-kabinenin-entelektuel-bekari)
Bilgi ve Hikmet 1993-95 yılları
arasında yayınlandı. Yazarları arasında, bir dönem Erdoğan’ın en yakınındaki
isimler arasında yer alan Hüseyin Besli
ile Prof. Ömer Dinçer de vardı. Rasim Özdenören de yazılarıyla orada
arz-ı endam etti.
Aradan uzun yıllar geçip Temmuz 2015’e
gelindiğinde Bulaç, “Neden
devletin İslamcısı olmadım?” başlıklı yazısında şunları söyleycekti:
“… Yarım asırdır bu
mahallenin içindeyim. Kendimi hiç bu kadar ağır bir baskı altında
hissetmemiştim. … bir iktidar uğruna mangalda kül
bırakmayan İslamcıların nasıl savrulduklarını, devletin denetimine nasıl
girdiklerini görünce esef ettim. Meğerki
devlet İslamcıların sadece midelerine değil, ruhlarına kaçmış. …
“Bir arkadaşım konusunda 1977’de uyarıldım ‘Bu polistir’ diye. İnanmadım, arkadaşıma konduramadım. Meğer polisin önde gideniymiş. Tepelere tırmandı. Çocuk yaşta birini getirip bana teslim ettiler. ‘Bu çok yetenekli biri, ilgilen yetiştir, iyi bir entelektüel olur’ dediler. Meğerki askerlerin en has adamıymış, tepelere çıktı. Hayli maruf bir zat artık MİT’le birlikte çalıştığını açıkça telaffuz ediyor. İslami harekette etkili bir başkasına ‘Senin ne işin var bunlarla?’ diye sorduğumda ‘İstihbarattan korkmamak lazım. Kendine güvenirsen yararlanırsın, onlar da senden yararlanır’ dedi. Kısaca devlet zaten içimizdeymiş, sırası gelince bizim mahalleyi devreye sokmuş.”
Soru şu: Bulaç’a teslim edilen, ve
sonra tepelere çıkan (Ki 2013 yılında Kültür Bakanı yapılmıştı) yetenekli çocuk, Ömer Çelik miydi? O değildiyse, kimdi?
*
Adanalı Ömer iyi bir entelektüel olmayı
başaramadıysa da, iyi bir entelektüel gibi görünme alanında deha çapında bir
yetenek sergiledi.
Ve o görüntünün de yardımıyla devletin
en tepelerine “uçma”yı başardı. Fakat uçtuğu başka alanlar da vardı; bunları Nisan
2005 gibi erken bir tarihte Ayşe Arman’a verdiği röportajında “Yeryüzünde üç
şey insanın ayağını yerden keser” diyerek sıralayacaktı: Puro, motosiklet ve
aşk.
Lafın tamamı ahmağa söylenir fehvasınca parayı atlamıştı..
Aşk değilse bile puro ve motosiklet paraya bakıyor.
Adanalı Ömer bal tutan taifesinden olduğu için parmağını, pardon motosikletini
ve purosunu doya doya yalamaya bugün de devam ediyor.
Son haberlere göre, birlikte tatil yapmaya doyamadığı can ciğer kuzu sarması kategorisindeki bir “kanka”sı, Fatma Sayan’ın kazandığı paranın on mislini, 2 değil 20 milyar lirayı fon vurgunundan kapıp yurtdışına kaçmış.
*
Burada da önümüze şöyle bir soru
geliyor: Söz konusu arkadaşı bu kadar parayı memleketteki etkili ve
yetkililerin müzahereti olmaksızın kaçırmayı başaramayacağına göre, kendisine
böyle küçük bir iyilikte bulunanlarla o kolay, zahmetsiz kazancı paylaşmak durumunda kalıyor olabilir mi?
O küçük iyiliği yapanlar kimler
olabilir?
Ve o devasa 20 milyar lira, kaç kişi arasında nasıl
bölüşülüyordur?
Diyelim ki 10 kişi arasında
bölüşülüyor, “Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul” formülü mü
uygulanıyor?
Bir kişi 18 milyar, diğer dokuz kişi
de 2 milyar (Fatma Sayan’ınki kadar bir para) alıyor olabilir mi?
Ya da paylaşım şöyle mi yapılıyor: Bir kişiye tam dokuz (18 milyar), diğer bir kişiye de 1 pul (2 milyar).
2 milyar da büyük para.. Yemeye de, saymaya da ömrün yetmez. Her gün 100 bin lira (dört sıradan emekli maaşı) yeseniz (Bunu nasıl başarırsınız bilemem), 70 yılda ancak bitirebilirsiniz.
*
Ferhat Ünlü’nün yazdığına göre,
Adanalı Ömer’in matematiği lisedeyken iyiymiş.
Şu sıralarda paranın matematiğiyle
ilgileniyor olması ihtimali var. Acaba o, söz konusu arkadaşına bir paylaşım
sorunu yaşaması durumunda neyi önerirdi?
Bu konuda kamuoyuna bir açıklama
yapması gerekmiyor, mesele kendisiyle arkadaşı arasında kalabilir.
Fakat ben, ondan, 30 yıl önce
Küçükçamlıca tepesindeki mekânda yaptığı konuşmanın bir benzerini bekliyorum.
Mesela şöyle diyebilir:
Ey hocaefendiler, ey şeyhler, ey
şıhlar, ey yeşil sarıklı ulu hocalar, görmüyor musunuz memleket yağmalanıyor,
niye itiraz etmiyorsunuz, neden tepki vermiyorsunuz, neden üzerinize ölü
toprağı serilmiş gibi sessizsiniz? Eğer hâlâ yaşıyorsanız bir ses verin, bir
inilti, vızıltı, sızıltı, fısıltı, mırıltı kabilinden de olsa sizden bir ses
bekliyoruz!