Kaynaklara göre Hacı Bektâş-ı Velî'nin asıl ismi Muhammed; Seyyid Muhammed
ibn-i Musâ-yı Sânî olarak biliniyor.
Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî kelimelerinin tamamı lâkab. Türk-İslâm edebiyatı
uzmanları, Hünkâr sözcüğünün Hüdâvendigâr kelimesinin
kısaltılmışı olduğunu belirtiyorlar. Hüdâvend, Farsça bir kelime ve
‘efendi, bey’ anlamına geliyor. Lakabda yer alan Hacı ifadesi de, doğal olarak,
hacca gidildiğini gösteriyor.
Hacı Bektaş-ı Velî, üç açıdan sosyal ve kültürel tarihimiz açısından büyük
önem taşıyor. Birincisi, Osmanlı Devleti’nin ordusu Yeniçeri
Ocağı tarafından pîr kabul edilmiştir. İkincisi, geniş bir coğrafyaya
yayılmış olan ve etkileri bugün de devam eden Bektaşî tarikatinin
en önemli figürüdür. Üçüncü olarak, bugün Yeniçeri Ocağı mevcut olmasa ve
Bektaşî tarikati eski yaygınlığını kaybetmiş bulunsa bile, Hacı Bektaş-ı
Velî’nin düşünce geleneği, ülkemizdeki Alevî kesim tarafından
önemsenmektedir.
“Osmanlı Devleti, devşirme denilen Hıristiyan
çocuklarından oluşturduğu orduyu Hacı Bektaş Veli'nin düşüncelerinden
yararlanarak eğitti ve şekillendirdi. Yeniçeri Ordusu denilen bu ordunun
başında bulunan ağa da Bektaşi idi. Bu ordu, 1826 yılına kadar Osmanlı
Devleti'nin birinci gücü olmuştur. Yeniçeri ordusu, törenlerde
gülbank çeker (dua okur) ve bu gülbankta da Hacı Bektaş Veli'nin adı anılırdı.
Duanın sonu şöyleydi: Pîrimiz hünkârımız Hacı Bektaş-ı Veli'nin
demine devranına hû diyelim hû!”
Elimizde Hacı Bektaş-ı Velî’nin önemli bir eseri bulunuyor: Makalât.
*
Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
Makalât, birbirinden bağımsız makalelerden
oluşmuyor aslında, kendi içinde bir konu sıralaması ve bütünlüğü var. Eser 11
bölümden (bâb) müteşekkil. Kitabın temel kavramlarını Şeriat, Tarikat, Marifet
ve Hakikat oluşturuyor. Birinci bölüm (Bâb-ı Evvel), bu kavramlar çerçevesinde
müslümanları dört kısma ayırıyor:
“Evvel güruh abidlardur, bunlar Şeriat kavmidur....
Pes imdi her ne ki bu dünyada vardır, helâl ve haram ve mısmıl ve murdar kamusı
Şeriat birle malum olur; zira ki Şeriat kapusı ulu kapudur....” (s. 3)
İkinci güruh tarikat (zühd) ehlidir, zahidlerdir:
“Pes zahidlerin taatı dün ü gün [gece gündüz] Tanrı’yı
zikretmektir ve hem bismillâhirrahmânirrahîm’i cümle işte yâd
kılmaktır....” (s. 6-7)
Demek ki Tarikat ehli olmak, helâl ve haramı bilen, mısmıl ile murdarı ayıran Şeriat ehlinden fazla olarak zahidliği, zühd sahibi olmayı, yani ‘dünyayı terk etmeyi’ ve Allahu Teala'yı devamlı zikretmeyi gerektirmektedir. (Benim çocukluğumda köyümüzde mısmıl kelimesi kullanılırdı.)
*
Üçüncü topluluk ariflerdir (Marifet ehli),
bunlar takva ehlidir:
“Pes imdi aziz-i men! Gey sakınmak gerek ki kişide
yaramaz fiil olmaya ve hem daim taharet üzere olmak gerek. Adam arısuz [pis]
olduğuna sebep budur ki onun içinde şeytan fiili ola. Eğer inanmazısan bir kaba
süçi [içki] koy ve ağzın berkit, ve deniz içinde ko ve ol kabun daşrasun yu, ta
haddi on yıla değin, hemen girü bayağı süçidür ve murdardur.... Bir kuyuya bir
damla süçi [içki] içki dam[la]sa, ol kuyunun suyunu bir kezden çıkarsalar,
yabana dökseler ve ol su döküldügi yerde ot bitse ve o otı koyun yise, pes
takvî [takva] ehli kavlında o koyunun eti haramdur; niçün? Anınçün kim; süçi
haramlığı ve murdarlığı şeytan fiilinden oldı.” (s. 8-9)
Görülüyor ki arifler yani Marifet ehli, Şeriat’i aşma iddiasıyla
helâl ve haramı gözetmeyen ve “mısmıl” ile murdarı ayırmayan
kimseler değildir. Onlar, Şeriat’in yasakları konusunda olağanüstü bir
hassasiyet sergileyenlerdir.
Şeriat ehli, sadece içki içmemekle yetinirken, Marifet ehli, bir damla içki
karışmış bir kuyunun suyundan bile uzak durmakta, hatta o su ile bitmiş otu
yiyen koyunun etini bile ağzına sürmemektedir.
Neden böyledir? Şundan: Marifet, arif olmaktır, yani ‘bilmek’tir. Neyi
bilmek? Allahü Teala’yı.. Marifet ile kastedilen, Marifetullah’tır, yani
Allah’ı bilmek. Allah’ı bilen insan ise, O’nun yüceliğini anlar, emir ve
yasakları konusunda olağanüstü dikkatli davranır.
*
Dördüncü güruh ise muhiblerdir, Allah sevgisine ulaşmış,
muhabbetullaha erişmiş olanlardır (Hakikat ehli):
“Amma dördüncü gürüh muhıblardır; bunlar hakikat
kavmıdur ve bunlarun aslı doprakdandur ve doprak teslim u razıdır.
Pes muhıb dahı teslim u rıza içinde olsa gerek.” (s. 11)
Tasavvuf kültürüne vakıf olmayanlar, bu sözlerden birşey anlamazlar.
Anladıklarını sanırlar ama anlamazlar. Buradaki “teslim” ve “rıza” kavramları
önemlidir. İmam Gazalî’nin İhya-ı Ulûmiddin’inin 4’üncü
cildinin altıncı kitabı (ki toplam on kitaptır/bölümdür) şu başlığı taşır:
“Kitabu’l-mahabbet ve’ş-şavk ve’l-üns ve’r-rıza”. Muhib olmak,
muhabbet/mahabbet (Allah sevgisi) sahibi olmaktır. Bunun en önemli alameti de “rıza”dır,
yani insanın, Allahu Teala’nın kendisi hakkındaki takdirine (kaderine) razı
olması.
Muhibler, Allah’ın kaza ve kaderine “teslim” olmuşlardır. Onlar, en büyük
felaketler, en acı musibetler karşısında “Hoştur bana senden gelen / Ya
gonca gül, ya diken!” diyebilenlerdir.
Bunun edebiyatını yapmak kolay, fakat yaşayabilmek, yaşamak zordur. Bizi
aşar. Dolayısıyla, böylesi bir maneviyata sahip olmadan “marifet,
hakikat” edebiyatı yapmaya kalkışmamalıdır.
Akıl yürütme yoluyla Allahu Teala’nın varlığını ve birliğini anlamakla
mesele hallolmuyor. O kadarı İblis’te de var.
*
Makalât’ın ‘ikinci bâb’ında, bu dört güruhun
durumunun daha iyi anlaşılması için şöyle denilir:
“Kul, Çalap Tanrı’ya kırk makamda irer, ulaşur, dost
olur. O kırk makamın onu Şeriat içindedir, ve onu Tarikat içindedir,
ve onu Marifet içindedir ve onu Hakikat içindedir.”
(s. 14)
Yani, Allahu Teala’ya ulaşmak, O’na dost/velî olmak için Şeriat’in makamları
da vazgeçilmez öneme sahiptir. Bu bölümde iman konusunda da şöyle deniliyor:
“Pes imdi Çalap tanrıya inanmak imandur ve buyruğın
dutmak dahi imandur ve yığlın [sakının, kaçının] didüginden yığlanmak imandur.
Pes Tanrı tebareke ve taala buyurduğın dutmayıp yığlın didüginden
yığlanmamak Tanrı’ya inanmamaktır.”
Böylece, bir bakıma ameli imandan saymış olmaktadır.
Yani ona göre iman, Allahü Teala’nın emir ve yasaklarına uymayı gerektirir.
İmansız bir insanın Allahü Teala’ya dost olması tabiî ki düşünülemez.
Üçüncü bâb, “Şeriatun makamların beyan kılur”. Bu on makamdan üçüncüsü
şudur:
“Üçüncü makam namaz kılmakdur ve zekat virmekdür ve
oruç dutmakdur ve güci yiterse hacca varmakdur ve gaza [cihad] eylemekdür
ve hem nefir-i âm olıcak [asker olunca] kaçmayıb karşu varmakdur ve
hem cenabetten [cünüplükten] yunmakdur.” (s. 19)
*
Şeriat’ın yedinci makamı ise şudur: “Yedinci makamı sünnet ü cemaat
ehlinden olmakdur.” (s. 21) Buradaki “cemaat” “hak üzere olan topluluk”
anlamını taşır. Sünnet ise, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in Sünnet’idir.
Evet, Hacı Bektaş-ı Velî sünnîdir, Ehl-i Sünnet ve Cemaat'tendir.
Varsayım ki Alevî, Sünnî Alevîdir. Ateist veya Sünnîlik düşmanı Alevî değil.
Dördüncü bâb, “Tarikat makamların beyan kılur”. (s. 23) Bu da
yine on makamdır. “Onuncı makamı ışkdur [aşk/muhabbet] ve şavkdur ve safadur ve
fakirlikdur.” (s. 28) Görüldüğü gibi, İhya’nın 4’üncü
cildinde yer alan kitap isimlerinden birinde geçen “şavk” kelimesi burada da
yer almaktadır.
Beşinci bâb ise, “Marifetün makamların beyan kılur”. Bu makamlar
şunlardır: ‘Edeb, korku [Allah korkusu], perhizkârlık, sabır, kanaat,
haya/utanma, cömertlik, ilim, miskinlik, marifet [marifetullah],
kendini bilmek [marifet-i nefs].’ İbrahim Hakkı Erzurumî’nin Marifetname’si
bu kavramları genişçe açıklar.
Altıncı bâb “Hakikatun makamların beyan kılur”. Bu on makam
şunlardır: Toprak olmak [tevazu], yetmiş iki milleti ayıplamamak, eline geleni
yasaklamamak [insanlara dağıtmak], dünya içinde yaratılmış her nesnenin ondan
emin olması [hiçbir canlıya zarar vermemek], mülk ıssına yüzin sürüp yüz suyın
bulmak [Mülkün sahibi Allah’a yalvarıp gözyaşı dökmek], sohbette hakikat
eserlerini söylemek [Boş sohbet etmemek, boş laflarla ömrünü geçirmemek],
seyr-i süluk [Manevi yolu katetmek], münacaat [Dua], Allah’a ulaşmak.
Yedinci bab, “marifetün maruf cevabın beyan kılur”. Bu bölümün son
satırları şöyle:
"Her kimün taatı [ibadeti] yoğısa kamu [bütün]
eyledigi hayrat kabul olmaz. Pes imdi gey ulu taat ‘ya rabbi’ dimekdür, ihlas
ile amma ihlas ile ‘ya rabbi’ dimeklük genez (basit ve önemsiz birşey)
degüldür.” (s. 48)
“Pes her kimün Allahu Teala’dan nasibi ola, bu kadar
sözden nesne anlaya, dün ü gün Allah zikrine meşgul ola....” (s. 49)
"Yunus sen bu dünyaya niye geldin / Gece gündüz Hakk'ı zikretsin
dilin!"
*
Demek ki, Allahü Teala’ya ibadetten yüz çevirmiş olduğu halde topluma
birtakım hizmetler yapmış olan kişinin bu hayırları makbul değildir. Kul, önce
kendisini yaratan Allahü Teala’ya karşı taat vazifesini yerine getirecek
ve gerçekten marifet (Allah’ı bilme) sahibi ise O’nu dün ün gün (gece
ve gündüz) zikredecek, Allah’ın adını dilinden düşürmeyecektir.
En büyük taat/ibadet, “Ya Rabbi/Rabbim” diyerek Allahü Teala’ya el açıp
boyun bükmektir.
Sekizinci bab “Şeytan ahvalin beyan kılur”. Dokuzuncu bab ise
“Tevhidü’l-Maarif [Allah’ın birliğini ve Allah’ı bilmeyi] beyan kılur”. Bu
bölümde şöyle deniliyor:
“Ve hem dünyada cühüd [yahudi] ve tarsa [hıristiyan]
var, ve hem halif [ihtilaf] itmek var. Pes günahına muti olmak [tabi olmak]
cühüda benzer; şer’a [Şeriat’e] beyan virmemek [bağlılık
göstermemek, tasdik etmemek] tarsaya benzer; hakdan dönmek haça tapmağa
benzer....” (s. 67)
Yine şöyle deniliyor:
“Pes imdi aziz-i men [azizim, aziz kişi]! Marıfet
ağacınun başı tevhiddur [Allah’ı bir bilmektir], özdegi imandur, yaprakları
İslam’dur, dibi yakınlukdur [Allah’a yakınlık], köki tevekküldür [Allah’a
güvenip işini O’na ısmarlamak], budakları nehy-i münkerdir
[kötülüğü yasaklamak, kötülüğe engel olmak], suyı havf u recadur [Allahü
Teala’dan hem korkmak hem de ümitvar olmak], yimişi ilimdür, yiri mümin
gönlidür, başı Arş’dan yokarıdur.” (s. 72)
Tevhid, tevekkül, marifet, havf u reca ve nehy-i münker gibi kavramlar,
başta İhya olmak üzere tasavvuf klasiklerinde genişçe
açıklanır.
Yukarıdaki ifadeden şunu anlıyoruz: İmandan, İslâm’dan (İslâm’ın
beş şartına uymaktan), nehy-i münkerden, ilimden ve Allah korkusundan uzak
olduğu halde Marifet iddiasında bulunan kişi, iddiasında yalancıdır.
*
Onuncu bab, “Adem aleyhisselamın sıfatun beyan kılur”. Onbirinci bab,
“Adem’ün sıfatın beyan ider”. Bu bölümde şöyle deniliyor:
“Ve hem kafirlerden [daha] ulu düşman kişiye üç nesne
vardur: Evvel heva-yı nefs, ikinci kibr ü dalalet, üçüncü yalancılık ve kulmaşlık [hilekârlık
ve kalleşlik]. Pes bu üç nesne İblisle ortaklardur, müminleri yoldan
çıkarurlar. Amma heva dilegi baylıkdur [zenginliktir],
beğlikdür, kibir dilegi doyunca yimekdür ve eyü giymekdür ve
Hakk’a muti olmamakdur ve yalancılık dilegi kahkahadur ve
maskaralıkdur [gülüp oynamak, eğlence ve şaka ile zamanını geçirmek], kendü
ayıbın gizlemekdür ve ayruklar [başkaları] aybın gözlemekdür.” (s. 109)
*
Şeriat’siz Hakikat olmaz!
Hacı Bektaş-ı Velî’nin, Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat makamları
(toplam kırk makam) arasında çelişki ve çatışma olduğunu ileri sürdüğü
düşünülmemelidir. Şöyle der:
“Pes imdi aziz-i men! Bu kırk makamun birisi
eksük gerekmez; zira kim bu kırk makamdan hiç nesne eksük yokdur.” (s. 32)
Yani Hakikat makamına ulaştığını ileri süren biri, Şeriat’ın makamlarının
dışına çıkamaz. Mesela namazı terk edemez. Neden?
Çünkü “bu kırk makamun birisi eksük gerekmez”. Peki eksik olursa ne olur?
“Pes kırk makam budur ki dedük, eğer sen dahi yiğrek
bilürsen eyüdür, ve eğer ki bu kırk makamın birisi eksük olurısa
Hakikat’lık tamam olmaz; zira kim şartı eksük olur.” (s.
31)
Demek ki, Hakikat, Şeriat’siz olmaz. Ve demek ki, mesela namazı
terk eden bir kişi, Hakikat’ten bahsedemez, Hakikat’e ulaşmamıştır. “Zira kim
şartı eksük”tür.
Hakikat’sız Şeriat olur da, Şeriat’sız Hakikat olmaz. Yani, Şeriat
makamında kalmış bir insan, salt Şeriat’e uymakla yine Müslümanlar arasındaki
dört güruhtan birinin içinde yer almış demektir. Fakat Şeriat’e uymayan
bir insanın daha sonraki kapılardan da (Tarikat, Marifet, Hakikat) nasibi olmaz ve
dört güruhun hiçbirine dahil olamaz.
Bir başka deyişle, Şeriat’i uygulayan her insan Hakikat’e ulaşamayabilir,
fakat Hakikat’e ulaşanlar Şeriat’e tabi olanlardan çıkar. Çünkü önce Şeriat’in
on makamını ifa ettikten sonra ilave olarak sırasıyla diğerlerine ulaşabilir.
Şeriat’ten kopuluğunda, yani Şeriat makamları terk edildiğinde
“Hakikat’lık tamam olmaz, zira kim şartı eksük olur”. “Bu kırk makamın birisi
bile eksik” olmamalıdır ve bunlara Şeriat makamları öncelikle dahildir.
Yunus Emre’nin ifadesiyle, “Şeriat Tarikat yoldur varana, Hakikat
Marifet andan içeru”. Yani Şeriat, varan için yine de bir yoldur,
geçerlidir, yol olarak değere sahiptir; fakat Marifet ve Hakikat daha üstün
mertebeleri ifade eder.
*
Eserde ayrıca şöyle deniliyor:
“Biregü [birisi] diliyile iman getürse ve gönliyile
inanmasa veyahud öşrü zekatı tamam virmese veyahud hacca varuriken yoldan girü
dönse veyahud Tanrı taala hükümlerinden birin batıl dutsa [Yani Şeriat
hükümlerini geçersiz saysa] veyahud Muhammed-i Mustafa’ya inkarla
baksa veyahud Muhammed’in ashablarının birin nahak bilse [Ashabdan
herhangi birini, mesela Hz. Ömer veya Hz. Osman’ı hak dışı ya da haksız bilse]
dükeli işledügi amelleri hebaen mensura olur.” [Amelleri boşa gider,
sevapları silinir.] (s. 31-2)
Demek oluyor ki, Hacı Bektaş-ı Velî kuşatıcı, kapsayıcı, uzlaştırıcı,
hoşgörülü ve birleştirici bir anlayışa sahiptir; sahabeler arasında ayrım
gözetmez.
Makalât, şu cümlelerle bitiyor:
“İmdi, insanın vücudini [varlık alemine çıkışını] ve
Şeriatun ve Tarikatun ve Hakikatun ve Marifetun ahvalları icmalen [özetle]
beyan ve kudretim yitdügince ayan kıldum, ihtisar üzre [kısaca], ziyadesin
isteyen mufassalata [tafsilata, ayrıntıya] nazar itsün. Baki haberler Kur’an tefsirinde
[ayetlerin açıklamalarında] ve ahadis-i Nebevi’de [Peygamber
hadislerinde] ve tezkiretül evliyada [Allah dostlarının sohbetlerinde] malum
ola. Vallahu a’lemu bissavab, ve ileyhil merciu vel meab.”
Demek oluyor ki, Hacı Bektaş-ı Velî’yi daha iyi anlamak isteyenler Kur’an tefsirlerine,
ayetlerin açıklamalarına ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hadislerine bakmalıdır.