"Bir defa Mustafa Kemal Paşa'yı milli hareketin
başı olarak kabul ettikten sonra, Kâzım Karabekir sözüne sadık kalarak
Mustafa Kemal Paşa'dan emir aldı. Mustafa Kemal Paşa da o zaman ordudan
istifa etti."
(Halide Edip Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı I,
İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1998, s. 51.)
Böyle diyor Halide Edib.
Karabekir, Atatürk'ü niye "millî hareketin başı" kabul
etmişti?
Nedeni, Mustafa Kemal'in Padişah ve İstanbul Hükümeti tarafından
müfettiş etiketli Anadolu genel valisi atanmış, ve de kendisine Vahideddin
tarafından "Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!" denilmiş
olmasıydı.
Bir de Karabekir’in İstanbul’da Selanikli’yi evinde ziyaret etmesi ve
direniş için Anadolu’ya davet etmesi olayı var. O ziyareti sırasında
Selanikli’ye bir nevi “açık çek” vermiş durumdaydı.
İstanbul’da tükürdüğünü Erzurum’da yalamak istemedi.
*
Vahideddin'in Atatürk'e böyle bir (işgalci İngilizler ile
müttefiklerinin korkusundan "resmen" ilan
edemediği) "gizli (örtülü) görev" vermiş olduğunu
nereden biliyoruz?
Görevlendirmesi ile ilgili belgelerden ve dönemin (Şeyhülislam Mustafa
Sabri Efendi, Bahriye Nazırı/Bakanı Avni Paşa ve İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey
gibi) canlı şahitlerinin beyanlarından..
Ayrıca, bizzat Mustafa Kemal'in Falih Rıfkı'ya bunu anlatmış
ve onun da Çankaya adlı kitabına yazmış olmasından dolayı. (Falih
Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul: Sena
Matbaası, 1980, s. 173)
Herhalde Atatürk, Falih Rıfkı'ya anlatıncaya kadar bunu "sır"
olarak saklamış değildi.
Doğal olarak, Anadolu'da karşılaştığı her komutana Vahideddin'le olan bu
görüşmesini iftiharla sunuyor, ve de kendisinin Anadolu'ya devleti
(vatanı ve milleti) kurtarmak için gönderildiğini söylüyordu.
*
Böylece, Karabekir gibi isimler tarafından (hem resmen "müfettiş"
etiketli Anadolu genel valisi atanmasından, hem de Padişah'ın verdiği
--işgalci ketenperesinden "devleti kurtarma"-- "gizli
görevi" dolayısıyla) "millî hareketin başı" kabul
edilmişti.
Ancak, Atatürk'ün kafasındaki "gizli gündem" farklıydı, Mazhar
Müfit ile Süreyya Yiğit gibi adamlarına kimseye söylenmemesi
kaydıyla açıkladığı gibi, Padişah'ın devletini (Osmanlı Devleti'ni)
kurtarmayı değil, tarihe gömmeyi kafasına koymuştu.
Sadece bu da değil, "programı"nda tesettürü (İslamî
örtünmeyi) kaldırma, millete şapka giydirme, Kur'an harflerini
kaldırıp Avrupa harflerine geçme gibi İngilizler'in hoşuna gideceği
kesin olan devrimler (devirmeler) de vardı. (Bkz. Mazhar Müfit
Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, C. 1, 3. b., AnkaraTürk Tarih Kurumu, 1988, s.
130-2.)
Bundan, İstanbul'dayken bir iki defa görüştüğünü Nutuk'ta
açıkladığı Rahip Frew'un da (ki İngiliz İstihbaratı'nın / gizli
servisinin İstanbul'daki şefiydi) memnun olacağını düşünmememiz için
bir neden yok.
*
Halide Edib'in yukarıya aldığımız cümlelerine dönelim. Karabekir'in sözüne
sadık kalmasından kastedilen şu:
Atatürk'ün Samsun'a gitmesi için önüne vize kırmızı halısı döşeyen
İngilizler, onun (genel valilik anlamına gelen yetkiler cebinde olarak)
Anadolu'ya kapağı atmasından sonra mızıkçılık yapmaya başlıyorlar.
İlla da bu adamı geri çağırın diye tepiniyorlar.
Yunan'a İzmir dağlarında bekleme emri veren General Milne,
Osmanlı Hükümeti'ne resmen nota veriyor.
Harbiye Nazırı (Millî Savunma Bakanı) Şevket Turgut Paşa, "Ama
Anadolu'ya böyle birini göndermemizi isteyen bizzat sizdiniz. Böyle
müfettiş mi olur, bizimle dalga mı geçiyorsunuz diyorsanız, ona da vereceğimiz
cevap şu, barış/ateşkes sürecinden dolayı komutan değil müfettiş sıfatını
kullanmak zorunda kaldık" anlamına gelen bir cevap veriyor. (Bkz. Ahmet
Şekerci, "Mustafa Kemal Paşa'nın Havza'daki Çalışmaları", Türk
Dünyası Araştırmaları, Cilt 121, Sayı 238, Ocak-Şubat 2019, s. 100-101.)
Görünüşe göre, İngilizler "görevlendirmeden" değil
de, (akıllarının başlarına geç gelmesi gibi bir huyları varmış gibi) Mustafa
Kemal'in "şahsından" rahatsızdırlar.
Böylece, İstanbul'da Pera Palas Oteli'nde İngiliz
subaylarıyla aynı masada kahve "höpürdeten", İngiliz
ajanı Rahip Robert Frew'la mahrem/gizli görüşmeler yapan Atatürk'ün
Anadolu'daki kurtarıcı kahraman imajının son rötuşları yapılmış olur:
"İngilizler'in istemediği, kendisinden korktuğu asker".
Fakat, bu arada Osmanlı Hükümeti, "Madem Mustafa Kemal isminden
rahatsızlar, ismi değiştirelim, yeni isim Kâzım Karabekir olsun"
diyor.
Şöyle düşünüyorlar: "Mevzubahis olan vatansa Mustafa Kemal
de teferruattır."
Kâzım Karabekir'in Atatürk'den daha az vatansever olmadığını çok iyi
biliyorlar.
*
Fakat bunu, Kâzım Karabekir kabul etmiyor.
Çünkü Karabekir, sadece vatansever değil; aynı zamanda karakter
bakımından sağlam.
Kitabında gizli gündem, takiyye, fırsatçılık, ayak kaydırma, kumpas
kurma, ayak altındaki halıyı çekme vs. alavere dalavereleri yok.
Büyüklüğü, kendisi için, kapkaranlık bir iç dünyasını simgelercesine
kara yüzlü azmanımsı ucube heykeller diktirme müsrifliğinde, putperestçe
şiirler yazdırma tutkusunda, meddahlara methiyeler düzdürme merakında, artistik
pozlar verip fotoğraf çektirme hevesinde değil, verilen söze sadık kalmakta
gören bir karakter abidesi.
Entrikalar okyanusunda eğilip bükülmeden boğulmayı, alçakça sürünerek
tırmanılan zirvelere tercih eden mert bir asker.
Fırsatçı bir fırıldaklığı kendisine yakıştıramayan bir şahsiyet anıtı.
*
Halide Edib'in sözlerine dönelim:
“Kongre esnasında Harbiye Nazırı [Milli Savunma
Bakanı], Kâzım Karabekir’e, Mustafa Kemal Paşa'yı ve Rauf Bey'i tevkif
[tutuklama] için emir verdi. Aynı zamanda da Kâzım Karabekir Paşa'yı Doğu
Anadolu'daki bütün askeri kuvvetlerin müfettişi (yani Mustafa Kemal
Paşa yerine) naspediyor ve Kongreyi derhal kapatmasını emrediyordu.
Kâzım Karabekir bu emre itaat etmedi. Mustafa Kemal Paşa'nın yerine bir
müfettiş tayinini gayri meşru sayıyordu. Bir defa Mustafa Kemal Paşa'yı
milli hareketin başı olarak kabul ettikten sonra, Kâzım Karabekir sözüne
sadık kalarak Mustafa Kemal Paşa'dan emir aldı. Mustafa Kemal Paşa
da o zaman ordudan istifa etti.”
(Halide Edip Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı I,
İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1998, s. 49-51.)
Atatürk, askerlikten ne zaman istifa etmiş?
Karabekir (Ki Halide Edib'in ifadesine göre emri altında "büyük
bir ordu" vardır), İstanbul Hükümeti tarafından azledilmiş olsa bile,
verdiği söz gereğince emrinde olduğunu ifade edince..
*
Atatürk'ün 8 Temmuz 1919 günü (Ki Erzurum’daki ikametinin ikinci günüdür) Padişah’a gönderdiği “Kulları Mustafa Kemal” imzalı istifa mektubu şöyle:
“MABEYN-İ HÜMAYUN CENAB-I
MÜLUKÂNE BAŞKİTABET-İ CELİLESİ VASITASIYLA ATABE-İ ULYA-YI HAZRET-İ PADİŞAHÎ’YE
“(SARAY BAŞKATİPLİĞİ VASITASIYLA PADİŞAHIN
YÜKSEK MAKAMINA)
“Şimdiye kadar gerek Zat-ı Akdes-i Hümayunlarına (kutsal zatlarına) ve
gerek Harbiye Nezareti’ne (Milli Savunma Bakanlığı’na) vaki olan maruzatımda
(sunumlarımda) vatan ve milletin ve makam-ı mualla-yı Hilafetin
(yüce Hilafet makamının) maruz ve giriftar olduğu avakib-i
elîme ve buna karşı mütehassıl alâm ve evza-ı milliyeyi tekmil safahat ve
hakikatiyle (uğradığı acı durumları ve buna karşı duyulan elemleri ve milletin
aldığı vaziyeti, bütün safhaları ile gerçek olarak) arzettim.
“Bunu ifa etmekle mukaddesatımın (kutsal inançlarımın) nefs-i
acizaneme tahmil eylediği (aciz şahsıma yüklediği) en yüksek ve en vicdani
vazifelerden birini yapmış oldum.
“Âmâl ve teşebbüsat-ı
abidanemin (kölece amellerimin ve girişimlerinin) İngilizlerce müdafaa-i vataniyye
(vatan savunması) suretinde değil, şekl-i âharda telakki olunmasından naşi
(başka şekilde anlaşılmasından dolayı) Hükümet-i Seniyyelerinin müşkil bir vaz-ı tazyik altında kaldığı (altından
kalkılması zor bir baskı altına konulduğu) irade ve ifham buyruluyor. Hükümet-i
seniyyelerinin ve payitaht-ı saltanat-ı hümayunlarının (yüce hükümetlerinin ve saltanat merkezinin) zaten
ne gibi tazyik (baskı) ve şerait-i elîme-i inhisar (acı verici
koşullar sınırlaması) altında bulunduğu gerek çâkerlerince (kulunuz kölenizce) ve gerek bütün
millet-i necibelerince tamamen malum ve âyan olduğu cihetle, bu tazyik ve
inhisarın daha ziyade tevessüüne (genişlemesine) ve bahusus pek büyük revabıt-ı sıdk u ubudiyetle (sadakat ve kulluk
bağlarıyla) merbut (bağlı) bulunduğum kalb ü âmâl-i müfşika-i hümayunlarının (majestelerinin şefkatli
kalb ve tasarılarının) düçar-ı kelal olmasına (eziyet
görmesine) hiçbir vechile razı olmayacağım cihetle yalnız memuriyet-i acizaneme
değil, tekmil mübahatını (bütün övünçlerini), vatan ve milletimin ve makam-ı
akdes-i hümayunlarının nur-u feyiz ve necatından (kutsal makamlarının feyz ve
kurtuluş nurundan) alan pek çok sevdiğim mübarek hayat-ı
askeriyeme de veda suretiyle arz-ı fedakâri eylerim (askerlik yaşamıma veda
suretiyle özveride bulunduğumu arzederim).
“Makam-ı Uzma-yı Saltanat ve Hilafetin ve millet-i necibelerinin hayatımın son noktasına
kadar daima hâris (koruyucu) ve sadık bir
ferdi gibi kalacağımı kemal-i ubudiyetle (tam bir
kullukla) arz ve temin eylerim. Silk-i celil-i askerîden
(askerlik mesleğinden) istifa ettiğimi Harbiye Nezareti’ne arz ettim.
“Sıhhat ü afiyet-i Cenab-ı
Mülûkaneye (Padişah cenaplarının sıhhıt ve afiyetine) dua ve her türlü afattan
masun (belalardan korunmuş) buyurmalarını Cenab-ı Kibriya’dan (Allahu
Teala’dan) niyaz eylediğim muhat-ı ilm-i âlî buyruldukta (yüce
bilgilerinizin kuşatıcılığına arz ü) ferman.
“Kulları
“Mustafa Kemal.
“Fî 8 Temmuz Sene 1335, Saat
11.40 Gece.”
*
Bu telgraf metnini Atatürk, 24 Nisan 1920 tarihinde
yaptığı TBMM açılış konuşmasında milletvekillerinin huzurunda okumuş durumda.
Yani milletvekillerinin şahsında bütün milletin huzurunda.
Söz konusu telgrafın TBMM’nin sitesinde yer
alan sadeleştirilmiş şekli şöyle:
“7 Temnıuz 1919 Erzurum [TBMM
sitesindeki orijinal/sadeleştirilmemiş metindeki tarih: 9.7/VII.1335)
“Padişah hazretlerinin devletli
mabeyni yüce başkâtipliği eliyle Padişah hazretlerinin yüce katına.
“Şimdiye kadar gerek padişahlık yüce
makamına ve gerek Harbiye Nazareti’ne yazdığımı yazılarda vatan ve milletin ve
yüce hilafet makamının karşılaştığı üzücü olayları ve buna karşı ortaya çıkan
tepkileri ve milli durumu bütün safhaları ve açığı ile ile arz ettim.
“Böyle davranmakla kutsal varlığımın
bana yüklediği en yüksek ve en vicdani görevlerden birini yapmış oldum.
“Bendenizin çalışına ve faaliyetlerinin
İngilizlerce vatan savunması olarak değil, başka bir şekilde yorumlanması
nedeniyle yüce hükümetlerinin ağır baskı altında tutulduğu yazılıyor ve
bildiriliyor. Yüce Hükümetiniz ve yüce Saltanat başkentinizin ne gibi baskı ve
üzücü şartlar altında bulunduğu gerek benim tarafımdan ve gerekse bütün asil
milletimizce tam anlamıyla ve her yönüyle bilinmekte olup bu baskı ve denetimin
giderek daha da artması durumunda özellikle büyük sadaketle ve aşırı derecede bağlı bulunduğum müşfik ve yüce
amaçlar taşıyan yüreğinizin sıkıntıya düşmesine hiçbir şekilde razı
olamayacağım için, yalnız memuriyetime değil, bütün şan ve şerefini, vatan ve
milletimin ve kutsal yüce makamınızın feyiz ve asalet
nurundan alan ve pek çok sevdiğim kutsal askerlik yaşamıma da
veda ederek özveride bulunduğumu arz etmek isterim.
“Yüce saltanat ve hilâfet
makamınızın ve
asil milletimizin sonuna kadar daima koruyucusu ve sadık bir
kulu olarak kalacağımı içten gelen duygularımla arz ve temin ederim.
Yüksek askerlik mesleğinden istifa ettiğimi Harbiye Nezareti’ne bildirdim.
Onurlu padişaha sıhhat ve esenlikler diler ve her türlü kötülükten korumasını
Cenabı Hak’tan dilerim. Yüce bilgilerinize sunarım.
“Kulları
“Mustafa KEMAL”
Görüldüğü gibi, sadece bir kere değil, iki kere değil,
tam beş defa Padişah’ın kulu ve kölesi
olduğunu ifade ediyor.
Fakat aynı adam, bundan dokuz ay önce, evet dokuz ay
önce, kafadarları Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit'e,
Osmanlı Devleti'ni tarihe gömeceğini, cumhuriyet ilan edeceğini (yani
cumhurbaşkanı olacağını, ve cumhurbaşkanı olunca da), sanki memleketin bütün
derdi buymuş gibi, tesettürü (İslamî örtünmeyi) ve Kur’an
harflerini kaldıracağını, Avrupa harflerini alacağını ve millete şapka giydireceğini
söylemiş bulunuyor.
*
Soru şu:
Karabekir "Seni bir defa millî mücadelenin başı kabul etmiş
bulundum, sözümden dönmek bana yakışmaz, emrindeyim" demeseydi, Atatürk
askerlikten yine de istifa eder miydi?
"Ederdi, etmezdi" diye cevap vermeden önce, bu soruya ışık
tutacak bir mektuba bakmakta fayda var..
Mektup, Atatürk'ün anasına yazmış olduğu şu meşhur mektup..
(Bkz. Salih Bozok, Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor,
haz. Can Dündar, 7. b., İstanbul: Doğan Kitapçılık 2006. s:
72-74; Sadi Borak, Atatürk'ün Özel Mektupları, İstanbul:
Kırmızı Beyaz Yayınevi, 2004, s. 253-255.)
Ağustos 1919'da yazılmış..
Götüren, Atatürk'ün yaveri Salih Bozok..
Atatürkçülerin/Kemalistlerin (mesela odatv'cilerin) çok sevdiği bu
mektuba, İpek Çalışlar'ın Mustafa Kemal Atatürk - Mücadelesi ve Özel
Hayatı adlı kitabının tanıtım ifadelerinde de atıfta bulunuluyor.
O mektubunda Atatürk şöyle diyor:
“Muhterem Valideciğim,
“... Malumunuzdur ki, daha
İstanbul’da iken ecnebi [yabancı] kuvvetlerin devleti,
milleti fevkalade sıkıştırmakta ve millete hizmet edebilecek ne kadar adamımız varsa cümlesini hapis
ve tevkif (tutuklama) ve bir kısmını Malta’ya nefy ve tazip etmekte [sürgün
ve azap etmekte] pek ileri gidiyorlardı.”
Demek ki yabancı devletler, devleti (Osmanlı Devleti'ni)
fevkalade, yani normalin üstünde sıkıştırmışlar.
"Millete hizmet edebilecek" ne kadar
"adam" varsa ya hapsetmişler, ya da Malta'ya esir olarak sürmüşler.
Ortada millete hizmet edecek "adam" bırakmamışlar.
*
Mektubu okumaya devam edelim:
“Bana
nasılsa ilişememişlerdi.”
İlişmemişlerdi
değil, ilişememişlerdi diyor.
Neden ilişememişlerdi?
"Nasılsa" dediğine göre bunu kendisi de bilmiyor
olmalı.
Acaba Atatürk'ü "adam"dan saymamışlar mıydı?
Onu "millete hizmet edebilecek" bir adam kabul
etmemişler miydi?
Bunu bilmiyoruz.
Mektuba dönelim:
“Fakat
3. Ordu müfettişi olarak Samsun’a ayak basar basmaz İngilizler benden
şüphelendiler.”
Şimdi o "nasılsa" anlaşıldı.
Demek ki Atatürk, İngilizler'in kendisinden şüphelenmediği biriymiş.
Acaba bunu neye borçluydu?
Samsun'a ayak basar basmaz şüpheleniyorlar da, Samsun'a
gitmek ister istemez neden şüphelenmemişlerdi?
*
İngilizler, Atatürk karşısında sergiledikleri tavrı Vahideddin'den
esirgeyeceklerdi.
Murat Bardakçı’nın Şahbaba adlı
ayrıntılı araştırmasında aktardığına göre, “Padişah ve Halife” Vahideddin,
Mustafa Kemal’in Osmanlı Devleti’ne ihanet ettiğini fark ettiği için, Anadolu’ya gitme ve direniş hareketini bizzat yönetme kararı almış bulunuyordu.
Ancak, İngilizler buna müsade etmemişlerdi.
Okuyalım:
“Sakarya’dan [10 Eylül 1921] bir buçuk
– iki ay önceydi [10 Temmuz 1921 – 24 Temmuz 1921 arasında yaşanan
Kütahya-Eskişehir Muharebeleri bozgunu sonrası, Temmuz sonları]. Sultan
Vahideddin’in ablası Mediha Sultan’ın oğlu Sami Bey Baltalimanı’ndaki [Sarıyer]
sarayda bir gece saat 10 sularında haremini ve çocuklarını topladı.
Oğullarına “Sabah erkenden dayıbabayla [Sultan
Vahideddin’le] Anadolu’ya geçiyoruz“ dedi. “Söğüt yatıyla gidiyoruz. Ben dayıbabanın yaverliğini yapacağım.
Annelerinize iyi bakın. Tabancalarınız var, Rum gelirse vurun.”
“Sami Bey bunları söylerken kızı
Hatice ağlıyordu.
“Yol hazırlıkları hemen başladı.
Bavulların yapılması sabahın dördüne doğru tam tamamlanmıştı ki, hizmetkârlar
bir ziyaretçinin geldiğini söylediler.
“Misafir, İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold‘du [Sir Horace
Rumbold].
“Habersiz, üstelik de böyle bir
vakitte [sabahın 4’ünde] gelişinden dolayı sadece birkaç kelimeyle özür diledi
ve derhal Yıldız’a çıkıp Vahideddin’le görüşmek istediğini söyledi. Kendisi
hükümdarı o saatte rahatsız edemezdi ama Sami Bey’le beraber gidebilirlerdi…
“Saraya vardıklarında güneş yeni
doğuyordu. Yüksek Komiser, yol hazırlığını belli etmemeye
çalışan hükümdara hitaben kısa konuştu: “Siz giderseniz, biz de [İngilizler de] gideriz” dedi. “İstanbul’da tek bir İngiliz
neferi bile kalmaz. [Büyükçekmece’ye 20 km mesafede bulunan] Çatalca’nın
ilerisinde 5 bin Yunan askeri hazır bekliyor. Biz
gideriz, onlar gelir. Karar sizin.”
“Sonra “Majesteleri” dedi, hafif şekilde öne eğildi,
emperyal bir selam verip salondan çıktı.
“Yıldız ve Baltalimanı’nın
hizmetkârları hazırlanmış bavulları sabahın erken saatlerinde boşaltmaya
başladılar. Elbiseler ve üniformalar çıkartıldıkları gardroplara yeniden
yerleştirildi…
“Rumbold’un teşebbüsten hangi
vasıtayla haberdar olduğu, seyahat
hazırlıklarını İngilizler’in kulağına Vahideddin’i kararından vazgeçirmeye
çalışanların mı yoksa başka çevrelerin mi fısıldadığı hiç öğrenilemedi.”
(Murat Bardakçı, Şahbaba, İstanbul: İnkılâp Kitabevi, 2006, s. 219.)
Gerçekte, “resmî tarih”in gözlüğüyle bakıldığında,
İngilizler’in işbirlikçileri “hain” Vahideddin’i Ankara’ya
gitmesi için cesaretlendirmeleri, teşvik etmeleri, hatta zorlamaları gerekirdi.
*
Gitseydi ne olurdu?
Ortada henüz bir başarı yoktu.
Yunanlılar Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’nde
İsmet İnönü komutasındaki 70 bin kişilik orduyu darmadağın etmişlerdi.
Ordudan geriye sadece 30 bin kişi kalmıştı.
40 bin kişi kayıptı.
Ve, Atatürk, kalan 30 bin kişiyi de Ankara’nın ve
Kızılırmak’ın doğusuna çekme kararı almış durumdaydı.
Ayrıca, TBMM’nin de bir hafta içinde (yedi gün içinde) Kayseri’ye taşınması
kararlaştırılmıştı.
Atatürk'ün Yunus Nadi gibi adamları rüzgâr
gibi bu şehre gidip sonradan Kayseri Lisesi olan binayı meclis için derhal
hazırlamaya başlamışlardı.
Yani Ankara, Yunan’a altın tepsi içinde sunulacaktı.
Atatürk ve etrafındakiler bir hafta içinde Kayseri'ye
kaçacaklardı, pardon çekileceklerdi.
Ancak, TBMM’deki “muhalif milletvekilleri (hainler)”
buna izin vermeyecekler, Sakarya Meydan Muharebesi’nin yapılmasını
sağlayacaklardı.
Atatürk'ü, istemediği halde savaşa zorlayacak, onu (ilk defa
olmak üzere) cepheye gitmek zorunda bırakacaklardı.
*
Evet, Vahideddin’in Ankara’ya gitmesi, Mustafa Kemal’in Padişah
Vahideddin’e biat tazelemesinden, tekrar "kulluk"
arzetmesinden başka bir sonuç veremezdi.
Ancak Vahideddin, Mustafa Kemal kadar şanslı değildi. İngilizler, onun Samsun’a gidişini engellememişler, istediği “vize”yi vermişler, İstanbul’dan göndermişlerdi.
Hem de kalabalık bir heyetle
birlikte..
Vahideddin’in Anadolu’ya geçme teşebbüsünü ise, daha fikir
aşamasındayken engellemişler, ve istihbaratlarının
hiç de fena olmadığını, gizli servislerinin
gayet iyi çalıştığını göstermişlerdi.
Aynı istihbarat (gizli servis),
Mustafa Kemal’in Samsun’a hareketi sırasında ise “nal toplamıştı”.
Keloğlan masalları formatındaki “resmî tarih”e göre, durum
buydu.
Atatürk'ün anasına yazdığı mektuba dönelim:
“[İngilizler]
Hükümete benim [Anadolu'ya] sebeb-i izamımı [gönderilme nedenimi] sordular.”
Buna edebiyatta "tecahül-ü arifane" deniliyor.
Bilip de bilmezlikten gelmek.. Şarkı ve türkülerde bolca rastlanan "Bilmem
ki neden şöyle oldu, bilmem ki niye böyle yaptın?" türünden "salağa
yatma" numarası yani..
Niçin gönderildiğini en iyi İngilizler biliyorlar, çünkü
böyle birinin Anadolu'ya gönderilmesini isteyenler kendileri..
Nitekim, Millî Savunma Bakanı Şevket Turgut Paşa bunu onlara
hatırlatıyor.
Neyse, biz tekrar mektuba bakalım:
“Nihayet İstanbul’a celbimi
(çağırılmamı) talep ve bunda ısrar ettiler.”
İşte dananın
kuyruğu burada kopuyor, zurna zırt diyor..
İngilizler
herkesi tutuklar ya da Malta'ya sürerken, "nasılsa" Atatürk'e dokunmuyorlar.
Ondan
hiç şüphelenmiyorlar.
Dokunmamak
bir yana, Samsun'a gitmesi için vize veriyorlar.
Sonra da,
İstanbul Hükümeti'nin verdiği olağanüstü yetkileri cebine koyup
Anadolu'ya kapağı atınca "nasılsa" ansızın pireleniyorlar.
*
Mektuba
dönelim:
“Hükümet beni iğfal ederek (gaflete
düşürüp aldatarak) İstanbul’a celp ve İngilizlere teslim etmek istedi.”
Peki onu
daha önce niçin göndermişlerdi?
Niçin
müfettiş etiketli Anadolu genel valisi yapmışlardı?
Başka birini
gönderemezler miydi?
Ya da, daha
baştan Karabekir'e bir yazı gönderip, "Sana müfettişlik
adı altında olağanüstü yetkiler veriyoruz" diyemezler miydi?
Niçin
dememişlerdi?
*
Biz yine
mektuba bakalım:
“Bunun derhal farkına vardım.”
Yani Hükümet'in kendisini iğfal etmek istediğinin derhal
farkına varmış.
Adamın başkalarından farkı, sözlerine bakılırsa, işte
bu..
O, herşeyin derhal farkına varıyor.
Üzerinde Güneş batmayan imparatorluk olduğu söylenen İngiltere ise,
o kadar diplomatına, siyasetçisine, stratejistine, kurmayına, tarihçisine,
bilim adamına, komutanına, istihbaratçısına rağmen, farkına varamıyor, ayakta
uyuyor, uyanmak için adamın Samsun'a ayak basmasını bekliyor.
*
Tekrar mektuba dönelim:
“Ve
bittabiî kendi ayağımla gidip esir olmak doğru değildi. Padişahımıza
hakikat hali yazdım. Ve gelemeyeceğimi arz ettim. Zat-ı şahane de evvela buna
muvafakat etti (hak verdi).”
Ancak, sonrası var:
“Fakat
daha sonra İngilizlerin tazyiki (baskısı) ziyadeleşti (fazlalaştı).”
Yani "Padişahımız'ı, Zat-ı Şahane'yi" İngilizler
zorluyor ve sıkıştırıyorlar..
Fazlasıyla..
Böylece Vahideddin, "devleti kurtarmak" için
gönderdiği adamla İngilizler'in keyfi için uğraşan hain pozisyonuna
düşürülüyor.
İngilizler bunu niçin yapmış olabilirler acaba?
İsmet İnönü'nün 54 yıl sonra gelecek olan itirafı bir cevap
olabilir mi:
"İstiklâl mücadelesinin
başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer
müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."
(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim
1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018,
s. 60.)
Atatürk, asıl mücadelesini, Yunan'a ve (Mazhar Müfit ile
Süreyya Yiğit'e daha Erzurum'dayken açıkladığı gibi) Vahideddin'in başında
bulunduğu Osmanlı Devleti'ne karşı vermişti.
İngilizler, Atatürk'ün başarısı için ne tür
katkılarda bulunmuşlardı?
*
Mektuba dönelim:
“Nihayet
o da [Padişah da] İstanbul’a avdetimi (dönmemi) irade etti (istedi). Bu suretle artık resmî makamımda kalmaya imkan göremediğim gibi
askerliğimi muhafaza ettikçe İngilizlerin ve hükümetin hakkımdaki ısrarına
mukabele edilemeyecekti (karşı konulamayacaktı). Bir tarafında bütün Anadolu
halkı tekmil millet hakkımda büyük bir muhabbet ve itimat gösterdi. “Seni
bırakmayız” dediler.”
Tabiî ki Atatürk, anasına yazdıklarını o günlerde millete de
söylüyor, Zat-ı Şahane'nin, Padişahımız'ın İngiliz zorlaması ve
baskısı yüzünden kendisini mecburen çağırdığını, aslında bunu istemediğini
açıklıyordu.
Vahideddin öldükten sonra ise meşhur Nutuk'unda
onu "sefil, adi mahluk, hain, alçak, aciz, kıymetsiz, duygu ve
düşünceden yoksun, şahsî vaziyet ve hayatından başka birşey düşünmeyen
pespaye" gibi sıfatlarla, atalarından miras kalmış olması gereken
anane ve geleneklere göre yâd edecekti.
*
Atatürk'ün anasına yazdıklarını okumaya devam edelim:
“Filhakika
(hakikaten) vatan ve milletimizi kurtarabilmek için yegane çare askerliği
bırakıp serbest olarak milletin başına geçmek ve milleti yekvücut bir
hale getirmekle hasıl olacak kudret ve hareket-i milliyeyi (millî hareketi)
hüsn-i istimal eylemekten (güzelce kullanmaktan) başka çare mutasavver değildi
(düşünülemezdi). Binaenaleyh (bundan dolayı) ben de böyle yaptım. Elhamdülillah muvaffak (başarılı) da oluyorum.”
O sırada başarılı olduğu şey, vatan savunması değil..
Çünkü o günlerde (aylarda, bir yılı aşkın süre) toplantı
yapıp nutuk atma dışında yaptığı birşey yok.
Din istismarı alanında da eşsiz bir performans sergiliyor. Millete
kendisini kabul ettiriyor.
Böylece kendi "şahsî vaziyeti" bakımından
başarılı olma fırsatını yakalıyor.
O anki derdi, ne yapıp edip "milletin başına
geçmek".
*
Askerliği bırakması, "emir almayı bırakması" anlamına geliyor.
"Milletin başına geçilmesi" için bu adımın atılması şart.
"Hareket-i milliyeyi kullanma" işinde
mesafe almak için "milletin başına geçmek" lazım.
Ve Atatürk bunda muvaffak da oluyor.
Böylece, denklemden Padişah ve İstanbul Hükümeti düşmüş,
gelecekte bir üflemeyle yıkılacak hale getirilmiş oluyor.
Kim sayesinde?
İngilizler sayesinde.. Filhakika İsmet İnönü ne söylediğini
bilerek konuşuyor.
İngilizler Padişah'ı (istemeyerek, görünüşte de olsa)
Atatürk'e muhalefet ediyor konuma düşürmeseler, ileride Atatürk Padişah'ın
sırtına tekme indiremeyecek, ona hain diyemeyecek, "sefil, adi
mahluk, alçak, aciz, kıymetsiz, duygu ve düşünceden yoksun, şahsî vaziyet ve
hayatından başka birşey düşünmeyen pespaye" diye saydıramayacak..
Dahası, millete şapka giydiremeyecek..
İngiliz alfabesini zorla dayatamayacak..
Tesettürü (İslamî örtünmeyi) kaldıramayacak..
*
Mektuba dönelim:
“Pek
yakında netice-i maddiyeyi (maddi sonucu) bütün cihan (dünya) görecektir. Ben
bu suretle hareket edince İngilizler derhal yalvarmaya başladı. Ve beni kazanmaya çalıştı. Her şeyi (Padişah’ı ve İstanbul
Hükümeti’ni zorladıklarını) inkar ettiler. Ve bütün kabahati bizim hükümete
attılar.”
Demek ki İngilizler'le irtibatı devam etmiş..
Siyaset icabı politika değiştirmeyi..
Böylesine keskin ve kıvrak manevralar yapmayı..
İnsanları "kazanma"yı çok iyi bildikleri anlaşılan
İngilizler, Atatürk'ü daha İstanbul'dayken kazanmaya çalışmış
olabilirler miydi?
Ya da olamazlar mıydı?
Ancak, kazanamadıkları ya da kazanmaya gerek görmedikleri
birçok kişiyi tutukladıkları veya Malta'ya sürdükleri malum..
Atatürk'e ise "nasılsa" ilişememişlerdi..
*
Mektubu okumaya devam edelim:
“Hakikaten
hükümet de benimle uğraşmak istedi. Fakat kuvveti buna müsait gelmedi. Ve
gelemez.”
Peki bunu İngilizler neden akıl etmemişlerdi?
Bunu anlayacak akıl bir tek Atatürk'te mi vardı?
Hükümet'in Atatürk'le uğraşmaya kuvvetinin elverişli
olmadığını İngilizler neden anlayamamışlardı?
Hiçbir şeyi anlayamama konusundaki bu olağanüstü ve sıradışı
kabiliyet ve becerilerinin ardındaki sır neydi?
*
Biz yine mektuba dönelim:
“Daha
bir zaman bu suretle Anadolu içinde çalışmakla her şey
hallolacaktır. Kariben [yakında] Meclis-i Mebusan [yeni Millet
Meclisi, TBMM] toplanacak ve meşru bir hükümet mevki-i
iktidara (iktidar konumuna) geçecektir.”
Öncelikli mesele vatanın kurtarılması değil..
Cephede savaşmak, düşmana mermi yağdırmak hiç değil..
Kahramanımız "Anadolu içinde
çalışmakla" meşgul..
"Mevzubahis olan başına benim geçeceğim meclis ise,
vatan da teferruattır" modunda.
Milletin başına geçecek ya, bir meclise ihtiyacı var..
O meclise dayanarak bir hükümet kuracak, "iktidar
konumu"nu ele geçirecek..
Böylece, vatanı değilse de Anadolu'daki "şahsî
vaziyet"ini kurtarmış olacak.
Vatan savunması bekleyebilir..
Nasıl olsa İngiliz, Yunan'a Milne Hattı talimatıyla
İzmir dağlarında ot yolduruyor, çiçek toplatıyor..
*
Bu arada İngilizler bir Milne Hattı da İstanbul'da kuracaklardır.
Ankara'da toplanacak olan meclise oyun alanı açılsın,
nevzuhur meclis mevcut meşru rakibinden kurtulsun, millî irade gaspçısı gibi
görünmesin diye İstanbul'daki Meclis-i Mebusan'ı (Milletvekilleri Meclisi'ni)
kapatacaklardır.
Ayrıca Osmanlı Erkân-ı Harbiye'sini de (Genelkurmay
Başkanlığı'nı) basacak, işgal edeceklerdir.
Böylece, Anadolu'daki bütün askerî birimler "boşluğa
düşecek", ister istemez, ayakta kalmış tek mercî olarak Ankara'yla temas
kurmak zorunda kalacaklardır.
Filhakika, İsmet İnönü'nün buyurduğu
gibi, "İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin
buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün
olmuştur".
*
İstanbul'daki bütün bu İngiliz baskısının, tutuklamaların,
Malta'ya sürülmelerin, Meclis-i Mebusan'ın kapatılmasının pratikteki sonucu
budur:
Ankara'da toplanacak Meclis'e varlık gerekçesi ve zemini
oluşturmak, yeni bir hükümete alan açmak.
İngilizler'in siyaset satrancındaki hamlelerinin sonucu bu
olduğuna göre, İngiliz "devlet aklı" ya da "üst
akıl"ı, herşeyi bu sonucu gerçekleştirmek için mi yapmıştı?
Yoksa onlar, ne yaptıklarını bilmeyen bir akılsızlar
kumpanyası olarak mı icra-yı faaliyette bulunuyorlardı?
Taşı gediğine koyma işi İsmet İnönü'ye düşüyor:
"İstiklâl
mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve
diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün
olmuştur."
*
Tekrar mektuba bakalım:
“Ben
de ihtimal o zaman İstanbul’a geleceğim.”
İstanbul'a gitmesi ihtimalini vatanın kurtarılması ve
İngilizler'le savaşılıp onların mağlup edilmesi "ihtimal"ine
bağlamıyor.
Kendisinin "Anadolu'da çalışıp (savaşması
değil)" yeni bir meclis toplaması ve yeni bir hükümet kurması şartına
bağlıyor.
Bu kadarını, elini kolunu sallayarak İstanbul'a dönmesi
"ihtimal"i için yeterli görüyor.
Adamda "İngilizler beni terörist diye tutuklar Malta'ya
sürer, Osmanlı Hükümeti de isyancı diye tutar yargılar" gibisinden bir
endişe yok.
Kafasının İngilizler yönünden rahat olduğu anlaşılıyor.
Padişah ve Osmanlı Hükümeti de İngilizler tarafından balmumu
gibi yoğurulup felç hale getirilmiş olduğu için onlardan yana korkusu hiç yok.
Karışık bir denklem gibi görünüyor, değil mi?.. Üzülmeyin,
İsmet İnönü'nün vecizesi bütün soruları cevaplıyor:
"İstiklâl
mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve
diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün
olmuştur."
*
Mektuba dönelim:
“... Tekrar Erzurum’a döneceğim. Tekrar ediyorum. Her işittiğinize önem vermeyiniz.”
Atatürk'ün "Her işittiğinize önem vermeyiniz" vecizesi,
herhalde Atatürkçülerden ilkokuldan itibaren dinlemek zorunda kaldığımız
masallar için de geçerli olmalıdır.
Evet, Atatürk, mektubunun devamında anasına şunu da söylüyor
ve böylece filmin kopmasına, kafamızdaki sigortaların atmasına neden oluyor:
“Pekala
bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım.”
Ancak, söz konusu neticeyi İngilizler de görmüş olabilirler
miydi diye düşünmeden edemiyoruz.
İngilizler de "kendilerinin ne yaptığını biliyor"
olabilirler miydi?
Mustafa Kemal Atatürk'e Samsun vizesi verirken bunda
bir netice görmüşler miydi?
*
Bunlar zurnanın sadece zırt dediği noktalar.. Zart zurt
dediği yere gelince..
Bize öğretilen "en güzel Türk masalları"
formatındaki "ilkokul düzeyindeki Atatürk bilgisi"ne göre, heykelimsi
Atatürk'ün, sonunda netice görmeyince vatan için mücadele
etmekten kaçınması söz konusu olabilemez.
Kara Murat gibi "Haaayyyyttt" diyerek meydana
fırlar, "Mevzubahis olan vatansa neticeler
de, Haticeler de teferruattır" der.
Anasına yahudi "Venedik taciri" üslubuyla "Pekala
bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim
başlamazdım" diye mektup yazmaz.
Vatan için savaşmak yerine bir çiftlik edinip İsmet Ağa olma
hayalleri kuran İnönü'ye Karabekir'in dediği gibi, "Tek dağ başı mezar
oluncaya kadar bu gayeden ayrılmayacağım" diye
konuşur. (Bkz. Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimizin Esasları,
İstanbul: Sinan Matbaası ve Neşriyat Evi, 1933-1951, s. 38.)
*
Yukarıda dile getirdiğimiz soruya dönelim:
Karabekir "Seni bir defa millî mücadelenin başı kabul etmiş
bulundum, sözümden dönmek bana yakışmaz, emrindeyim" demeseydi, Atatürk
askerlikten yine de istifa eder miydi?
Karabekir, isteseydi, "Artık Anadolu genel valiliği
anlamına gelen, Van'dan Ankara'ya kadar hükmü geçen müfettişlik yetkileri
bende.. Kemalciğim, ne yaparsın emir kuluyuz, ha sen ha ben, ne fark
eder, benim göreve devam etmem senin devam etmen anlamına gelir, aynı
hassasiyetleri paylaşıyoruz, İstanbul'a güle güle git, gözün arkada kalmasın.
Bu bayrak yarışında senden aldığım meşaleyi yere düşürmeyeceğimden emin
olabilirsin" diyebilirdi.
Demedi.
Böylece, ileriki yıllarda önce askerlik görevinden ayrılmaya
zorlanmayı, sonra partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın suçlu ilan
edilip kapatılmasını, ardından İzmir Suikasti davasında sanık
sandalyesine oturtularak ecel terleri dökmeyi, akabinde de olabilecek en düşük
aylıkla emekli edilmeyi, dışlanmayı, polis takibiyle toplumdan
izole hale getirilmeyi hak etmiş oldu.
Hakkını eksiksiz olarak aldı.
Bir tek gönüllerde yaşayan hatırası ve itibarı kalmıştı.
*
1930'lu yıllarda onu da elinden almak için Milliyet gazetesinde
aleyhinde kampanya başlatıldı.
İstiklâl Harbi'ne Atatürk'ün zoruyla katılmış bir hain gibi
gösterilmeye çalışıldı.
Sofra beslemesi satılık tetikçiler itibar
suikasti için harekete geçmiş, psikolojik savaşın fitilini
ateşlemişlerdi.
Karabekir bu kadarına dayanamadı, söz konusu yayınlara cevap
vermeye başladı.
Son cevabını yayınlamadılar.
Bunun üzerine kitap yazdı, polisler
basımevini basıp nüshaları toplayıp götürdüler, yaktılar.
Evini basıp elindeki belgelere el koydular.
Ve taktik değiştirdiler.
Sokakta serserilerle
dalaşıp bıçaklı kavgaya karışmış gibi gösterip tepelemek için ekip
hazırlayıp kumpas tasarladılar.
*
Karakter ve şahsiyetten bahsetmişken, insanlık tarihinin
gördüğü en muhteşem şahsiyet abidesini sonsuz salât ü selamlarla anmayı
da ihmal etmeyelim..
Mutarrif İbnu Abdillah rh. a., babası Abdullah'dan
naklediyor:
“Beni
Amir [kabilesi] heyetiyle Resulullah'ın (sallallahu aleyhi ve
sellem) yanına gitmiştik.
"Sen
bizim efendimizsin!" diye
hitap ettik.
"Efendi,
Allah`tır!" buyurdular.
"Fazilette
en ileride olanımız, mertlikte en başta gelenimizsin!" dedik.
“Bize:
"Söylediğinizin
hepsi bu veya buna yakın bir söz olsun. Şeytan sizi [mübalağalı
medhlerde] koşturmasın" buyurdular.
[Ebu
Davud, Edeb 10,(4806)]”
*
Gelelim
mektubun asıl “numara”sına..
Gerçekte
söz konusu mektup, Selanikli’nin anasına yazılmış bir mektup değil..
Devlet
başkanına (Padişah Vahideddin’e) ve Osmanlı Devleti Hükümeti’ne yazılmış bir
mektup..
Onları
aldatmak için çektiği bir “numara”..
Zaten
mektubun üslubu ve muhtevası, bir
anneye yazılmış havası vermiyor.. Bir askerin komutanına, bir memurun amirine
yazmış olduğu rapor gibi..
Selanikli
zampara, devlet erkânının birtakım
hanımları anasına gönderip ağzını yoklayacaklarını biliyor; anasına yazdığı
mektupla böylesi ahbap çavuş ziyareti görünümlü muhbir taifesini “yemliyor”.
*
İnsan
annesine yazdığı mektuba, zaten biliyor olması gereken ve de “siyasî durum
muhasebesi” anlamına gelen şu satırları mı derceder:
“... Malumunuzdur ki, daha
İstanbul’da iken ecnebi [yabancı] kuvvetlerin devleti,
milleti fevkalade sıkıştırmakta ve millete hizmet edebilecek ne kadar adamımız varsa cümlesini hapis
ve tevkif (tutuklama) ve bir kısmını Malta’ya nefy ve tazip etmekte [sürgün
ve azap etmekte] pek ileri gidiyorlardı.”
Böylece
Selanikli, Padişah’a ve Hükümet’e, “İngilizler’in beni tutuklamadıklarına ve
Samsun için vize verdiklerine bakmayın, onlara öyle diş biliyorum ki, yakalasam
onları çiğ çiğ yerim” mesajını veriyor.
“Bana nasılsa ilişememişlerdi. Fakat 3. Ordu müfettişi olarak
Samsun’a ayak basar basmaz İngilizler benden şüphelendiler” diyerek de “salak” ayağına yatıyor, daha
doğrusu, salak yerine koyduğu Osmanlı devlet erkânına, “Sakın benden
şüphelenmeyin, benden şüphelenenler İngilizler.. Siz bana inanmaya devam edin
ve İngilizler’in geçmişte benimle uğraşmamış olmalarını kafaya takmayın, unutun
gitsin!” mesajını veriyor.
“Hükümet beni iğfal ederek (gaflete düşürüp aldatarak)
İstanbul’a celp ve İngilizlere teslim etmek istedi” diyerek de
kendisini tümden aklayıp paklıyor. “Asıl İngilizciler Hükümet erkânı, benim
İngilizler’le bir bağım yok, İngilizler bana düşman” diyerek, İstanbul’a
dönmeyişini “vatanseverlik” ve “İngiliz düşmanlığı” ambalajına sarıyor.
*
Selanikli hilekâr bunun ardından “el
yükseltiyor”, Padişah ile Hükümet arasına “nifak” sokmak için şunu
söylüyor:
“Ve
bittabiî kendi ayağımla gidip esir olmak doğru değildi. Padişahımıza
hakikat hali yazdım. Ve gelemeyeceğimi arz ettim. Zat-ı şahane de evvela buna
muvafakat etti (hak verdi).”
Böylece, “Benim Hükümet’le ters
düşmem önemli değil, hükümetler gelir geçer, önemli olan devlettir ve devleti
temsil eden devlet başkanıdır, padişahtır, ben padişahımıza ve devletimize
sonuna kadar bağlı ve sadığım” mesajını veriyor.
Bunları yazan adam, aynı ay içinde bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya
Yiğit’e “Osmanlı Devleti’ni yerle yeksan edeceğim, Padişah’ın defterini
düreceğim, cumhuriyet ilan edeceğim, cumhurbaşkanlığını da kimseye
vermeyecek kendi tekelime alacağım, ve de diktatörlükten başka bir şey olmayan
cumhurbaşkanlığımla milletin hakkından geleceğim, tesettürünü (örtüsünü) yırtıp
atacağım, alfabesini yasaklayacağım, başlarına şapka geçirteceğim, giymeyenin
kafasına şapkayı çivileyeceğim” diye konuşan adam.
İfadeleri tam böyle değil ama
çıkan anlam bu.
Bir de anasına yazdıklarına
bakın.. “Padişahımız, zat-ı şahane” estek köstek..
Evet, sahtekâr İngiliz piyonu
mektubu anasına değil, anasını ziyarete gelen muhbirlere yazmış durumda..
Mektubu anasına yazmış olsa bu
bahse hiç girmezdi.
Selanikli deccal (çok yalancı)
akılsızdı, fakat şeytan gibi kurnazdı. (Akılsızdı, ahiretini mahvetti.)
*
Selanikli, daha sonra yeni bir
meclisin toplanmasından ve yeni bir hükümetin kurulmasından söz
ediyor.
Ardından da, “Ben de ihtimal o zaman İstanbul’a geleceğim” diyor.
Anası ve anasını ziyaret eden muhbirler üzerinden safdil Padişah’a şu
mesajı gönderiyor: Yeni meclis ve hükümet kesinlikle Zat-ı Şahane’ye sadık ve
bağlı olacaktır. Ayrı baş çekmeyecektir. Hatta ben, yeni hükümeti temsilen
İstanbul’a gelip Padişah hazretlerinin eteğini öpeceğim.
Halbuki, İstanbul’a dönmek gibi bir düşünce aklından geçmemektedir.
O kadar geçmemektedir ki, İstanbul’a ancak sekiz yıl sonra, 1 Temmuz 1927’de
gidecektir.
Selanikli her ne kadar (hadîslerde bildirilen) Mesih Deccal, yani Büyük
Deccal değildiyse de, “büyük yalancı”ydı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder