CUMHURİYET BAYRAMI’NI KUTLAYAN CÜBBELİ ATATÜRKÇÜLÜK (NEO KEMALİZM)

 






Cumhurbaşkanı Erdoğan, yıllar önce, yeni hizmet binasının açılış töreninde MİT‘e epeyce bir övgüde bulunmuştu.

Mesela, “MİT Libya‘da üzerine düşen görevleri hakkıyla yerine getiriyor” demişti.

Daha önce de, 15 Temmuz darbe teşebbüsünü kendisinin eniştesi ile hemen hemen aynı saatlerde öğrenebilmek gibi muhteşem bir istihbarat başarısı sergilediği ileri sürülen MİT için, darbe teşebbüsünden sadece 20 gün sonra, TRT ekranlarında, “İstihbarat örgütü yıpratılacak bir örgüt değildir” diye konuşabilmişti.  

O tarihten iki yıl önce, Haziran 2014’te ise, “Herkes zannediyor ki biz Irak’ta bir şey yapmıyoruz. Irak’ta çok şey yapıyoruz biz. Bütün kılcal damarlara kadar girdik çalışmamızı yapıyoruz” diyerek, MİT’in başarısını ilan etmişti.

Hiç kuşkusuz MİT’çiler, sadece Libya ya da Irak’ta değil, yurtiçinde de görevlerini hakkıyla yerine getiriyor.

Mesela 28 Şubat‘ta (İsrail’in, ABD’nin ve Masonların da yönlendirme ve yardımıyla) yerine getirmiş, dönemin başbakanı Erbakan’a ve “irticacı”ların cem-i cümlesine kök söktürmüşlerdi.

*

MİT’in, yurtiçindeki atardamarlar, toplardamarlar ve de kılcal damarlar vasıtasıyla, kimi çevrelerin “dinci, İslamcı” olarak nitelendirdikleri toplulukların “laikçi” hale gelmelerinde dinamo, motor ve katalizör rolü oynadığını fark etmemek için insanın dört yaşındaki bir çocuk zekâsı ile hayatını idame ettiriyor olması gerekir.

Eski MİT’çi Mehmet EymürFatih Altaylı‘nın MİT’le olan bağlantısını açıklamıştı. 

Peki, onun Cübbeli Ahmet‘i ekranlara taşıyarak popüler hale getirmesini “tavşanın suyunun suyu” kabilinden de olsa MİT’le (28 Şubat MİT’iyle) bağlantılı kabul edebilir miyiz?

Ya da, edemez miyiz?

Ki bu Cübbeli Ahmet 29 Ekim 2019’da, cübbe, take, kabak kafa ve gür sakalından beklenmeyen bir kıvraklıkla acayip bir akrobatik hamle yaparak cumhuriyet bayramı tebriği yayınlamıştı: 

“Vatanımızın küffârın işgâlinden kurtarılması netîcesinde gerçekleşen Türkiye Cumhûriyeti Devleti‘nin kuruluşunun 96. Sene-i devriyesini tebrîk eder, dînî ve millî değerlere dayanan kuruluş felsefesine sadâkatle pâyidâr olmasını Cenâb-ı Mevlâ’dan niyâz ederim. Bu vesîleyle vatanımızın halâsında ve devletimizin teşkîlinde emeği geçen tüm şehîd ve gâzîlerimize Yüce Rabb’imden ğarka-i ğarîk rahmetler talep ederim.”

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, vatanın Yunan işgalinden kurtarılması neticesinde gerçekleştiği doğrudur.

Fakat, kuruluş felsefesinin dinî ve millî değerlere dayandığı iddiası yanlıştır.

Cumhuriyet, dinî gayelerle ilan edilmedi.

Osmanlı Devleti yıkılsın, “halife”nin yerini İngiliz piyonu Selanikli Mustafa Atatürk alsın diye ilan edildi.

*

Evet, Cumhuriyet’in ilanının değil fakat Millî Mücadele ya da İstiklal Harbi’nin “icra felsefesi” dinî ve millî değerlere dayanıyordu.

Daha doğrusu öyle zannediliyordu.

Daha sonraki süreçte İstiklal Mahkemeleri‘nde birileri için kalem kıracak, darağaçlarını şenlendirecek olan Mazhar Müfit Kansu’dan dinleyelim:

Erzurum Kongresi’nin bittiği, 7 Ağustos 1919 gecesi Mustafa Kemal Paşa, Süreyya Bey (Yiğit) ile dertleşmesini sürdürürken, aniden beni uyandırıp yanına çağırdı. Bir süre, sonra aramızda şöyle bir konuşma geçti:

“- Mazhar not defterin yanında mı?

“- Hayır Paşam!

“- Zahmet olacak, ama bir merdiven inip alacaksın. Hadi al gel!

“… Hemen aşağıya indim.… Defteri getirdiğimi görünce, sigarasını bir kaç nefes üst üste çektikten sonra; ‘Ama, defterin bu yaprağını hiç kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar mahrem kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir de sen bileceksin ! Şartım bu!’ dedi. Süreyya da, ben de; ‘Buna emin olabilirsiniz Paşam!’ dedik…. ‘Pekâlâ, yaz! Zaferden sonra şekl-i hükümet (hükümetin şekli) Cumhuriyet olacaktır!… Bu bir. İki!; Padişah ve Hanedan hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacaktır. Üç!; Tesettür (örtünme) kalkacaktır! Dört!; Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir!’ Bu anda, gayri ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme baktı. Bu bakış, gözlerin bir takılışta birbirlerine çok şey anlatan konuşmasıydı. Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim. ‘Neden durakladın?’ deyince, ‘Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var.’ dedim. Gülerek; ‘Bunu zaman tayin eder. Sen yaz!’  dedi. Yazmaya devam ettim: ‘Beş!; Lâtin (Avrupa) hurufu (harfleri) kabul edilecek!” deyince ‘Paşam, kâfi, kâfi’ dedim ve biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insanın edasıyla, ‘Cumhuriyetin ilânına kadar muvaffak olalım da üst tarafı yeter!’ diyerek defterimi kapadım, koltuğumun altına sıkıştırdım ve inanmayan bir adamın tavrı ile; ‘Paşam, sabah oldu! Siz oturmaya devam edecekseniz bana müsaade edin!’ diyerek yanlarından ayrıldım.”

(Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le BeraberC. 1, Ankara, 1966, s. 131 vd.)

Cumhuriyet’in ilanı, sonradan Atatürk İlke ve İnkılapları olarak adlandırılan (Yahudi-İngiliz zihniyeti patentli) program çerçevesinde gerçekleştirildi.

Nasıl gerçekleştirildi?

İlim ve irfan, dinî ve millî değerler esas alınarak değil..

Öyle olsaydı Hilafet’in ilgası, Şeriat’in aşağılanması ve yerine laikliğin (siyasal dinsizliğin) benimsenmesi, dinî eğitim ve öğretimin yasaklanması, Kur’an harflerine geçit verilmemesi, millete zorla şapka satılması ve giydirilmesi, Ezan’ın tahrifi vs. zorbalıkları yaşanmazdı.

*

Yahudi-İngiliz zihniyeti patentli program ilim ve irfan, dinî ve millî değerler esas alınarak değil, şöyle bir siyaset anlayışıyla gerçekleştirildi:

“Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere [fikir alışverişi, görüşme] ile, münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed [el koyan] olmuşlardı; bu tasallûtlarını [hakimiyetlerini] altı asırdan beri idame eylemişlerdi. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin [saldırganların] hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline, bilfiil, almış bulunuyor.

Bu bir emrivakidir [oldu bittiye getirmedir]. Mevzuubahs olan; millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmıyacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş [olup bitmiş] bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal, olacaktır.

Burada içtima edenler [toplananlar], Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır.

“Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

(M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, Milli Eğitim Basımevi, 1969, 9. b., s. 690-691; Atay, Çankaya III, s. 149.)

Demek ki, Cumhuriyet’in ilanı, gericilik kabul edilen dinî ve millî değerlere değil, “çağdaş uygarlık seviyesi“ne ulaşmayı amaçlayan bir zihniyete dayanıyordu.

Ve bu zihniyet, Cumhuriyet’in (daha doğrusu Selanikli Atatürk’ün adı konulmamış padişahlığının, diktatörlüğünün) ilan edildiği gün bayram yapılarak çok daha açık ve net bir biçimde ortaya konulmuştur.

Cumhuriyet 1923’te ilan edildi, bayram olarak kutlanması kararı ise, devletin laik gidişatının artık tamamen açığa çıktığı 1925 yılında alındı. 2 Şubat 1925’te, Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı bir kanun teklifi ile 29 Ekim’in bayram olması önerildi. 19 Nisan günü ise teklif TBMM tarafından kabul edildi.

*

Devlet, bayramsız da devlettir.. Fakat, bu bayramı Cübbeli gibi tebrik etmek, Türkiye’nin laikleştirilmesini (siyasal dinsiz hale getirilmesini)  onaylamaktır.

Devlete sahip çıkmak değildir.

Devlete sahip çıkılsaydı, bugün Osmanlı Devleti (birtakım kurumsal reorganizasyon ve reformlar yapılmış olsa bile) ayakta kalmaya devam ediyor olurdu.

Kanun gereği bu bayramı kutlamak (ya da kutluyor gibi görünmek) zorunda olan (müslüman) devlet memurları belki (niyetlerine göre) mazur sayılabilirler, fakat buna hiç de mecbur olmayan Cübbeli gibi biri böyle bir tebrik mesajı yayınlıyorsa, bunun anlamı, laik (siyasal dinsiz) rejim yalakalığıdır.

Cahil sofular bu din cambazının lüzumsuz sakalına, süslü takkesine, kendisinden daha kıymetli cübbesine, huşulu abid görüntüsü vermek için yaptığı teatral numaralara aldanabilirler, fakat kendisini deşifre etmiş durumda.

*

Cübbeli Ahmet, gelen tepkiler üzerine kendisini şöyle savunmuştu (Savunma hakkı kısıtlanamaz):

“Bizim devletin kuruluşunu tebrikimize itirâzı olanlar devlet ve düzen arasındaki farkı fark edemeyecek kadar basîretsizseler, biz ne yapalım?! İlk Meclis’in ekseriyetinin din adamlarından oluştuğu, Buhârî hatimleri ile açıldığı ve devletin anayasasında resmî dîninin İslâm olduğu unutulmamalıdır.

“Şapka kânunu ve buna karşı çıkan bâzı ulemânın îdâmı gibi nâhoş hâdiseler ise kuruluştan yıllar sonra meydana gelmiş olup o günkü düzenle alâkalı konulardır. Yine böylece 1938’de yâni devletin kuruluşundan on beş sene sonra anayasaya giren lâiklik ise devletle özdeşleşmiş bir şey olmayıp ancak düzeni temsil etmektedir. Düzene karşı çıkmak ise devleti reddetmeyi îcâb etmez, dolayısıyla devlete sâhip çıkılmalı, İslâm’a muhâlif düzenlere ise itirâz edilmelidir. Aksi takdirde Suriye ve Irak gibi komşularımızda ne can, ne mal, ne ırz, ne de din güvenliğinin kalmadığı görülmektedir.

“Dolayısıyla devlete karşı çıkanlar, hdp ve pkk ile aynı safta bölücülüğe hizmet ettiklerini unutmamalıdır.

“Bizim tebrîkimiz ise; zâten Osmanlı devleti yıkılmışken, halîfe mevcut değilken ve kâfirler memleketimizin vilâyetlerini işgâl etmişken, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşları’yla onların püskürtülmesi netîcesinde devletsiz kalan milletin muhâfazası maksadıyla Müslüman Türk milleti tarafından tasvîb edilerek kurulan devlet ile alâkalıdır ve bu devlet devâm etmekte olup “Devlet-i Ebed Müddet” tâbiri de bu mânâda kullanılmaktadır. Ama ârızî olan düzenler bugünkü başkanlık sisteminin getirilmesinde de görüldüğü gibi değişmeye elverişlidir. Bu yüzden devlet ile düzeni birbirine karıştıranlar büyük yanlışa düşmüş olurlar!

“Devletsiz ve vatansız kalanların dinlerini de yaşayamadıkları ve nâmuslarını dahî koruyamadıkları en yakın komşularımızda net bir şekilde görülmekteyken devlete karşı açıklamalarda bulunmak Müslüman ferâsetiyle bağdaşmaz!”

Cübbeli komedyenin ifadeleri bunlar..

Bu komik adamın, devlet-düzen ayrımı çerçevesinde, Çınaraltı Kahvehanesi kültür düzeyinde bir devlet ve siyaset felsefesi ürettiği görülüyor.

Aynı ayrımı, İngilizperest (Kral Charles Hüseyin hayranı) Mehmet Şevket Eygi de yapıyor, bir taraftan İslamcılar’a lanet okurken diğer taraftan İngiltere’deki sınırlı sorumlu Şeriat mahkemeleri için övgüler düzüyordu.

Devlet ve düzen ayrı ya, işi, Avrupa Müslümanları’nın İngiltere Kraliçesi‘nin hakimiyeti altında bir halife seçmeleri uçuk-kaçık-sapık teklifine (mezhepsiz içtihadına) kadar vardırmıştı.

Cübbeli, henüz yolun başında..

Evet, bu komik şahsın şunu anlaması gerekiyor: Devlet ayrı, rejim ayrı ise, mesela müslüman olan bir Alman, şöyle mi düşünecektir: “Devlet ayrı, düzen ayrı. Buradaki düzene karşıyım, fakat devletime bağlıyım.”

Devlet ve düzen ayrımı, gerçeklikte var olan bir ayrım değildir, zihinsel bir soyutlamadan, salt zihinde var olan “itibarî” bir ayrımdan ibarettir.

Gerçeklikte ikisi aynı şeydir.

Ki bu, Cübbeli’nin cumhuriyet bayramı tebriğinin muhtevasında da kendisini göstermektedir; bu tebrik ile, “düzen” de dolaylı biçimde aklanmakta ve onaylanmaktadır.

*

Fatih Altaylı’nın komik çömezi şunu da söylüyor:

“İlk Meclis’in ekseriyetinin din adamlarından oluştuğu, Buhârî hatimleri ile açıldığı ve devletin anayasasında resmî dîninin İslâm olduğu unutulmamalıdır.”

Müşrik Mekke şehir devleti de, kuruluşu itibariyle bir peygambere dayanıyor: Hz. İsmail a. s’a...

O toplumda putçuluk sonradan başladı..

Yine de aralarında tek tük hanîfler (tevhid ehli) kalmıştı.

Peygamber Efendimiz s.a.s., “Devlet ayrı, düzen ayrı.. Ben, devletime bağlıyım” mı diyordu?

Evet, Mekke’den hicreti, Medineliler’in davetinden sonra oldu.. Fakat ondan önce Resulullah s.a.s. Ukaz Panayırı’nda bütün Arap kabilelerine tek tek başvurmuş, onlara iman edip kendisini barındırmaları teklifinde bulunmuştu.

Bu gayeyle Taif’e de gitmişti.

*

1924 Anayasası‘ndaki “devletin resmî dini” kaydına gelince..

Önemli olan şu anki durumdur.. Mesela herhangi bir kimse İslam’ı bırakıp dinsiz ya da ateist olsa, o kişiyi, “Ama eskiden onun nüfus cüzdanının din hanesinde İslam yazıyordu” diye, ancak bir geri zekâlı savunabilir.

Ya da milleti geri zekâlı zanneden bir şarlatan..

Devletin dinsizliğinden yana olan devletçi taife, anayasada İslam kaydının yer almasına razı olmayacak, bu konuda milim geri adım atmayacak, asla taviz vermeyecek, fakat Cübbeli gibi mugalatacıların aldattığı müslüman millet, “Fî tarihinde anayasada resmî din olarak İslam gözüküyordu” diye ahmak tesellisi ile kendisini avutacak..

Muhteşem bir dönme dolap..

*

Cübbeli zayiat bir de Osmanlı Devleti’nin yıkılmış olduğu müjdesini veriyor. Sanki haberimiz yokmuş gibi..

Osmanlı’yı yıkan, Cumhuriyet’in ilanıydı.

İstenilseydi, cumhuriyet ilan edilmezdi. Fakat o zaman, Mustafa Kemal cumhurbaşkanı unvanı ile devletin başına geçemez, diktatörlüğünü kuramazdı. Dolmabahçe Sarayı’nda yaşayıp ölemezdi.

Cübbeli zahmet bir de, “Halife mevcut değilken” diyor.. Halife mevcut değildi de, Abdülmecid kimin yerine halife yapılmıştı?

Devlet-i ebed müddet lafına gelince.. Ahmak adam bunu söylerken Osmanlı Devleti’nin yıkılmış olduğunu söylemiş bulunduğunu unutmuş durumda..

Bu devlet-i ebed müddet hurafesi ne ayetlerde geçer ne de hadîslerde.. Birilerinin uydurmasıdır..

“Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapıp yalvarma! O’ndan başka tanrı yoktur. O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas, 28/88)

Ancak, Kur’an‘a göre değil, “derin” birilerinin üfürdüğü hurafelere göre düşünen Cübbeli fecaat farklı kanaatte..

Ona göre, devlet, ebed-müddettir, ebedîdir, ârızî olan düzenler bugünkü başkanlık sisteminin getirilmesinde de görüldüğü gibi değişmeye elverişlidir”.

Cübbeli gibiler, “basiret” sahibi ilan ettikleri cehennemliklerin felsefesi ve üslubu ile konuşmaya ne de meraklılar:

“İnsanları, kendilerine azabın geleceği gün ile uyar. Zira o gün zalimler, “Ey Rabbimiz! Yakın bir süreye kadar bizi ertele de senin çağrına uyalım ve peygamberlerin izinden gidelim” diyecekler. Onlara şöyle denilecek: “Daha önce siz, sonunuzun gelmeyeceğine (sizin için zeval bulunmadığına) yemin etmemiş miydiniz?” (İbrahim, 14/44)

*

Cübbeli’nin bir başka demagojisi de şu cümle:

“Devletsiz ve vatansız kalanların dinlerini de yaşayamadıkları ve nâmuslarını dahî koruyamadıkları en yakın komşularımızda net bir şekilde görülmekteyken devlete karşı açıklamalarda bulunmak Müslüman ferâsetiyle bağdaşmaz!”

Mesela Doğu Türkistanlılar da böyle mi düşünmelidir?

“Devlet ayrı, düzen ayrı; mevcut devlete bağlıyız, düzenine karşıyız” mı demeliler?

İster İslam devleti olsun, isterse küfür devleti, bir yerde siyasal otoritenin bulunması önem taşır. O yüzden bir hadîs-i şerîfte “Sultanın (devletin) bulunmadığı yerlere gidilmemesi” tavsiye edilir.

Avrupa‘da yaşayan Türkler için Danimarka, İsveş, Fransa, Almanya, Hollanda, Avusturya vs. kendi devletleri de, vatanları da olmayabilir, fakat orada bir devlet bulunduğu için, o devletle aralarında, belirli hak ve hürriyetlerini garanti altına alan bir sözleşmeleri/anlaşmaları mevcuttur.

Bu, vatanını ve devletini terk edip mülteci/sığınmacı konumunda olanlar için de böyledir.

Muhammed Hamidullah gibi “vatansız” (heimatlos/haymatlos) statüsünde yaşamış olanlar, yaşayanlar için de böyle..

*

Ayrıca, küfür devletlerinin (ya da zalim devletlerin) İsrail’de olduğu gibi bizzat kendileri bazen düzen/rejim karşıtlarının can, mal ve namusu için tehdit haline gelebilir.

Alenen ya da örtülü yöntemlerle (gizli servisler eliyle) tehlikeli ilan ettikleri rejim/düzen muhaliflerini öldürebilirler.

Mesela İttihat ve Terakki Çetesi, iktidarda olduğu dönemde İstanbul’da iki muhalif gazeteciyi güpegündüz sokak ortasında fedaileri eliyle katletmiş, böylece iki bin gazetecinin kendisine sansür uygulamasını, “düzen” açısından suya sabuna dokunmaz yazılar yazmasını sağlamıştı.

Irz ve namus için de aynı durum söz konusu..

Laik (siyasal dinsiz) devletlerin, kimi zaman muhaliflerine (kadın olsun, erkek olsun) şantajla kullanabilmek için resmen (“gizli servis / istihbarat teşkilatı” yasaları ile “koruma” altına alınmış) namus tuzakları kurdukları bilinen birşey.

Şantaj alenen yapılmadığı için toplumun haberi olmuyor, o başka..

(Mesela 2011 seçimleri öncesinde MHP’nin üst düzey yöneticilerinin bel altı kasetleri şantaj için değil, kamuya açık “itibar suikasti” ya da infaz için kullanılmıştı.

Belki daha önce şantaj için de kullanılmış olabilir, fakat yayınlandıklarında gaye şantaj değildi, infazdı.

Aynı durum Deniz Baykal için de geçerli.

İnfaz edilmeyen, farklı odakların şantajına maruz kalanlar ise, şantajcıların önündeki oryantal icracılar olarak rollerini ifa etmeye ve itibarlı vatandaşlar olarak vatana ve millete hizmet sunmaya devam ederler.)

*

Cübbeli, Ehl-i Sünnet şampiyonluğu yaptığına göre, şu satırları da okumalıdır:

“el-Hülasa’da şöyle varid olmuştur: Kim ki, bir mecusiye nevruz günü (ilkbaharın birinci günü ki, martın dokuzuncu günüdür) bir yumurta hediye etse kâfir olur. Çünkü böyle yapmakla küfründe ona yardım etmiş, azgınlığını teşvik etmiş olur. Yahut hediye vermekle onlara hediyeleşmekte benzemiş olur.

“Bunun aksi ifadesi şöyledir ki, eğer aynı günde müslümana hediye verse kâfir olmaz. Bu meselenin incelenmesi gerekir, çünkü bunda da benzemek vardır. Ancak bu güne mahsus olmasında kasıt bulunmazsa bu durum hariç.

“Mecmaü’n-Nevazil’de varid olmuştur ki, mecusiler nevruz günü eğlenmek için toplanırlar, bunları gören müslüman da, “Koydukları bu adet ne güzel bir adettir” derse, o kimse kâfir olur. Çünkü o kimse, bunun İslam sîret ve adetini çirkin göstermesini tazammun etmesiyle beraber küfrün koyduğu ve kâfirlerin benimsedikleri şeyi güzel görmüştür. [Böylece, nevruzla ilgili hadîste bildirildiği şekilde, Allahu Teala’nın bayram konusunda yaptığı değişikliği kötü görmektedir.]

“Fetava-yı Suğra’da varid olmuştur ki, kim ki nevruz günü birşey satın alsa, bundan evvel aynı şeyi satın almazdı ise ve bu satın alışı ile nevruz gününe tazim ve hürmeti murad ederse o kimse kâfir olur. Çünkü o kimse kâfirlerin bayramına tazîm etmiştir. Eğer alışı o güne tesadüf eder de, o günün nevruz günü olduğunu bilmezse kâfir olmaz. Şârih (ifadeyi şerh edip açıklayan alim), “O günün nevruz olduğunu bilirse ve fakat başka bir sebepten dolayı satın alırsa, bu sebepler de ziyafet vermek ve benzeri gibi hususlar olursa, o kimse kâfir olmaz derim” diyor.

“Bir kimse birine nevruz günü hediye verse ve bununla o güne tazim etmeyi (saygı göstermeyi) murad ederse o kimse kâfir olur. Eğer bir kimse, nevruz gününe ait olan birşeyi isterse onun küfre düşmesinden korkulur.

“el-Yetîme’de zikredilmiştir ki, bir kimse nevruz günü hiçbir müslümanın satın almadığı birşeyi o güne tazim için satın alırsa kâfir olur.

“Ebu Hafs el-Kebîr’den rivayet edilmiştir: Bir adam Allah’a elli sene ibadet edip nevruz günü gelir de o güne tazim etmeyi kastederek bazı müşriklere birşey hediye ederse, o kimse yüce olan Allah’a küfretmiş olup, elli sene içinde yapmış olduğu ibadet ve taat boşa gider. Çünkü o toplantıda küfrü ilan etmek vardır. Ve oraya çıkan da onlara yardım etmiş gibi olur. Kâfirlerin toplantı yerine çıkmaya kıyas etmekle, mecusilerin nevruz gününe çıkmayı, o günde onların yaptıklarına uymayı da ele alarak, bu hususun da küfrü mucip olduğunu söyleriz.”

(Aliyyü’l-Karî, Fıkh-ı Ekber Şerhi, çev. Hüseyin S. Erdoğan, İstanbul: Hisar Y., s. 479-480.)

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

E-KİTAP: ATAŞEYH HEYKELİNE RABITA CUMHURİYETİ

https://archive.org/details/ataseyh-heykeline-rabita-cumhuriyeti ATAŞEYH HEYKELİNE RABITA CUMHURİYETİ   Dr. Seyfi SAY   İÇİNDE...