FETÖ'NÜN TELEKIZLARLA "TULUM" PROJESİ

 










Sabah gazetesinin (Yeni Akit gazetesini kaynak göstererek verdiği) “Fetö, TSK'ya telekızlarla sızmış” başlığını taşıyan bir haberi üzerinde duruyorduk. Araya Altay Cem Meriç vakası girdi.

Habere göre, (sonradan adı FETÖ yapılan) “Paralel Devlet Yapılanması’nın telekızlarla çalışma yöntemlerine" ulaşılmıştı.

17 kişinin tutuklandığı İzmir merkezli casusluk soruşturmasında, şüphelilerin el konulan bilgisayarlarında, paralel çete FETÖ'nün telekızları nasıl kullandığına ilişkin ayrıntılı plan ve yönergelere rastlanmıştı.

Şüphelilerin bilgisayarlarında, telekızların askerlere nasıl ulaşmasını adım adım gösteren “A planı”, “B planı”, “İnternet” ve “KKTC yapılanma” başlıklı verilen dosya ve powerpoint unum dosyaları bulunmuştu.  

“KKTC yapılanma” başlıklı belgede şu ifadeler yer alıyordu:

“Kıbrıs tam olarak istediğimiz bir ortama sahip; seks, alkol, uyuşturucu çok normal ve herkes arasında ileri seviyede yaygın.

“Otellerin teknik servis ekibine eleman sokmamız ve onların vasıtasıyla güvenlik kamerası görüntülerini arşivlemeliyiz. Ayrıca istediğimiz odalara kamera yerleştirebilmeliyiz. Özellikle kumar oynayan üst düzey personel için. Şu ana kadar bir iki otel yöneticisi ricamızı kırmadı elindeki görüntüleri verdi.

“Ayrıca otellerin rezervasyon listelerini önceden alıp, kimin ne zaman geleceğini bilip ona göre kişileri hedefe alabiliriz.

“TSK’ya yeni tayinle gelenleri (özellikle yeni teğmenleri) çok hızlı bir şekilde oryantasyon adı altında mutlaka bizim belirlediğimiz gece klübüne götürmeliyiz. Bu konuda tulum çıkarmalıyız.”

(http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/11/14/feto-tskya-telekizlarla-sizmis

*

Konuyla ilgili bir önceki yazıda, FETÖ’nün masum bir hareket olmadığını belirtmiştik.

FETÖ’nün bir CIA-MİT ortak projesi olarak ortaya çıktığnu, temel yaklaşımları ve söylemlerinin bu proje çerçevesinde şekillenmiş olduğunu dile getirmiştik.

Bazı kusurlarını da saymıştık:

Laf cambazlığıyla cihadı terör gibi gösterme,

Dinler arası diyalog edebiyatı ile Hristiyanlık ve Yahudilik sempatizanlığı yapma,

İslâm ahlâkı”nı savunuyormuş gibi gözükerek İslam’ın siyasal boyutunu değersizleştirme,

İslam birliği hedefini ve Şeriat’ın hakimiyeti (İslam hukukunun üstünlüğü) ilke ve idealini “dinin ideolojileştirilmesi” diye yaftalayarak dolaylı biçimde reddetme,

Bu ilke ve idealleri savunanları (yine dini ideolojileştirme suçlamasıyla) Siyasal İslamcı ya da sadece İslamcı etiketiyle karalama, laik (siyasal dinsiz) demokrasiyi Şeriat devletine tercih etme.. Vs. vs. ..

Bunlara, insanları “gaza getirmek” için yaptıkları hileleri de eklemek gerekiyor. Güya Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bunların şarkılı türkülü, çalgılı çengili, kızlı erkekli Türkçe Olimpiyatları’nı teşrif ediyordu. Bir kişi de değil, on kişi bunu rüyasında görüyordu.

İşi iyice ayağa düşürmüşlerdi.

Ancak, bu tür “istihbaratçı hileleri”nin iktidar cenahı tarafından yapıldığına da şahit olduk.

Mesela, Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı sırasında, kendilerini İsmailağa Cemaati mensupları olarak gösteren cübbeli sarıklı birileri, Medine’de rüya gördüklerini, başbakanlığın Davutoğlu’na Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından verilmiş olduğunu kameralar önünde söylemişler, bu müthiş haber, Odatv.com gibi mecralarda yayınlanmıştı. (Bkz. https://www.dailymotion.com/video/x2s61gt)

Gençlik çağımızdaki o banka reklamı aklımıza geliyor: “Aslında yok birbirimizden farkımız, ama biz…”

*

Sabah’ın haberi böylesi bir “Kıbrıs yapılanması”ndan söz ediyordu, fakat yargılama safhasında bunların hiçbiri gündeme gelmedi.

Demek ki, algı operasyonu için belge uydurulmuştu.

Belge gerçektiyse, neden o polislere “ellerindeki görüntüleri” veren otel yöneticilerine hesap sorulmamıştı?

İfade açık:

“Şu ana kadar bir iki otel yöneticisi ricamızı kırmadı elindeki görüntüleri verdi.”

Asya Finans’a kazara para yatıranların bile FETÖ’cü muamelesi gördükleri bir ortamda, o “bir iki otel yöneticisi”nin “suç örgütü üyeliği”nden yargılanmaları gerekmez miydi?

İki kere suç işlemişler: Bir, izinsiz olarak insanların uygunsuz görüntülerini almışlar. İki, bunu bir suç örgütüne teslim etmişler.

Ancak, yargılanan polislere bu yönde bir suçlama yöneltilmediğini biliyoruz. Demek ki, Yeni Akit ve Sabah, o polislere karşı iftira suçu işlediler.

Ve hesap vermediler.

*

Söz konusu belgeyi uyduranlara gelince.. 

Bu işleri bildikleri anlaşılıyor.. 

Gerektiğinde bir iki otel yöneticisi ile görüşüp ellerindeki görüntüleri alabildikleri, böyle şeylere akıllarının yettiği, bu tür dolapların nasıl çevrildiği hususunda fikir ve tecrübelerinin bulunduğu kanaatine varmak mümkün.

Suçlananlar, başta il emniyet müdürü olmak üzere İzmir’deki polisler.. Fakat, belgedeki üsluba baktığımızda, İzmir’i değil de yurtiçini, yurtdışını, memleketin dört köşesini takip eden bir istihbarat teşkilatı havasında konuştuklarını görüyoruz.

İzmir’deki polisten, “Falanca ilçede şu türden işler dönüyor, filanca mahallede şöyle bir çete var, feşmekan muhitte şöyle dalavereler çevriliyor” gibisinden malumatfuruşluklar beklenir, fakat bunlar resmen Kıbrıs’ın bağırsaklarının röntgenini çekmişler: “Kıbrıs tam olarak istedikleri bir ortama sahipmiş; seks, alkol, uyuşturucu çok normalmiş ve bu melanetler herkes arasında ileri seviyede yaygınmış”.

Öyle bir çete ki, üyeleri, bu tür suçlarla mücadele etmesi gereken polisler.. Başlarında da il emniyet müdürü var..

*

Polisler böyle işlere bulaşsalar, tutup böyle belge mi oluştururlar?.

Diyelim ki oluşturdular, bu üslupla mı oluştururlar?

Dünyanın en ahlâksız çetesi bile, böylesi belgeler oluşturacak olsa, bu üslubu kullanmaz.

Mesela hırsızlık çetesi, üyelerine şu şekilde seslenir: “Milleti aldatarak, dolandırarak, çalıp çırparak zenginleşenlere, o haksız servetlerini tıkınma fırsatı vermeyeceğiz.”

Terör örgütü kuran da, “Asıp keseceğiz, banka soyacağız, milletin başına bela olacağız, çalışmadan, birşey üretmeden başkalarının sırtından yaşayıp gideceğiz, vahşi asalaklar olacağız” demez, “Devletin zulmünden mazlum halkımızı kurtarmak için başkaldıracağız, canımızı ortaya koyacağız, direneceğiz” filan der.

Kimse ayranım ekşi demez.. En büyük fesatçı ve bozguncular bile kendilerini ıslah ediciler olarak tanıtırlar. Yaptıklarına mutlaka süslü püslü, sanatkârane bir kulp takarlar. (Gerçi Türkiye’de meramını lafı hiç dolandırmadan, edebiyat yapmadan “Milletin ..ına koyacağız” açıklığında ifade eden dürüst ve dobra insanlar da var ama, istisna.)

Evet, “KKTC yapılanma” başlıklı belge gerçek olsaydı, “Kıbrıs tam olarak istediğimiz bir ortama sahip; seks, alkol, uyuşturucu çok normal ve herkes arasında ileri seviyede yaygın” şeklindeki bir ifadeyle başlamazdı.

“Kıbrıs’taki yozlaşma had safhada, buna bulaşanların görüntülerini ele geçirip yaptıklarının faturasını önlerine koymalıyız” gibisinden bir cümleyle başlardı.

*

Gelelim diğer paragrafa:

“Otellerin teknik servis ekibine eleman sokmamız ve onların vasıtasıyla güvenlik kamerası görüntülerini arşivlemeliyiz. Ayrıca istediğimiz odalara kamera yerleştirebilmeliyiz. Özellikle kumar oynayan üst düzey personel için. Şu ana kadar bir iki otel yöneticisi ricamızı kırmadı elindeki görüntüleri verdi.”

İzmir’de çalışan üç beş tane polissin, ve öyle bir ağa sahipsin ki, Kıbrıs’taki otellerin teknik servis ekibine varıncaya kadar her yere eleman sokuyorsun..

Bu güce sahip olsan, basit bir polis olarak sabahtan akşama kadar amir kahrı mı çekersin? Seni istedikleri gibi sağa sola, şu şehre bu şehre atamalarına tepkisiz mi kalırsın?

Memur maaşıyla ay sonunu nasıl çıkarırım diye hesap kitap yapmaya razı mı olursun?

Basit polissin, fakat telekızlarla pezevenklik yapıyorsun, ve de elinin altında, teknik elemanlar bile var.. Bunlar, Kıbrıs’a git dersen hemen Kıbrıs’a gitmeye razı oluyorlar. Dahası, Kıbrıs’ta herhangi bir yerde değil de senin belirlediğin otelde çalışmayı da kabul ediyorlar. 

Bunu üç beş polis yapamaz.. Bu güç sadece istihbarat servislerinin elinde bulunur. Çünkü istihbarat servislerinin çalışanları, istenilen her yerde çalışmayı kabul ederek işe başlarlar. Şantaj, tehdit ve duygu sömürüsü gibi türlü yolları kullanarak pekçok kimseyi eleman ve muhbir haline getirirler.

Evet, böylesi bir ağı ancak istihbarat servisleri kurabilirler.. FETÖ’cüsü, Süleymancısı bile bunu başaramaz, çünkü elemanlarını ancak “İnsanlığa hizmet, sevap, ecir, kendini Allah yoluna adama” vs. gibi söylemlerle motive edebilirler. “Otele gideceksin, milletin yatak muhabbetlerinin çetelesini tutacaksın” diyerek adam çalıştıramazlar.

(İstihbarat servisleri cemaatlere özellikle sızarlar, oralarda köşe başlarını tutarlar. Bazen siz, bir etkinliği herhangi bir cemaatin ya da o cemaatteki birilerinin gerçekleştirdiğini zannedersiniz, fakat aslında ardında istihbarat servislerinin yönlendirmesi vardır. 

Mesela FETÖ için ajanlık, yabancı istihbarat servisleriyle irtibat vs. gibi suçlamalar yapıldı. Şimdi Süleymancılar ve Kuytul grubu için de yapılıyor. Bunlara sadece yabancı gizli servislerin sızdığını, yerli-milli olanların hiç karışmadıklarını, hiç dahil olmadıklarını kabul etmek, söz konusu yerli-milli servisleri acizlik, beceriksizlik, tembellik ve işe yaramazlıkla suçlamak olur.)

*

Evet, otellerin teknik servis ekibine eleman sokmalılarmış, ve onlar vasıtasıyla güvenlik kamerası görüntülerini arşivlemelilermiş.

Sabah’ın Yeni Akit kaynaklı haberi doğru olsaydı, bu sözde belgenin yanısıra o “arşiv”e de ulaşılırdı.

O arşiv neden ortada yok? Neden mahkeme safahatında gündeme gelmedi?

Belli ki belge, bu tür görüntüleri arşivlemeye alışkın birileri tarafından "uydurulmuş".

Belgede bir de, “Ayrıca istediğimiz odalara kamera yerleştirebilmeliyiz” ifadesi var. Otel hazır, teknik eleman hazır, oda hazır, telekız da istemediğin kadar, bir eksik kamera.. Kamera da zaten ellerinde sebil.. Eh, geriye bir tek görüntü kalıyor. Un var, yağ var, şeker de var, niye helva yapmasınlar ki?

Ancak, burada “belgenin üstün zekâlı mucitleri”nin hedefi biraz şaşırdığını görüyoruz. Kameralar, “telekız tutkunu askerî personel” için olmaktan çıkıyor, “Özellikle kumar oynayan üst düzey personel için” haline geliyor.

Bu “üst düzey” adamlar yatakta kumar oynamayacaklarına göre, çekeceğiniz görüntüler yine telekızlı birşeyler olmalı. Kumar oynayan üst düzey subayların görüntüleri, kumar oynamayan üst düzeylerin görüntülerine ne bakımdan daha üstün?

*

Teknik servis elemanı demişken şunu da belirtelim: Eylül 1993’ten itibaren kapanana kadar İslâm dergisinin son genel yayın yönetmeni olarak çalıştım. Mart 1997 tarihli sayımız önem taşıyordu, çünkü 28 Şubat’ı takip eden sayı idi. Dergi baskıya hazırdı, fakat başyazarımız Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca, yazısını geç gönderdi, 5 Mart diye hatırlıyorum.

Derginin münderecatını, 28 Şubatçı Amerikan ve İsrail uşaklarına sert tepki gösterecek şekilde hazırlamıştım. Bu meyanda Esad Efendi’nin bir konuşmasını (elindeki tüfekle nişan aldığı) bir fotoğrafı eşliğinde koymuştum. Attığım başlık da, darbe şakşakçısı gazetelerin attığı kadar sert olmasa da, sertti. Ve sert bir “editör” sunuşu da yazmıştım.

Esad Efendi’nin başyazısı, benim istediğim ve tahmin ettiğim gibi geldi. Darbecileri doğrudan İsrail uşaklığıyla suçlayan (kelimenin tam anlamıyla “tarihî”) bir yazıydı. Belki de, bütün yazarlık hayatı boyunca kaleme almış olduğu en önemli metindi. Böylece, o sırada korkmuş, sinmiş ve pısmış olan bütün bir muhafazakâr camiaya, mırıltı, vızıltı, inilti ve sızıltı kabilinden de olsa tepki gösterme cesareti geldi.

(Fethullah ve cemaati hariç. Onlar, Amerikan ve İsrail uşağı darbeci subaylar ve MİT’çiler karşısında alttan almaya, darbecilere “mahcup” bir destek vermeye devam ettiler. Ve Esad Efendi, o güne kadar aleyhinde konuşmadığı Fethullah için “Ona hoca demeyin” dedi.)

*

Söz konusu sunuş yazımdan dolayı hakkımda DGM’de dava açıldı. Fakat burada dile getirmek istediğim husus bu değil. Dergi basılmış halde önüme geldiğinde, benim Esad Efendi’nin konuşması için belirlediğim sert başlığın atılmış, yumuşak bir ifadenin konulmuş olduğunu görmüştüm. Bunu, dergiyi yayınlayan Vefa Yayıncılık’ın genel müdürünün yapmış olduğu belliydi.

Ancak, ayın sonlarına doğru (sanırım 21 Mart’ta), Hürriyet’in sahibi Aydın Doğan’ın Radikal gazetesinde, dergimiz aleyhinde bir yazı çıktı. Orada, Esad Efendi’nin konuşmasının başlığı da yer alıyordu. Ancak, başlık, benim belirlediğim fakat baskıya girmeyen başlıktı.

Yani dergimiz, daha baskıya gitmeden, okurların eline geçmeden önce, basılmamış taslak sayfalar olarak birilerinin önüne gitmişti.

Evet, dergimizde, aynı zamanda istihbarat birimlerine hizmet eden kişiler de vardı. Kuruluşundan kapanışına kadar hiçbir zaman eksik olmadılar.

Bunlar, çalışmalarımızı sabote de ediyorlardı. Mesela, önce çaycı olarak çalışmaya başlayan, sonra “On parmak daktilo yazabiliyorum” filan diyerek dizgici olan bir genç, en ihtiyaç duyulduğu zamanlarda “Hasta oldum, bugün rahatsızım, şöyle oldu, böyle oldu” diyerek işe gelmez, programımızı aksatırdı.

Şerefsizin bunu kasten yaptığını anlamam için köprülerin altından çok sular akması, insanlara olan hüsnüzan ve itimadımda kapanmaz gedikler açılması gerekiyordu.

*

Bir sonraki cümle:

“Ayrıca otellerin rezervasyon listelerini önceden alıp, kimin ne zaman geleceğini bilip ona göre kişileri hedefe alabiliriz.

Söz konusu polislerin davasında böyle bir suçlama yapılmadı. Ancak, istihbarat teşkilatlarının bu şekilde çalıştığını biliyoruz. Hedefe koydukları kişilerin sadece otel rezervasyonlarını değil, her tür rezervasyonunu (otobüs, tren, uçak yolculuğu, tedavi randevusu vs.) takip ediyorlar.

Bu cümleye bakılırsa, İzmir’deki polislerin sadece bu şehirdeki subayları değil, Kıbrıs’takileri de hedefe koymuş olmaları gerekiyor. İzmir’deki subayın Kıbrıs’ta işi ne?

Tabiî meselenin bir de telekız boyutu var.. Bu hesaba göre, polislerin kendi aralarında şöyle konuşuyor olmaları gerekiyor: 

“Hasan, bak hele bak, bizim Albay Toray hafta sonu gene Kıbrıs’ta.. Beş yıldızlı Zampirik Oteli’nde oda ayırtmış.. Bizim telekızlardan şu sıra boşta kimse var mı?.. Arya mı var?.. Tı, Arya onun tipi değil, fazla kilolu.. Neva boşta mı?.. He mi?. İyi, Neva’ya hemen bir Kıbrıs bileti alalım, Albay’ı kafese alsın.. Zaten Neva’nın daha önce Albay’la tanışmasını sağlamıştık. En iyisi, Albay’ın gideceği uçakta Neva’ya da yer ayırt.. Neva kendisinin de aynı uçakta olduğunu Albay’a bir şekilde farkettirsin. Mehmet’e söyle, sana bunun için ortak hesaptan para versin. Albay Neva’ya yüz vermezse ortada kalmasın, bir otele gidebilsin. Fakat Neva’nın bir yedeği de bulunsun.. Otelin teknik servisindeki elemanımız Toygun’a haber ver, oradaki telekız kadromuzdan uygun birini hazırda tutsun. Neva olmazsa, Niza..”

*

Son paragraf:

“TSK’ya yeni tayinle gelenleri (özellikle yeni teğmenleri) çok hızlı bir şekilde oryantasyon adı altında mutlaka bizim belirlediğimiz gece klübüne götürmeliyiz. Bu konuda tulum çıkarmalıyız.”

Habere göre, bunu polisler yapıyor.. Hem de “dindar bir cemaat” mensubu olarak bilinen polisler..

TSK’ya yeni tayinle gelenleri cemaatlerine kazanmak gibi bir siyasetleri ya da çalışmaları yok. Bir gece kulübünün simsarları ve gizli ortakları gibi hareket ediyor, yeni atanmış teğmenleri hemen gece kulübüne taşıyorlar.

Hedefleri tulum çıkarmak.. Şu da nazar boncuğu olsun diye birini bile kenarda bırakmak istemiyorlar..

"Teğmenlerden bazılarını alıp cemaat evlerine, dersanelerimize filan götürelim, beraber camiye cumaya gidelim ayağından kafaya alalım" da demiyorlar. Hepsi için istikamet gece kulübü..

İstihbarat teşkilatları bir cemaate sızdıklarında, oradaki “istikbalini parlak” gördükleri bazı kişileri allem edip kallem edip, “Gel şuraya da gidelim, gel şu tarihî mekanı da görelim, gel şu filmi de izleyelim, gel şu konseri de dinleyelim” filan diyerek gece kulübü ve kumar masaları da dahil olmak üzere olmadık yerlere sürükleyebilir, sonra da bu ortak maceralar üzerinden o kişileri “ajan, eleman ya da muhbir” haline getirebilirler, fakat bir cemaatin, ne kadar hain olursa olsun, TSK personeline yönelik böyle akla ziyan “tulum” (tekil hedefler değil, tulum) projeleri asla olmaz. Tulum peynirleri olur da, böyle tulum projeleri olmaz.

Bu kadar kötü olamazlar demiyorum, bu kadar aptal olamazlar.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

FETÖ'NÜN TELEKIZLARLA "TULUM" PROJESİ

  Sabah  gazetesinin ( Yeni Akit gazetesini kaynak göstererek verdiği) “ Fetö, TSK'ya telekızlarla sızmış”  başlığını taşıyan bir haber...