Türkiye’nin “istiklal
harbi / kurtuluş savaşı / milli mücadele” hikâyesinin içyüzünü en güzel
özletleyen cümle, İsmet’e ait.
Bu İsmet, herhangi bir
İsmet değil.
Selanikli Mustafa
Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin
ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral
İsmet İnönü.
1973
yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde,
“istiklal mücadelesi”nin ardındaki sihirli değneği, son derece veciz ve özlü
bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirdi:
"İstiklâl
mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve
diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün
olmuştur."
(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli
sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası,
İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)
*
Sözü edilen
müttefikler, Fransızlar ile İtalyanlar..
Bunlar, Selanikli’nin
Osmanlı Devleti’ne karşı verdiği “istiklal mücadelesi”ne sadece mecburiyet
icabı zoraki ya da kerhen destek vermiş değiller, gönüllü destek de verdiler.
Mehmet Hasan Bulut, bu
bağlamda şunları söylüyor:
“…
İtalyanlar da Anadolu’daki Milliyetçi Harekete en başından beri destek
oluyorlardı. Mart 1920’de İstanbul işgal edildiği zaman îttihâtçıların ileri
gelenlerinden bir kısmını gizlice Antalya’ya kaçırmışlardı. Ayrıca İttihâd ve
Terakki mensuplarının çoğu İtalyan locasına bağlı olduğundan,
İstanbul’da kurdukları teşkilât İtalya tarafından destekleniyordu. Yani İtalya
Maşrık-ı Âzâm, 1908 İhtilâlinden sonra yeni bir ihtilâl için birkez daha
kolları sıvamıştı. Teşkilâtın siyâsî kısmından Teşkilât-ı Mahsusa mensubu
Yüzbaşı Edip Bey, Mustafa Kemal’in Roma temsilcisi olmuştu. İtalya’da savaş
malzemesi satın alıyor ve gemiyle Anadohrya gönderiyordu. Mustafa
Kemal’in Anadolu’ya geçmeden evvel İstanbul’da görüştüğü İtalyan
Yüksek Komiseri mason Kont Sforza ile birlikte çalışan Macedonia
Risorta’nın üstâdı Carasso da mâlî olarak ona yardımcı oluyordu.”
(Mehmet
Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey
Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 389-90.)
İtalyanlar daha
fazlasını da yapıyorlardı, yaptılar. Herşeyden önce, “kendi
bölgelerindeki silah depolarını açarak, Kuvayı Milliye'ye yardım
ediyorlardı” (Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, 11. b.,
Ankara: Maki Basın Yayın, 2006, s. 40.)
Ayrıca, Ankara’ya
herşeyi ucuza sattılar.
Mevlüt
Çelebi, "Milli Mücadele Döneminde
Ankara-italya ilişkileri, 1920-1923" adlı doktora tezinin (İzmir- Dokuz
Eylül üniv. Atatürk ilk. ve ink. Tar. Ens. 1994) özeti mahiyetindeki “Millî
Mücadele Döneminde Türk-İtalyan İlişkileri” başlıklı makalesinde (Belleten, Cilt
62, Sayı 233, Nisan 1998, s. 157-206) şunları söylüyor:
“M. Kemal Paşa ve TBMM'nin İtalya ile
ilişkilerin dostça bir çizgi izlenmesini istedikleri dönemde, hemen her
konuşmasında, "yaşayabilir ve bağımsız bir Türkiye"den söz eden
İstanbul eski yüksek komiseri Kont Carlo Sforza'nın İtalya
Dışişleri Bakanı olması iki taraf için de şans olmuştur. … M. Kemal Paşa iki
ülke arasındaki dostane ilişkilere verdiği önemi Sforza'ya yazdığı 8 Eylül 1920
tarihli mektupta belirtmiştir. …
“… Anadolu'daki İtalyan istihbarat subayı Albay
Vitelli 1920 Nisanında hükümetine Anadolu'daki durum hakkında gönderdiği
raporunda, "Türkiye'de önem verilecek tek kişinin, M.Kemal olduğuna"
dikkat çekti. İtalyan Hükümeti, … Anadolu'daki davranışlarıyla M. Kemal
hareketine zorluk çıkarmamışlar, işgalleri altındaki Antalya ve Kuşadası
limanlarını. … kullanmalarına göz yummuşlardır.
“İtalyanlar,
28 Mart I919'da İşgal ettikleri Antalya'yı boşlatmaya, Sforza'nın
Dışişleri Bakanlığı döneminde karar vermişlerdir. … İtalyanlar, … beklemeden
Kuşadası ve Söke'de inşaatlarında çalıştırdıkları İşçilerin işlerine son
vererek 17 Nisan 1921'den itibaren Milas ve çevresindeki birliklerini Güllük’e
çekmeye başladılar.
“Marmaris'te
bulunan 14 İtalyan askerinin geri çekilmesinden sonra 31 Mayıs'ta Antalya
mutasarrıfı Fahreddin Bey'i ziyaret eden İtalya komutan, 'askerlerini geri
çekme emri aldığını ve hazırlıklara başladıklarını' iletmiştir. Bundan sonra,
İtalyanlar ellerindeki askeri malzemelerle birlikte karyola, levazım, benzin
gibi maddeleri satışa çıkarırken, …. İtalyan subayları şerefine 2
Temmuz akşamı verilen çay ziyafetinden sonra 5 Temmuz 1921 salı
günü Antalya tahliye edilmiştir, …
“Mütarekeden sonra İtalyanların yumuşak politikaları,
savaş malzemelerinin bu ülkeden temin edilmesini gündeme getirmiştir. …
İtalyanlar da ellerindeki fazla malzemenin Anadolu hareketine verilerek
değerlendirilmesi konusunda gayr-i resmi girişimlerle Milliyetçilere
cesaret vermişlerdir. …
“… İtalyan subayları el altından makinalı tüfek, silah
ve cephaneyi ucuz fiyatla satmışlardı. …
“Ankara Hükümeti İtalya'dan yalnızca silah, cephane
mühimmat satın almamıştır. Ordunun aslî nusuru olan askerlerin elbise,
çadır, askerin ihtiyacını karşılamak için alınan malzemenin dökümü şöyledir:
…”
(https://belleten.gov.tr/tam-metin/2451/tur)
*
Sevr,
farklı ülke temsilcileri tarafından tam da Selanikli için uygun zaman
geldiğinde imzalanmıştı: 10 Ağustos 192O'de.
Selanikli
TBMM’sini açıp bir Ankara Hükümeti kurduktan üçbuçuk ay sonra.
Ayrıca,
Selanikli’yi “vatanı savunan kahraman Hasan” olarak gösterebilmek için
İngilizler, daha önce Yunan’ı durdurmak için (General Milne’nin adından
hareketle) ilan ettikleri Milne Hattı sınırlamasına da Haziran
1920’de, TBMM’nin açılışından iki ay sonra ve Sevr’in imzalanmasından birbuçuk
ay önce son vermişler, Yunan’a, “Tamam, artık Anadolu içlerine doğru
yürüyebilirsiniz, İzmir dağlarında açan çiçekleri toplama ve ot yolma çilesine
son” demişlerdi.
Maksat,
göstermelik mevzi çatışmalarla Selanikli’yi vatanı savunmak için savaşmış
göstermek, sonra da araya girip Selanikli ile Yunan’ı barıştırıp işi tatlıya
bağlamaktı.
Nasıl
Ankara’da Selanikli Mustafa Atatürk İngilizler’in adamı idiyse, Yunanistan
Başbakanı Venizelos da aynı şekilde onların adamıydı.
Ancak,
sene sonuna doğru işler tersine gidecek, evdeki hesap çarşıya uymayacaktı.
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Almanya yanlısı olduğu için İngiliz donanması
tarafından Atina’nin bombalanması ile tehdit edilen ve
tahtından oğlu lehine feragat etmek zorunda kalan Kral Konstantin tekrar
tahta çıkacak, Venizelos başbakanlık koltuğunu kaybedecekti.
Ve
Kral Konstantin, “İzmir’e çıkıp bunca masraf yapmışken Anadolu’da
gidebileceğimiz yere kadar gidelim” diyecekti.
İngilizler
hemen devreye girip adamları Selanikli’yi kurtarmaya çalışacaklar, fakat
başarılı olamayacaklardı:
“Haziranda [1921] İngiliz nazırları
(bakanları), Türk – Yunan harbinde tarafsız kalacaklarını
ilân etmişler, İstanbul bölgesine bir Yunan saldırısı yaptırılmayacağı
için de teminat vermişlerdir. Daha ileri giderek, Yunanlıların işi artık müttefiklere emanet etmesi lâzım
geldiğini söylemişlerse de Yunanlılar bu teklifi reddettiler.”
(Falih Rıfkı
Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım
1999, s.
82.)
Ve
arkasından, Sakarya Savaşı’ndan önce yaşanan, ve Selanikli’nin (tıpkı Filistin’de
olduğu gibi firar ederek) Ankara’yı boşaltıp Yunan’a bırakma ve Kayseri’ye
çekilme kararı almasına neden olan Kütahya-Eskişehir bozgunu yaşanacaktı.
*
Biz
Sevr’e dönelim.. Bulut, Sevr hakkında
şunları söylüyor:
“1920
Ağustos ayında, yine Britanya’nın İstanbul Hükümetine baskısı üzerine, şartları
San Remo’da tespit edilen Sevr Anlaşması parafe edildi. Sevr’e
giden heyette Damad Ferid’in dışında, Aubrey’in diğer dostu Filozof
Rıza Tevfik de vardı. İkisi de İngilizlerin Milliyetçilere düşman olduğunu
düşünüyor ve bir an evvel sulh gelsin istiyorlardı.” (Bulut, s. 391.)
Evet, ikisi de,
İngilizler’in, (Selanikli münafığa aldanmış bulunan) milliyetçilere düşman
olduklarını düşünüyorlardı.
Yanılıyorlardı.
Milliyetçiler, Selanikli
takiyyeciye aldandıkları için aslında (ana hatlarını İngiltere Dışişleri
Bakanı Lord Curzon’un hazırlamış olduğu) İngiliz projesine
ücretsiz/meccani hizmet eden zavallılardı. (Selanikli gibi münafık olanlar
hariç, onlar İngiliz’e gönüllü hizmet ettiler.)
Böylece İngilizler,
hem Selanikli münafığın peşine takılanları, hem de Sdrazam Damat Ferit gibileri
aldatmaktaydılar.
İki taraf da
aldanıyordu. Kendilerini milliyetçi zanneden şaşkın Kemalistler de, Damak Ferit
gibi padişahçılar da İngilizler’i “Selanikli’ye düşman” zannediyorlardı.
Meselenin farkında
olan sadece Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi birkaç
kişiydi.
Sadrazam Damat Ferit,
İngiliz politikalarındaki bilinçli karışıklıktan dolayı kafası karışmış
haldeydi:
“Yeni
Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar
var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa
Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de
geri almamızda ısrar ediyorlar.’
“Merhum
Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli
Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan]
Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi
kuramayacaklannı anladıklannı söylemişti.”
(Samet
Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim
Y., 1992, s. 219.)
*
Sevr Antlaşması
aslında bir oyalamacaydı.
Spordaki “tavşan
atlet” hilesinin uluslararası siyasetteki benzeri bir “tavşan antlaşma”ydı.
Maksat, Anadolu’da
kurulmakta olan Kemalist (ve dolayısıyla Curzonist,
İngilizist) devletle gelecekte yapılacak antlaşmanın onun açısından bir
“zafer” olarak algılanmasını sağlamaktı.
Osmanlı tebasının
sıtmaya razı olup öpüp başına koyması için ortaya sürülen ölüm seçeneğiydi.
Evet, Selanikli
münafık Sevr’e minnettardı. Çünkü Osmanlı Devleti’ni tümden itibarsızlaştırıyor
ve kendisinin yapacağı ihanet antlaşmasının ona kıyasla bir “başarı” hikâyesi,
bir zafer destanı gibi gösterilebilmesinin önünü açıyordu:
“Sevr
Antlaşması ile Ankara artık tek umut ve tek sığınak haline gelmiş bulunuyordu.
Hilafet ve saltanattan kurtulmak ve halkı bu kurumlara karşı kışkırtmak için en
önemli koz da Ankara’nın eline geçmiş bulunuyordu. … Çaresiz ve köşeye
sıkıştırılmış insanlara süngü tehdidi ile imzalatılmış bir belge idi. …
“…
Sevr’in hükümleri, yeni Ankara hükümetinin ülkeyi hangi noktada bulup nereye
yükselttiğini gösteren bir kıyas imkanı olarak her zaman işe yaramıştır.”
(Abdurrahman
Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y.,
t. y., s. 78.)
Dönemin
İtalya Dışişleri Bakanı Sforza'nın, "Tüm barış anlaşmaları içinde en
mantıksızı" olarak nitelendirdiği Serv Barış Anlaşması, gerçekte
Yunanistan dışındaki hiçbir devletin üst makamları tarafından “tasdik”
edilmedi:
“Anlaşmanın
şartları Türkler için çok ağırdı, fakat Mezopotamya’dan dışlanan ve Türk Petrol
Şirketine ortak edilmeyen Amerika’nın baskısı üzerine bu anlaşmayı, Yunanistan
Parlamentosu dışında, taraf olan hiçbir devlet tasdik etmedi. Ayrıca
Amerikan Senatosu, Türkiye’nin doğusunda bir Ermenistan devleti kurulması
kararını da reddetti. Lord Curzon’un tabiriyle, ‘Petrol, Ermeni kanından daha
ağır geldi’. Bu sayede Kâzım Karabekir Ermenilere karşı tekrar bir
Doğu Cephesi harekâtı başlattı. …
“…
Görünen o ki Sevr Anlaşmasını, hazırlayanlar da dâhil, İngiltere Hükümeti ve
Yunanistan dışında kimse ciddiye almıyordu. Sevr, İstanbul Hükûmeti’ni
halkın gözünden düşürmek ve Anadolu’da Mustafa Kemal’in elini
gücendirmekten başka bir işe yaramamıştı.”
(Bulut,
s. 381-2)
Zaten Sevr tiyatrosu
bunun için oynanmıştı.
Bir “tavşan
antlaşma”ydı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder