MİT Başkanı Prof. Dr.
İbrahim Kalın, Malezya’dan ABD’ye kadar farklı coğrafyalarda tahsil görmüş
dünyayı tanıyan bir akademisyen..
Aynı zamanda devletin en
tepesinde görev yaparak Türkiye’yi de daha iyi tanımış bulunuyor.
Kalın, altı gün önce, 28 Mart
2026 tarihinde STRATCOM Zirvesi’nde
(Uluslararası Stratejik İletişim Zirvesi) bir konuşma yapmış. (STRATCOM,
T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından 2021'den beri düzenlenen,
küresel krizler, dezenformasyon, kamu diplomasisi ve yeni medya konularının ele
alındığı uluslararası bir platform imiş.)
Kalın,
konuşmasında güncel gelişmelerin yanı sıra önemli felsefî, fikrî ve kültürel
konulara da değinmiş durumda..
Okuyalım
(İletişim Başkanlığı’nın sitesinden naklen):
Kalın, 1970'li
yıllardan itibaren postmodernist düşünürlerin kendilerine
akıl, bilim, aydınlanma, ilerleme, din ve toplum gibi büyük anlatıların
döneminin geçtiğini, artık kimlik, cinsiyet, etnik kimlikler ve sosyal
sınıflar gibi daha mikro ilişkiler ve tarihler üzerinden
insanlığın akışının devam edeceği tezini ileri sürdüğünü ifade etti.
İbrahim Kalın,
ancak akıl, aydınlanma ve bilim gibi büyük anlatıların yerine neyin konulduğuna
bakıldığında, postmodernistlerin tahminlerinin tersine yeni bir anlatıdan ziyade, tüketime
dayalı kapitalist üretim biçimlerinin ve teşhir kültürünün söyleme ve
eyleme hâkim olduğunu gördüklerini söyledi.
Postmodernizmin
klasik moderniteye dönük eleştirilerinin, onun keskin uçlarının törpülenmesi
anlamında önemli katkılar sağladığını ifade eden Kalın, şunları kaydetti:
"Fakat
postmodernizmle birlikte tedavüle sokulan kavramlara baktığımızda yeni bir
sorun yumağı ile karşı karşıya kaldık. Hakikatin inkârı, bilginin
araçsallaştırılması, gerçekliğin sanal hâle getirilmesi, varlığın artık eğilen,
bükülen, biçilen bir meta hâline gelmesi, bilginin anlamsızlaşması, siyasetin
anlamını yitirmesi gibi kavramların kullanılmasıyla birlikte bir kargaşa dönemine
girmiş bulunuyoruz. Bütün bunlar dünyayı daha rasyonel, daha özgür, daha adil
kılmadı. Tam tersine irrasyonel, özgürlük karşıtı, daha karanlık
güçlerin öne çıktığı, adeta Freud'un bilinçaltı tahminlerini doğru çıkartan
bir karanlık döneme girdik. Öyle bir noktaya geldik ki bazıları bugün buna
artık 'karanlık aydınlanma' diyorlar."
Kalın, bilmenin
tek başına hiçbir zaman yeterli olmadığını kaydederek, "Bilmenin yanına
muhakemeyi, bilginin yanına hikmeti koymak zorundayız.
Çağımızın en büyük yanılgılarından bir tanesi 'bilgi çağı' diye ifade ettiğimiz
şeyin aslında bir enformasyon, malumat çağı olduğu. Malumatın bol olduğu,
bilginin giderek azaldığı, hikmetin ise ortadan kalktığı bir çağda yaşıyoruz.
Her gün milyonlarca, milyarlarca bilgi verisinin, datanın üretildiği ama manasının,
mahiyetinin, istikametinin bilinmediği, anlaşılamadığı, sorunlarımıza deva
olmayan, çare olmayan bir bilgi yığınıyla, bir enformatik felaket dönemiyle
karşı karşıya bulunuyoruz. Zira tek başına malumat, enformasyon üretmek insanın
hedefine ulaşması için yeterli değil. Tek başına bilgi de yeterli değil, bilmek
de yetmiyor, hikmete de sahip olmak gerekiyor." değerlendirmesinde
bulundu.
"Bilginin
varlıkla ilişkisini, hakikatin bilgiyle ilişkisini kuramıyoruz"
Hakikatin, eşyanın
mahiyetini olduğu gibi aktaran bilgi olduğunu belirten Kalın, bu
kritere uymayan her ifadenin bir iddia, ispatlanması gereken
bir sav olduğunu, bilginin, eşyanın hakikatiyle
bütünleşen bir tasavvur hâline gelmesiyle hakikate dönüştüğünü
söyledi.
Kalın, eşyanın
hakikatinden ayrı bir bilginin tasavvur edilemeyeceği için hakikat ile varlık
arasında çok yakın bir ilişki olduğuna dikkati çekerek, "Fakat modernizm
ve postmodernizm süreçlerinin bizi getirdiği noktada bilgiyle hakikat,
hakikat ile varlık arasındaki bağı da kopartmış durumdayız.
Artık bilgiyi araçsallaştırdığımız, hakikati keyfileştirdiğimiz,
varlığı da kendi tasarruflarımıza göre inşa ve imar ettiğimizi düşündüğümüz bir
çağda yaşıyoruz. Bunun neticesi olarak da bilginin varlıkla ilişkisini,
hakikatin bilgiyle ilişkisini kuramıyoruz." diye konuştu.
Varlık
tasavvurunun metaya indirgenmesinin modernitenin her şeyi kontrol altına alma
arzusuyla doğrudan ilgili olduğunu ifade eden Kalın, şöyle devam etti:
"Modern
dünyanın bizi getirdiği yer, hipermodernitenin bize empoze ettiği varlık
tasavvuru kontrol edilebilir varlıktır. Kontrol etmek için de her
şeyi niceliksel hâle getirip, hesaba kitaba tutulur bir biçime
dönüştürmeniz beklenir. Bunu yapamadığınız yerlerde o şey sizin için bir varlık
olmaktan çıkar. Kontrol edebildiğiniz kadar varlığa hakimsiniz demektir.
Dolayısıyla bilginin amacı da giderek kontrol etmek hâline gelmiş bulunmaktadır.
Bu bağlam içerisinde bizim hakikat kavramını yeniden kuşanmamız, bilgiyi tekrar
doğru bir zemine oturtmamız, varlık tasavvurumuzu da doğru bir çerçevede
yeniden ifade etmemiz gerekiyor.
Özellikle
postmodernizmin antirealist, hakikati ve gerçekliği inkâr eden
eğilimlerine karşı, bugünün hakikat sonrası eğilimlerine karşı biz
hakikati savunmaya devam edeceğiz. İrrasyonalizme karşı aydınlanmış
ama ayakları sağlam zemine basan aklı, köleleştirmeye karşı
özgürlüğü, makineleşmeye karşı insanı, karanlık aydınlanmaya karşı da derin
aydınlanmayı savunmaya devam edeceğiz. Bunların izafi, keyfi,
bağlamsal, sınıfsal, politik değil mutlak, bağlayıcı, evrensel
değerler olduğunda ısrar edeceğiz."
"Temel çabamız,
gayretimiz hikâyemizi evrensel bir dille anlatmak"
İbrahim Kalın,
iletişimin sadece bir bilgi ve mesaj aktarım çabasından ibaret olmadığını, aynı
zamanda bir anlam inşa etme, yön ve istikamet verme çabası
olduğunu belirterek, "İlahi mesajlar, vahiy şeklinde bize gelen
kutsal kitapların her biri bir mesajdır, bir ilahi iletişim yöntemidir. Ama
onların nihai amacı, anlamı inşa etmek ve bize hayatımıza ilişkin birtakım
yönlendirmelerde bulunmaktır. İnsanın iletişim kurmasının da öncelikli amacı
hiç şüphesiz anlamı inşa etmek ve bir yön verebilmektir. Dolayısıyla iletişim
aynı zamanda bir anlam inşa etme, bir istikamet çizme, kendimize bir yön bulma
çabasıdır." ifadelerini kullandı.
Uzun yıllardır
Türkiye dâhil olmak üzere İslam dünyasının temel sorunlarından bir tanesinin
de kendi hikâyesinin farkında olmaması olduğunu dile getiren
Kalın, sözlerini şöyle sürdürdü:
"İsmini
koymadığınız şey sizin değildir. Adını koymadığınız hikâye sizin hikâyeniz
değildir. Başkalarının gramerini kullanarak, kendi kelimelerinizi
kullandığınız zaman bile kendi dilinizi kullanmış olmazsınız. Başkasının
sentaksı üzerinden, başka bir dil evreni içerisinde kendi
kelimelerinizi sadece yorarsınız. Hâlbuki kendi sentaksınızı, dil bilginizi,
semantiğinizi de aynı anda inşa etmeniz gerekir. Kelimeleri o sentaksın içine
sıkıştırmaya çalışmak size daha iyi, daha otantik, daha gerçekçi bir ifade
imkânı sunmaz. Hikâyesini anlatmadığınız şey ise hadise olmanın ötesine
geçmez. Yaşanan hadiseler ancak hikâyeleştirildikleri zaman kalıcı
birer anlatı hâline gelirler." şeklinde konuştu.
Kalın,
karanlık aydınlanmanın bütün saldırılarına, kapitalist tüketim modellerine ve
teşhir kültürünün bütün saptırmalarına karşı, aklı ve kalbi korumaya,
özgürleştirmeye devam edeceklerini dile getirdi.
Düşman yaratma
oyunlarına karşı her an teyakkuzda olup onların oyunlarını boşa
çıkartacaklarını belirten Kalın, "Türkiye olarak bilgiyi
hakikatten, hakikati varlıktan, gücü hak ve adaletten, hikâyeyi ve anlatıyı
anlam ve istikametten ayırmadan yolumuza devam edeceğiz. Temel
çabamız, gayretimiz hikâyemizi evrensel bir dille anlatmak, ama
hikâyemizin sadece şu grubun, bu hizbin, bu bölgenin, bu şehrin değil bütün
coğrafyamızın, bütün insanlığın da bir hikâyesi olduğunu fark ederek,
kavrayarak bize kulak vermeye gönlü olan, aklı olan, kulağı olan herkesle
paylaşmak olacaktır. Bu yüzden de biz hikâyemizi inşa edeceğiz, anlatacağız,
paylaşacağız ki başkalarının hikâyeleriyle bizim hikâyemizde
zenginleşsin." diye konuştu.
(https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/detay/mit-baskani-ibrahim-kalin-stratcom-zirvesinde-konustu)
*
Kalın, güzel
konuşmuş..
Ondan
beklentimiz, bu anlattıklarının teorik mülahazalar olarak kalmasına müsaade
etmemesi, MİT’i de bu zaviyeden yeniden dizayn etmesidir.
Sözleri
güzel..
Güzel
konuşuyor..
Meselenin
farkında..
“Milli birlik
ve beraberliğe her zamankinden daha fazla muhtaç olduğumuz bu kritik
günlerde...” diyerek söze başlayıp bilinen ezber klişeleri tekrarlayan, bütün
marifeti üstlerinin hoşuna gidecek sözleri tekrarlayarak koltuğunu sağlama
almaya çalışmak olan boş beleş bürokrat taifesinden değil..
Sözlerinden o
anlaşılıyor.
*
Kalın’ın “ilahî
mesajlar” vurgusu önemli..
“Hikâye”nin,
“anlatı”nın doğrusu Allahu Teala’ya aittir. “Hiç kimse, herşeyden
haberdar olan Allah gibi haber veremez”:
“O, geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar; Güneş’i ve Ay’ı (emrine)
boyun eğdirmiştir. Herbiri belirli bir vakte kadar (yörüngesinde) akar gider.
İşte Rabbiniz olan Allah, budur. Mülk (hakimiyet/egemenlik) O'nundur. O'ndan
başka (kendisine) yalvarmakta olduklarınız ise, bir çekirdek zarına bile sâhip
olamazlar!
“Eğer onlara yalvarsanız, sizin çağrınızı işitemezler. İşitseler bile size
cevap (talebinize karşılık) veremezler. Ve kıyâmet günü, sizin (kendilerini
Allah'a) ortak koşmanızı inkâr ederler. Ve (hiç kimse) sana, herşeyden haberdâr
olan (Allah) gibi haber veremez.”
(Fatır, 35/13-14)
*
Bugün
Türkiye’de kimin “hikâye”si hakim, kimin “anlatı”sı hüküm sürüyor?
Birtakım
görevlere getirilenler kimin "hikâye"sine bağlılık
yemini etmek zorunda?
Selanikli
"milli put" Mustafa Atatürk’ün..
MİT’in
ambleminde onun resmi var.
Osmanlı
Devleti ise, sarayının kapısına Kelime-i Tevhid'i yazmıştı.
“La ilahe
illallah, Muhammedün rasulullah” diyordu.
Hep hakikat
edebiyatı yapılıyor ya, hakikat Kelime-i Tevhid'den ibarettir.
MİT’in
ambleminden Selanikli "milli put"un fotosu atılıp yerine Kelime-i
Tevhid yazılmadıkça, ("fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür"
olmanın canına okuyan) "milli put"a bağlılık yemini dayatmasına
son verilmedikçe, bu ülkede, ortaya işe yarar bir "hikâye" çıkmaz.
*
Neden çıkmaz?
Cevap anlamına
gelen tabloyu Prof. Kalın, kalın hatlarla çizmiş durumda:
"İsmini koymadığınız şey sizin değildir. Adını
koymadığınız hikâye sizin hikâyeniz değildir. Başkalarının [Batıcı
Mustafa Atatürk'ün] gramerini kullanarak, kendi kelimelerinizi kullandığınız
zaman bile kendi dilinizi kullanmış olmazsınız. Başkasının sentaksı
[ifade örgüsü, cümle kurma mantığı] üzerinden, başka bir dil evreni [paradigma,
kendine özgü varsayımlar üzerine kurulu kavramsal çerçeve] içerisinde
kendi kelimelerinizi sadece yorarsınız. Hâlbuki kendi sentaksınızı, dil
bilginizi, semantiğinizi de [zihniyetinizi, inancınızı, ideolojinizi, dünya
görüşünüzü de] aynı anda inşa etmeniz gerekir. [Kendinize ait] Kelimeleri o
[yabancı] sentaksın [zihniyetin] içine sıkıştırmaya çalışmak size daha iyi,
daha otantik, daha gerçekçi bir ifade imkânı sunmaz."
Daha iyi anlaşılması için müşahhas örnek verelim:
Şeriat'in (İslam hukukunun, Allahu
Teala'nın emir ve yasaklarının) devlet idaresine yön vermesini kabul etmeyen,
dinler (hak ile batıl) arasında tarafsız kalmayı yönetim ilkesi olarak
benimseyen bir resmî ideolojinin "laik (siyasal dinsiz) yasalar"
çerçevesindeki görevlendirmeleri doğrultusunda vazife yaparken ölen insanları
İslam'ın "şehitlik" kavramı ile "gaza getirmeye" çalışmak,
öldüklerinde yakınlarına "kaybettikleri kişinin Cennet'te Allah'ın
Rasulü'ne komşu olduğu" müjdesini vermek, "iyi, otantik ve
gerçekçi" bir ifadelendirme değildir.
Aldatmacadır.
Dinî duyguların istismarıdır.
*
Kalın'ın
sözleri değerlidir, fakat onun bu güzel sözleri uçup gidecek, MİT'in amblemindeki foto kalacaktır.
Bu, bizim "acı hikâyemiz"dir.
Güzel söz
yetmiyor.. O söze uygun amel gerekiyor:
“Kim izzet (itibar) istiyorsa, (bilsin ki), izzet tamamıyla Allah'ındır.
O'na güzel söz yükselir, onu yükselten de sâlih ameldir. Kötülüklerle
tuzak kuranlara gelince, onlar için (pek) şiddetli bir azap vardır.
Onların tuzağı hep tarumar olur.” (Fatır,
35/10)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder