WALDO, SEN NEDEN ORMANDA DEĞİLSİN?
(KURNAZ OPERATÖR İSMET’İN SAHTE MEDENİYETSİZLİĞİ)
İsmet Özel, “Üç Mesele” adlı zırvalar
koleksiyonunda medeniyetin üç özelliği bulunduğunu öne sürer:
1. Medeniyet sınıflaşmayı ve insanın insanı sömürmesini
öngörür ve sınıflaşma ve sömürü medeniyeti doğurur.
2. Medeniyet insanların madde karşısındaki zaaflarının ve maddi
gelişmeye mahkum olmalarının somutlaşmış halidir.
3. Medeniyet toplum yapısını ve insan kişiliğini karşılıklı
olarak bozar, kokuşturur. (İsmet Özel, Üç Mesele, İstanbul
1988, 3. b., s. 113-115.)
İlk iki madde Marksistlerden araklanmıştır, üçüncüsü ise Rousseau’dan.
(Yozlaşma bahsi İbn Haldun’da vardır fakat İsmet onu bilmez.
Daha doğrusu İsmet müslüman alim ve düşünürlerden hiç kimseyi bilmez.)
İsmet’in medeniyete atfettiği bu özellikleri ispat etmesi beklenirdi, fakat
bunu yap(a)mamıştır.
Bu iddialarını birer aksiyom imişler gibi dile getirmekle
yetindi.
Sözkonusu özellikleri, doğrulukları ispata muhtaç olmayan gerçekler olarak
kabul eden okurların, o özellikler üzerine temellendirilen yorumları
tartışmaları elbette beklenemezdi.
*
Medeniyete bu gözle bakan Özel’in, İslam’ın toplumsal tezahürlerini
medeniyet boyutuyla görmesi olacak şey değildi. O nedenle şu saçmalıkları
yazmıştır:
“Müslümanların bir bölümü medeniyete muhafazakâr bir
tepki göstererek Batı’ya karşı direndiler. Bu direniş bazı zihinlerde Batı’nın
sunduğu medeniyet anlayışının karşısına başka bir medeniyet, İslam
medeniyeti anlayışını çıkarma düşüncesini doğurdu. Böylece Batı’ya
karşı direniş bir anlamda devrimci bir kimliğe bürünüyordu ama medeniyete
medeniyetle cevap vermenin niçin gerekli olduğu da açıklık kazanmış
olmuyordu.”
Gerçekte medeniyete medeniyetle cevap vermenin niçin gerekli olduğuna
açıklık getirmek gerekmiyor.
Çünkü Batı’ya direnmek ve cevap vermek için bir medeniyet üretilmez; doğru
olan tam tersidir, farklı bir medeniyetin mensupları olunduğu için direniş
gösterilmekte ve cevap verilmektedir.
Düşüncesiz düşünürlük işte tam da böyle birşeydir, nedenlerle
sonuçları birbirine karıştırmak, ayıramamak.
Sorun şurada ki, ("derin" destekli, derin pazarlamayla
şişirilen) İsmet gibi operasyon çocukları bunu kafasızlıklarından değil,
kafaları derin gazla aşırı kurnaz çalıştığı için yapıyorlar.
*
İsmet, sözünü ettiği sözde “hata”yı bugün “Türklük” konusunda bizzat
kendisi yapmaktadır.
Durumu kendi laflarıyla izah edelim:
“Müslümanların bir bölümü ırkçı Batı’ya karşı direndiler. Bu direniş bazı
zihinlerde Batı’nın milliyetçiliğine karşı başka bir milliyet, Türk
milliyeti anlayışını çıkarma düşüncesi doğurdu. Böylece Batı’ya karşı
direniş bir anlamda devrimci bir kimliğe bürünüyordu ama milliyete
milliyetle cevap vermenin niçin gerekli olduğu da açıklık kazanmış
olmuyordu.”
Ancak, Cumhuriyet Türkiyesi’nin yüzer gezer derin gevezesi İsmet için
mantıksız konuşmak, çelişki sergilemek, bir söylediği diğer söylediğini
tutmayan bir zırvamatik makinası haline gelmek önemli değildir.
Önemli olan şudur: İslam’ın Batı karşısında (ümmeti temsil eden) bir
medeniyeti olmasın, fakat laik (siyasal dinsiz) devlete özgü
Türkçülüğün (İslam'ı istismar ederek tepe tepe kullanan) bir ırkçılığı olsun.
*
Özel, medeniyetle ilgili olarak şunu söyler: “Medeniyet
ancak, kendi teknolojisiyle ayakta durabiliyor.” (A.g.e., s.
14.)
Ayrıca ona göre, “teknolojiyi hesaba katmadan hayatın
idamesinin bile mümkün olmadığı bir dünyanın insanlarıyız”. (A.y.)
Burada cevap aranması gereken soru şudur:
“Günümüz teknolojisi" Batı medeniyetinin teknolojisi
olduğuna göre, teknolojiyi hesaba katmadan hayatın idamesinin bile
mümkün olmadığı bir dünyada yaşıyorsak, bu doğruysa, Batı medeniyetini
hesaba katmadan yaşayamayan insanlar durumunda olduğumuz ortaya çıkmaz mı?!
Eğer öyleyse, medeniyete medeniyetle (kendi teknolojisi olan bir
medeniyetle) cevap vermemek; hayatımızı idame ettirmekten vazgeçmek, yok oluşu
seçmek olmaz mı?!
Bunlar "zor" sorular.. Ve de İsmet'in dar,
dargın, karanlık ve çirkin havsalası bu soruların cevabını taşıyacak
güce sahip değil.
Onun sanatı, zor zamanda koşarak meydandan kaçmak ve boş
konuşmak. Zor zamanda sıvışmak.
O yüzden, imtihan kâğıdındaki zor sorulara şu şekilde anlamsız, saçma ve
ilgisiz cevaplar veriyor olmasını anlayışla karşılamalıyız:
“... bugün yürüttüğümüz yahut gündeme getirmeye gayret
ettiğimiz islamî mücadelenin bir İslam medeniyetine varacağını
istemek abestir.” (A.g.e., s. 89.)
“.... Öyleyse ‘medeniyet’ gibi tamamen tarihi ve
toplumsal şartların çerçevesinde anlaşılabilen bir kavram müslümanın
davranışında belirleyici bir öge (unsur) olma imkan ve imtiyazına sahib
olamaz.” (A.g.e., s. 104.)
E, ne yapalım, medeniyet kavramını lugatlardan silelim mi?
Sanki bu memlekette medeniyet kavramı etrafında gürültü koparan
vardı..
Medeniyet kavramı etrafında gürültü koparan tek kişi şu anda, iyi niyetli
fakat kafası karışık Yusuf Kaplan.
İsmet'in mücadelesi İslamî mücadele değildir, hiçbir zaman
da olmadı.. Onun mücadelesi derin devletin Türkiye'de yaşayan bütün
müslümanları laik (siyasal dinsiz) devletin gelir hanesine yazılacak
şekilde Türkleştirme mücadelesidir.
Türk devleti Osmanlı zamanında olduğu gibi misyonu îlâ-yı
kelimetillah davası olan bir devlet olsa, Şeriat'ın Şeriat-ı
Garrâ (Aydınlık Şeriat) ve Şer'-i Şerîf (Serefli, Saygın
Şeriat) denilerek tebcil edildiği bir devlet olarak falan
putlaştırılmış şahıs için değil Şeriat için koruma kanunu yapsa,
kimseye (sırf vatandaşlık bağından dolayı) Türk olduğunu söyleme dayatması
yapılmasa, isteyenin kendisini (sırf kendisi istediği için) Türk olarak
tanıtabildiği bir siyasal iklim oluşturulmuş bulunsa, ve gâvurlar Türk
devletine baktığı zaman onda İslam'ı görse, işte o zaman, birilerinin çıkıp
"Türk demek müslüman demektir" diye konuşması anlaşılır birşey kabul
edilebilir.
Fakat bu, laik (siyasal dinsiz) ve Atatürkist (Selanikli
zamparanın putlaştırıldığı), İngiliz ilke ve inkılaplarının Şeriat'e
üstün tutulduğu Türkçü (Anayasa'sında İslam'ı hiç anmazken Türklüğü
bayraklaştıran) bir devlette yapılıyorsa, ancak, devletin derin bir operasyonu
olarak kabul edilebilir.
Gerçek budur.. İsmet, suret-i haktan gelen bir operasyon çocuğudur.
Acı da olsa gerçeği söylemek zorundayız.
*
"Mesele"nin (bedevi İsmet'in anlayamadığı ya da anlamaz
göründüğü) aslı şu:
Türkiye'de Batılılaşma "Batıcılık" etiketi altında
başlamadı.. Batılılaşma yanlıları sözde "medeniyet" (terakki/ilerleme) taraftarıydılar. Onlara göre İslam medeniyeti ölmüş, bitmişti.. Hatta böyle bir
medeniyet hiç olmamıştı.. Millî bekamız, istikbal ve ikbalimiz, hatta
istiklalimiz medenîleşmeye bağlıydı.
Öyle ki, Selanikli Mustafa Atatürk şunları diyebilmiştir
(https://www.ktb.gov.tr/TR-96462/medeniyet.html):
"Millet açıkça bilmelidir, medeniyet öyle kuvvetli bir
ateştir ki, ona kayıtsız olanları yakar, mahveder. İçinde bulunduğumuz
medeniyet ailesinde lâyık olduğumuz yeri bulacak ve onu koruyacak ve
yükselteceğiz. Refah, mutluluk ve insanlık bundadır."
"Medenî dünya çok
ilerdedir. Buna yetişmek, o medeniyet dairesine dahil
olmak mecburiyetindeyiz. Bütün boş ve temelsiz sözleri ortadan kaldırmak
lâzımdır. Şapka giyelim mi, giymeyelim mi gibi sözler mânasızdır. Şapka da
giyeceğiz, Batının her türlü medenî eserlerini de alacağız. Medenî olmayan
insanlar, medenî olanların ayakları altında kalmağa maruzdurlar."
Selanikli
böylece, Batılı emperyalistlerin (sömürü ve işgallerini meşrulaştırmak için)
kullandıkları söylemin propagandisti olarak arz-ı endam etmiş oluyordu.
Çünkü, sömürgeci İngiltere ve Fransa, işgal etikleri beldelere "medeniyet
(uygarlık)" götürme iddiasındaydılar.
Tıpkı ABD'nin yakın zamanlarda çöreklendiği Afganistan ve Irak gibi beldelere "insan
hakları ve demokrasi" götürme iddiiasında bulunmuş olması gibi.
*
İslamî duyarlılığı olan insanlar buna karşı "Medeniyet demek bugünkü
Batı uygarlığı demek değildir, bizim de bir medeniyetimiz var"
dediler.
Demek zorunda kaldılar.
Ayrıca Batı'nın "medeniyet" iddiasının arkasında sömürü ve
vahşetin yattığını göstermek istediler. Mehmed Akif'in "Medeniyet
dediğin tek dişi kalmış canavar" derken anlatmak istediği buydu.
Türkiye'de Osmanlı'nın son döneminde öyle bir düşünce ortamı oluştu ki,
İslamî duyarlılığı olan insanlar İslam'ın toplumsal hayattaki tezahürlerini
savunmak için "Bunlar bizim
medeniyetimizin yapı taşları" demek zorunda kaldılar. Cumhuriyet'in zorba devrimbazlık yıllarında ise
ellerinde sadece "İslam medeniyeti" tabiri kalmıştı.
Selanikli zorbaya ne diyeceklerdi, "Biz Şeriat
istiyoruz" mu diyeceklerdi?! "Bizim de bir medeniyetimiz var,
onun kurumlarına ve tezahürlerine ilişilmesin" dediler. Ancak bu kadarını
diyebildiler.
İşte bahtsız bedevi İsmet'in 1970'li yıllarda yazmış
olduğu zırvalarla yaptığı şey, Müslümanlar'ın elindeki kırık dökük son
silahları da ellerinden almaya çalışma aptallığı (ya da "derin"
kurnazlığı) idi.
Selanikli zorbanın "Bir Türk dünyaya bedeldir" sözünü
parlatmak için başlı başına bir kitap yazmış olan bu sahtekâr, sanki medeniyet
kavramını terk edip doğrudan "Şeriat" kavramını mı kullanıyordu? Hayır!
Tek yaptığı bozgunculuktu.
*
Bu (kendinden ve ağzından çıkanlardan habersiz) ahmak bedevi, Müslümanların
medenî olduğu ve olmadığı zamanlardan da söz eder:
“İslam toplumları da zaman zaman medeni olmuşlardır.
Fakat ne devr-i saadet, ne dört halife devri, ne de Osmanlı Devleti’nin ilk
ikiyüz yılı medeni zamanlar değildir.” (A.g.e., s.
89.)
Medenî değil de neydi?..
Peki, bizim şimdi "medenî" olmamak için ne yapmamız gerekiyor?.
Şahsen, aptal bedevi İsmet'in "medeni olmamak" için ne yaptığını
merak ediyorum.. Medeni olmamak onun boş kafasında neye karşılık geliyor?..
Mesela otomobile, uçağa filan binmemeye mi? Telefon kullanmamaya mı? Kışın
doğal gazla ısınmamaya mı? Elektriksizliğe mi?
Gel gör ki şunları yazan da bir başkası değil, aynı İsmet’tir:
“İnsanın zihnî gelişmesi elbet onun çeşitli düşünce
ürünleriyle karşılaşması, hesaplaşması, çeşitli düşünce usulleri hakkında
bilgilenmesi yoluyla olur. Gelişmiş bir zihnin İslam’ı kavrayışı da
elbet yüksek bir seviyede gerçekleşecektir. Bu açıdan bakılınca mü’minin farklı
kültür iklimlerinde gelişmiş düşüncelerle teması adeta bir görev olarak
üzerindedir. Çünkü kavrayışı ne kadar üstün olursa İslam’a olan vukufu da
o derece derin olabilme imkanını kazanabilecektir.” (A.g.e., s.
41.)
Ne var ki Özel, bu yaklaşımını (iflah olmaz tutarsızlığıyla) “esaslı bir
haddini bilmezlik” olarak nitelendirerek, esaslı bir ahmaklık ya da
düşüncesizlik sergiler:
“İmanı kendi kaynakları dışında aramak benim görüşüme
göre esaslı bir haddini bilmezliktir.” (A.g.e., s.
123.)
Dahası, İslam’a olan vukufun çeşitli kültürlerle temas sonucu yüksek bir
seviyede gerçekleşeceğini düşünürsek, Sahabe’nin İslam’a olan vukufunun
yüksek seviyede olmadığı sonucuna varmamız kaçınılmazdır.
Ayrıca, değişik kültürlerle temas neticesinde İslam’a olan vukufun seviyesi
yükseliyorsa, Müslümanların Yunan felsefesiyle tanıştığı “medeniyetli”
dönemin İslam’ın anlaşılması bakımından en parlak dönem olması, Asr-ı
Saadet'i geçmiş bulunması gerekirdi.
Günümüz Batı medeniyeti karşısındaki İslam dünyası için de bu sözkonusu
olurdu.
Oysa Özel, müslümanların Yunan felsefesiyle tanıştığı dönemi “medeniyet”
olarak adlandırarak reddeder.
Bütün bu laflarıyla İsmet, zımnen, kendisinin düşünürlük taslayan
bir zırvamatik olduğunu ispatlamaya çalışmaktan başka ne yapıyor
olabilir?
*
Öte yandan, bu zırvaları ciddiye alırsak şunu söylememiz gerekir:
“Gelişmiş bir zihnin İslam’ı kavrayışının yüksek bir seviyede
gerçekleşeceğini” söylemek mümkünse de, bundan hareketle “mü’minin farklı
kültür iklimlerinde gelişmiş düşüncelerle temasını adeta bir görev
olarak” görmek yanlış olur.
Böyle birşey “görev” olarak gösterilemez.
Üstelik böylesi bir temas, İslam’ın yanlış kavranılması sonucunu da
verebilir. Özel’in kendisi bunun canlı örneğidir.
En temel İslamî kavram olan “ihlas” hakkında yazdıkları bunu
açık biçimde ispatlamaktadır.
Şöyle diyor:
“Nerede ve ne zaman gerçek düşüncelerin gerçek
insanları ifade ettiği izlenimi doğmuşsa orada ve o zaman düşünceler
önemlerini kazanıyorlar, orada ve o zaman düşünceler hayatın ayrılmaz parçası
haline geliyorlar. Buna İslamî ıstılah ‘ihlas’ karşılığını
veriyor.”
(İsmet Özel, Cuma Mektupları II,
İstanbul 1990, 2. b., s. 132.)
Bu bilmecemsi boş laf salatasını yenilir yutulur hale getirmek için,
Özel’in “gerçek”e, bir başka kitabında (yani zırvalar koleksiyonunda) Hegelci çizgide,
“yürürlükte olan, güncel olan, hükmünü yürüten” anlamını verdiğini hatırlamak
gerekiyor (İsmet Özel, Taşları Yemek Yasak, İstanbul 1986,
3. b., s. 55).
Nitekim, bir başka kitabında da “.... gerçek düşünceler, gerçek, müşahhas, hayatta etkinliği devam eden insanlar anlamına gelir” şeklinde boş bir cümle kurmuş bulunuyor (Özel, Cuma Mektupları II, s. 132).
Kısacası gerçek düşünceden “gerçekleştirilmiş” olan düşünceyi,
gerçek insandan da “hükmünü yürüten”i
anlamaktadır.
Demek oluyor ki Özel’e göre “ihlas”,
gerçek (yürürlükte olan) düşüncelerin gerçek (hayatta etkinliği olan) insanları
ifade etmesi, böylece “düşüncelerin önem kazanması ve hayatın ayrılmaz parçası
haline gelmesidir”.
Buna göre, Lut aleyhisselam “ihlas”sızdı..
Onu azarlayıp paylayan, ona konuşma yasağı getiren sapık toplum ise ihlaslıydı.
Şaşkın ördek aptal İsmet’in ihlas anlayışı..
İsmet mi daha aptal, yoksa onu düşünür zanneden budalalar mı, onu da
bilmiyorum.
*
Aptal İsmet’in söyledikleri, “reel olanın real
olan, real olanın de reel olan” olduğunu öne süren Hegel’in
felsefesi çerçevesinde belki bir anlam taşıyabilir, ama bunun İslamî ıstılah
olarak “ihlas”la hiçbir ilgisi yoktur.
"Hırhız" İsmet'in yaptığı,
entel artistlik sergilemek için Hegel'in zırvasını çalmaktan, müslüman
mahallesinde çalınmış mal satan dükkan açmaktan ibaret.. Kötü olan şu ki, domuz
etinin üstüne "helal kesim kuzu eti" etiketi yapıştırıyor.
[Hegel’in Hukuk Felsefesinin Temel İlkeleri adlı
kitabının önsözünde şu ifade yer alıyor:
“Ne ki makuldür (aklîdir, akla uygundur), o gerçektir; ve ne ki
gerçektir, o makuldür (“Was vernünftig ist das ist wirklich und was
wirklich ist das ist vernünftig.”
İngilizce’ye farklı ifadelerle aktaranlar var: “What is rational is actual;
what is actual is rational.” "What is real is rational, and what is
rational is real." “The rational is real, and the real is rational,”)
Böylece gerçek, gerçek olmaktan, makul de makul olmaktan çıkıyor.. İnsan
için dünyada ölümsüzlük de makul bir durumdur, fakat gerçek
midir?! Fiilen var olan, vaki olan (gerçek olan) herşey makul karşılanabilir
mi?!. Bugün çok tartışılan kadın ve bebek cinayetleri, Epstein tarzı sapıklıklar ‘gerçek’ bir olgu olmaları itibariyle
makul görülebilir mi?!
Kısacası, bir sözün yaldızlı, parlak ve çarpıcı olması, makul olması için
yetmiyor.]
İslam’a göre
ihlâs, insanın hayatta etkin olması
ve düşüncelerini pratiğe aktarabilme becerisi göstermesi
değildir; etkinliklerin (her etkinlik de değil, Şeriat’e uygun etkinliklerin Sünnet
çerçevesinde) salt Allah’ın rızası gözetilerek yapılmasıdır.
İşte bütün bunlar, kelime oyunlarıyla artistlik yapan bir dikkat çekme
meraklısı cahilin zırvaları..
Ancak, işinin hakkını veren, yaptığı işi temiz yapan bir adam olduğunu
kabul etmek gerekiyor.
İllüzyonistliğin ve kafa karıştırıcılığın hakkını veriyor, düşünürlük
kalpazanlığını ustaca icra ediyor. Başarılı.
*
Evet bu şaşkın ördek, İslam medeniyetine nasıl yaklaşılması gerektiği
konusunda birbirini tutmayan şeyler yazmış durumda.
Bir yandan şunu savunur:
“.... İslam devleti geçmişte nasıl medenileşmiş bunu
iyice anlayıp, böyle bir medenileşmeyi önleyici tedbirleri alma gayreti içinde
bir İslam toplumuna gitmemiz esastır. Çünkü medenileşmek yetim
hakkını gaspa yönelmek demektir.” (Özel, Üç Mesele, s. 119.)
Öte yandan da böylesi bir toptancı yaklaşımı “kesin ve gerekçesi zayıf bir
tavır” olarak nitelendirir.
Böylece “Ben ne yazdığını bilmeyen bir aptalım, benim sesi gür çıkan boş
bir davul olduğumu anlamayan okurlarım ise benden de aptal” demiş oluyor:
“İslam medeniyetlerini kesin ve gerekçesi
zayıf bir tavırla bütünüyle kabul veya reddetmek yerine onları
tanımak, öğelerini ayrıştırmak ve elde ettikleri sonuçlar hakkında bilgi sahibi
olmak bugün bir İslam savaşçısının en uygun tavrı olacaktır sanırım.”
Breh breh breh, İslam savaşçısı!.. Gel de gülme.. Kendisini İslam’ın Don
Kişot’u zanneden yerli milli Don Kişot.
*
Baş döndürücü zikzaklar, adamda omurga bırakmayan kıvraklık ve
kaypaklıklar, fırıldak gibi dönüşler bitti mi?..
Hayır!
“Bakanlar ve Görenler”in yazarı İsmet
Özel, “Üç Mesele”de sergilediği bu çelişkili tavrı terk eder
ve tercihini medeniyetten yana yapar.
Hatta medeniyet, dine bağlı olmanın
bir belirtisi halini alır:
“Batının medeniyettir diye icat ettiği
şeylerin bir bakıma tekabül ettiği şey müslümanlar için dine bağlı
olmanın dikkat çekmeyen bir belirtisinden başka bir şey değildi.” (A.g.e., s.
89.)
Burası sözün bittiği yer..
İsmet, neye niyet, neye kısmet!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder