Aydınlık gazetesi, Nurcu gruplardan
birinin lideri olarak bilinen Muhammed Doğan’ın bir açıklamasını haber yapmış.
Okuyalım:
Tahşiyeci Muhammed Doğan’dan ithamlara yanıt: Haşa Mehdi değilim
Said Nursi’nin
talebesi Hulusi Yahyagil’in talebesi olan Muhammed Doğan, kendisine yönelik
ithamlara yanıt verdi.
Yayınlanma: 01
Şubat 2026, 18:11Güncellenme: 01 Şubat 2026, 19:04
Nurculuğun Tahçiye
olarak bilinen kolunun kurucusu olan Doğan, Nurmend sitesindeki
açıklamasında, “Ben bu ithamı defalarca reddetmeme rağmen birileri hâlâ
ısrarla tekrar ediyor.” diyerek Mehdilik davası iddialarını bir kez daha
reddetti.
Muhammed Doğan şu
ifadeleri kullandı:
“Evvelen; ben Seyyid
değilim. Köyüm, memleketim bellidir.
“… Benim bir tek hünerim
var. O da Ellah rızası için Hacı Hulusi Bey ile beraber Risale-i Nur’u Kur’an
tefsiri olarak okuyup, bütün ‘câ’yı ‘cû’lardan berî olmaktır. ‘Nurcu’ değilim, Risale-i Nur’u da
sadece Kur’an tefsiri olarak okuyorum. Ben bu dersi Hacı Hulusi Bey’den aldım.
O zât kendi şahsiyetini değil bize Kur’an’ı ve Hadimliğini gösterdi. Biz de
O’nun gösterdiği vazifeyi îfa ediyoruz. Tek
vasfımız ‘Hadimu’l-Kur’an’ olmaktır.
‘ÜÇÜNCÜ VE EN EHEMMİYETLİ MESELE’
“Bir derste Hacı Hulusi
Bey, bütün cemaatin huzurunda ‘Bu Molla,
cemaatiyle beraber Hz. İsa’yı (as) karşılayacaktır’ ifadesini kullandı.
Bütün arkadaşlarımız şahiddir ki; ilk günden şimdiye kadar ‘Bu cümleyi rivayet
ediyorum ama asıl manasını bilmiyorum ve
tabir etmiyorum. Bu cümlenin manası ahir ömrüme kadar zuhur etmezse o zaman
tevilini kendim söyleyeceğim’
demiştim. Şimdi zamanı gelmiştir. Manası şudur: ‘Benden sonra Molla Muhammed
uzun yıllar yaşayacak. Ve Hz. İsa’nın (as) mahiyyeti ve dünyaya nüzulü ile
ilgili Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında birçok bâtıl itikad ile
karşılaşacak, o itikadları red ve tashih edip, bu meselenin hakikatini ve
mahiyyetini ortaya koyacaktır.’
“Bu bâtıl itikadların
asılları ve temelleri şunlardır:
“… Ben bunların hepsini,
Hz. İsa’nın (as) hakikatini, mahiyyetini ve nüzulünü ‘Nüzul-i İsa (as)’ adlı eserimizde teferruatıyla izah ve
isbat ettim. …
“Hz. İsa, Nurcuların batıl itikadlarında olduğu
gibi ‘gelmiş, gitmiş, filan yerde nazil olmuş, birinin ruhuna girmiş’ de
değildir. Bu itikadların hepsi batıldır. Ayet-i kerimeler ve Hadis-i Şeriflerde
beyan edildiği gibi Hz. İsa (as) ahir zamanda bizzat cesediyle Müslümanlar
içinde nâzil olacak. Şeriat-ı Muhammediyye tâbi olacak, haçı kıracak ve domuzu
kesecektir. Bu itikadda en ufak bir şübhe yoktur.
“Bununla beraber nüzulü
hakkında ‘filan tarihte, filan yerde nazil olacak’ diye kesin bir tarih vermek
hatadır. Âyet ve hadisler ne kadar
bildirmişse, o kadarını bilebiliriz. Evet, O zâtın gelme zamanıyla ilgili
bazı işaretler ve rumûzat-ı Kur’aniyye var. Bu işaretlerin hepsi belli şartlara
bağlıdır. O şartların birçoğunu ancak
Ellahu Teâlâ bilebilir. Binaenaleyh nüzul hakkındaki bu işaretlerin
hiçbirisi itikadi mecburiyyeti gerektirmiyor. Belki yarın, belki 10, belki 100,
belki de 1000 sene sonra da gelebilir. Bunu kimse kesin olarak bilemez. …
‘KİMSEYİ TEKFİR ETMEYELİM’
“Dâr-ı İslam’da tekfir caiz değildir. Bir kişinin nesebesi Müslüman ise kendisi de zâhiren
dahi olsa müslüman gözüküyorsa o kişiyi tekfir etmek yasaktır. Kişi dinsizliğini, Yahudilik ve
Hıristiyanlığını kendisi ilan ederse o
başka mesele. Birçok insanı
biliyoruz ki, aslı başkadır ama zahiren Müslümandır. Onları dahi tekfir
edemeyiz. En fazla diyebileceğimiz şey ‘filan adamın yaptığı filan iş, küfrü
mûcibdir’ ifadesi olabilir. Zira şer'i
mahkeme kurulsa ve senin tekfir ettiğin şahıs bu mahkemeye çağrılsa,
kendisine İslam tebliğ edilse, acaba reddeder mi, etmez mi? Bunlar hep bu meselenin şartıdır. Birçok şahıs
zaten İslam'ı bilmiyor. Sözünün küfrü gerektirdiğini anlamıyor. Bilse böyle
küfrü mûcib bir şey söylemez. Onun için dâr-ı İslam’da ve ehl-i İslâm’ın
içindeki kimseyi tekfir etmeyelim. Haramdır, çok büyük fitnelere yol açar.
*
İlginç bir
açıklama..
Aydınlık gazetesinin haberi veriş tarzı da
ilginç.. Adam “Ben Nurcu değilim”
diyor, bunlar ise onu “Nurculuğun Tahçiye (Tahşiye) olarak bilinen kolunun kurucusu” diye takdim ediyorlar.
Molla Muhammed ile talebelerinin, merhum Hacı Hulusi
Bey’in “Bu Molla, cemaatiyle beraber Hz.
İsa’yı (as) karşılayacaktır” şeklindeki sözünü bu kadar ciddiye almış
olmaları da tuhaf.
Aslında anlamı, tevil gerektirmeyecek kadar açık.
Muhtemeldir ki bir rüya filan görmüş, yanlış yorumlamıştır. Eğer kastı, sözün (Molla Muhammed tarafından) tevil edilen biçimi olsaydı, bunu öyle söylemesi gerekirdi.
Lüzumsuz yere kafa karıştıracak bir sözü durup dururken
niye söylesin?!
İnsandır, yanılabilir.
*
Molla Muhammed “Nurcuların
batıl itikatları”ndan da söz ediyor.
Bu batıl itikatlarından biri, Bediüzzaman’ın “ahir zaman Mehdî’si” olması..
Hepsinin değilse de içlerinden birçoğunun başka batıl itikatları da var. Mesela (bozulmuş tarikatlarda da sıkça görüldüğü üzere) mürşidleri Bediüzzaman’ı yanılmaz ve hata etmez kabul edenlere rastlanıyor.
Halbuki bizzat Bediüzzaman, kendisinin hata edebileceğini söylüyor. Bunların batıl itikatlarına göre ise tevazuundan öyle konuşuyor.
Mehdî olmadığını söylemesini
de buna bağlıyorlar.
Sanki tevazu icabı yalan söylemek caizmiş gibi..
Yalan
yalandır, tevazu için yalan söylenmez.
*
Tekfir meselesine gelince..
Molla Muhammed'in hassasiyeti iyi ve yerinde olmakla birlikte, bu konudaki sözleri çelişkili ve tartışmaya açık.
Bir taraftan “Kimseyi tekfir etmeyelim” diyor, diğer
taraftan bazı kimselerin tekfir edilebileceğini, “Kişi dinsizliğini, Yahudilik
ve Hıristiyanlığını kendisi ilan ederse
o başka mesele” diyerek açıklıyor.
Demek ki dinsizliğini ilan eden tekfir edilir.
“Dâr-ı İslam’da
tekfir caiz değildir” diyor. Daru’l-İslam’da gâvur olana, dinden dönene gâvur demeyecek miyiz?!
*
Ayrıca, daru’l-İslam’dan neyin anlaşılması gerektiği meselesi de tartışmalıdır. Ulemanın büyük ekseriyetine göre daru’l-İslam, Şeriat’in hakim olduğu, yürürlükte bulunduğu yerdir.
Bu mesele için Prof. Dr. Ahmet Özel’in konuyla ilgili kitap ve makalelerine bakılabilir. Uzmanlık alanıdır.
Özel, TDV İslâm Ansiklopedisi için kaleme almış olduğu "Dârülislâm" maddesinde konuyu veciz bir biçimde özetlemiş:
"... Fıkıh kitaplarında dârülislâmın “müslümanların hâkimiyeti altındaki yer” veya “müslümanların imamının (devlet başkanı) hüküm ve sultasının yürürlükte olduğu ülke” şeklinde tarif edildiği görülmektedir. Buna göre dârülislâm, müslümanların hâkimiyeti altında bulunup İslâm hukuk sisteminin uygulandığı ülkedir. Bu durumda nüfusun müslüman veya gayri müslim, az veya çok olması önemli değildir. ...
"... Mâlikî ve Hanbelî fakihleriyle Hanefîler’den Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre dârülislâm, içinde küfür ahkâmının uygulanmasıyla dârülharbe dönüşür. ...
"... Ebû Hanîfe’ye göre dârülislâmın dârülharbe dönüşmesi için şu üç şartın gerçekleşmesi gerekir: a) İstilâ edilen yerde küfür ahkâmının (İslâm dışı hukuk düzeninin) uygulanması. b) Ülkede ilk emanları üzere bulunan hiçbir müslüman veya zimmînin kalmaması. c) Ülkenin dârülharbe bitişik olması. ...
"... Şâfiîler’e göre dârülislâm daha sonra istilâya uğramış olsa, hatta istilânın üzerinden uzun yıllar da geçse dârülharbe dönüşmez. Dârülislâmın dârülharbe kesinlikle dönüşmeyeceği şeklindeki bu görüş, mülkiyetin hukuken gayri müslimlere geçmeyeceği anlamındadır. Çünkü diğer üç mezhebin aksine Şâfiîler’e göre gayri müslimler istilâ ile müslümanların mal ve mülklerine hukuken sahip olamazlar. Ancak ... ülkenin siyasî ilişkiler açısından dârülharp sayılacağı da açıktır. ..."
Burada şu noktaya dikkat etmek gerekiyor: Daru'l-harp, Müslümanlar'ın durup dinlenmeden birilerine harp açtıkları, savaştıkları yer değildir..
İslam'a açık veya örtülü biçimde savaş açılmış ve müslümanın İslam'ı güven içinde yaşayamadığı yerdir.
*
Molla Muhammed’in bir diğer çelişkili cümlesi şu: “Birçok insanı biliyoruz ki, aslı başkadır ama zahiren Müslümandır. Onları dahi tekfir edemeyiz.”
Aslının başka olduğunu neye göre söylüyorsun?.. Bu iş zanla, tahminle olmaz, açık, tevile müsait olmayan delil gerekir.. Şayet
küfrünü açıkça sergilemiyorsa “aslının başka olduğunu” söyleme hakkın bulunmaz.
Bu haksız, delilsiz ve mesnetsiz bir tekfir olur.
Adamın aslının başka olduğunu gerçekten biliyorsan, elinde inkârı mümkün olmayan kesin bir delil var demektir, bu durumda onun yalanına ortak olamazsın.
(Burada asıldan kasıt adamın içyüzüdür, hakiki inancıdır. Yoksa aslı Ermeni, Rum, Yahudi, Sabatayist, Sırp, Hırvat, Yunan, Moskof filan olabilir. Bir kimse salt böylesi bir soy bağı üzerinden tekfir edilemez. Kadir Mısıroğlu'na bile mesnetsiz biçimde Sabetayistlik ithamında bulunanlar oldu. Ebu Talib ve Ebu Leheb soyundan dolayı müslüman sayılamayacağı gibi Abdullah bin Selam r. a. de kökeninden dolayı aşağılanamaz.)
*
Molla Muhammed’in
“Şer'i mahkeme kurulsa ve senin tekfir ettiğin şahıs bu mahkemeye
çağrılsa, kendisine İslam tebliğ edilse, acaba reddeder mi, etmez mi?”
şeklindeki sorusu da anlamsız.
Belki reddeder, belki etmez, nerden bilelim..
Sorun şurada ki, Türkiye’de böyle bir şer’î mahkeme kurulması yasak.. Paralel devlet olma iddiasıyla derdest
edilirsin. (Yaptırıcılığı nasihatten öteye geçmeyen hakem heyeti kurulabilir, o başka.)
Şer’î mahkemelerin bulunduğu bir ülkede zaten
kimsenin kimseyi tekfir etmesine gerek kalmaz. Tekfir edilmesi gerekenlerle
devlet ilgilenir.
İkincisi, tekfirle değil, irtidatla (dinden dönme ile) ilgili hükümlerin infazı mahkeme ile olur. Bu
ikisini birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Seni, senin kendi küfür söz ve/veya amelin dinden çıkarır, falanın filanın seni tekfir etmesinin bir önemi yoktur.
Türkiye'de tekfir edilmeye meraklı olanların sayısı, tekfircilerden belki de daha fazla.. Çünkü birilerinin kendileri gibi düşünmeyen insanlara sıkça "Senin bu anlattığın İslam ise ben müslüman değilim" dedikleri görülüyor.
Sözde tekfircilik karşıtı olduğu halde dinî konularda kendisine yöneltilen eleştirilerin sahiplerine "aşırılar" yaftasını yapıştırarak "Ben sizinle aynı dinden değilim" diye konuşan, yazıp çizenlere de rastlanıyor.
Yani gayet pişkince "İlla da bizi tekfir edin" mesajını veriyorlar. Sonra da utanmadan "Vayy bizi tekfir ediyorlar" diyerek arsızlık ve şirretlik destanı yazıyorlar.
Sen kendi kendini tekfir etmiştin ya hanzo, ne çabuk unuttun.
Ne yazık ki bu tekfir edilme meraklısı ve tutkunlarını uyaran yok. Sayıları da günden güne artıyor.
*
Ancak, itikadî konuları çok iyi bilmeyen kişilerin rastgeleni tekfir etmekten kaçınmaları da gerekir.
Hatta çok iyi bilenlerin bile kaçınmalarında fayda vardır.
Burası ayakların kolayca kaydığı çok riskli bir alan.
Şu noktaya da dikkat etmek gerekiyor: Günümüzde birçokları, kendi cemaat, grup veya topluluklarını terk edenleri tekfir ediyorlar.
Yani tekfircilik sadece Vehhabî meşreb Selefîlere özgü birşey değil.
FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) ve IŞİD (DAEŞ) gibi zararlı teşkilatlar hakkında "Bunlar müslüman değil" hükmü verenler de sonuçta tekfirci durumundalar.
Evet, tekfir karşıtlarının (pratikte) tekfirlcilikle suçladıkları insanlardan daha fazla tekfircilik yaptıkları görülebiliyor.
Fakat bunların, kendilerinden haberlerinin bulunmaması gibi mutluluk kaynağı bir avantajları var.
Laflarının bilincinde olmamanın keyfini sürmelerini sağlayan ayrıcalıklı bir zekâya sahip olma gibi bir nimeti ellerinde tutuyorlar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder