(Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/orkhan-musakhanovun-es-sindinin-vahdet_01027398111.html)
ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 5
Mevlana, Mesnevî’nin baş tarafında, Hristiyanlar’ı aldatmak için keramet hikayeleri uyduran, kendisini velî göstererek onların itikatlarını bozan bir sahtekâr yahudiden bahseder. (Ki Pavlos’un, yani St. Paul’ün durumu böyledir.)
İbn Arabî denilen kalemi güçlü ve şeytanî zekaya sahip Endülüslü zampara iblisin durumu da aynı..
*
Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd
‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eserinin tercümesini okumaya devam
edelim:
“Heyhat ki
heyhat merbub [kendisi için bir rab söz konusu olan], Rabb’in ‘ayn’ı [varlık
aleminde müşahhas biçimde ortaya çıkmış hali] olur mu? Ya da yücelik sahibi [Allah]
kulla ittihad eder [birleşir] mi?! Onların en zekisinden şöyle dediği
nakledilmiştir: “Bizim indimizde aklın
nefyettikleri şeyler keşfen sabit olmuştur.” (98)
98’inci dipnotta açıklandığına göre, onların en zekisinden kasıt Afifüddin Tilimsanî imiş.
En zekîleri, keşf dediği zırvalarını (uydurmalar mı, halüsinasyonlar mı, artık her neyse) akla tercih ediyor.
En zekîleri bu.. “En akıllıları Deli Bekir, o da zincirde yatur.”
Dipnot şöyle:
“98. İbn
Teymiyye, el-Cevâbü’s-Sahîh li Men Beddele Dîne’l-Mesîh, 3: 186, 4: 309,
501; a.mlf, el-Furkān beyne Evliyâi’r-Rahmân ve Evliyâi’ş-Şeytân, 115;
a.mlf, Beyânu Telbîsi’l-Cehmiyye fî Te’sîsi Bida‘ihimi’l-Kelâmiyye, 2:
42. İbn Teymiyye bu sözü Tilimsânî’den Fususu’l-Hikem ve Mevâkıf’ın-Nifferî
derslerini dinleyen Kemâlüddin el-Merâğî vasıtasıyla Afifüddin Tilimsânî’ye
nispet etmiştir. el-Merâğî Tilimsânî’nin görüşlerinin Kur’ân-ı Kerim ve
Sünnet-i Nebevviyye’ye muhalif olduğunu iddia etmiş ve onun ders halkasını terk
etmiştir.”
Bu Afifüddin Tilimsanî sapık
dangalağı hakkında Vikipedi’de şu söyleniyor:
“Afifüddin Tilimsânî Hicri 610'da (1213-14) Tilemsan'da
doğmuştur. Suriye'ye gelmiş ve çeşitli görevlerde bulunduktan sonra Anadolu'ya
geçmiştir. Bir diğer ünlü sufi Molla Cami'nin Nefahat'ında kendisinin
fikirleri sebebiyle halk tarafından
tekfir edildiği (kafir ilan edilmesi) belirtilir. Ancak sufi çevrelerinde
özellikle Muhyiddin Arabi ve Nifferi gibi önemli sufilerin eserlerine yazdığı
yorumları önemsenmiş bir sufidir. Şam'da (ö.690/1291) ölmüştür.”
(https://tr.wikipedia.org/wiki/Afif%C3%BCddin_Tilims%C3%A2n%C3%AE)
Kör ölünce kömür gözlü olur derler.
Bu sapık da ölünce birileri tarafından (tıpkı önderi İbn Arabî iblisi gibi)
velî ilan edilmiş.. Molla Camî’nin (bazı saçmalıklar da içeren) Nefahatü’l-Üns’üne kadar girmiş.
*
TDV İslâm Ansiklopedisi’nde bu şahıs hakkında şunlar
söyleniyor:
“… Öldüğü gün kendisini ziyarete gelip halini soran Şeyh
Burhâneddin el-Kütübî’ye, “İyiyim; Allah’ı bilen kimse O’ndan nasıl korkar? Ben
de Allah’ı bildiğimden beri O’ndan korkmadım. Allah’a kavuştuğumdan dolayı
mutluyum” şeklinde karşılık verdiği belirtilmektedir (İbnü’l-İmâd, V,
412).
“Zehebî
ve Takıyyüddin İbn Teymiyye, düşüncelerinin ittihâd ve hulûl içerdiği iddiasıyla Tilimsânî’yi zındıklıkla itham etmiştir. Bir
rivayete göre kendisine, “Nusayrî misin?” diye sorulduğunda, “Nusayrî benden
bir parçadır” diye cevap verdiği için dinden sapanlar zümresinden sayılmıştır
(Zehebî, Târîḫu’l-İslâm, s. 406).
... Çağdaşı olan İbn Teymiyye, Tilimsânî’yi İbnü’l-Arabî, İbn Seb‘în,
İbnü’l-Fârız ve Abdullah el-Belyânî ile birlikte Cehmiyye fırkasından kabul eder. İbn Teymiyye’ye göre Tilimsânî
ittihâd ve hulûlde aşırıya gitmiş, İbnü’l-Arabî gibi vücûd ile sübûtu,
Sadreddin Konevî gibi mutlak ile muayyeni birbirinden ayırmamış, her açıdan
mâsivâyı nefyetmiş, perdeli kimsenin âlemi göreceğini, perde kalktıktan sonra
âlemin ortadan kalkacağını, dolayısıyla şeriatın
yasaklarının düşeceğini savunmuştur. ... Tilimsânî’ye göre Allah’a kulluk
makamı (abdullah) sülûkte ulaşılacak son mertebedir. Bu mertebeye varan sâlik
bütün sıfat mertebelerini aşar ve Hakk’ın
zâtını müşahede eden zât evliyasından olur. Mâsivâ ile sıfatlanmayı aşan
kimse varlıkta sadece Allah’ı görür (Şerḥu Mevâḳıfi’n-Nifferî,
s. 466-467).”
Dangalak “Allah’ı bilen kimse O’ndan nasıl korkar? Ben de Allah’ı bildiğimden beri O’ndan korkmadım. Allah’a kavuştuğumdan dolayı mutluyum” demiş..
Allah’ı bilmediği, cahil
olduğu buradan anlaşılıyor..
“Allah’tan en çok
korkanınız benim” buyuran Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem
demek ki Allah’ı hiç bilememiş de o yüzden O’ndan korkuyor. Bu dangalak ise Allah’ı
biliyor, o yüzden korkmuyor. Fesubhanallah, la havle ve la kuvvete illa billah.
Allah’tan, ancak Allah’ı bilmeyen cahiller korkmaz:
“… Kulları içinde Allah'tan
ancak âlimler korkar. …” (Fatır, 35/28)
“O şeytan sizi ancak kendi
dostlarından korkutuyor. Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz, benden
korkun.” (Al-i İmran, 3/175)
“… O hâlde insanlardan
korkmayın; ancak benden korkun …” (Maide, 5/44)
“… Eğer
inanıyorsanız bilin ki asıl korkmanız gereken Allah'tır.” (Tevbe, 9/13)
Mümin, havf ve reca (korku ile ümit) arasında olan, hem
korkan hem de ümit eden kişidir.
*
Bu sapığın cehaleti ve dalaleti
açık.. Hiçbir peygamber “Ben Allah’ın zatını müşahede ettim” iddiasıyla ortaya
çıkmamıştır. Onlar için bile gaybı müşahede değil, gayba iman söz konusudur:
“Peygamber, kendisine
Rabbinden indirilene îmân etti, mü'minler de! Hepsi Allah'a, meleklerine,
kitablarına ve peygamberlerine: “Peygamberlerinden hiçbirinin arasında ayırım
yapmayız” diye îmân ettiler ve şöyle dediler: “İşittik ve itâat ettik!
Rabbimiz! Mağfiretini dileriz; dönüş(ümüz) ancak sanadır!”” (Bakara, 2/285)
Peygamberler bile, kendilerine
bildirilen herşeyi müşahede ediyor değiller, onlara “iman” ediyorlar.
Eğer “Hakk’ın zatını müşahede” diye birşey söz konusu olsaydı, Hz. Musa
aleyhisselam’ın Allahu Teala’yı görmek istemesi mevzubahis olmazdı:
“Mûsâ ta'yîn ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi ona hitab buyurunca: “Rabbim! Bana (kendini) göster; sana bakayım!”
dedi. (Rabbi) buyurdu ki: “(Sen) beni (bu dünyada) aslâ göremezsin; fakat dağa
bak, şayet (o)yerinde durabilirse, o takdirde (sen de) beni görebilirsin!”
Derken Rabbi dağa tecellî edince onu paramparça etti; Mûsâ da bayılarak (yere)
düştü! Nihâyet ayılınca: “(Rabbim!) Seni her noksanlıktan tenzîh ederim! (Bu
talebimden dolayı) sana tevbe ettim ve ben îmân edenlerin ilkiyim!” dedi.”
(Araf, 7/143)
Bir başka ayet:
“Gözler O'nu idrâk edemez (göremez); fakat O, gözleri idrâk
eder. Çünkü O, Latîf (bütün incelikleri bilen ve nüfûz eden)dir, Habîr
(herşeyden haberdâr olan)dır.” (Enam, 6/103)
Hakkın zatını müşahede diye birşey
yoktur, fakat Cibrîl hadisinde geçtiği üzere Hakka’a, O’nu “görüyor gibi”
ibadet etme, yani “ihsan” mertebesi vardır. Bu da yakînin güçlü olması, imanın
kâmil hale gelmesi demektir.
*
Allahu Teala’nın varlığı müşahede ve gözlem (tecrübe) ile
bilinmez, akıl ile bilinir.
Bu nokta çok önemlidir ve çoğu kişi
bunun farkında değildir.
Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl adlı kitabında bu hususa yeri geldikçe değiniyor.
Mesela:
“.. tecrübe
ve müşahede ile birşeyin vücudu (varlığı) sabit olur, lakin vücub-u vücudu
(varlığının vacip/zorunlu olması) sabit olmaz.”
(Şeyhülislam
Mustafa Sabri Efendi, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır
Uleması İle İlmî Münakaşaları, C. 1, çev. İbrahim Sabri, haz. Osman
Erdem, İstanbul: Gül Neşriyat, 2005, s. 190. Bu eser, Mevkıfu’l-Akl’ın ismi değiştirilerek
yapılmış bir tercümesi.)
Allahu Teala, varlığı zorunlu
olandır, vacibü’l-vücuddur. Bizim gözlemlediğimiz, müşahede sonucu mevcudiyetinden
haberdar olduğumuz varlıklar, “varlığı mümkün olma” durumundadırlar, onların
var olmaları zorunlu değildir. Fiilen vaki olmaları onları varoluş bakımından zorunlu yapmaz.
İnsanlar “varlığı mümkün” mahlukat durumundadır.
Varlıkları zorunlu (vacip) olsaydı,
(varlıklarının zamansal başlangıcından söz edilemeyecek şekilde) hep var
olmaları gerekirdi. Varlıkları muhal (imkânsız) olsaydı, o takdirde de hiç
varolmamaları gerekirdi.
Kâinat (evren) da aynı şekilde
“mümkün varlık” durumundadır. “Zorunlu varlık” olsaydı, mesela bir Big Bang’den
söz etmek, evren için bir başlangıçtan ve yaştan, ömürden söz etmek mümkün olmazdı.
*
Bütün bir kâinat da dahil olmak üzere
gözlemlediğimiz herşeyin ve kendimizin varlığı, bütün bu “mümkün varlık”ların
fiilen var olmalarını sağlayan bir “zorunlu varlığın” mevcudiyetine bağlıdır.
Bir şey kendi kendine yoktan var olamaz ve kendini yaratamaz.
Zorunlu varlığı (Allahu Teala’yı),
müşahede (duyuların algılarına dayanan gözlem ve deney) ile bilemeyiz, ancak (vaki olmakla birlikte varoluş bakımından mümkün kategorisinde bulunan varlıkların müşahedesinden hareketle
yapılan) akıl yürütme ile bilebiliriz.
Şeyhülislam’ın sözüne dönersek..
Allahu Teala’yı görüyor olsaydık bile, bu müşahede, onun Allah olduğunu
anlamamıza yetmezdi, çünkü müşahede (gözlem), gözlenen şeyin var olduğunun
anlaşılmasını sağlar, fakat onun “zorunlu varlık” olduğunun anlaşılmasını
sağlayamaz.
İşte bilim felsefecilerinin ve
(bilimin ne olduğunu kavramış olan) bilim adamlarının “kesin doğru” bilimsel
yasalardan söz edilemeyeceğini, onların daima (Popper’ın tabiriyle)
“yanlışlanabilirlik” vasfını taşımaya devam edeceklerini, yanlışlanmaya açık
olacaklarını (Ki yanlışlanabilir olmak, kesin doğru kabul edilmeme demektir) söylemelerinin
ve gözlem ve deneylerden hareketle yapılan (tümevarım mahiyetindeki) çıkarımların
doğruluğundan kesin biçimde emin olunamayacağını ifade etmelerinin nedeni de
“müşahede”nin (gözlemin) doğasındaki bu yetersizlikten kaynaklanıyor.
*
Bazılarının hep aklın
yetersizliğinden söz ettikleri görülüyor, doğrudur, akıl müşahedenin yerini
tutamaz, fakat müşahede de aklın yerini tutamaz, onun da yetersiz kaldığı
hususlar vardır.
Mesela, akıl, uzayda (Dünya dışında)
canlı yaşamının bulunuyor olmasının (“zorunlu” olmamakla birlikte) “mümkün”
olduğunu söyler. Fakat onun gerçekten (fiilen) var olup olmadığının bilinmesi
müşahedeye (gözleme) bağlıdır.
Buna karşılık müşahedenin de tam bir
bilgi vermediği, işin içyüzünün akıl yürütme ile anlaşılabildiği durumlar da mevcuttur.
Çünkü müşahede (gözlem), insan algılarıyla sınırlı olan bir alandır. Yani "hakikat" bahsinde duyusal algıların yetersizliğini de hesaba katmak gerekiyor.
Mesela bütün insanlar kör olsaydı, yıldızlar
hakkında hiçbir şey bilemez, onların varlığı hakkında hüküm veremezdik. Fakat
bu durumda akıl, onların varlığını haber veren bir peygamber karşısında, bunun “zorunlu
olmamakla birlikte muhal de olmadığını, mümkün olduğunu” söylerdi. Ve onların
bilinmesi vahye/nakle (doğru habere) dayanan (meleklerin varlığı gibi) bir
gaybe iman meselesi haline gelirdi.
*
Bilgi bahsinde sadece müşahedeyi (gözlem ve tecrübeyi) esas alan yaklaşım, bilindiği gibi, pozitivizm olarak adlandırılmaktadır. Ancak, aklın devre dışı bırakılması durumunda pozitivizmin varacağı nihaî nokta, (insan algılarından da şüphe eden) sofizm olacaktır.
Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi bu noktaya şöyle dikkat çekiyor:
“Metalib
ve Mezahib unvanlı felsefe tarihinde de Paul Janet, ‘Tecrübe mezhebi
(pozitivizm ekolü), varlığı inkâr eden sofizme intiha eder (varacağı son nokta
orasıdır)’ demiştir.” (A.g.e., C. 1, s. 191.)
Metalib ve Mezahib, Fransız felsefe tarihçileri Paul Janet ile
Gabriel Séaillesʼın hazırladıkları Histoire de la philosophie: Les problèmes et
les écoles (Felsefe Tarihi: Meseleler ve Ekoller) isimli felsefe tarihinin metafizik ve ilahiyat kısımlarının Elmalılı
M. Hamdi Yazır hoca tarafından yapılmış tercümesidir.
*
Şeyhülislam, “Vücud-ı ilahînin (Tanrı’nın varlığının) isbatı, Vacibü’l-vücudun
(varlığı “zorunlu” olan Varlığın) isbatından ibarettir” diyor. (A.g.e.,
C. 1, s. 192.)
Basit gibi görünen bu cümle, Şeyhülislam’ın
eserinin ikinci cildinde anlattığı üzere, çok derin meseleleri içeriyor. Sorun
sadece kâinatın (evrenin) bir mucidinin, yapıcısının bulunduğunun kabul
edilmesinden ibaret değil.. O yapıcının da bir yapıcısının bulunması (teselsül) ihtimalinden
söz edenleri de susturmanız gerekiyor. İşte bu ancak aklî delil ile
yapılabilecek birşeydir. Kelam ilminin Allahu Teala’nın varlığı
meselesinde yaptığı da budur.
Şeyhülislam şöyle diyor
(sadeleştirerek aktarıyoruz)
“… Tecrübe (müşahede,
gözlem ve deney) ile herşeyin varlığı isbat edilebilecek olsa bile, Allah’ın
varlığı bu yolla isbat edilemez. Çünkü böyle bir yolla isbat, ancak birşeyin
mevcut olduğunu gösterir. Bu (müşahede yoluyla tespit edilen) mevcudiyet
(Allahu Teala söz konusu olduğunda) Vacibü’l-Vücud (varlığı “zorunlu” olan
Varlık) olan ve varlığının zorunlu olması hususunda hiçbir mevcud kendisine
(denk ve) ortak/şerik olamayan Allahu Teala’ya delalet edemeyecektir (Ki o
mevcudat, fiilen vaki ve var olmakla birlikte, “varoluş bakımından” esas
itibariyle “mümkün” varlıklardır, yani var olmamaları da mümkündür, fakat
Allahu Teala’nın var olmaması muhaldir, aklen imkânsızdır). Tecrübe (müşahede
ve gözlem) ile bulunacak Allah’ın Allah olduğunu bize gösterecek yegane alamet,
varlığının “zorunlu” olması hususudur. Oysa, birşeyin varlığı duyuların
algılarıyla bilinebilirse de, yokluğunun muhal/imkansız olması demek olan “varoluş
bakımından zorunluluğu” bunlarla bilinemez. Çünkü onun varlığına eklenmiş olan
bu zorunluluk özelliği, o duyularla algılanamaz. Duyu algılarına dayanan tecrübe
(müşahede ve gözlem) ile Allah’ı bulduklarını düşünen tecrübecilere, o Allah’ın
ebediyen baki kalacağını, O’nun, gözlem ve deneylerinin alanına girmeyen (algı
konusu olmayan) geleceğin yakın veya uzak bir gününde yok olmayacağını kim
temin edecek, o buldukları Allah’ın, gözlem ve deneylerinin ulaşamadığı sonsuz
geçmişte de var olmakta olduğunu kim teyit edecek, bu hususta kim kefil ve
garantör olacaktır?! Halbuki, ezel ve ebedde var oluş dahi, bu noktada istenen
ve “ezelî ve ebedî varoluşun” üstünde bulunan “varoluş bakımından zorunlu oluş”u
gerektirmez (Mesela ahiret hayatında insanlar için ebedîlik vardır fakat bu
onları “varlık bakımından zorunlu” hale getirmez). Araştırıcıların
(tahkikçilerin, muhakkiklerin) hissî tecrübeleriyle (duyusal gözlem, müşahede
ve deneyleriyle) bir varlık bulduklarını, onu gözleriyle görüp elleriyle
yokladıklarını, ve o varlığın aranılan varlık olduğunu iddia ettiklerini
farzetsek bile, onlara, “O varlığın
Allah olduğunu nereden bildiniz?” denilir. O varlık, belki Allah’ın
meleklerinden bir melek, bir şeytan, yahut müşahede ettiğiniz o varlık, Allah’ın
“şimdiye kadar karşılaşmış olduğunuz varlıkların hiçbirinde misli görülmeyen
bir güç, kudret ve azametle sizi aldatan” başka bir mahlukudur. Vacibü’l-vücud
(varlık bakımından zorunlu) olduğu isbat edilmedikçe, bütün bu vasıflar, o
varlığın Allah olduğuna delalet etmez. Siz, duyusal (algısal) delillerle
bulduğunuz veya bulacağınız hiçbir varlıkta vacibü’l-vücud olma özelliğini
(salt o algısal delillerle) bulamayacaksınız. Varlığı, “varlığı zorunlu olmayan”
mümkün (fakat vaki, gerçekleşmiş) şeylerden oluşan bu kainatın/evrenin, (varlık
bakımından) “varlığı zorunlu bir varlık” olan Allah’a dayandığını ancak akla ve
mantığa dayanan delil ile bilebilirsiniz. Ve Allah’ın varlığına da ancak,
varoluş bakımından “mümkün” mevcudatın varlığıyla (akıl yürüterek) hükmedebilirsiniz
(salt müşahede ve deney yoluyla değil). Kendisini duyulardan biriyle algılamaya
hacet kalmaksızın aklî delil ile bildiğiniz fakat görmediğiniz o Varlık,
varlığı (mümkün varlıkların varlığını temellendirme bakımından aklen) gerekli,
zorunlu ve zaruri olduğu için, varoluş bakımından, varlığı zaruri olmayan
(mümkün) varlıkların hepsinin üstündedir.”
(A.g.e.,
C. 1, s. 332-3.)
*
Afifüddin Tilimsanî adlı sapık
dangalağın “Bizim indimizde aklın
nefyettiği (yokluğuna hükmettiği) şeyler keşfen sabit olmuştur” şeklindeki zırvası üzerinde
nasip olursa bir sonraki yazıda duralım inşallah.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder