SAPIK SUFÎNİN AKILSIZ KEŞFİ





(Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/sufi-gecinen-bir-sapigin-allahu.html)


ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 6


İbn Arabîci Afifüddin Tilimsanî’ye atfedilen “Bizim indimizde aklın nefyettikleri şeyler keşfen sabit olmuştur” şeklinde bir söz bulunduğunu görmüştük.

Burada aklın ve keşfin dindeki yeri üzerinde durmak gerekiyor.

Önce akıl kavramı üzerinde duralım. Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Akıl” maddesinde şunları söylüyor:

“… Kur’an terminolojisinde akıl “bilgi edinmeye yarayan bir güç” ve “bu güç ile elde edilen bilgi” şeklinde tarif edilmiştir (bk. Râgıb el-İsfahânî, “ʿaḳl” md.). Dinen mükellef olmaya esas teşkil eden akıl birinci anlamdaki akıldır. Kur’ân-ı Kerîm “ancak bilenlerin akledebileceğini” söyler (el-Ankebût 29/43). Bu gücü ve bu bilgiyi iyi kullanmadıkları için kâfirleri, “... Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden akledemezler” (el-Bakara 2/171) diyerek yermiş, “O, aklını kullanmayanlara kötü bir azap verir” (Yûnus 10/100) âyetiyle bütün insanlığı uyarmış ve akıllarını kullananların cehennem azabından kurtulacakları (bk. el-Mülk 67/10) belirtilmiştir. …  Kur’ân-ı Kerîm’de, eşyadaki nizamı anlama gücüne sahip olan akla, aynı zamanda ilâhî hakikatleri sezme, anlama ve onların üzerinde düşünüp yorum yapma görev ve yetkisi de verilmiştir. Nitekim, “Allah âyetlerini akledesiniz diye açıklamaktadır” (el-Bakara 2/242) âyetiyle aklın bu fonksiyonuna işaret edilmiştir.

"… Şunu da belirtmek gerekir ki aklın Allah tarafından yaratılan ilk varlık olduğu hususunda hadis diye nakledilen rivayetler, hadis otoriteleri tarafından hiçbir şekilde doğrulanmamıştır. Ancak aklın üstünlüğünü ifade eden hadislerden bir kısmının sahih olduğu bazı muhaddislerce kabul edilmiştir (bk. Aclûnî, I, 212)."

Ehl-i Sünnet nazarında akıl, İmam Matüridî’nin Kitabü’t-Tevhîd’de belirttiği üzere, en temel bilgi kaynağıdır. Diğer bilgi kaynakları da (duyu organlarının müşahedesi ve “doğru haber”), akıl çerçevesinde bir değer taşır. (O yüzden, aklî melekeleri yerinde olmayan insanların şahitliklerine de, verdikleri haberlere de itibar edilmez.)

*

Allame Teftâzânî’nin Şehru’l-Akaid’i ile şerh etmiş olduğu Nesefî Akaidi (el-Akaidü’n-Nesefiyye) şöyle başlar:

“Hak ehli (ehlisünnet âlimleri) der ki: Eşyanın hakikati/varlığı sabittir (gerçektir). Sofist bazı felsefecilerin görüşünün aksine eşyanın hakikatine dair ilim elde etmek bir vakıadır.

“Mahlûkat (insan, melek ve cinler) için üç türlü ilim elde etme kaynağı vardır.  1- Sağlıklı duyular 2- Doğru haber 3-Akıl.

Duyular beş tanedir; işitme, görme, koklama, tatma, dokunma. Bu beş duyudan her biri, yaratılmış olduğu gaye doğrultusunda idrak eder (ilim elde eder).”

(Akaid Risaleleri, çev. H. Vanlıoğlu ve diğerleri, İstanbul: Muallim Neşriyat, 2019, s. 137-8.)

Bu söylenenler bilgi felsefesinin (epistemolojinin) alanına girmektedir.

*

Peygamberlerin verdikleri haberler, bu üçünden “doğru haber”in (haber-i sadık) kapsamına girmektedir.

Peygamberlerin verdikleri haberlerin doğruluğunun delili, mucize sahibi olmalarıdır. O mucizelere bizzat şahit olmayanlar içinse onların mucize sahibi oldukları, onlarla ilgili haberlerin mütevatir oluşu ile, yani “yalan üzerinde birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun rivayetine dayanıyor” oluşuyla sabittir.

Tarihî bilgilerimizin tamamı bu mahiyettedir. Geçmişte yaşamış insanların toplanıp bizi aldatmak için uydurma kitabeler yazmış, sahte kabirler inşa etmiş, palavra kitaplar yazmış olmaları mümkün olmadığı için söz konusu tarihî malumata itibar edilir.

Bunun gibi, birtakım insanların, maddî hiçbir menfaatleri olmadığı, hatta bedel ödemek zorunda kaldıkları halde çıkıp Meryemoğlu İsa diye birine, aslında hiç göstermediği mucizeler isnat etmiş olmaları mümkün değildir. Rivayetlerin külliyen yalan ve yanlış olması imkân dışıdır.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in baş mucizesi ise Kur’an’dır ve mucizeliği bugün de devam etmektedir. Çünkü, herhangi bir suresinin –Ki ikisi (İhlas ve Kevser Sureleri) çok kısadır, tek satırdır- (üslup ve muhteva bakımından) benzerinin yazılmasının mümkün olmadığını söyleyerek dünyaya meydan okumaktadır.

İslam alimleri, bunlar (akıl, duyuların algıları, doğru haber) dışındaki deneyimleri (ilham, keşf, rüya vs), “muteber” (itibar edilmeyi hak eden) bilgi edinme vasıtaları olarak kabul etmemişlerdir.

*

Peki din, bu bilgi edinme vasıtalarından hangisine ya da hangilerine dayanmaktadır?

En temelde akla dayanıyor. Çünkü Allahu Teala’nın varlığı esas itibariyle haber vermeyle değil, akılla bilinir.

O yüzden İmam Matüridî, Kur’an ayetlerini de delil göstererek, bir peygamber gelmemiş olsa bile insanların Yaratıcı’nın varlığını anlayıp kabul etmeleri gerektiği kanaatine varmıştır.

Bazılarının zannettiğinin aksine, Eş’arîler bu noktada Matüridiyye’ye muhalefet ediyor ve aklı önemsiz görüyor değiller. Onlar, insanların sorumluluğunun, "bir peygamber gönderilerek sorumlu tutulmuş olduklarının bildirilmesine bağlı" olduğunu söylüyorlar ve delil de getiriyorlar. 

Burada içtihat farklılığı ortaya çıkıyor.

Evet, din açısından akıl, en temel bilgi kaynağıdır. Buna “doğru haber” de eklenmekte, o haberin doğruluğu da (İmam Matüridî’nin belirttiği gibi) “akıl” ile anlaşılmaktadır.

İşte, edille-i şer’iyye (şer’î/dinî deliller) bu bağlamda ortaya çıkmaktadır: Kitap, Sünnet, icma ve kıyas.

İlk ikisi “doğru haber”in kapsamına girmektedir. Son ikisi ise “doğru haber”in “akıl” ile yorumlanması demektir.

Dinde, keşf, ilham, rüya vs. diye bir beşinci, altıncı şer’î delil söz konusu değildir.

Dolayısıyla, dinde falanın filanın keşfi “yok” hükmündedir. “Mutlak butlan” ile batıldır, geçersizdir.

*

Afifüddin Tilimsanî adlı İbn Arabîci sapığın zırvasına gelelim.. “Bizim indimizde aklın nefyettiği (reddettiği, kabul etmediği) şeyler keşfen sabit olmuştur” diyor.

Böylece, Ehl-i Sünnet dışı bir sapık olduğunu ilan etmiş durumda.

Bu, aslında, insanın kendisini şârî’ (Şeriat koyucu, din vaz’ edici) konuma getirmesi, rableştirmesi/tanrılaştırması anlamına gelmektedir.

Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde geçtiği gibi, Hristiyanlar Hz. İsa aleyhisselam’ı ve rahiplerini, Yahudiler de alimlerini “rab” edinmiş durumdalar. Ne yazık ki bu ümmetten de alimlerini, önderlerini, liderlerini vs. rab edinenler mevcut.

Bunların bir kısmını, sapık tasavvufçular oluşturuyor (Ehl-i Sünnet itikadından inhiraf etmeyen müteşerrî sufîler bahis dışı).

İmam Gazzalî, fıkıh usûlü kitabı el-Mustasfa’da şöyle demektedir: 

Akıl deliline hiçbir şekilde muhalefet mümkün değildir.

(Mustasfâ – İslâm Hukuk Metodolojisi, C. 2, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik Y., 2006, s. 37.)

Aynı şekilde Bediüzzaman da şunu söylemektedir:

“Yerleşmiş usuldendir [İslamî ilimlerin temel usul kaidelerindendir] Akıl ve nakil [vahiy] çatıştığında, akıl asıl alınır ve nakil tevil olunur.  Fakat o akıl, akıl gerektir.”

(Bediüzzaman Said Nursî, Muhâkemat, İstanbul: Şahdamar Y., 2005, s. 23.)

Evet, o akıl, senin akıl zannettiğin akılsızlığın değildir.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl’ın birinci cildinde, akıl ile çelişen nakilin “müteşabih” kapsamında değerlendirileceğini belirtiyor.

Yani akıl ile nakil çatıştığında, ya nakil hiç yorumlanmaz, Al-i İmran Suresi’nde belirtildiği gibi “(Biz) ona inandık, hepsi Rabbimiz tarafındandır!” denilip konu (selefi bir tavır sergilenerek) kurcalanmadan bırakılır, ya da söz konusu nakil, “akıl” esas alınarak, dinin temel akaid esasları çerçevesinde tevil edilir.

Ancak bu tevili yapabilecek olanlar, ilimde rasih olanlardır. Rastgelen tevil ettiğinde ayağı kayar. (Günümüz selefîlerinden cahil olanların tevil etmiyoruz diyerek müteşabihlere muhkem muamelesi yaptıkları, böylece onları müteşabih olmaktan çıkardıkları görülüyor.)

*

Aklın nefyetmesi, muhal (imkânsız) görmesi demektir.

Mesela, Allahu Teala için unutma, yanılma vs. muhaldir (imkânsızdır).

Tilimsanî gibi sapık dangalaklar ise, “zatını müşahede” ettikleri Allahu Teala’nın unutup yanıldığını “keşf”leriyle sabit görebilirler.

Akla aykırılığın ne önemi var ki, adam keşfiyle/mükaşefesiyle buna muttali oluyorsa aklın canı cehenneme!

Benzer şekilde, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in haber verdiği hususların yalan olması da muhaldir, imkânsızdır.

Fakat ya, Allah’ın zatını müşahede mertebesine erişmiş velimizin keşfi aksini söylüyorsa?

O zaman keşfini esas alır, aklı bir tarafa bırakır.

*

Bu sapık dangalak zaten aklı bir tarafa bırakmasaydı, “Bizim indimizde aklın nefyettiği (reddettiği, kabul etmediği) şeyler keşfen sabit olmuştur” şeklindeki cılk yumurtayı peydahlayamazdı.


(Devam edeceğiz inşallah)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

SAPIK SUFÎNİN AKILSIZ KEŞFİ

(Baş tarafı için bakınız:  https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/sufi-gecinen-bir-sapigin-allahu.html) ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VA...