(Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/sapik-sufinin-akilsiz-kesfi.html)
ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 7
Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd
‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eserinin tercümesini okumaya devam ediyoruz:
“Onların fâsid (bozuk) mezhepleri üzere tasnif edilen kitap [Şeyh-i Ekber İbnü’l-Arabî’nin Fusûsu’l-Hikem’ini kastediyor (mütercimin ilavesi)] ona [yani Tilimsânî’nin talebesine [Kemâlüddin el-Merâğî’ye] (mütercimin ilavesi)] okunduğunda [talebesi Kemâlüddin el-Merâğî tarafından] ona şöyle denildi: “‘Kur’ân-ı Kerim sizin bu sözünüze muhaliftir.’ Dedi ki: ‘ Kur’ân-ı Kerîm’in hepsi… [şirktir] (99). Tevhid bizim kelamımızdadır.’ Ona denildi ki: “ ‘Vücûd, vahid olduğunda [varlık, tek olduğunda] niçin eş helal kız kardeş haram kılındı?’ Dedi ki: ‘Bizim indimizde hepsi helaldir. Ancak bu perdeli kimseler haram dediler. Deriz ki: size haramdır.’”(100) Bundan dolayı onların [İbn Arabîcilerin] şeyhlerinden biri müridine şöyle dedi: “Kim sana derse ki kâinatta Allah’ın dışında bir varlık var, yalan söylemiştir.” Müridi ona dedi ki: “[Madem Allah’ın dışında varlık yok] Peki bu yalan söyleyen kimdir?” Bir başkasına şöyle dediler: “Bunlar mazharlardır [kendilerinde zahir olunanlardır, Allah’ın kendilerinde zahir olup açığa çıktıklarıdır].” O zaman [onlara] şöyle denilir: "Mazharlar zahirin [Zuhur eden Allah’ın] gayrı mıdır? Yoksa ‘ayn’ı mıdır [kendisi midir]? Eğer gayrı ise ikiliği kabul ettiniz. Eğer ‘ayn’ı ise [aralarında fark yoktur (mütercimin ilavesi)] [o zaman zahir olmaktan bahsetmek anlamsız hale gelir, onlardan birine mazhar diğerine de zahir demek mümkün olmaz]." (101)
Dipnotlara geçelim:
“99. Fethü’l-Vedûd
alâ Vahdeti’l-Vücûd’un müellifi [yazarı, es-Sindî] veya müstensihi
[yazarak kopyalayıp çoğaltanı] ‘şirktir’ kelimesini yazmamıştır. Ancak kelime
İbn Teymiyye’nin kitaplarında geçmektedir.
100. İbn
Teymiyye, el-Cevâbü’s-Sahîh li Men Beddele Dîne’l-Mesîh, 4: 500; a.mlf, el-Furkān
beyne Evliyâi’r-Rahmân ve Evliyâi’ş-Şeytân, 113; a.mlf, er-Red
‘ale’ş-Şâzilî fî Hizbeyhi ve Mâ Sannefehû fî Âdâbi’t-Tarîk, 174-175;
İbn Teymiyye, en-Nebevât, 1: 283. İbn Teymiyye bu sözleri yine Kemâlüddin
el-Merâğî vasıtasıyla Afifüddin Tilimsânî’ye nispet etmiştir. Tâcülârifin,
muhaddis ve fakih Abdürrauf el-Münâvî, Afifüddin Tilimsânî’nin tercüme-i
halinde İbn Teymiyye tarafından Afifüddin Tilimsânî’ye nispet edilen sözler
hakkında şöyle demektedir: “Onun
[Tilimsânî], şeyhinin [Konevî] ve şeyhinin şeyhi [İbnü’l-Arabî] hakkında bu
hezeyanı nakletme işini çoğalttılar. Muteber bir tarikle onlardan bu hezeyanın
zerresi sabit olmamıştır. […] Taassup acayip şeyler yapıyor.” Abdürrauf
el-Münâvî, el-Kevâkibü’d-Dürriyye, 90.
101. İbn
Teymiyye, el-Furkān beyne Evliyâi’r-Rahmân ve Evliyâi’ş-Şeytân, 113;
a.mlf, Mecm‘ûu’l-Fetâvâ, 11: 241. Hayât es-Sindî bu ifadeleri İbn
Teymiyye’den birebir nakletmiştir.”
Münavî’nin 100’üncü dipnotta yer alan sözleri sakat.. İmdi, burada Kemâlüddin el-Merâğî’nin, bir zamanlar talebesi olduğu, ve sapık biri olduğunu fark ederek terk ettiği Tilimsanî’den yaptığı bir nakil var. İbn Teymiyye de ondan naklediyor. Münavî’ye göre bunlar, “muteber” adamlar değiller.
Muteber bir tarik (rivayet zinciri)
arıyor, ne demekse?
Bir adamın sözlerini yorumlamak başka
birşeydir, “Onun şöyle dediğini duydum” demek başka birşeydir. İbn Teymiyye’yi
beğenmeyebilirsiniz, fakat birisi için söz uydurup ona mal edecek bir adam
değildir. Ayrıca, Kemâlüddin el-Merâğî’yi güvenilir bulmasa, sırf onun
rivayetine dayanarak bunları da yazmazdı.
Burada taassup kimin alacak
defterinde yer alıyor, Münavî’nin mi, yoksa Merağî ile İbn Teymiyye’nin mi, bunun
da tartışılması gerekir.
Zekî insanlar (dürüst ve iyi niyetli
olmasalar bile), tartışırken, muhataplarının söylemedikleri sözleri onlara
isnat etmezler, bunun ters tepeceğini bilirler. İbn Teymiyye’nin aptal olmadığı
da malumdur.
İlmî tartışmalar köylü kurnazlığını ve çerçi hilelerini kaldırmaz, uzun maraton koşusudur, bir seçim döneminde seçmenleri tufaya getirip hayat boyu milletvekili emeklisi maaşını garantileme türünden ucuzlukların yeri değildir.
Münavî’nin burada, Tilimsanî’nin yanısıra hocası Konevî ile onun hocası İbn Arabî’yi de akladığı görülüyor. Tilimsanî’nin ölüm tarihi 1291, Münavî’nin doğum tarihi ise 1545. Yani adam öldükten 254 sene sonra dünyaya gelmiş.
Mesela bugün doğan birini düşünelim,
254 sene öncesi 1772.. Bugün doğan birinin ilerde, 1772 yılında ölen birinin
(Ki o tarihte ne ABD diye bir devlet var, ne de Fransız Devrimi olmuş)
avukatlığına soyunduğunu düşünün.. Münavî'nin yaptığı değerlendirme böyle birşey..
Ne yazık ki Münavî denen taassup timsali, İbn
Arabî’nin kitaplarından habersiz olarak böyle avukatlık yapıyor. Adamın, İbn Teymiyye'nin naklettiklerinden daha berbat lafları var.. Kitaplarında..
*
Gerçekte, İbn Arabî’nin yazdıklarının önemli bir bölümü küfür, şirk ve dalaletten ibaret. İddialarına delil olarak da “keşf”ini gösteriyor..
Çünkü, iddialarını akıl ve mantık yalanlıyor. İçindeki küfür ve şirki, "keşf" ambalajına sarmazsa satabilmesi, aptal müşterilere yutturabilmesi mümkün değil.
Mesela, Vahdettin İnce tarafından
tercüme edilip üç cilt halinde yayınlanmış olan Risaleler’i böylesi zırvalarla dolu.
Bu Endülüslü palavracı zamparanın,
sahte sufînin yüzlerce kitabı var deniliyor da, onların çoğu üçer beşer
sayfalık risalelerden ibaret. Mesela, söz konusu Risaleler’in birinci
cildinin en başında “birinci kitap”
denilerek Kitabu’l-Fena fi’l-Müşahede adlı kitabının tercümesi veriliyor.
İnternetteki pdf’sinde altı sayfa
olarak yer alıyor.
Yazdıklarının büyük bir bölümü boş laf.. Lüzumsuz gevezelik.. Bir kısmı da "Tilkinin kırk türküsü varmış, otuzu üzüm, onu da tavuk kümesi üstüneymiş" hesabı rüyalar, keşfler vs. mavallarıyla kendisini "altın kerpiç/tuğla" mertebesine çıkarma alavere dalaveresinden, hokkabazlığından ibaret.
*
Risaleler’in yayıncısı Kitsan Basım Yayın,
birinci cildin hemen başına İbn Kemal’in
İbn Arabî ile ilgili (bir alime hiç yakışmayan) saçmasapan fetvasını koymuş. Ne yazık ki İbn Kemal'in söyledikleri
baştan sona rezalet ve kepazelik. Hiçbir ilmî değere sahip değiller.
Halbuki bu adam hakkında Ebussuud Efendi’nin de fetvası var.
Kitaplarının okunması ve okutulması caiz değildir diyor. Onu neden koymuyorlar?
Bunu söyleyen sadece Ebussuud Efendi
olsa.. Aynı fetvayı İbn Haldun’dan İbrahim Halebî'ye, Aliyyü'l-Kârî'den Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’ye
kadar pekçok ciddi büyük alim vermiş durumda.
İbn Kemal’in fetvasına göre, Ebussuud Efendi ve bu zatlar, dalalete düşmüş birer sapık durumundalar.. Neden?.. İbn Arabî’yi reddetmişler..
Sanki İbn Arabî’nin velayetine inanmak “zarurat-ı diniyye”den..
Sanki İbn Arabî Allahu Teala’nın Kur’an’da salahını haber verdiği bir peygamber..
Sanki İbn Arabî, Peygamber Efendimiz sallallahu
aleyhive sellem’in hidayet üzere olarak yaşayıp öleceğini, haktan hiç sapmayacağını, hiç yanılmayacağını müjdelediği bir
sahabîsi ve de biz bunu mütevatir bir rivayetle kesin olarak biliyoruz.
Yazıklar olsun!
İbn Kemal, bu işkembe
ürünü yalaka fetvasıyla, diğer bütün ilmî eserlerini çöp yapmış durumda.
*
Söz konusu Risaleler’in
birinci cildinin başına “Şeyhu’l Ekber
Muhyiddin b. Arabî Hazretlerinin Hayatı, Görüşleri ve Eserleri” başlıklı (sunuş anlamına gelen) bir bölüm eklenmiş.
Orada yer alan ve merd-i Kıptî’nin
sirkatinin açıklanması anlamına gelen şu ifadeye bakın:
“İbadette Zahirî, akidede Batınî idi.”
İbadette Zahirî olması, amelde
mezhebinin Zahirîlik olması demek. Yani dört mezhepten birinden değil.
İtikadda mezhebi ise Batınîlik.. Yani
Ehl-i Sünnet dışı.. (Bu zampara sahtekârın zahirîlik ve batınîliğine Prof. Süleyman Uludağ da onunla ilgili kitabında değiniyor.)
Ayrıca birşey söylemeye gerek var
mı?!
Eğer Ehl-i Sünnet’ten iseniz bu adam
için (tekfir etmeseniz bile) hemen şunu demek zorundasınız: Adam, has halis, katışıksız, saf ve süzme ehl-i bid’at.
Bid'atçilere cephe alınması, onlara tepki gösterilmesi dinen zorunludur. Ve bir bid'atçi asla Allah'ın velîsi olamaz.
Ancak mesele sadece bu da değil..
Adamın küfür ve şirk olan bir sürü sözü var.
*
Aynı sunuş bölümünde şu ifade de yer
alıyor:
"İbn-i Arabi'nin tasavvuf anlayışının dayandığı en
önemli esaslar, marifet (bilgi) nazariyesi, vahdet-i vücud (varlığın birliği), dinlerin birliği ve Muhammedi hakikat
şeklinde sıralanabilir. Marifet; geleneksel şekilleri ve mutassavıflarca geliştirilen
üçlü tasnifiyle mükaşefe, tecelli ve müşahede'den ibarettir.”
Dört önemli esas, ve dördü de
rezalet..
Marifet nazariyesi/teorisi (bilgi felsefesi), keşf adını verdiği zırvalardan ibaret. Adam, Ehl-i Sünnet yolundan tümden ayrılıp Batınîlik denizinde kulaç atan bir sapık durumunda.
Ehl-i Sünnet’in "aklının, sağlam duyularının ve
haber-i sadıkının" yerini (isimleri farklı, fakat kendileri aynı) mükaşefe, tecelli ve müşahede çarpıtmaları almış.
Vahdet-i vücud anlayışı zaten şirkten
başka birşey değil.
Eh, buna bir de dinlerin birliğini eklemiş.. Sapıklığının üstüne böyle bir tüy dikmezse olmaz, eksik kalır.
Fethullah’ı ve FETÖ’cüleri (Fethullahçı Takiyye Örgütü) mensuplarını “dinler arası diyalog”çulukları yüzünden
Cehennem’in dibine gönderen "dini bütün" yandan çarklı ve de sınırlı sorumlu part-time tekfirci vatandaşlar, dinler arası diyalog bile
değil, dinlerin birliğinden söz eden
adam hakkında niye susuyorlar?
Adam hakkında aynı şeyleri İbn
Teymiyye söylediği zaman iftira atmış oluyor, burada olduğu gibi taraftarları
söylediği zaman ise birşey diyen yok.
*
Yeri gelmişken şunu da belirtelim,
Fethullah’ın da birtakım zırvaları bulunmakla birlikte, onlar denaet ve
şenaette İbn Arabî’ninkilerin onda, hatta yüzde biri bile etmez. Bahtı yaver
gitmiş, Endülüs’ün bu zampara şerefsizinin yaşadığı dönemde, bir devlet çıkıp onunla
uğraşmamış, takip etmemiş, hesaba çekmemiş. Onunla hesaplaşma işi ulemaya
kalmış.
Bakmayın şimdi siz birilerinin en hızlı anti-FETÖ’cü kesilmiş olmalarına, şayet Fethullah kendisini devlet adına Pensilvanya’da ziyaret eden Ahmet Davutoğlu ve Hakan Fidan’a olumlu cevap verebilse, Türkiye’ye dönebilseydi, şimdi o anti-FETÖ’cülerin yüzde 90’ı “Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretleri”nin en ateşli şakşakçılarıydılar.
“Abartmayın,
Fethullah da Allah’ın aciz kullarından bir kul, hataları da var, hatta bazı
yaptıkları İslam’a ihanet anlamına geliyor” diyenleri fitne çıkarmakla, Allah’ın
velisine saldırmakla suçluyor olurlardı.
Evet, kendisini “altun kerpiç” diye
pazarlayan “ahbun/tezek kerpiç” zampara İbn Arabî şerefsizi, dini içinden yıkmak için elinden geleni yapmış olan bu din dolandırıcısı, Fethullah’tan yüz
kat berbat bir adamdır.
Bin beter bir alçaktır.
Ibn Arabi Society diye bir tekke (dergâh) kurup İslam dünyasına İbn Arabîci sapıklığı pompalayan (yahudi güdümlü) İngiliz bunun farkında, fakat bizim "şeytanın maskarası cahil sofu" taifesi bundan habersiz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder