EDEBİYAT PARALAYAN SAHTE TASAVVUFÇULUK

 



(Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/zampara-ibn-arabi-fetonun-fethullahci.html)


ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 8


Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd ‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eserinin tercümesini okumaya devam ediyoruz:

“Onlardan birinin şöyle dediği nakledildi:

“Fark yok iken [cem makamında (çevirenin ilavesi)] ben o olmamdan ve o da ben olmamdan zâil olmadı, aksine zâtım zâtımı sevdi. (102)

“Bana resul [gönderildi], kendimden [kendime (çevirenin eklemesi] gönderilmiş oldum, zâtım âyetlerimle bana [zatıma (çevirenin eklemesi)] istidlalde [benim için delillendirmede] bulundu. (103)

“Bunun gibi hurafeler birçok cehaletle birlikte onlardan nakledilmiştir. Mâbudlarını [taptıklarını] zayi ettiler, mevcudların hepsini tek bir mevcud kıldılar. Kadimle [varlığının zamansal başlangıcı olmayan Allahu Teala ile] hâdisi [sonradan olanları], âbidle mâbudu [ibadet eden ile kendisine ibadet olunanı] eşitlediler. Kuddûs’ü [Eksiklikten münezzeh olan Allah’ı] hudus ehlinin [yaratılmış olanların] alametleriyle vasıfladılar. Sırf tevhidin [katışıksız gerçek “Allah’ı birleme” inancının] ancak bu itikadla [inançla] tahakkuk edeceği [gerçekleşeceği] telkiniyle İblis, bu kimselere hakikatleri değiştirtti. Çünkü kim birbirine mugayir [aykırı] iki vücûd isbat ederse [iki varlığın bulunduğunu sabit görürse] Allah’la birlikte başka vücûdu [varlığı] isbat etmiş olur ki bu şirktir [dediler]. Hiçbir şekilde şirk olmayan bu görüşten kaçtılar. Çünkü bu, ortaklığı gerektirmeyen kadim mûcidin îcâd etmesiyle vücûd bulan hâdisin vücudunu isbat etmektir [varlığını sabit görmektir]. [Böylece] Onlar küfür türlerinin en çirkinine düştüler. Onların işinin hakikati [içyüzü], Hâlık’ı [Yaratıcı’yı, Yaratıcı’nın yaratmasını] inkâr etmektir. Çünkü onlar mahlûkun vücudunu, Hâlik’ın vücudunun ‘ayn’ı kıldılar.

“‘Ayn’la vâhid” [varlıkların nesnel gerçekliği düzyindeki birlik] ile “tür ile vahid” olanı [zihindeki soyutlama ve gruplama yoluyla oluşan birliği] temyiz etmeseler de [ayırmasalar da] vücûd vâhiddir [varlık tektir, birdir] dediler. Çünkü insan ile isimlenmede [bütün (çevirenin ilavesi)] insanların ve hayvan ile isimlenmede [bütün (çevirenin ilavesi)] hayvanların müşterek [ortak] olması [Ki bu, tür cihetinden birliği ifade eder] gibi [bütün (mütercimin ilavesi)] mevcudlar da vücud ile isimlenmede ortaktırlar. Lakin bu küllî [tümel, bütünsel] ortaklık ancak zihinde gerçekleşen [zihnin haricinde, dış dünyada olmayan] bir küllî ortaklıktır. Yoksa bu [bağlamdaki (çevirenin ilavesi)] insanla kaim olan canlılık/hayvanlık başkasıyla kaim olan hayvanlık değildir. [Son iki cümlenin daha anlaşılır bir çevirisi: Bu küllî ortaklık ancak zihinde var olan bir ortaklıktır, zihin dışında böyle bir ortaklık yoktur; aynı şekilde, insandaki canlılık (hayvaniyet), insan dışındaki canlılarda bulunan canlılıkla aynı şey değildir (ortaklık salt zihinde vardır).] [Aynı şekilde] Göklerin vücûdu [varlığı] aynıyla insanın vücûdu [varlığı] değildir. Hâlik’ın vücûdu [varlığı] ise mahlûkātının vücuduna zıttır [yaratılmışların varlığından farklıdır].”

Dipnotlar şöyle:

102. Tâiyyetü İbni’l-Fârız (Afifüddin Tilimsânî Şerhiyle birlikte), 171-172.

103. Tâiyyetü İbni’l-Fârız (Afifüddin Tilimsânî Şerhiyle birlikte), 236.

Vahdet-i vücutçular, şayet Allahu Teala’yı işin içine katmadan sadece yaratılmışlar için bir vahdet-i vücuttan söz etmiş olsalardı, bugünkü fizikçilerin bütün evrenin hammaddesi olarak atom altı parçacıkları göstermelerine benzer bir düşünceyi savunmuş olurlardı.

Yaratılmışlarla ilgili hususlarda hüküm verirken yanılmak (söz konusu hüküm vahiyle haber verilen dinî gerçeklere aykırı olmamak kaydıyla) insanı küfre düşürmez. Görüşünde isabet etmek de (ahiret açısından) çok önem taşımaz. Esas olan, insanın Allah inancının doğru olması, imanında sakatlığın bulunmamasıdır.

*

Söz buraya gelmişken İbnü’l-Farız’dan da söz etmek faydalı olur.

Meczub olarak nitelendirilmesini gerektirecek bir durumunun olduğu anlaşılıyor. Böylesi zatlar hakkında hüsnüzanda bulunmak ve taşkınlıklarını bazen hoş görmek uygun olabilir, fakat “mürşid-i kâmil” olarak görülemezler ve tasavvuf adına örnek alınamazlar.

İmam Gazzalî, el-Munkızu mine’d-Dalâl’de şöyle diyor:

“Mezkur ilimleri tetkik ettikten sonra, bütün gücümle sufîlerin yoluna yöneldim ve yollarının ancak ilim ve amelle tamamlandığını anladım.”

(el-Gazzâlî, Dalâletten Hidayete, çev. A. Subhi Furat, İstanbul: Şamil Y., 1972, s. 59.)

Evet, tasavvuf “ilim”siz ve “amel”siz olmaz.. Tasavvufla ilimsiz olarak meşguliyet adamı sapıklığa götürür.. Amelsiz tasavvuf ise kendini ve insanları aldatmaktan başka birşey değildir.

Tasavvuf son tahlilde, Cibrîl hadisinde geçen “ihsan”dır.. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “ihsan” için, “Allah’ı görür gibi olman” dememiştir, “Allah’ı görür gibi ibadet etmendir” buyurmuştur.

Dolayısıyla birtakım meczubane hareketlerin tasavvufî açıdan bir kıymeti yoktur. Böylelerine değer atfedilmez, hoşgörü gösterilir. Hoşgörülen insan olmak bir meziyet değildir.

Tekrar edelim, esas olan ilimdir. Müteşerrî bir alimin uykusu bile, cahil bir tasavvufçunun ibadetinden daha hayırlıdır.

*

Allahu Teala ayet-i kerimelerde şöyle buyuruyor:

“Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir; kendilerine O'nun âyetleri okunduğunda (bu, onların) îmanlarını artırır ve (onlar yalnız) Rablerine tevekkül ederler.” (Enfal 8/2)

“Allah, sözün en güzelini, (âyetleri) birbirine benzeyen ve (hakikatleri) tekrarlanan bir kitab hâlinde indirdi. Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir! Sonra derileri de, kalbleri de Allah'ın zikrine yumuşar! İşte bu (kitab) Allah'ın hidâyetidir; onunla (hikmetine binâen kendi lütfundan) dilediğini hidâyete erdirir. Allah, kimi de (kendi isyânındaki ısrârı yüzünden) dalâlete atarsa, artık onu hidâyete erdirecek olan yoktur.” (Zümer, 39/23)

İşte mesele bundan ibarettir.. Tecellî, mükaşefe, müşahede, keşf vs. edebiyatı ile artistlik yapmak maneviyat dolandırıcılığıdır..

Allah anıldığında kalbinde ürperti buluyor musun?.. Derin ürperiyor mu?.. Sen ondan haber ver, keşf masalları anlatma!

Beyefendi Mekînüddin’in (nikahlısı olmayan kızı) Nizam ile al takke ver külah yarenlik yapıyor, sonra da onun için aşk şiiri yazıyor, ardından da bize “Bakmayın Nizam dediğime, ben onun şahsında Allah aşkını anlatıyorum, ben var ya ben, ben böyle bir adamım” diye maval okuyor. 

Biz de malız ya, inanmamız gerekiyor..

Halbuki sahtekâr zamparanın kalbi ve derisi Nizam için ürperiyor. 

(Ürpersin, günahı kendi boynuna da, bunu tutup Allah aşkı ve tasavvuf diye yutturmaya çalışırsa birileri, böylesi şerefsizin suratının tam ortasına tükürürler.)

*

TDV İslam Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Fârız” maddesinde şunlar söyleniyor:

“… Özellikle duyduğu seslerin, nağmelerin ve şiirlerin tesirinde kalır, Nil nehri kenarında çamaşır yıkayanların okuduğu bir beyitten, bir cenazede söylenen ağıttan, bekçilerin çaldıkları çanlardan bile etkilenir ve coşardı (Şeyh Ali, I, 13, 14; İbnü’l-İmâd, V, 152). Nil nehrinin taştığı mevsimde akşamları Ravza’daki Müştehâ Camii’ne giderek nehrin coşkun sularını hayranlıkla seyreder, kendisi de akışın âhengine kapılıp vecde gelirdi. Nağmeler kendisini coşturur, nâra attırır ve raksettirirdi. İbn Hacer, onun Yukarı Mısır’daki Behnesâ’da bulunan evinde def ve şebbâbe çalan câriyeleri olduğunu, zaman zaman oraya gidip ezgilerini dinlediğini, raksederek kendinden geçtiğini söyler (Lisânü’l-Mîzân, IV, 319). Oğlu Kemâleddin bir defasında babasının kalkıp raksettiğini, bu sırada çok büyük vecd halleri gösterdiğini, sonra kendinden geçip yere düştüğünü, kendine gelince de duyduğu bir beyitten etkilendiği için bu hali yaşadığını söylediğini kaydeder (Şeyh Ali, I, 10). İbnü’l-Fârız, gerek Mısır’daki Mukattam dağında gerekse Mekke civarındaki vadilerde münzevi bir hayat yaşamış, riyâzet yapmış, defalarca erbaîne girmiş, âdeta dağlarla, vadilerle, buralardaki bitki ve hayvanlarla dostluk kurmuş, bunları hayatının bir parçası haline getirmiş, şiirleriyle özdeşleştirmiştir. Şeyh Ali, İbnü’l-Fârız’ın zaman zaman kendinden geçip hayret ve dehşet içinde gözlerini belli bir noktaya diktiğini, söylenenleri duymadığını, yanındakileri görmediğini, yiyip içmediğini, uyumadığını, bu halin bazan on gün, hatta daha uzun süre devam ettiğini anlatır ve [Afifüddin Tilimsânî’nin şerh yazdığı] asıl adı “Nazmü’s-sülûk” olan et-Tâiyyetü’l-kübrâ” kasidesini bu hal geçince söylemeye başladığını, bir defada otuz, kırk veya elli beyti irticâlen okuduğunu, eserin böyle tamamlandığını bildirir (a.g.e., I, 12).

"İbnü’l-Fârız şiirlerinde tasavvufî ve ilâhî aşkı dile getirmiştir. İbnü’l-Arabî’nin “Nazmü’s-sülûk”e ilgi duyduğu ve onu şerhetmek istediği, bunun için izin talep edince İbnü’l-Fârız’ın, “Buna gerek yok, senin el-Fütûḥâtü’l-Mekkiyye’n onun şerhidir” dediği rivayet edilirse de (Makkarî, II, 166) bu rivayet asılsızdır. Genellikle İbnü’l-Fârız’ın İbnü’l-Arabî gibi vahdet-i vücûda inandığı kabul edilmiş ve şiirleri vahdet-i vücûd esas alınarak açıklanmıştır; ancak İbnü’l-Fârız vahdet-i vücûda yabancıdır. Şiirleri, Bâyezîd-i Bistâmî’nin sözleri ve Attâr’ın şiirleri gibi ilâhî aşkı yansıtır. Mutlak cemâlin etkisiyle kendinden geçen şair her şeyi sevgilisi olarak görür. Bazan fenâ halinde ikiliği kaldırarak varlığın O’ndan ibaret olduğunu söyler, bazan da ittihaddan söz eder. Ancak bütün bunlar kozmolojik bir varlık anlayışını ifade etmeyip mânevî halin etkisiyle söylenmiş sözlerdir; bu hal içinde sevenle sevilenin, temaşa edenle edilenin geçici olarak bir sayılmasıdır. Şathiyeleri ve iddialı sözleri de bu halin eseridir. İbnü’l-Fârız’da ve üstadı Şeyh Bakkāl’da melâmet neşvesi de vardır. Şeyh Bakkāl’ın kınanmak için abdest alırken yıkanan organların sırasını değiştirmesi, İbnü’l-Fârız’ın sûfîlerin kıyafetini kullanmaması, güzel elbiseler giymesi, Sühreverdî’nin Mekke’de oğullarına hırka giydirmek istemesi üzerine, “Bu bizim yolumuzda yoktur” diyerek önce karşı çıkıp sonra ısrar üzerine buna ses çıkarmaması, şöhretten kaçması, sultanla görüşmek istememesi, kendisine türbe yapılması teklifini geri çevirmesi onun melâmet eğilimli bir sûfî olduğunu gösterir. (…)

“İbnü’l-Fârız’ın ilâhî aşkı üstün bir sanat gücüyle ifade eden şiirleri zâhir ulemâsını rahatsız etmiş, ancak bu durum onun saygı görmesine engel olmamış, ölümünden sonra da saygıyla anılmıştır. Sultan Kalavun zamanında vezir olan Kādılkudât İbn Bintü’l-Eaz, İbnü’l-Fârız’ı hulûle inanmakla suçlamış, müridlerine “Tâiyye” kasidesini okumalarını tavsiye eden Şemseddin el-Âyegî’yi kınamış, fakat daha sonra eleştirilerinden vazgeçmişti. İbnü’l-Fârız’a en ağır tenkitler İbn Teymiyye tarafından yöneltilmiştir. Onun düşüncelerinin ve tasavvufî yaşayışının İslâm’la ilgisi olmadığını belirten İbn Teymiyye’ye göre ittihad akîdesinin canlı bir ifadesi olan “Nazmü’s-sülûk”, “domuz etinden daha pistir” (Mecmûʿu fetâvâ, IV, 73). İbn Haldûn, İbnü’l-Fârız’ın kasidelerini yok edilmesi gereken zararlı eserler arasında zikreder (Şifâʾü’s-sâʾil, s. 110). İbn Hacer el-Askalânî de onun şiirlerinde ittihad akîdesini işlediğini, bunun büyük bir musibet olduğunu, örtülü ifadelerin altında felsefenin ve kötülüğün yattığını söyler (Lisânü’l-Mîzân, IV, 317). Zehebî ise İbnü’l-Fârız’ın insanın hoşuna giden etkileyici şiirlerini zehirli şerbete benzetir (Aʿlâmü’n-nübelâʾ, XXII, 368). Kendisine İbnü’l-Fârız’ın şiirleri okunduğu zaman Bulkīnî de “bunlar küfür” demekle yetinmiştir. İbnü’l-Fârız’a en ağır suçlamaları Burhâneddin el-Bikāî el-Muʿârıż fî tekfîri İbni’l-Fârıż adlı eserinde yapmıştır. Bikāî burada kırk âlimin onun kâfir, mülhid ve zındık olduğuna dair fetvalarını nakleder. Sâlih b. Mehdî el-Makbilî de İbnü’l-Fârız’ı dine saygısız bir İbâhiyyeci olarak gösterir (el-ʿAlemü’ş-şâmiḫ, s. 378).

“Bununla birlikte İbnü’l-Fârız’ın taraftarları ve savunucuları muhaliflerinden çoktur. Eyyûbî sultanları, devlet adamları, âlimler ve halk kendisine saygı göstermiştir. Zekeriyyâ el-Ensârî, İbnü’l-Fârız’a yöneltilen suçlamaların haksız olduğunu bir fetva ile bildirmiş, İbn Hacer el-Heytemî de onu savunmuştur. Süyûtî ise onun için Ḳamḥu’l-muʿârıż fî nuṣreti İbni’l-Fârıż adıyla bir eser yazmıştır. Mutasavvıflarla edebiyatçılar da kendisini yüceltmişlerdir.”

Sözlerini tevil edenleri tevilleriyle başbaşa bırakmak uygun olabilir, fakat şatahatlar (Şatah, “saçma söz” anlamına geliyor) tasavvufî hikmetler katına çıkarılamazlar.

Doğru ve hak olan sözler varken (sırf onlardaki edebî parlaklığa bakarak) yanlış anlamalara ve sapıklığa yol açabilecek sözlerin peşine takılmamak gerekir.


(Devam edeceğiz inşallah)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

EDEBİYAT PARALAYAN SAHTE TASAVVUFÇULUK

  (Baş tarafı için bakınız:  https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/zampara-ibn-arabi-fetonun-fethullahci.html) ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİND...