YAHUDİ-HRİSTİYAN ORYANTALİZMİNİN HERMENÖTİK MIZRAĞIYLA İSLAM FIKHINA SALDIRAN ÖNCÜ KUVVETLERİ: TARİHSELCİ-GÜNCELLEMECİ MODERNİST İLAHİYATÇILAR

 



Modernist diye bilinen tarihselci-güncellemeci ilahiyatçı taifesinin Dilthey ve Gadamer gibi isimleri ağızlarında sakız yaptıklarını görürsünüz.

Bu hem onların savundukları zırvalara esrarengiz bir bilimsellik havası verir, hem de kendilerini geleneksel ulemaya ve medrese mensuplarına karşı donanımlı hissetmelerini sağlar. Onlar, çağdaştır, çağı anlamıştır, entelektüeldir.

Gerçekteyse, postmodernist kural tanımazlık ve hermenötik anlamsızlığın girdabında debelenen pusulasız şaşkınlardır. 

Sömürgeciliğin keşif kolu olarak tanımlanmış bulunan oryantalizmin İslam dünyasındaki ileri karakolları durumundalar.

Hermenötik dalaveresi, “mutlak doğrular”ı yok edip herşeyi “öznel” hale getirme özelliği yüzünden tarihselci-güncellemeci ilahiyatçıların işine geliyor.

Hristiyan tarihselci ilahiyatçıların işine geliyor, çünkü akıl dışı hurafelerini eleştirenlere karşı “Herkesin anlayışı, doğrusu kendisine... Anlama faaliyetinde sizin bize, bizim size bir üstünlüğümüz yok, eşitiz” deme imkânına kavuşuyorlar.

İslam dünyasındaki tarihselci-güncellemecilerin de işine geliyor, hermenötik adına Kur’an ve Sünnet’i (hristiyan-yahudi akıl hocalarına yaranmalarını sağlayacak şekilde) kesip biçme imkânına kavuşuyorlar.

Böylece, yaptıkları çarpıtmalar heva ve heveslerine, nefsanî arzularına göre Kur’an ve Sünnet’i yorum düzeyinde tahrif etme ameliyesi olmaktan çıkıyor, güya “bilimsel faaliyet” haline geliyor.

*

Bununla birlikte, Batılı hermenötikçilerle bizim tarihselcilerimiz arasında önemli farklar da var.

Mesela, Wikipedia’nın “Hermaneutik” (hermeneutik) maddesinde adı geçen Jürgen Habermas’ı alalım.. O şöyle diyor:

"Avrupa kamusal alanında laiklik ve dinin yerine dair görüşlerini dile getirdiği, 2004'te yayımlanan Geçiş Zamanı adlı kitabında yer alan "Tanrı ve Dünya üzerine" başlıklı makalesinde geçen şu ifadesiyle takipçilerini şaşırtmıştır Habermas: "Batı uygarlığının dayandığı özgürlük, vicdan, insan hakları ve demokrasi kavramlarının temelinde Hıristiyanlık ve yalnızca Hıristiyanlık yatar." Ayrıca Habermas'a göre "bugün hâlâ bu temelden faydalanıyoruz - başka bir seçeneğimiz yoktur; geri kalan her şey postmodern zırvalamalardan ibarettir"."

(https://tr.wikipedia.org/wiki/J%C3%BCrgen_Habermas)

Buradan anlaşılıyor ki, Habermas, hermenötik adı altında ortaya atılan görüşlerin faydalı ve doğru kısmını almış, “postmodernist zırva”larla paralellik gösteren saçmalıkları ise bizim yerli, milli ve aynı zamanda laik (siyasal dinsiz) tarihselci ilahiyatçılarımıza bırakmış.

*

Evet, hermenötikçiler birtakım varsayımlardan, artistik laflardan ve yaldızlı kavramlarla örülmüş teorilerden hareket ediyorlar, fakat bunlar ispatlanmış ya da ispatlayabildikleri doğrular değil.

Kur’an söz konusu olduğunda, Allahu Teala’nın haşa meramını anlatmaktan aciz bulunduğunu, ayetlere “kendinde şey” olarak nesnel bir anlam yükleyemediğini kabul etmedikçe, hermenötik adı altında ortaya atılan uydurma faraziyeleri onaylayamazsınız.

Bu zırvaları onayladığınız zaman da, Heidegger gibi şişirilmiş isimlerin teorilerinin “herkes için” bağlayıcı olacak şekilde “nesnel” bir anlamının ve geçerliliğinin bulunduğunu kabul etmiş, bu noktada onlara iltimas geçip 'torpil' yapmış olursunuz.

O takdirde size, (bir önceki yazıda "laf salata"sını aktardığımız) Heidegger’e bağışladığınız onuru Allahu Teala’dan niçin esirgediğiniz sorulur.

*

Bu gibi saçmalıklar soyut felsefî mülahazalar olarak dile getirildiğinde herkesin anlayamayacağı, sadece üstün zekâlı filozof meşrep derin anlayışlı kişilerin çözebileceği esrarengiz ve girift hakikatler gibi görünür, fakat hayatın olağan akışı ışığında masaya yatırıldıklarında aptalca gevezelikler oldukları ortaya çıkar.

Eğer durum Heidegger gibi "yumurtlayan" (egger) hermenötikçilerin dediği gibi olsaydı, mesela şu üniversiteye giriş sınavlarında sözel bölümün olmaması gerekirdi.

Bu sınavlarda mesela bir metin verilir, o metinden anlaşılabilecek bazı hususlar sorulur. Eğer bir metnin anlamı/anlamlandırılması insandan insana, okurdan okura mutlaka değişiyor olsaydı, o metin hakkındaki sorular için sabit/belirli doğru cevapların söz konusu olmaması gerekirdi. 

Yani metnin okurun yorumundan bağımsız biçimde “kendinde şey” olarak bir anlamının bulunmaması icab ederdi. Bu da, bütün cevapların doğruluk ve yanlışlık (ya da geçerlilik) bakımından eşit olması anlamına gelirdi.

Gündelik hayatımızı doğrudan etkileyen bir örnek olarak anayasaları, kanunları ve yönetmelikleri alabiliriz.. Bunlar (Ki sonuçta birer metindirler), hermenötik saçmalıklarıyla yorumlanabilirler mi?! 

Kanunu Edirne’de yaşayan Roman’ın, Rize’de yaşayan Gürcü ya da Laz’ın, Hakkari’de yaşayan Kürt’ün, Hatay’da yaşayan Arap’ın, İstanbul’daki gayrimüslim azınlığın, Toroslar’daki yörüğün farklı anlaması ve yorumlaması diye bir şey olabilir mi?!

Kanunu yazanların da bunun nasıl anlaşılacağını hesap edememesi, ona “kendinde şey” olarak belirli bir anlam yüklememiş ya da yükleyememiş olmaları düşünülebilir mi?!

*

Bir başka örnek.. 

Bir komutan askerlerine, bir müdür personeline bir yazılı ya da sözlü talimat verdiğinde (Ki sözler yazıya geçirildiğinde yazılı metin, geçirilmediğinde sözlü metin demektir), bunun herkes tarafından farklı anlaşılması, farklı yorumlanması mı gerekir?!  

Bunları aynı şekilde anlayan, onlarda aynı anlamı bulan askerler ya da personel hermenötik özürlü geri zekâlılar olarak mı kabul edilmelidirler?!

Bunların, komutanlarını ya da müdürlerini “anlamayarak” Heidegger yumurtacısını haklı çıkarmak için hermenötik eğitiminden geçirilmeleri mi gerekmektedir?

Bir diğer örnek okullardaki ders kitapları.. Bunlar da birer metindir.. Bunları farklı okullardaki farklı öğretmenler farklı mı anlıyor?! Bunların “kendinde şey” olarak, okurların bireysel bilinçlerinden bağımsız anlamı yok mu?!

Ve de bir öğretmen bu metinleri öğrencilerine anlattığında (anlatma faaliyetiyle bir metin ürettiğinde), farklı sosyal çevrelerden gelen her bir öğrenci bunu farklı mı anlar? 

Onlardan aynı şeyi anlamalarının ve sınavda aynı cevapları vermelerinin istenmesi insan doğasına aykırı mıdır?!

Heidegger tipi hermenötik zırvaların kabul edilmesi, insanlar arası iletişimin birer yanılsama olduğunu, iletişimden söz edilemeyeceğini kabul etmek anlamına gelmektedir.

*

Allame Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında tarihselci-güncellemeci zihniyet sahiplerinin görüşlerini şu şekilde tenkid ediyor:

"[İddiâ etmektedirler ki,] Hadîs ne lafız, ne de manâ bakımından korunmuştur. ...

“Bu mefsedetin kaynağı, muhaddislerin ve fukahânın hâllerine güzel ve dikkatli bakmamaları ve onları hâfıza zayıflığı ve hadîse az ihtimam göstermemeleri, sakınmamak ve de ihtiyâtsızlık husûsunda kendilerine kıyâs etmeleridir.” 

Evet, tarihselciler, ilk Müslümanları ve hadîs âlimlerini kendileri gibi zannediyorlar.

Modern psikolojide “yansıtma” diye adlandırılan olayı sergiliyor, başkalarının duygu, düşünce, niyet, tavır ve hareketlerinin tıpkı kendilerininki gibi olacağı varsayımından hareket ediyorlar.

Kendileri gibi aptal, kötü niyetli, sahtekâr, yalancı ve kafasız..

Aslında hermenötik denilen (içinde tesadüf kabilinden doğrular da barındıran) zırvaların “bilimsel teori” olarak ortaya sürülmesi de bundan kaynaklanıyor.

Oysa, düşünme sürecinin ve yorumlama faaliyetinin bütün insanlar için ortak (öznelere göre değişmeyen) nitelikte bazı özelliklerinin bulunduğunu kabul etmezseniz, hermenötiği de herkes için geçerli, genel geçerliliği olan bir bilim dalı olarak kabul edemezsiniz.

Hermenötik, en başta kendisini "anlamsız" ve "herkes tarafından aynı şekilde anlaşılması mümkün olmayan" bir laf yığını haline getirmektedir. 

*

Şayet hermenötiği herkes için geçerli, genel geçerliliği olan bir bilim dalı olarak kabul kabul ediyorsanız, o takdirde, insanın (hermenötik adını verdiğiniz) düşünme süreçlerini ve yorumlama faaliyetini (salt kendinize özgü, sizin kişisel yorumunuz olarak kalan bir işgüzarlık değil de herkesin onaylamasını istediğiniz sabit evrensel doğrular olarak) anlıyor olmanızdan hareketle, bütün metinlerin anlaşılmasının da ortak bir temele ve nesnel ölçütlere dayanabileceğini, insandan insana değişmeyebileceğini kabul etmek zorundasınızdır.

Üstelik, insanın düşünce süreçlerini ve yorumlama faaliyetinin genel ilkelerini tespit etmek (Ki bunu başardığınızı iddia ediyorsunuz), bir metni anlamaya göre çok daha zor, karmaşık ve çetrefil bir meseledir.

Tanımadığınız, birebir ileşitim içinde olmadığınız insanların bile düşünce süreçlerini bildiğinizi, onların metinleri anlama faaliyetinin mekanizmasını kavradığınızı, iyice anladığınızı, ve bunun hermenötik adı verdiğiniz bir bilime karşılık geldiğini ileri sürüyorsanız, ve başkalarının sizin bu değerlendirmelerinizi deli saçması uydurmalar değil de gerçekliğin tasviri olarak kabul etmesi talebinde bulunuyorsanız, bundan çok daha basit olan birşeyi, bir metnin farklı insanlar tarafından aynı şekilde anlaşılabileceğini ve genelde öyle anlaşılmasının zorunlu olduğunu asla inkâr edemezsiniz.

O zaman da sizin hermenötik icadınızın lüzumsuz bir laf kalabalığı olduğu, bilgimize yeni bir şey eklemediği ortaya çıkmış olur.

*

Şu taksimdeki, bölüşümdeki güzelliğe bakınız.. Bu hermenötikçi "yumurtlama" makinaları, bizim beynimizi okuyor, düşünme süreçlerimizi, bilincimizin çalışma ilkelerini, neyi nasıl anlayacağımızı ya da anlayamayacağımızı çözebiliyor, en ince teferruatına kadar anlayabiliyorlar, üstelik de bunu her birimizi tek tek görmeden, bizimle konuşmadan yapabiliyorlar, yani bizi oturdukları yerden çözmüşler, kitap gibi okumuşlar, anlamışlar, bizim neyi ne kadar anlayıp anlayamayacağımızı bizden daha iyi biliyorlar, bizi bizden daha iyi tanımayı başarabiliyorlar, fakat biz, önümüze konulan iki satırı okuduğumuzda, yazarının (zihninin çalışma tarzını bilmeyi geçtik) neyi kastettiğini bile anlayamıyoruz, her birimiz başka birşey anlıyor.

Şu taksimdeki güzelliğe bakınız..

Felsefe adına saçmalama rekoru her ne kadar sofistlerde ise de, hermenötikçiler onlardan bir adım bile geri kalmazlar gibi görünüyor.

*

Merhum Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Onların hafızalarının kuvvetli olmasına gelince:

“Bu, manen tevâtür derecesine ulaşmış birçok vaka ile sâbittir: Bilinen şeylerdendir ki, İbnu Abbâs radıyellâhu anhumâ efendimiz bir defa işitmekle yüz beyti içinde bulunduran uzun bir kasîdeyi ezberlemiştir. İmam Buhârî rahimehullâh, âlimler tarafından isnâd [rivayet senedi] ve metin bakımından karıştırılan ve kendisine imtihan îcâbı arz ettikleri yüz hadîsi dinlemiş, (sadece bir defa dinlediği bu hadislerin hepsini hemen ezberleyerek) onların hepsinin hatâsını ortaya koymuş, sonra da sahîh ve doğru şekillerini serd etmiştir. …

“Muhaddislerden birçoğu şeyhlerini [hocalarını] imtihan etmişler, birçok zaman evvel kendilerine rivâyet ettikleri hadîsleri tekrârlamalarını istemişlerdir. Onlar da herhangi bir fazlalık ve noksanlık olmadan önceki rivâyetlerini ezberden tekrârlamışlardır ki, bütün bunlar siyer, târîh ve esmâ-i ricâl (biyografi) kitâblarında zikredilen meşhûr vakalardır. Bunlar da onların ezberlerinin kuvvetli olduğunu göstermekte yeterlidir.

“Sonra muhaddislerin, zâyıf ravilerin (hafıza ya da sözüne güvenilirlik bakımından zayıf rivayetçilerin, nakledicilerin)  rivâyet ettiklerini atmaları, sahîh hadîsleri rivâyet etmeleri [bu hadîslerin ezberlenmiş ve korunmuş olduğuna dâir] hüccet olarak yeterlidir. Muhaddisler bu yolda hiçbir gayreti eksik etmemişlerdir. Nitekim bu, esmâ-i ricâl kitâblarına [hadîs rivayetçileriyle ilgili kitaplara] müracaatla ortaya çıkacaktır.”

Günümüzde bile, Moritanya gibi ülkelerde ezber usulüyle yetişen ulemanın, duydukları sözleri hemen ezberleyebildikleri biliniyor.

Hatta, bilmediği yabancı dilde söylenen sözleri bile, anlamadığı halde, bir defa duymakla aynen ezberleyebilenleri mevcut.

Merhum Tehanevî’nin sözlerine dönersek:

“Şöyle denilmez: Burada söz, hadîslerin hüccet (delil) olup olmayacakları etrâfında dönmektedir. O hâlde hadîslerin hüccet oluşu husûsunda hadîslerle nasıl delîl ileri sürülebilir?!. [Yani davacı aynı zamanda şahit olamaz.]

“Çünkü biz şöyle diyoruz: (Sizin ileri sürdüğünüz) söz ahkâm hadîsleri [hüküm koyan hadîsler] hakkındadır. Bu (bizim aktardığımız [hafıza kuvveti örneği]) ise bir kıssadır ve târîhten bir parçadır. Târîhte ise hadîsle (sözle, rivayetle) tartışmasız hüccet ileri sürülür. [Bütün tarih hadîslerden/sözlerden ibarettir, ister kitaplara isterse taşlara/kitabelere yazılmış olsun.]

“Eğer bu kıssa fıtrata (insanın yarıtılışına, yapısına) ters düşen bir şeyi hikâye etmektedir, derlerse; biz şöyle deriz:

“… biz bunun fıtrata ters düştüğünü kabûl etmiyoruz. Çünki hipnotizmacılar bazen bu işi üzerlerinde yaptıkları kimselerin hayâllerinde bilinmeyen şeylerin ortaya çıkmasında, yâhud da bilmiş olduğu bir takım şeyleri hâfızasından uzaklaştırmasında tasarruf etmektedirler [unutulmuş şeyler hipnozla ayrıntılı biçimde hatırlanabilmektedir]. Bizim murâdımız Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in [ashabının hafızası için dua etmesi] tasarrufunun bu kabîlden [hipnoz benzeri] olduğunu söylemek değildir. Maksadımız ancak bu şekilde, bu gibi şeylerin meydana gelmesinin fıtrata muhâlif olmadığıdır (insanın yapısına aykırı olmadığıdır). Eğer bunu kabûl edecek olursak, o bir mucizedir. Sâbit olmuştur ki, mucizelerin meydana gelmesinde (aken bile) hiçbir mânî yoktur. Güçlü hâfızaya gelince, bunun insanlardan bir kısmında bulunduğu inkâr edilemez. Hatta bizim zamanımızda da bu vardır. Ben Hâfız Rahmetullâh el-İlâh Âbâdî ile karşılaşıp onda sıradan olmayan bir hâfızanın olduğunu görmüş insanları ziyâret ettim. Onlardan bunu gösteren birçok vakaları işittim.

“Sonra onlar hadîsleri işittikleri gibi tebliğ etmeye rağbet ediyorlardı. Çünkü Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem onlara şu sözüyle duâ etmişti: “Allah teâlâ sözümü işiten, ezberleyen, muhâfaza eden ve onu işittiği gibi başkalarına aktaran bir kulun yüzünü ak etsin.” Bu nebevî duânın mazharı olmaya rağbet ederek bütün güçlerini imkân kadarıyla hadîsleri nasılsalar öylece tebliğ etmeye sarf ediyorlardı. Ve Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem’den işittikleri “Kim bana demediğimi yalan olarak iftirâ ederse, cehennemdeki yerini hazırlasın” hadîsinden dolayı hadîslerde değiştirme yapmaktan korkuyorlardı….

“Sonra, muhaddisler (bazı) uzun hadîsler söz konusu olduğunda ‘benzeri’, ‘veyâhud bundan başkası (yahut bunun gibi)’ sözleriyle hadîsleri tereddüt kelimeleriyle rivâyet ederlerdi. Bu da hadîslerin lafızlarına şiddetli itinâ göstermeleri ve bu bâbdaki ihtiyâtlarının açık delîlidir.

“İşte bu yüzden o zaman hadîsi yazarak kayda almamak, hadîslerin ezberlenmesine zararlı değildi. Hatta dikkatli bir şekilde bakıldığı zaman bunun onlara fayda verici ve ezberlemelerine yardım edici olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünki yazanlar yazılarına güvenirler. Bu yüzden hâfızalarını alıştırmaları az olur. Ma’lûmdur ki, fıtrî mevhibeler (yetenekler), beyin jimnastikleri ve alıştırmalarıyla kuvvet bulur. Biz uzun hesâbları zihninden yapan ümmîler [okuma yazma bilmeyenler] görmüşüzdür. Ama bu, okur-yazar olanlarda böyle değildir. Zîrâ okur-yazar olan, çoğu zaman yazmadıkça bir şeyi ezberleyemez/hatırlayamaz. Bu da günümüzdeki ezber zayıflığındaki meydana gelen zayıflık sebeplerinden biridir….

“İsnâdlara, metinlere ve esmâ-i ricâl kitâblarına dikkatle bakarsak Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in sözlerinin ve işlerinin hıfz edildiği ve değiştirme ve yerine başka bir şey getirmek sûretiyle herhangi bir şey vâkı’ olmadan tedvîn edildiğine dair bir gönül huzûru hâsıl olur.

“Şübhe yoktur ki bu anlatılanlar, haber-i vâhidlerde [tek kanaldan gelen rivayetlerde] geçerlidir. Biz hadîsleri ve isnâdlarını toplarsak, metinlerin ma’nâlarında bir birlik, isnâd ve tarîklerde [rivayet kanallarında] onları tevâtür [yalan üzerinde birleşilemeyecek çokluk] derecesine ulaştıracak bir fazlalık buluruz.

“[Aynı kelimelerle değil] Manâyla rivâyete gelince…

“Biz bunu inkâr etmiyoruz. Ancak manâyla rivâyet onların âdeti değildir. … Mütevâtir hadîslerde ise rivâyetle alâkalı şübhelere asla imkân yoktur. Çünkü onlarda [rivayet eden sayısı çok fazla olduğu için] râvînin ne doğruluğu, ne ezberlemesi ve ne de adâleti şart koşulmaz [Çok sayıda kişi hep birden ağız birliği etmişcesine yanlış birşeyi aynı şekilde rivayet etmez]….

“Sonra hadîs kitâblarına müracaat eden kimseye gizli kalmayacaktır ki, bir hadîsi bazen sahâbeden bir topluluk rivâyet eder ve onu lafızla [aynı kelimelerle] rivâyet ederler. Diğerleri manâyla rivâyet ederler. Onların hadîsin ma’nâsındaki beraberlikleri [ittifak etmeleri] onu manâyla rivâyet edenin hadîsi tam olarak anladığını gösterir. …

“Buna göre sahâbe radıyallâhu anhum’un Kur’ân ve Sünnet’ten anladıkları başkalarının anladıklarından çok daha fazla itimâda lâyık ve sağlamdır.

“O halde (Sahâbe’nin) sözleri bırakılıp da [sonraki çağlarda yaşayıp da] salt kendi anlayışıyla, ilmî inceliklere ters düşüyor iddiâsıyla sahîh hadîsleri reddedenlerin sözüne nasıl iltifât edilebilir?!…

“Sonra, bu hususlara ibret gözüyle baktıktan sonra şâyet (yine de) bir şübhe kalırsa hiç kuşkusuz, bu şübhe, hadîslerden ancak bir kısmının kesinliği için söz konusu olabilir [tamamının değil]. Bu şübhe ile ise en fazla, bu gibi hadîslerle kat’î hükümlerin sâbit olmayacağı, fakat bunlarla zannî hükümlerin sâbit olacağıdır. Zannî hükümlerin de dînin amel edilmesi vâcib olan parçalarından bir parçası olması sebebiyle, şübhesiz ki bu, maksûda zarar vermez.”


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

YAHUDİ-HRİSTİYAN ORYANTALİZMİNİN HERMENÖTİK MIZRAĞIYLA İSLAM FIKHINA SALDIRAN ÖNCÜ KUVVETLERİ: TARİHSELCİ-GÜNCELLEMECİ MODERNİST İLAHİYATÇILAR

  Modernist diye bilinen tarihselci-güncellemeci ilahiyatçı taifesinin  Dilthey  ve  Gadamer  gibi isimleri ağızlarında sakız yaptıklarını g...