Geçen yıl Halis Bayancuk ile İhsan
Şenocak arasında epeyce hararetli bir tartışma yaşanmış.
Tartışmayı takip etmedim, fakat bir
iki gün önce internette Bayancuk’un “İhsan
Hoca’nın önerdiği kitaplar” başlıklı videosuna rastlayınca, kitapların
hatırı için videoya bakacağım tuttu.
Bayancuk’un söylediğine göre, Şenocak,
kendisi ile arkadaşlarının tasavvufu tekfir ettiklerini (küfür kabul
ettiklerini) söylemiş. Bunun doğru olmadığını, tasavvufu bir bütün olarak
reddetmediklerini söylüyor.
Bu, güzel.
*
Baktığımızda iki tarafın da
aşırılıklar sergilediğini görüyoruz.
Bir başka husus, kendi yandaşları söz
konusu olduğunda her hataya bir kulp takıp tevil ederken, muhatapları söz
konusu olduğunda çok müsamahasız hale gelmeleri.
Bayancuk'un sözlerine gelelim..
Kendilerinin tekfir ettikleri
tasavvufa örnekler veriyor. Şöyle diyor:
“Evet bizim
tekfir ettiğimiz bir tasavvuf vardır. Fakat o, sizin söylediğiniz gibi bütün
tasavvuf değildir. Bizim tekfir ettiğimiz tasavvuf nedir, tecsim ve teşbihe
düşmüş olan tasavvuftur.”
Tecsimin (Allahu Teala’yı
cisimleştirme) ve teşbihin (Allahu Teala’yı yaratılmış olan şeylere benzetme,
onlar gibi kabul etme) küfür olduğu açıktır.
Dolayısıyla, tecsim ve teşbihe düşen
tasavvufun küfür kabul edilmesinde bir sorun yok.
Birilerinin tasavvuf adına
konuşmaları, her herzelerinin caiz ve makbul kabul edilmesini gerektirmez. Yani
tasavvuf adına, tasavvufî hakikat diye konuşmaya başladığınızda ağzınızdan
çıkan herşey hikmet olacak diye bir kural yok.
Böylelerine tepki gösterenlere de hemen
“Tasavvuf düşmanı” damgasını vurmak yanlıştır.
Mesela küfre düşen mezhepler var..
Gulat-ı Şia’nın haşa “Ali, Allah’tır” diyenleri gibi (Larousse’un Alevîlik
maddesine bakınız).. İmdi, bunu diyenlerin küfre düştüklerini söyleyenler için “Mezhebe
karşı, mezhep ehli olmayı küfür kabul ediyor” demek nasıl yanlışsa, bunun “mezhep”
olgusunu inkâr etmekle nasıl bir ilgisi bulunmuyorsa, tasavvuf adına sapıklık
yapanları tekfir etmek de, doğrudan tasavvuf düşmanlığı ya da karşıtlığı olarak
gösterilemez.
*
Bayancuk’un verdiği örneklere
geçelim:
“Bizim tekfir
ettiğimiz tasavvuf … ‘Ete kemiğe
büründüm, Mahmud diye göründüm’ diyen tasavvuftur. Allah’ı Mahmud’un suretine sokan tasavvuftur.”
“Ete kemiğe büründüm” sözü Yunus Emre’nin
bir mısraından mülhem.. “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” diyor.
Bu söz hemen küfre nisbet edilemez..
Şairin, “Ete kemiğe bürünmeden önce ben ruh olarak mevcuttum, fakat dünyaya
Yunus diye gönderildim” demiş olduğunu kabul etmek gerekir. Başka bir beldede
başka bir ebeveynin çocuğu olarak başka bir et ve kemikle de dünyaya
gelebilirdi. Zenci, Çinli ya da Kızılderili olabilirdi. Yunus değil de Yanoş
olarak görünebilirdi.
Fakat bu sözü “Mahmud”a uyarlayan
dangalakların kastı başka gibi görünüyor.
Bayancuk sözlerini şöyle sürdürüyor
(Parantez içi ifadeler bizim eklemelerimizdir):
“Bizim tekfir
etmiş olduğumuz tasavvuf ‘Muhammed eşittir Allah. Muhammed’in müşebbehun bih’i
yoktur’ diyen tasavvuftur. Öyle bazılarının iddia ettiği gibi sekir (manevî
sarhoşluk) halinde bir şatahat (sekir halinde söylenen saçma söz) olarak
söylenmiş bir söz de değildir bu. Rabbanî’den nakledilen, ilim meclislerinde
konuşulan, şerh edilen (kıymet atfedilip manası açıklanan) ve kitaplara da aynı
zamanda alınan bir sözdür bu. Eğer biri ‘Muhammed eşittir Allah’ diyorsa, ‘Muhammed’in
müşebbehun bih’i yoktur’ diyorsa, o bu konuda Muhammed sallallahu aleyhi ve
sellem’i Allah’a eşitliyorsa, evet bu, bizim tekfir etmiş olduğumuz
tasavvuftur.”
(https://www.youtube.com/watch?v=7x8PhlLjjDg&t=783s)
“Muhammed eşittir Allah” sözü mutlak
olarak söylendiğinde (kayıt ve şart getirilmediğinde) küfürdür. Fakat mesela “Bana
itaat eden Allah’a itaat etmiş, isyan eden Allah’a isyan etmiş olur” anlamına
gelen hadiste olduğu gibi belirli bir kayıtla söylendiğinde tevil edilebilir.
Ancak bu tür cümleler, kastınız doğru
olsa bile, en iyi ihtimalle sizin doğru düzgün konuşmayı beceremeyen bir cahil ve
Allahu Teala’ya karşı edeb bakımından kusurlu bir patavatsız olduğunuzu
gösterir.
Daha kötüsü, böyle bir sözü alim ve arif birinin söylediği kabul edildiğinde, “Bu sözde mahzur olsa o böyle konuşmazdı” diyen aptallar çıkar.
Sonra da, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, "Mecaz,
ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılap eder, hurafata kapı açar"
kuralı işler.
*
“Müşebbehün
bihî”, kendisi ile benzetme (teşbih) yapılmış olan demektir. “Muhammed’in müşebbehun bih’i (bihîsi) yoktur”
diyen bir kişi kendince bu sözü tevil edebilir, birtakım kulplar takarak makul
göstermeye çalışabilir, fakat lüzumsuz bir işgüzarlıktır.
Bir defa, Peygamber Efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem de insanlardan bir insandı.. Ana babasının
bulunması, yeme içme, evlenme gibi hususlarda benzerinin bulunduğu açık..
Peygamberliği bakımından da İbrahim, Musa ve İsa aleyhimüsselam gibi benzerleri
var.
Ha, “Allah’ın habîbi olma bakımından
bir benzeri yok” demek belki mümkün olabilir. Onda bile “benzer”i değil de, “tam
dengi” yok demek gerekiyor gibi görünüyor.
Dolayısıyla, mutlak biçimde “Muhammed’in müşebbehun bih’i yoktur”
şeklinde bir cümle kuran kişinin, en iyi ihtimalle, artistik laflar meraklısı bir aptal geveze
olduğunu kabul etmek gerekir.
Ancak, bundan hareketle tekfir
yapılabilir mi denilirse, salt bu cümleden dolayı hemen hüküm vermemek gerekir.
Bu lafı söyleyen şahsın bundan neyi kasettiğini bilmek önem taşır.
Mesela İblis için de, şeytaniyet ve
saptırıcılık noktasından “Onun müşebbehün bih’i yoktur” şeklinde bir cümle
kurmak mümkündür. Böyle bir cümle kuran kişi İblis’i övmüş olmaz.
Dolayısıyla bir sözün içini kendi
yorumumuzla doldurmak ve ondan hareketle hüküm vermek her zaman isabetli
olmayabilir. Teennî iyidir.
*
İmam-ı Rabbanî’den nakledilen söze
gelince..
İhsan Şenocak, Bayancuk’un İmam-ı
Rabbanî’ye iftira attığını söylüyor:
“Şimdi
Mektubat burda. İmam-ı Rabbanî hazretleri böyle bir şey mi söylüyor?! Nasıl
utanmadan bu iftirayı böyle bir zata atıyorsun, bir okuyun kardeşim. Şimdi,
mektup yazıyorlar İmam-ı Rabbanî’ye. … Burada işte çok acayip bir ifade var, o
da diyor ki ifadesinde ‘Sizin ilah olarak
inandığınız, o bizim katımızda haşa Muhammed’dir, … sizin Muhammed olarak
inandığınız, o bizim katımızda haşa ilahtır’ gibi bir ifade var. Bunu
İmam-ı Rabbanî’ye soruyor birisi. İmam-ı Rabbanî hazretleri de mevzuyu izah
ederken diyor ki, ‘Bu bir cem halidir, yani hâdisle (sonradan olanla) kadîm
olanın (varlığının zamansal başlangıcı olmayanın), Allahu Teala ile mahlukun o
sarhoşluk anında birbirine karışma anıdır, cem halidir' diyor. Normalde bunu
biri söylese küfürdür diyor, ama bu halde dediğinden dolayı biz bunu tarikatın
küfrü olarak kabul ederiz diyor. Ve bu adam … başlangıçta nasıl (Peygamber
s.a.s.’i) Allah’ın rasulü ve kulu olarak görüyordu, bu halden kurtulunca yani o
salih bu cem halinden kurtulup yükselip kurtulunca, o sarhoşluğun aşırı
halinden gözünü açınca, ayılınca, Rasulullah aleyhisselam’ı ne olarak görecek,
Allah’ın kulu ve rasulü olarak görecek diyor. Yani birisi sukur (manevî
sarhoşluk) halinde, o cezbe halinde bunu söylerse kâfir olmaz diyor.”
(https://www.youtube.com/watch?v=8WQ3iEWQ3RA)
Sözün küfür olduğu açık.
Bayancuk’a göre, bu söz “bazılarının iddia ettiği gibi sekir (manevî
sarhoşluk) halinde bir şatahat (sekir halinde söylenen saçma söz) olarak
söylenmiş bir söz değildir. Rabbanî’den nakledilen, ilim meclislerinde
konuşulan, şerh edilen (kıymet atfedilip manası açıklanan) ve kitaplara da aynı
zamanda alınan bir sözdür”.
Şenocak’a
göre ise, bu söz sekir (manevî sarhoşluk) halinde söylenmiş bir sözdür ve bunu
İmam-ı Rabbanî belirtmiş bulunuyor.
Ancak, İmam-ı
Rabbanî’nin kendisi değilse bile, daha sonra Mektubat’ını okuyanların
Bayancuk’un söylediği şekilde bu küfür sözde “hikmet” aramış olduklarını inkâr
edebilecek durumda değiliz.
Bunun nedeni, (hatalı olarak) Müslümanlar’ın “tasavvuf ehli” ve “sıradan/normal Müslümanlar” olarak ikiye
ayrılmaları. (Mükellefiyet/sorumluluk açısından müslümanlar arasında bir fark yoktur.)
Ve tasavvuf
ehli kabul edilen insanların zırvalarına bile eşi bulunmaz hikmet incik
boncukları muamelesi yapılması.
Evet insan birtakım heyecanlı haller yaşayabilir ve çölde devesi kaybolup da bulan adamın sevincinin sarhoşluğuyla “Allahım, sen ne güzel kulsun, ben ne güzel rabbim!” demesi gibi, bazen ifadeyi baş aşağı edebilir, duygularını kelimelere yanlış dökebilir.. Ya da içinde bulunduğu halin etkisiyle Hz. Ömer’in Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i ölümsüz ilan etmesi ve “Kim Muhammed öldü derse onu kılıcımla iki parça ederim” demesi türünden saçma sözler sarfedebilir
Fakat bu hallerde ve o haller içinde söylenen sözlerde bir hikmet, yücelik vs.
aramamak gerekir.
*
İmdi, adamın biri tutuyor saçmasapan bir küfür söz söylüyor, İmam-ı Rabbanî de onun hakkında hüsnüzanda bulunuyor, “O küfür sözü kendinde olmadığı bir zaman söylemiştir” diyerek o şahsın tekfir edilmesinin önüne geçmeye çalışıyor.
Şeriat açısından
esas olan, kişinin kendi beyanıdır ve kastıdır. Üçüncü bir kişinin onun hakkında yaptığı
yorum değildir.
Yani burada
esas olan, o sözü söyleyen kişinin kendi durumu hakkındaki açıklamasıdır.
Bu sözü
söyleyen kişi, tümden deliren bir kişi de olabilir. Bu durumda onun işi Allahu
Teala’ya kalmıştır.
Ancak, aklını kaybetmemişse ve o sözü
üzerinde sabit kadem olmaya devam ediyorsa, hiç geri adım atmayıp ısrarda
bulunuyorsa, artık onun için bir “hal” özründen söz edilemez.
Geri adım
atması durumunda da, gerçekten o herzeyi bir “hal”in etkisiyle “bilinçsiz” bir
biçimde mi söylemiş olduğu, yoksa insanlarla “kafa mı bulduğu” konusunda da
kesin bir şey söylenemez. İçyüzünü Allahu Teala bilir.
İmam-ı
Rabbanî’nin onun hakkındaki değerlendirmesi şer’î açıdan delil olmaz. En iyi
ihtimalle onun durumu hakkında bir “içtihat”ta bulunduğu söylenebilir, ki içtihat başka bir içtihadı nakzedemez. Ve içtihat, hataya açık bir alandır (Keşf ve ilham da öyle). İçtihat, sadece (içtihat şartlarını taşıyıp da) içtihatta bulunan kişinin kendisi için bağlayıcıdır.
Dolayısıyla
böyle biri için bir başkası küfür ithamında bulunduğunda, onu haksız yere
tekfir etmiş olduğu söylenemez. İmam-ı Rabbanî de "Bu söz küfür söz değildir" demiyor. Tevil kabul eden bir söz değil.
Onu tekfir
eden müslüman, hüsnüzannı, o küfür sözü söyleyen densiz ve dengesiz kadar hak etmektedir.
Ancak,
böylesini tekfir eden kişi, muhatabını, sözlerini düzeltmesi durumunda tekfire devam
etmemelidir.
İmam-ı
Rabbanî de, hüsnüzanda bulunup onun durumunu sekre bağlamış olmasından dolayı suçlanamaz. Sözünü tasdik etmiyor ve onu mutlak biçimde temize çıkarmıyor.
*
Buradaki risk
şu, böylesi teviller zamanla istismar konusu olabiliyor ve istisnaî bir durum
bir süre sonra kurala dönüştürülebiliyor.
Yani her
zırva söz söyleyen için bir sekr ve manevî hal “üstün hizmet madalyası” icat
edilebiliyor.
Burada İmam-ı
Rabbanî’nin meseleyi “cem makamı” (ya da "hal"i) olarak ele alması, istismara müsait bir
durum.
İmam-ı
Rabbanî’nin terminolojisinde bu cem hali ya da makamı sekre karşılık geliyor
olsa da, başkalarının öyle anlamadığı açık.
İhtilaf da buradan çıkıyor. Bayancuk gibi selefiler bunu sekr olarak anlamıyorlar.
Öte
yandan, tasavvufçuların cahilleri de bunu bir “manevî yücelik” gibi görüyorlar.
Onların
nazarında bu tür küfür sözlerden kaçınan bir müslüman “sıradan” insan.. Fakat
böyle ipe sapa gelmez aptalca küfür laflar söylediğinde arif ve kâmil, irfan
sahibi gönül ehli oluyor.
Ne kaa ekmek
o kaa köfte hesabı ne kadar saçmasapan laf, ne kadar küfür herze varsa irfan da
o kadar fazla oluyor.
Tasavvuf
adına rezillik ve kepazelik almış başını gidiyor.
*
Konuya devam
edeceğiz inşallah.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder