EBU HANZALA, İMAM-I RABBANÎ'YE KARŞI

 


 

Evet, Ebu Hanzala Halis Bayancuk ile Dr. İhsan Şenocak’ın tartışmasına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Bayancuk sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bizim tekfir ettiğimiz tasavvuf, bir velinin huzurunda bir saat ihlasla durmak 150 sene veya yüzlerce sene ibadetten daha faziletlidir diyen, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği, Allah’ın izin vermediği konularda insanlara teşride bulunan (şer’î hüküm ihdas eden) ve Allah’a apaçık bir şekilde iftira eden tasavvuftur. Evet bu tasavvufu biz tekfir ediyoruz. Bizim tekfir etmiş olduğumuz tasavvuf, ‘Ey evladım, ey yavrum, başına bir musibet geldiğinde sakın Allah’a dua etme, işlerin yerine gelmez. Allah’ın dışındaki şeyhlere, velilere dua edersen işlerin daha çabuk yerine gelir’ diyen tasavvuftur. … bu zihniyettir bizim tekfir ettiğimiz, veyahut tasavvuf kitaplarına giren, Türkiye’de televizyon ekranlarında anlatılan, 'Adamın biri Allah dedi kurtulamadı da, öbürü Cüneyd dedi, Cüneyd’e seslendi kurtuldu' diyen anlayış. Evet bizim tekfir ettiğimiz, reddettiğimiz anlayış budur. Çünkü bu anlayış, Allah’ın kullarını Allah’ın önüne geçiren anlayıştır. Bu anlayış, biz ‘Aracısız ve halis bir şekilde Allah’a halis kılıp Allah’a kulluk edelim’ derken ‘Hayır efendim, araya aracılar koyacağız, dini bulanıklaştıracağız, Allah’la beraber başkalarına da dua edecek, Allah’la beraber başkalarına da sığınacak, fayda ve zararı onlardan bekleyeceğiz’ diyen anlayıştır.”

Bayancuk’un bu sözlerinde yanlış bir şey yok. Doğru diyor.

Bunun ardından “yanmaz kefen”cilere de atıfta bulunuyor. Ve şöyle devam ediyor:

“Bizim tekfir etmiş olduğumuz tasavvuf, bütün peygamberler insanlara Allah’a kulluk etmek ve tağutlardan içtinap etmek için gönderilmişken insanları tağutlara kul yapan, tağutlara destekçi yapan tasavvuftur. Ve bu konuda bizim için tasavvufla, selefîlikle, Hristiyanlık arasında da bir fark yoktur.”

Şunu demek istiyor: Selefîlik adına böyle yapan olursa ona da karşıyız. Hristiyanlık da böyle bozuldu.

*

Bayancuk bunun ardından, Şenocak’ın kendisini İbn Teymiyye’yi terk edip İmam-ı Rabbanî gibi isimlere tabi olmaya çağırdığını, kendisine onların kitaplarını tavsiye ettiğini söylüyor.

Şunları diyor:

“Şimdi, İhsan hocamız tavsiyede bulundu ya, ‘Bir oku bunları, istifade edeceksin’ (diye), ben de onun sözüne uyarak, zikretmiş olduğu isimlerden iki tanesinin kitaplarını okudum. Ve şimdi bu kitaplardan birebir nakiller yapacağım, sansürsüz nakillerde bulunacağım. Bir bakalım insanlar bunu dinlesinler, gerçekten bu adamlar ümmeti uyutan adamlar mı, yoksa (Şenocak’ın iddia ettiği gibi) ümmette inkişafa neden olan adamlar mı? Bu adamlar bırakın Kur’an’ı ve Sünnet’i, selim bir fıtratın dahi kabul etmeyeceği bir inanışa mı sahipler, yoksa Kur’an’a ve Sünnet’e uygun, bu ümmeti yeniden diriltecek bir anlayışa mı sahipler? Şimdi bakın, hocanın yönlendirmesiyle Mektubat-ı Rabbanî’nin birinci mektubunu açtım. Mektubat kitabının birinci mektubunu okuyorum. Diyor ki Rabbanî daha birinci mektupta, girişinde, ‘Ben’ diyor ‘bu yolda giderken Allah’ın Zahir isminin, ez-Zahir isminin tecellilerine mazhar oldum’ diyor, ‘bana bütün eşyada, hemen hemen herşeyde tecelli etti’ diyor. Yani neye bakmışsa orda Allahu Teala’nın Zahir ismini orada görmüş; tecelli etmiş. ‘Özellikle de’ diyor, buraya çok dikkat edin, ‘özellikle dekadınların suretinde zuhur etti Allah’ın ez-Zahir ismi.’ Yani bu, kadınlara bakıyor, o kadınlarda Allah’ın celle celalühû ez-Zahir ismini görüyor, bununla da yetinmiyor, … kadınların bütün cüzlerinde, bütün organlarında, bütün uzuvlarında, bütün parçalarında Allah’ın ez-Zahir ismini görüyormuş. Allah adına soruyorum, bir genç gelse bugün dese ki ‘Ben kadınlara bakınca onlarda Allah’ın Zahir adını görüyorum’, bir sıradan insan gelse dese ki ‘Kadınların bütün cüzlerinde bana Allah tecelli etti’ dese buna ne gözle bakarsınız? Böyle bir sözü söyleyen bir insan kendini herhangi bir ahlâk meclisinde kendisine yer bulabilir mi?! Bu anlayış mı ümmetin önünde bir inkişafa neden olacak? Eğer gerçekten böyle olduğunu düşünüyorsanız inkişafınız size mübarek olsun. Umarım zikretmiş olduğunuz müjdeye nail olursunuz.”

Bu sözler üzerinde durmak gerekiyor.

Burada Bayancuk, önyargılı bir bakış açısıyla, geçmişten gelen şartlanmalarıyla baltayı taşa vurmuş durumda.

Sözde ahlâk ve edep adına hassasiyet sergilerken (daha doğrusu, insanların bu husustaki hassasiyetini “bilinçsiz” bir biçimde, kendisi de tam bilincinde olmadan istismar etmeye çalışırken) anlayış ve idrak bakımından bir parça kusurlu ya da arızalı olduğunu ortaya koymuş.

*

Önce Allahu Teala’nın ez-Zahiru ismi üzerinde duralım.

İbn Kayyım el-Cevziyye’nin Esmâü’l-Hüsna kitabında bu ism-i şerife dair kayda değer bir açıklama yok.

Fatih dersiâmlarından Beyoğlu eski müftüsü merhum Ali Osman Tatlısu (ö. 1950) ise şunları yazıyor:

“Allahu teâla'nın varlığı her şeyden aşikardır. Gözümüzün gördüğü her manzara, kulağımızın işittiği her nağme, elimizin tuttuğu, dilimizin tattığı her şey, fikirlerimizin üzerinde çalıştığı her ma'na, hasılı gerek içimizde gerek dışımızda şimdiye kadar anlayıp sezebildiğimiz her şey, O'nun varlığına, birliğine, sıfat-ı kemaliyesine şahittir. Çünkü bütün bunları yaratan ve yaşatan ancak O'dur. Hiç bir şey yoktur ki, gerek varlığa çıkarken, gerek varlıkta dururken, her lahza O'nun varlığını isbat etmiş olmasın ... Her şey hal diliyle şunu söylemektedir: "Ben hiçim, beni var eden, tutan, görüp gözeten, Allah'tır ve ben her an O'na muhtacım, bende görülen kuvvetlerin, kıymetlerin hepsi· O'nun bir emâneti, bir lüttfu ve ihsanıdır." Bu umumi şehadet, Allah'ın varlığını ve sıfat-ı kemaliyesini en müsbet, en aşikar bir hakikat haline getirmiştir. Bundan başka bütün peygamberler, bütün temiz ruhlu din adamları, ömrünü ilim ve hikmete vermiş irfan aşıkları, bu hakikatı isbat için ·söylenmedik delil bırakmadılar. Buna rağmen dünya yüzünde Allahu teala'yı inkar eden birçok insanlar görülmektedir. Buna nasipsizlik demekten başka bir şey söylenemez.”

(Esmâü’l-Hüsna Şerhi, İstanbul: Başak, t. y., 190-1.)

Yani eşyaya bakarken Allahu Teala’nın ez-Zahir isminin tecellisine mazhar olmak, onlarda Allahu Teala’nın varlığının, birliğinin ve kemal sıfatlarının delilini görmek, sebeplere ve o varlığın kendisine takılıp kalmamaktır.

Eşyayı görme bakımından insanlar arasında bir fark yok. Gözü olan herkes aynı şeyleri görüyor, peki onlara bakarken Allahu Teala’nın sanatını ve kudretini görüyor mu?

Bayancuk İmam-ı Rabbanî için “Yani bu, kadınlara bakıyor, o kadınlarda Allah’ın celle celalühû ez-Zahir ismini görüyor” diyerek aklınca kurnazlık yapıyor.

Bu bakma, senin anladığın (ya da kastettiğin) bakma değil.. İlim sahibi bir dervişten bahsediyoruz, karı kız peşinde ömrünü tüketen bir zamparadan değil.

Zaten çocukluğundan itibaren yeterince kadın görmüştür. Bu bakma, düşünmedir. Kadınlar, ve kadınların zahmetli hamilelik ve doğurmaları vasıtasıyla neslin devamı, Allahu Teala’nın varlığının, birliğinin, ve sonsuz kudretinin en büyük delillerindendir. (Müminun Suresi'nin 13 ve 14'üncü, Hac Suresi'nin beşinci ayetinde ceninin rahimdeki durumundan bahsedilmesi sebepsiz değildir.)

Kadın, bir çocuk meydana getirmesini sağlayacak organları kendisi mi imal edip üretiyor? Ve değersiz bir suyu rahminde kendisi mi özel olarak ilgilenerek her azası yerli yerince olan mükemmel bir insan haline getiriyor? Teferruata girmeyelim, bu, Allahu Teala’nın varlığının ve birliğinin, kemal sıfatlarının delillerindendir. İşte sen bunun üzerinde ciddi bir şekilde düşündüğünde, onu düşünerek Allahu Teala’ya olan imanın güçlendiğinde, senin için o şeyde Allahu Teala’nın ez-Zahir ismi tecelli etmiş olur. 

Ama gafletle bakarsan, meseleyi sadece bir erkeğin kadınlara olan ilgisi bağlamında değerlendirirsen durum değişir.

İmam-ı Rabbanî ne demek istiyor, bu vatandaş ne anlıyor.. İmam-ı Rabbanî bunu söylerken karşısındakinin idrakine, insafına ve irfanına güveniyor, fakat karşısındaki hiç oralı değil.

Mevlana Celaleddin’in “Ben, doğru anlayan kişilerin hasretiyle ölüyorum” derken çektiği ıstırabı anlamak gerek.

*

Bu hadsiz şahıs tutmuş “Allah adına soruyorum” diyor, “bir genç gelse bugün dese ki ‘Ben kadınlara bakınca onlarda Allah’ın Zahir adını görüyorum’, bir sıradan insan gelse dese ki ‘Kadınların bütün cüzlerinde bana Allah tecelli etti’ dese buna ne gözle bakarsınız?

Keşke böyle gençler olsa.. Kadınlara bakınca Allahu Teala’nın Zahir ismini gördüğünde artık harama bakmaz.

Sanki İmam-ı Rabbanî işi gücü bırakmış kadınları seyre koyulmuş da onu anlatıyor. Anlattığı şey zihinsel ve psikolojik birşey..

Üstelik, “bütün eşyada, hemen hemen herşeyde” diyor. Bu, “Aklıma ne geldiyse, onunla beraber Allah’ı da hatırladım” demektir.

Yani, aklına kadınlar gelince bile, Allahu Teala’yı hatırlamış..

Sen de kadınlar söz konusu olduğunda Allahu Teala’yı hep hatırlayabiliyor musun?

Yoksa, kadınlar mevzubahis olunca Allahu Teala tümden aklından çıkıyor, zahir değil de gaib (hatta yok gibi) mi oluyor?

Allahu Teala’yı bu şekilde hatırlayan bir insan günah işleyemez.

*

İmam-ı Rabbanî’nin bu şekilde konuşması samimiyetinin de delilidir. Rol yapmıyor. Konuşurken açık vermeyeyim diye düşünmüyor.

Kadınlara tapan birçok kişi vardır ki, onlar hakkında çok aşağılayıcı laflar sarfetmişlerdir. Hepsi rol..

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Bana kadınlar sevdirildi” buyurmuştur. “Eh işte ne yapalım, kadınların kahrını çekiyoruz” vs. gibi sözler sarfetmemiştir. Amr ibnü’l-As r. a. “En çok kimi seviyorsun?” diye sorduğunda da “Aişe’yi” demiştir.

Şuna dikkat etmek lazım, insan, sözleriyle imtihan olunur. Hayatı boyunca takva üzere yaşamış, Ekber Şah gibi sapık bir zorba hükümdara karşı (canını ortaya koyarak) hakkı savunmuş bir alimin sözlerini, sırf kendi tasavvuf anlayışına delil üretmek için çarpıtmaya kalkışırsan, ilerde bunun cezası olarak imtihanlarla karşılaşabilirsin.

Vefat edip gitmiş, yaşadığı sürece fısk u fücuruna şahit olan yok, tam aksine hakkı müdafaa için çile çekmiş, ve sen tutup bir sözünü kötüye yormak için çarpıtıp edebiyat yapıyorsun. Yok bir genç şöyle dermiş de, sıradan insan şöyle konuşurmuş da.. Bu tavrın cezasız kalmayabilir..

Allahu Teala seni de biliyor, İmam-ı Rabbanî’yi de.. 

Hani hayatı hakkında olumsuz bir şey biliyor olsan da söylesen, tamam, anlarız. O manevî bir tecrübesini, psikolojik bir durumunu anlatıyor, sen bundan hareketle onu nerdeyse Yeşilçam’ın pornocuları gibi göstermeye çalışıyorsun. 

Ayıptır.. 

Aşırı sevgi insanı kör ve sağır yapar.. Kindarlık da öyledir.

*

Konuya devam edeceğiz inşallah.

(Mektubat tercümesini 20 küsur sene önce altını çize çize okumuştum. Aklımda fazla birşey kalmadı. Bu yazıyı kaleme aldıktan sonra birinci mektuba bir bakayım dedim. Şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazdığı bir mektup.. Yaşadığı "hal"lere, psikolojik durumlara dair.. 

Ne tasavvuf İmam-ı Rabbanî'nin kişisel manevî hallerine indirgenebilir, ne de Mektubat bu mektuba ve bu mektupta yazılanlara..

 "Bunlar, İmam-ı Rabbanî ile şeyhi arasında kalsa daha iyi olurdu" diyebilirsiniz, fakat manevî hallerini ve keşfiyatını "dinde ölçü" gibi göstermedikçe onu suçlayamazsınız. O da zaten bunu yapmıyor, buna başka mektuplarındaki ifadeleriyle karşı çıkıyor.)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

EBU HANZALA HALİS BAYANCUK: İDRAK DE NOKSAN, EDEP DE

  Ebu Hanzala Halis Bayancuk, İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat ’ından okuyarak sözlerini şöyle sürdürüyor: “(İmam-ı Rabbanî mektubunda) Devam e...