Nasıl oryantalistler (şarkiyatçılar,
İslamologlar) sömürgeciliğin/emperyalizmin keşiş ve keşif kolu ise,
yerli-milli tarihselci ilahiyatçılar da İslam dünyasındaki laikçi
zorbalığın altıncı koludur.
Görevleri müslümanlar arasında
bozgunculuk yapmak, kafaları karıştırmak, direniş ruhunu öldürmek, cepheyi
içerden çökertmektir.
Bunlar devrimci ve değişim
yanlısıdırlar.. Fakat değişim taleplerinin ve devrimciliklerinin nesnesi
mevcut düzen ya da rejim değildir..
Onlar İslam’a karşı devrimci, laik
(siyasal dinsiz) düzen karşısında ise sadık bende ve köle ruhlu dalkavuklardır.
Onlar, İslam’ın hükümleri karşısında
değişim yanlısı, yenilikçi ve güncellemeci, laiklik (siyasal dinsizlik)
karşısında ise “Hikmet buyurdu efendilerimiz”cilerdir.
*
Nasıl laiklik (siyasal dinsizlik) bize
Batı’dan gelmiştiyse (İngiliz oyunuysa), laikliğin öncü birlikleri
olan tarihselcilerin tarih sahnesinde arz-ı endam etmesini sağlayanlar da
İngilizler’di.
Mısır’da bunu yaptılar.. Said
Ramazan el-Butî, İslam Akaidi: Yaratıcının Varlığı, Yaratılanın Görevi adıyla
Türkçe’ye çevrilmiş olan kitabında örnekleriyle anlatır.
Ancak, Mısır ilk değildi.. İşe
Hindistan’da başlamışlardı.. Hindistan çıraklık, Mısır ise kalfalık
dönemleriydi. Kemalist ve laik (siyasal dinsiz) Türkiye ise ustalık eserleri olacaktı.
Sömürgeleştirdikleri Hindistan’da “güncellemeci”
sözde müslüman aydınlar ve din adamları yetiştirmişler ve medrese ulemasının
karşısına dikmişlerdi.
Ulema, istemeyerek de olsa, bu din
bağına dadanmış sırtlanlara zaman ayırmak ve cevap vermek zorunda kaldılar.
İşte onlara cevap verenlerden biri Allame Eşref Ali Tehanevî idi.
*
Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla
yayınlanmış olan konferansında bu İngiliz beslemesi (özellikle zihniyet
bakımından besleme) tipler hakkında şunu söylüyor:
“…
Onlar insanlar arası münâsebetlerin ve siyâset işlerinin dinden ve
Şerîat’ten olduğuna inanmamaktadırlar.
“Aksine
onları [siyaseti] zamanla
alâkalı [tarihsel, zamana göre
değişebilen, güncellenebilen] görüş ve [insanların
kendilerinin belirledikleri] maslahatlara [salahat, iyilik, uygunluk, yarayışlılık]
dayalı kabûl etmektedirler. … O kadar ki, onlar bu esâsa dayalı olarak fâizin helâl kılınmasına teşebbüs
etmişler ve âlimlere bunu söylemektedirler. Onların bu görüşlerini âlimler
reddettikleri için onlara kızmaktadırlar. Onları ilericiliğin ve yükselmenin [kalkınmanın] düşmanı olmakla
suçlamaktadırlar.”
Evet, Hindistan’daki tarihselci ve
güncellemeciler işi bu noktaya kadar vardırmışlar.
Tehanevî cevabına,
tarihselcilere usûl (yöntem) dersi vererek başlıyor.
Birşeyin dinden olup olmadığına neye
göre karar vereceğiz, kıstasımız/ölçütümüz ne olacak sorusunu gündeme getiriyor
ve şunu söylüyor:
“Şurasını
bilmelisin: Evvelâ bir şeyin Şerîat’a ve dine dahil olup olmamasının bağlı olduğu noktanın [esasın, ilkenin, etkenin, illetin]
tesbît edilmesi gerekir ki, onun üzerine kolaylıkla hüküm bina etme imkânı bulalım. … [Fıkıh usûlüne, İslam hukuku
metodolojisine göre] bunun illetinin
tahkîki [tahkîk-i menatı], tek bir
şey olup o da ecir ve sevâbla vaad, ikâb ve azâbla tehdîddir.”
*
Evet, ölçü bundan ibarettir.
Bir hususta sevap vaadi
ya da ceza tehdidi varsa, o, dindendir.
Mesela namaz böyledir.
Fakat sevap vaadi
ya da ceza tehdidi yoksa, o, (yasaklanma veya teşvik edilme
anlamında) dinî bir mesele değildir.
Mesela uyumak gibi. Uyudun şu kadar
sevap var, uyumadın, şöyle bir ceza var diye birşey yok.
Yahut elma yersen sevap, armut
yersen günah diye birşey yok. İşte bu ikisi arasında tercih yapmak da dinî bir
mesele değildir. İstersen hiçbirine de dönüp bakmazsın.
*
Kendisini müceddid (yenileyici) ve
dini ihya eden bulunmaz Hint kumaşı zanneden İngiliz kafalı tarihselci ilahiyat
tufeylilerine (Ki bunlara İmam Şatıbî’nin
“makasıd” vurgusunu istismar edenler
de eklenmiş durumda) göre, Kur’an ve Sünnet’teki “tikel hükümler”den hareketle tümevarım (istikra) yöntemiyle küllî
ilkelere (adalet, ahlak, fazilet) ulaşıyorsunuz, ve sonra bu küllî ilkeleri
birer tırpan, orak ve pala gibi kullanarak, “Artık küllî ilkelerin gereklerine
uygun düşmüyorlar” diyerek o “tikel hükümler”i buduyorsunuz.
Sanki o “küllî” denilen ilkeler (tümevarım
abrakadabrasına ihtiyaç bırakmayacak şekilde) “tikel” hükümler olarak daha baştan
emredilmiyormuş gibi:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan ve adâletle
şâhitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz öfke, sakın sizi
adâletsiz davranmaya sevketmesin! Adâletli olun; takvâya en uygunu, en yakışanı
budur. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan
haberdârdır.” (Maide, 5/8)
Gerçekte o küllî dedikleri ilkeleri Kur’an
ve Sünnet’ten alıyor da değiller.. Batılılardan alıyor, sonra da ona altın
yaldızlı bir istikra (tümevarım) nişanı takıyorlar.
*
Merhum Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Bundan
sonra biz Kur’ân ve Sünnete
bakar ve o ikisini dikkatlice okursak, bu işlerde [siyasî konularda] vaad ve tehdîdi buluruz.
Ve bize bununla bu muâmelelerin ve siyâsî işlerin tamamının dinden
olduğu tahakkuk edecektir. Ve onların Şerîatımızdan [dinden] bir parça olduğu husûsunda
hiçbir şüphe kalmayacaktır.”
Mesela Allahu Teala, “Allah’ın
indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” (Maide, 5/44)
buyuruyor.
Kâfir olmak ise, Cehennem’de ebedî
yanmak, hiç çıkmamak için tapu senedi almak anlamına geliyor.
Fasıklık ve zalimlik de
aynı şekilde “Ben cezalandırılmak istiyorum, belamı arıyorum” diye tepinmeye
karşılık geliyor.
Dolayısıyla, Allah’ın indirdiği ile
hükmetmek, yani İslam devletini kurmak ve Şeriat’le hükmetmek dinin
bir parçası demek oluyor.
*
Elinizde imkân olduğu
ve Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi gerektiğine inandığınız halde bu
yönde bir çaba sarfetmemeniz, yani devletin Şeriat’i uygulayan bir İslam
devleti olması için adım atmamanız, en azından bu bilincin
geliştirilmesi için gayret sarfetmemeniz, Allahu Teala'nın razı olduğu ve izin
verdiği bir tutum değil.
Tam aksine, “Allah’ın indirdiği
ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir” (Maide, 5/45) ve “Allah’ın
indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir” (Maide, 5/47)
ayetleri gereği, zalim ve fasık olmanız, zalimlerin ve fasıkların hak ettiği
cezaya uğramayı kabul etmeniz anlamına geliyor.
Eğer bir yandan müslümanlık davası
güderken diğer yandan "din dili"ni güzelleştirme adına Şeriat’i
uygulayan bir İslam devleti olmak gerekmediğini (yani Allah’ın
indirdiği ile hükmetmenin lüzumsuz bir iş olduğunu) savunursanız, ya da böylesi
bir dili onaylar ve bu dili kullananlar hesabına, onları uyaranlara
çemkirirseniz, o zaman da 44’üncü ayet mucibince kâfir oluyor
ve ahirette “süreli” ceza yerine “müebbet” cezayı kabul etmiş oluyorsunuz.
*
Hayır, böylelerinin kâfir
olduklarını ben söylemiyorum, neyin küfür olduğuna karar vermek benim haddim
değil..
Onların kâfir olduğunu dinin sahibi
olan Allahu Teala bildiriyor.
Allahu Teala’nın kâfir dediklerine
müslüman demek de aynı şekilde haddim değil.
(Mesele burada bir tartışmada üstün
gelip gelmeme meselesi değil.. İnsanın aklını başına alıp ahiretini kurtarmayı
düşünmesi gerekir. Mesele futbol maçı gibi birşey olsa ha üstün gelmişsin, ha
yenilmişsin, çok mu önemli!)
*
Merhum Tehanevî, tarihselci
güncellemeciler için şunu da söylüyor:
“… İslâm’a
nasîhat [İslam’a karşı hayırhahlık,
iyiliğini isteme] iddiâsında bulunan bazı kimseler bunu âdet hâline
getirdiler. Öyle ki, [Şeriat hükümlerine]
i’tirâzı kabûl etmekteler ve i’tirâz edilen hükmü “hükümler fihristi”nden
çıkarmakta ve onun yerine değiştirilmiş [yeni]
bir hüküm yerleştirmektedirler [İslam’ı
heva ve heveslerine, kişisel veya grupsal/ulusal nefsanî çıkarlarına göre
güncellemektedirler]. Ve onların i’tirâzlarına karşı delîl talep etmenin edebsizlik olduğunu
zannetmektedirler.”
Bu güncelleme meraklısı
tarihselciler delil bahsine hiç girmemektedirler, çünkü delilleri mevcut
değildir.
Delil diye, onların
uydurdukları delilsiz varsayımlara/faraziyelere, aksiyom ya da
postüla/postülat imişler gibi inanmamızı istiyorlar.
Faraziyelerinin ilkini ise şu
oluşturuyor: Allah, evrensel (her çağda ve her coğrafyada
geçerli) hüküm indirmiş olamaz. Allah, ancak tarihsel (belirli
bir tarihe ve coğrafyaya has) hüküm indirebilir.
Bu varsayım, aslında bir
başka varsayımdan besleniyor: O da, Allahu Teala’nın haşa kemal sıfatlarla
muttasıf olmayan, geleceği bilmeyen, sadece yaşanan anın şartlarına göre hüküm
indirebilen cahil bir tanrı olması.
Üçüncü bir varsayım ise
şu: İnsanın, emir ve yasakların makasıdına (maksatlarına), hikmetlerine ve
maslahatına Allahu Teala kadar vakıf olabilmesi, bu noktada
Allahu Teala’dan bir farkının bulunmaması, bu hususta O’nun dengi olması.
Son iki varsayım insanın tanrılık
taslaması, heva ve hevesini tanrı edinmesidir:
“Hevâsını
(nefsânî arzularını) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? O hâlde (korumak
ve savunmak için) onun vekâletini sen üstlenecek misin?” (Furkan, 25/43)
*
Şurası açık ki: Allahu Teala’nın
koyduğu bir hükmü “makasıd, hikmet ve maslahat” gerekçesiyle
değiştirebilmek için, o makasıd, hikmet ve maslahata Allahu Teala kadar yetkin
biçimde vakıf olmak gerekir.
Fakat, mesele bununla
bitmiyor. Dördüncü bir varsayım daha
mevcut..
O da şu: İnsanın, maslahat, makasıd
ve hikmetleri (adalet, ahlak ve fazileti) sözde gözönünde tutarak Allahu
Teala kadar isabetli hükümler verebilmesi.. Allahu Teala’ya bu hususta
da denk olması, ve bunun sonucu olarak hüküm koymada O’na
ortak olması.
O kadar ortak ki, kendisinin “yeni”
kararı “meşru” oluyor, Allahu Teala’nın bizzat koymuş olduğu hüküm ise, şer’î
olmakla (Şeriat’te bulunmakla) birlikte, meşru olmuyor.
İblis’çe bir mantık.. İblis de
istikra neticesinde küllî bir ilkeye (adalet) ulaşmış, ve Adem aleyhisselam’a
secde etmeye davet edilmesini kendisine yapılmış adil (meşru) olmayan bir çağrı
kabul etmişti. Allahu Teala’nın emrinin şer’î olmakla birlikte meşru olmadığını
üstün zekasıyla anlamıştı.
*
Evet, tarihselci zihniyetin
temelini, bu varsayımlar (küfür olan hurafeler) oluşturuyor.
Fakat bunların birer aksiyom (doğruluğu
açık, ispat gerektirmeyen hüküm) ya da postüla gibi kabul
edilmesini istiyor, öyle bir eda ile konuşuyorlar.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, aksiyomlar,
insan aklı açısından doğruluğu açık, ispat gerektirmeyen hükümlerdir. Mesela,
bir bütünün parçasının bütünün kendisinden daha büyük olamaması hükmü bir
aksiyomdur. Dört sayısının üçten büyük olması da böyledir.
Böylesi hükümler ispatlanmaya
çalışılmaz, tam aksine, bu tür aksiyomlar, bütün ispat çabalarının temelini
oluşturur. Bunlara itiraz eden bir kimseye karşı ispat çabası içine
girmezsiniz, zaten ispat da edemezsiniz, karşınızdakinin ya tımarhanelik bir
deli ya da sizinle kafa bulan aşağılık bir ahlâksız olduğunu düşünmekten başka
yapabileceğiniz birşey yoktur.
Postülalar ise, aksiyom
gibi doğruluğu kendiliğinden belli hükümler olmasalar da, akl-ı selim
ve vicdan sahibi insanların itiraz etmeyeceği doğrulardır. Mesela,
adaletin iyi bir haslet olması gibi. Bununla birlikte, “sosyal
Darwinist”lerle aynı kafada olan Eski Yunan’ın sofistleri,
demagoji ve mugalata yaparak, adalet kavramının, zayıfların güçlülere karşı
icat ettikleri bir savunma mekanizması olduğunu iddia edebilmişlerdir.
Evet, tarihselcilerin
iddialarını savunmak için ortaya sürebilecekleri herhangi bir delilleri mevcut
değil.
Onlar sadece, içyüzü katkısız
ve katıksız küfürden ibaret olan varsayımlara dayanıyorlar.
*
Makasıd, hikmet ve maslahat
anlayışları da temelden bozuk.
Öyle ki, maslahat addettikleri
birçok husus gerçekte mefsedet (fesat ve bozgunculuk)..
Hikmet saydıkları şeyler, eblehlik
ve budalalık..
Makasıd-ı Şerîa(t) anlayışları
da tahribat-ı Şerîat..
Mesela, dinin korunması gayesi en
başta gelirken, canın korunması gayesini ilk sıraya alabiliyorlar.
İkincisi, dinin korunması ed-Dîn’in
yani İslam’ın korunması demekken, onu laik (bir tek müslümana
rahat vermeyen, camide hutbede bile her ayeti okutmayan) din ve vicdan
hürriyeti illüzyonu ve safsatası olarak gösteriyorlar.
*
İmdi, “Mevzubahis olan vatansa
gerisi teferruattır” şeklindeki mantıksız sözün sorgulanmadan tekrarlandığı bir
ülkede “Mevzubahis olan yüce yaratıcımız Allahu Teala’nın emriyse gerisi
teferruattır” diyemeyen insanlara müslüman denilebilir mi?!
Sözümüze bir örnek üzerinden devam
edelim..
Üstün zekâ sahibi, askerî bilgisi
eşsiz, strateji ve taktik ustası, savaş sanatında dahi, geçmişi şanlı
zaferlerle dolu bir komutanı ve askerlerini düşünelim..
Bazı askerler, komutanlarının
değerine inandıkları için, onun emirlerine harfiyen riayet ediyorlar.
Bazıları ise, “Bu emirlerin hikmeti nedir,
bunlardan maksat ne olabilir?” diyerek kendilerince felsefe
yapıyorlar, sonra bazı emirler için, “Bu emirler dün verilmişti, dünün
şartlarına göre söylenmiş şeyler, artık tarihte kaldılar, bugün
durum değişti, ayrıca bulunduğumuz araziyi de biz görüyoruz, komutan buraya hiç
gelmedi, o yüzden emirleri kendi aklımız ve bilgimizle güncelleyelim”
diyorlar.
Değiştiriyorlar.
Kendi kafalarına göre hareket
ediyorlar.
Askerlerden hangileri isabetli
ve usule uygun, hikmetlice davranıyor olabilirler?
Emre harfiyen riayet edenler mi,
yoksa bu hikmet meraklısı ukala işgüzarlar mı?
(Geçmişte ve günümüzdeki genel geçer
askerlik anlayışına gelince.. Askerin itaati için komutanın üstün vasıflara
sahip olması gerekmiyor. Ast, üstten daha bilgili, yetenekli ve zeki olsa bile,
mutlak itaat isteniyor.)
*
Dini bir oyun ve eğlence haline
getiren tarihselci soytarıların zanlarının aksine, Allahu
Teala eratın komutanından daha az önemli, din de, askerlikten daha az
ciddi bir konu değildir:
"Onlar ki,
dinlerini bir eğlence ve bir oyun edindiler ve dünya hayâtı onları aldattı! Bu
günleriyle karşılaşmayı nasıl unuttular ve âyetlerimizi bilerek nasıl inkâr
ettilerse, artık biz de onları bugün öyle unutacağız! Şüphesiz onlara,
îmân edecek bir topluluğa bir hidâyet ve bir rahmet olarak bir ilim üzere
genişçe açıkladığımız bir kitap getirdik." (A'raf, 7/52-3)
Allahu Teala "Şeriat'i
değiştir, güncelle!" demiyor, "Ona uy!" diye emrediyor:
"Sonra seni emirde/iş'te bir
şerîat üzere kıldık. Sen ona tabi ol, bilgisizlerin nefsanî arzularına
uyma!" (Casiye, 45/18)
Şeriat hükümlerini tarihsel kabul
edip güncellemek makul, meşru ve kabul edilebilir bir davranış olsaydı, Tevrat'taki
(zina ile ilgili) recm emrini güncelletmek için Peygamber
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e başvuran Medineli yahudileri Allahu
Teala paylamaz ve bu taleplerinin imansızlık olduğunu bildirmezdi:
"İçinde Allah'ın hükmü
bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, seni nasıl
hakem yapıyorlar, sonra bunun ardından (senin Tevrat'taki
hükmü hatırlatman üzerine) yüz çeviriyorlar? Onlar iman etmiş
değillerdir." (Maide, 5/43)
"Allah'ın
indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir" hükmü işte bu ayeti takip eden ayette geçiyor.
Tarihselci
soytarılar bu ümmetin yahudileri kabul edilebilirler, aynı kafadalar. Onlar da
iman etmemişlerdir.
*
Merhum Tehanevî şöyle diyor:
“Burada
aslolan, [Şeriat'e ait] hükümler karşısında hiçbir kimsenin görüşünün
bulunamayacağı, hiçbir kimsenin [itaat ve uygulama için makasıd,
hikmet, maslahat türünden] sırları araştırmakta [ve ulaştığı
sonuca göre itaat etmekte ya da itaat etmeyip kendi kafasına göre değişiklik
yapmakta] serbest olamayacağıdır. Şâyet, [vahiyde, onu] zihinlerin
anlayışına yaklaştırmak maksadıyla bir işe dâir hikmet yâhud sır zikredilirse
bu mahza bir teberru’ [bağış ve ihsan] olup gerçekte [bildirimi] zorunlu
değildir. Fakat insanlar, hikmet, maslahat ve sırları içeren bu gibi hususları
[böylesi açıklamaları], zevklerindeki [mizaclarındaki] ve tabiatlarındaki
bozukluk yüzünden çok kıymetli i’tikâd etmektedirler.”
Tarihselcilerin güncellemecilikleri
(Ki tarihselcilik safsatasını, güncellemecilik binasına tırmanmak için merdiven
olarak kullanıyorlar; tarihselcilik araç, güncelleme/tahrif ise amaçtır), delile
dayanmaktan ve aklı kullanmaktan değil, heva ve hevese,
nefsanî arzulara tabi olmalarından, kendilerini kullanan güç ve otorite
sahiplerine yaranmaya ve onların gözüne girmeye çalışmalarından kaynaklanıyor.
Merhum Tehanevî bu noktaya şöyle
değiniyor:
“Bütün bu
bozuklukların temeli dünya sevgisi ve ehl-i dünyaya kuyruk sallamaktır.
… Ehl-i dünya efendilerini ve büyüklerini râzı etmek
için.
“Bunların
i’tirâzlarını kabûl eden, Şeriat hükümlerini değiştiren ve onlarda diledikleri
gibi tasarrufta bulunan kimseler, şâyet bugünkü efendileri başka bir
usûlü kabûl ederlerse, geçmiş görüşlerini elbette terk edecekler ve şu anda
kabul etmekte oldukları esâsların yanlış olduklarını söyleyeceklerdir.
“Onlardaki
yöneliş ve niyetin kıblesi ehl-i dünyayı râzı etmektir.
“Gemilerde
namaz kılanın geminin döndüğü tarafa dönmesi gibi, efendilerinin rızâsı ne
yanda olursa o tarafa dönmektedirler.”
*
Müşrikler
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme şöyle demişlerdi:
"Bize başka bir Kur'an getir, ya da bu
getirdiğin Kur'an'da biraz değişiklik yap,
güncelle."
Peygamber
Efendimiz s.a.s. şöyle cevap vermedi: "Olabilir, mümkün.. Ancak biraz zaman geçmesi
gerekiyor.. Ya da başka bir ülkede, değişik bir coğrafyada yaşasaydınız
olabilirdi.. Çünkü Kur'an evrensel değil, tarihsel,
belli bir zaman ve mekânla kayıtlı.. Şimdilik bekleyin, zaman içinde ben bazı
değişiklikler yapabilirim. Hikmet ve maslahat neyi gerektiriyorsa birşeyler
yaparız.. Sıkıntı yok, siz canınızı sıkmayın, bir çaresi bulunur. Değişiklik
şart. Güncelleme şart."
Böyle cevap
vermedi, ayeti okudu:
“Ve onlara âyetlerimiz apaçık olarak
okunduğu zaman, bize kavuşmayı beklemeyenler, ‘Bundan başka bir Kur'ân getir
veya bunu değiştir!’ dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem, benim için
olmayacak şeydir! Ben ancak bana vahyolunana tâbi olurum! Şübhesiz ki ben,
Rabbime isyân ettiğim takdirde, büyük bir günün azâbından
korkarım!” (Yunus, 10/15)
Eğer tarihselci güncellemecilik caiz
olsaydı, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e “Onu
kendiliğimden değiştirmem, benim için olmayacak şeydir” demesi
emredilmezdi.
Peygamber Efendimiz s.a.s.’in bile
değiştiremeyeceği emir ve yasakları, birilerinin torpili ve iltimasıyla
üniversitelerde bir post kapan, orada öğürerek saçmasapan, orijinal olduğu
yerde doğru olmayan, doğru olduğu yerde de orijinal olmayan, okunmaya değmez
lüzumsuz gevezelikten mamul tezimsi ve makalemsiler kusan boş kafalı
akademikimsi soytarılar nasıl değiştirebilirler?!
*
Evet, tarihselcilik ve
güncellemecilik, ayet-i kerimede belirtilen şekilde Allahu Teala'ya isyandır
ve sonu da büyük bir azaptır.
Tarihselciler, suratlarındaki
nursuzluğun da gösterdiği gibi, güncellemeden kaçınan Hz. Peygamber sallallahu
aleyhi ve sellem'in değil, güncelleme isteyen Mekkeli müşriklerin
takipçisidirler.
O müşrikler için de, bu soytarılar
için de (tevbe etmezlerse) büyük bir günün azabı vardır.
"İşte onlar, hidâyet
mukabilinde dalâleti, bağışlanmaya karşılık azâbı satın alanlardır. Onlar,
ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar!" (Bakara, 2/175)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder