“Ülkemizde devlet, cinayetler işletmiştir” diyen kişi, meşhur bir eski
Emniyetçi: Hanefi Avcı.
Tecrübe konuşuyor.
Şunları yazmış durumda:
“Dünya üzerinde hiçbir devlet vatandaşları arasında çelişkileri artıracak, kavga
ve gerilim ortamının doğmasına neden olacak bir uygulamaya girmez, girmemiştir
de. Eğer bir ülkede … ülkenin kanunlarını ihlal eden birileri varsa devlet
polisini, askerini ve diğer kurumlarını kullanarak bu kişilere mani olur ve suç
varsa cezalandırır. Fakat bizim ülkemizde devlet, vatandaşlarını rejime
muhalefet edenlere karşı kışkırtmış, bizzat
kendi vatandaşlarını yine kendi vatandaşları olan rejim muhaliflerine
karşı fiili saldırılarda bulunması için kullanmak istemiştir.
Oysa bu tür uygulamalar devletlerin var olma
felsefesine tümüyle aykırıdır; devletin görevi vatandaşları arasında
ortaya çıkacak sorunları çözmektir. Devlet varoluş sebebini ve fonksiyonlarını
vatandaşlarına devrettiğinde, kendi kendisiyle çelişir ve devlet olmaktan çıkar. Bu tür uygulamalardan en çarpıcı
olanı, sadece ülke dışında uygulanması gerekirken, devletin kendi
vatandaşlarına karşı ülke içerisinde uygulamış olduğu psikolojik harekâttır. Bugün
bile, her ne kadar kamuoyunda fazla hissedilmese de, MGK’da alınan
kararlar doğrultusunda psikolojik harekâta ilişkin operasyon, plan ve
kararlar devletin kurumlarınca koordine
içerisinde yürütülmektedir.
"Devlet vatandaşlarından, mensup
oldukları illegal örgütler hakkında sadece bilgi almak için yararlanabilir.
Bu uygulamanın da koşulu ve sınırı vardır. Devlet
başka araçlarla bilgi toplayamadığında ve bilgiyi sadece illegal örgütlerin
içerisindeki kişilerden almak zorunda kaldığında,
daha ağır ve büyük olayların olmaması için vatandaşlarından yardım alır. Ancak
bu yardımın kapsamı bilgi almakla sınırlıdır. Bu koşulların dışında, bu
sınırları aşan her uygulama son derece yanlıştır. Fakat bizim ülkemizde devlet,
sol gruplara karşı sağ grupları, sağ gruplara karşı da sol grupları kullanmış,
hatta fiilen eylemlere sokmuş, cinayetler işletmiş, katliamlara sokmaktan
imtina etmemiştir….
"Geçmişte halkı birbirine karşı
kullanmış veya kullanmaya kalkarak ciddi hatalar yapmış devlet görevlilerinin
bu olaylardan ders çıkardığına ve artık aynı hataları tekrarlamayacağına
inananların kısa sürede yanıldıkları görüldü. Bu defa da radikal dinci olarak tanımladığı halka ve hatta hükümete karşı
laik kesimleri harekete geçirerek çok geniş kitleleri karşı karşıya getirmekten
çekinmemiş, aynı anlayışı aynı düşünceyi hayata geçirmekten geri kalmamıştır….
beğenmedikleri düşünceleri savunan bir kısım insanlara karşı belli inançtaki
halkı aktif tavır almaya alenen çağıran demeçler rahatlıkla
verilmiştir. Tüm bu örnekler, kendi fikirlerinin kabulü konusunda devletin her yöntemi mubah saydığını açıkça
göstermektedir. Bu yanlış anlayışın neticesi, bölgesel iç çatışmalar,
katliamlar ve en sonunda olayların doruk noktası Susurluk
olmuştur. Bugün, Susurluk olayını da aşan, her ne kadar örgütsel varlığı tartışılabilir olsa da, aynı
anlayışın, aynı düşüncenin ve fikrin simgeleştiği Ergenekon bir zirve noktasıdır."
(Hanefi Avcı, Haliç’te Yaşayan Simonlar, 5. b., Ankara: Angora
Y., 2010, s. 333-5.)
*
Devletin (devlet yetkililerinin) her yöntemi mübah sayması ne anlama
geliyor?
Müşahhaslaştırmakta fayda var.. Mesela devlet (daha doğrusu devletin
akılsız ve ahlâksız çalışanları), şantaj yapıp kullanabilmek için birilerine karı
kız gönderir mi? (Daha açıkçası, pezevenklik yapabilirler mi?)
Emri altında dünya kadar personel, alet-edevat, araç gereç, para pul ve
imkân bulunan devlet (kendisine devlet adını veren kamu hizmetçileri), bir fil’in
karşısındaki karınca konumunda bulunan zayıf vatandaşlara karşı “psikolojik
harekât” düzenler mi?
Bunun için o bireylerin güvendiği arkadaş ve dost çevresinden yararlanır,
emri altındaki satılık ve kiralık kalemleri psikolojik harekâtında istihdam
eder mi?
Punduna getirdiğinde zehirler mi?
Teleefonla işkence seansı dinletir mi?
Takip değil, “taciz takip” yapar mı?
Sonra da, başka adamlarına bu tür bireyler için, “Paranoyak yav,
kendisini ne sanıyorsa, koskoca devlet onunla mı uğraşacak?!” dedirterek “psikolojik
harekât” binasının çatısını tamamlar mı?
Bu psikolojik harekât nasıl birşeydir?
Psikolojik harekât için “halkı birbirine karşı kullanmak” ne anlama
gelmektedir?
Hanefi Avcı’nın şahitliğine göre, vatandaşları rejime
muhalefet edenlere karşı kışkırtan devlet (devlet görevlileri), “rejimperest”
vatandaşlarını rejim muhaliflerine karşı fiilî (eylemsel) saldırılarda bulunmaları
için kullanmak istediğinde hangi taktiklere başvurmaktadır?
Avcı, “devleti (devlet görevlilerini) içeriden tanıyan”
bir isim olarak “bizim ülkemizde devlet, sol gruplara karşı sağ grupları, sağ
gruplara karşı da sol grupları kullanmış, hatta fiilen
eylemlere sokmuş, cinayetler işletmiş, katliamlara sokmaktan imtina
etmemiştir” derken, acaba hangi gözlem ve duyumlarına dayanmaktadır?
*
Evet, geçmişte devlet (satılmış ve hain devlet görevlileri)
böyle şeyleri yaptı. (Bütün devlet görevlileri için bu söylenemez, fakat azgın
bir azınlığın borusu öttü.)
Hanefi Avcı, “devlet”e (devlet görevlilerine) iftira
atıyor değil.
Avcı’ya göre, bu ihanetin zirve noktası, örgütsel varlığı tartışılabilir olsa da, anlayış, düşünce
ve fikir olarak Ergenekon diye
adlandırılabilecek “darbeci ve despot” siyasal tavırdı.
Millete karşı yürüttükleri
operasyonların zirve noktasını ise 28 Şubat darbesi ve onu izleyen süreç
oluşturuyordu.
O süreçte, “dindar değil,
dinci/İslamcı (hatta siyasal dinci / Siyasal İslamcı)” olarak
tanımlanan vatandaş kitlesine ve hatta hükümete karşı laik (siyasal dinsiz,
dinsizlikçi) kesimler harekete geçirildi.
Dinî düşünceleri savunan bir kısım insanlara karşı
belli inançtaki kesimleri aktif tavır almaya alenen
çağıran demeçler rahatlıkla verildi.
Yani halkı kamplara bölme, ülke içinde çatışma,
kargaşa ve kaos çıkarma suçu alenen işlendi.
Ve bu yapılırken İsrail, ABD ve uluslararası Masonluk
gibi dış güçlerle dirsek teması içinde olundu. Onların talimatları uygulandı.
*
Bugüne gelirsek..
Bugün artık bu tür operasyonlarda sadece satılık
gazeteci ve televizyoncular, yazar ve çizer taifesi değil, sosyal medya da
yoğun ve etkin bir biçimde kullanılıyor.
Hanefi Avcı’nın sözünü ettiği türden devlet
görevlilerinin sosyal medyayı aktif biçimde kullandıklarından şüphe edilemez.
Ancak sosyal medya vakıası ya da olgusu, dış güçlerin
işini çok kolaylaştırmış durumda.. Yapay zekâ ise önlerine sınırsız
denilebilecek imkânlar sunuyor. O sayede bütün dilleri kullanabilir hale geldiler.
Dolayısıyla, dış güçler için (istihbarat teşkilatları
için) memleketi karıştırmak, halkı birbirine düşürecek söylemler geliştirip
yaymak, insanları birbirine karşı kışkırtmak çocuk oyuncağı haline gelmiş
durumda. İşleri çok kolaylaştı.
Sosyal medyadaki ateist, ataist, LGBT’ci, feminist,
tengrici vs. bolluğu bunun ürünü.
Bu ülkenin bu “yeni dünya”da yeni Ergenekon’ları ve
yeni 28 Şubatları kaldırabilmesi mümkün değildir.
Türkiye’nin asıl “beka” meselesi budur.
*
Avcı, Ergenekon meselesi
hakkında şunları yazmıştı:
“[2001 yılında] İstanbul Emniyet
Müdürlüğü ekiplerince sahte belgelerle satılan bir jeepin yakalanması ve kaçak
olduğunun anlaşılması üzerine bir tahkikat başlatılmıştı. Jeepi satan, kullanan
kişiler tahkikata konu olmuş, daha sonra olaya adı karışan kişilerin Ümit Oğuztan ve Tuncay Güney olduğu
anlaşılmış, bu kişilerin daha önce ‘Abdullah Çatlı ile Mesut Yılmaz‘ın yan yana fotoğrafları var’ diyerek
yaptıkları foto montajı beş bin liraya bazı basın
organlarına satmaya kalktıkları yolunda bilgilerin olduğu
tespit edilmişti. Bu tespit üzerine [Emniyet’teki] istihbaratçılar bu
tahkikatın asayiş şubenin yürüteceği sıradan bir sahte belge faaliyeti
olmadığı, aksine organize bir faaliyet olarak algılanıp Organize Suçlarla
Mücadele Şubesi ekipleri tarafından yürütülmesini istemişlerdi. Tahkikatın
Organize Suçlarla Mücadele Şubesine alınması üzerine bu kişilerin ev ve iş
yerlerinde aramalar yapılmış, aramalarda “Ergenekon’un Reorganizasyonu”
başlıklı 20 sayfaya yakın bir doküman ile CD’ler dolusu emniyet,
güvenlik, askeri birimler ile ilgili normal olarak güvenlik kuvvetlerinin
arşivinde olması gereken dokümanlar bulunmuştu. Araştırma
derinleştirildiğinde JİTEM‘in legal bir
yayın çıkarmak için bir dönem bu kişilerle anlaştığı Strateji isimli bir dergi çıkardıkları, bu
dokümanların çoğunlukla o dönemden kaldığı ve Jandarma görevlilerinin
getirdiği belgeler olduğunun anlaşıldığı ortaya çıkmıştı.
Tuncay Güney de Ergenekon içerisinde kendisinin kurye görevi yaptığını, aslında
açıp bakmaması gereken belgelerden suret aldığını ve Ergenekon belgesini de bu şekilde Doğru Perinçek ile [General]
Veli Küçük arasında taşırken aldığını beyan etmesi üzerine olay
ortaya çıkmıştı.
“Bu bilgileri alınca, aklıma … benim
yönlendirmem sonucunda analistliğe yükselme istidadı gösteren İstihbarat
Birimindeki … Enver’in 1997 yılında birkaç
defa Strateji’yi getirdiğini ve “Bu dergi çok garip şeyler yazıyor, kesin bunu devlet
içerisinde birileri belge ve evraklarla destekliyor,” dediğini
hatırladım. Enver daha sonra bu derginin yerini, bürosunu bulmak ve görüşmek
için uğraşmış ancak ne bir büro, ne de bir adres bulabilmişti. Bu durum Strateji‘yi daha şüphe çekici hale getiriyordu.
Enver, dergide çıkan bazı yazıları ve bu yazılarda yer alan belgeleri
göstererek, derginin kesin olarak Jandarma teşkilatı
tarafından desteklendiğini, resmi
ve gizli belgelerin dergiye verildiğini bana ispatlamıştı…. Şimdi
anlatılanları eski bilgilerimle birleştirince bu ifadenin, [Ergenekon’la ilgili] belgenin doğru olduğu kanaatine
vardım.
“Bunu çok az sayıda insan biliyordu
ve bu ikilerde bulunan bilgiler de doğruydu. Strateji‘nin o
zaman yöneticiliğini yapan Sisi lakaplı Seyhan Soylu’nun
Aktüel dergisinden Serhan
Yedig’e verdiği röportajda, uçuk anlatımlar haricinde çok önemli şeyler söylediği görülmekteydi. Bu
derginin, görünümünün aksine, arkasında JİTEM’in desteği ile yarı resmi amaçlar
uğruna (örneğin Silivri’de lüks bir plaj ve
kamp yeri açmak, bu kampta bazı önemli şahsiyetlerin [kadınlarla] gizlice resimlerini çekmek, çekilen resimleri
kullanarak tehdit, şantaj gibi yöntemleri uygulamak gibi
karanlık amaçlar), … yöntemler kullanmak amacıyla yayın hayatına sokulmuş
olduğu söyleniyordu.
“Bu tahkikat aşamasında Ümit
Oğuztan’ın ve Tuncay Güney’in üzerinde bulunan belgeler ve onların verdikleri
ifadeler, bahsedilen olaylarla birlikte değerlendirildiğinde anlatılanların ve
belgelerin yabana atılacak cinsten olmadığı görülmüştü….
“…Tuncay Güney’de bulunan
“Ergenekon’un Reorganizasyonu” isimli dokümana bakıldığında, rejimi korumak
amacıyla ağırlık merkezi Silahlı Kuvvetler içerisinde bulunan, sivil unsurlarca
da desteklenen ve her türlü illegal yol ve yöntemleri
kullanabilen Ergenekon isimli bir örgütün mevcut olduğu,
faaliyetlerde bulunduğu, bu örgütün günün şartlarına göre yeniden
yapılandırıldığı, görüş ve önerilerin örgüt içindeki birimlerce üst
yönetime yazılmış olduğu iddiaları boş şeyler değildi, uydurma olamazdı ve doğru olma ihtimali çok
yüksekti.
“… Veli Küçük Ergenekon davasında tutuklanınca, Doğu Perinçek bir basın toplantısı düzenleyerek,
yıllar önce kendilerine Org. Eşref Bitlis olayı hakkında açıklama yapan generalin Veli Küçük olduğunu duyurdu….
“… Susurluk Olayı’nın ardından
TBMM’de kurulan, kısaca Susurluk Komisyonu olarak adlandırılan faili meçhul cinayetleri araştırma ve devlet içerisindeki çeteleşme faaliyetlerini
soruşturma komisyonuna ifade vermiştim. … Aydınlık Aydınlık dergisi yöneticisi
Hikmet Çiçek’ten halen saklamakta olduğum bir faks aldım. Faksta, “hakkınızda Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı‘ndan
önemli bilgiler aldık…. bu konuda sizinle görüşmek istiyoruz…” deniyordu.
Bu kişinin, hakkımda Genelkurmay İstihbaratından
bilgi aldıklarını bu kadar açık bir biçimde ifade etme cesareti
rahatsız ediciydi….
“Bunun üzerine Genelkurmay
İstihbarat Başkanlığı’na “… Hakkımda bilgi aldığını
iddia eden Aydınlık dergisinden H. Çiçek’in faksı ekte
gönderilmiştir…” diye bir yazı yazdım ve yazının ekine de
ilgili şahsın çektiği faksı koydum. Her olayda derhal itiraz eden, adının kullanılmasına tepki gösteren, meseleyi hemen mahkemeye
taşıyan, suç duyurusunda bulunan Genelkurmay Başkanlığı bu olayda hiç ses
çıkarmadı, tepki göstermedi….
“İleriki dönemlerde, Susurluk’ta asker ve jandarmanın da rolü olduğunu
söylememin ardından Aydınlık‘ta
başta Doğu Perinçek olmak üzere derginin tüm yazarları her
sayıda bana saldırmaya, iftira ve hakaretler yağdırmaya başladılar.
Bunun üzerine açtırdığım davada hepsini mahkum ettirdim. Doğu Perinçek
tazminatı ödedi ama dergideki diğer gazetecilerden hiç kimse tazminat ödemek
istemiyordu; hiçbirinin adresleri doğru değildi, adres
verdikleri yerler boş çıkıyordu…. Bu olayda şunu gördüm: …
insanlar Aydınlık‘ta çalışan
gazetecileri tazminata mahkum ettirseler dahi onlardan tahsilat yapmaları hemen
hemen imkansızdı….
“… Bu örgütün [Ergenekon’un] ortaya
çıkarılmasından çok daha önemli olan, … bu tür bir düşüncenin ve anlayışın
kitleler ve devlet güvenlik örgütleri içerisinde veya onlarla dayanışma
içerisinde olan gruplar tarafından kabul görmüş ve desteklenmiş olmasıdır.
Nasıl ki Susurluk Olayı terörle mücadele adı altında rejim muhaliflerinin, sistemi değiştirmek isteyenlerin susturulmasını
sağlamak için hukuk dışı yollarla onları yok etme yöntemi,
bu amaçla oluşturulan örgüt ve ve yapılar ve bunların zamanla … maddi çıkarlara
dayanan çeteleşme durumudur. … Ergenekon da … demokratik yöntemlerle iktidara
gelmiş bir hükümetin ve siyasi kadrolarının illegal yöntemlerle, zorla,
şiddetle, militarist yöntemlerle devrilmesini ve siyasi kadrolarının ve siyasi
anlayışının tasfiye edilmesini savunan bir anlayış ve düşünce…. Bu
anlayışın kendisi, bu tür bir örgütsel yapının varlığından çok daha önemlidir….
bazı resmi görevlilerin ve üst düzey askeri görevlilerin bu tür bir
örgütlenmenin içerisinde yer alması her zaman mümkündür. Asıl sorun, bu tür bir
anlayışın kabul görüyor olması, savunulmasıdır. Türkiye’nin geçmiş demokrasi
pratiğinde Ergenekon benzeri bir anlayışı savunanların …
yüz binlerce insanın katledilmesini dahi meşru gördüklerini biliyor ve
duyuyorduk…. Belki bu yargılamalarda … iddiaların, söylenenlerin,
bulunanların hepsi yanlış, yalan ve düzmeceden ibaret olabilir. Yargılamalar
beraatla sonuçlanabilir. Bu çok önemli değil. Asıl önemli olan,
Türkiye’de böyle bir anlayışın var olmasıdır. Üstelik … benzer düşünce ve
anlayıştaki insanların azımsanmayacak sayıda olmasıdır. (…)
“… düşünün ki gece PKK’lılar evinize
geldi. Ekmek istiyorlar, yol soruyorlar, güvenlik kuvvetleri hakkında bilgi
istiyorlar, hatta daha da ileri giderek kendilerine maddi destek vermenizi ya
da çocuğunuzun kendilerine katılmasını istiyorlar. Bu taleplere hayır diyerek
karşı çıkabilir misiniz? Ailenizin ve kendinizin can güvenliği için, ailenizi
koruma içgüdüsüyle örgütten yana gözükmeye çalışarak dediklerini yapmanız çok
doğaldır…. Diğer taraftan da gündüzleri askerler veya polis geliyor, örgüt
hakkında bilgi istiyor, örgüte yardım etmemeleri konusunda halkı uyarıyor.
Köylü karşı çıksa, aklından geçirdiği gibi davransa gözaltına alınabileceğinin,
mağdur edilebileceğinin, kanundan bahsetmek istese de kimsenin onu dinlemeyeceğinin farkında. Geçmişte kimlerin infaz edildiğini, hangi köylerin yakıldığını,
mülki amir ve savcıların şikayetlere dahi bakmadığını biliyor….
“Uzun süre bu şekilde yaşamak
zorunda kalan insanlarda sahtekârlık bir yaşam biçimine ve davranış şekline
dönüşür. Bir kişilik halini alan sahtekârca davranmak, o ortam içerisinde
bulunan her insanı da böyle davranmaya itecektir.
“Yukarıda anlatılan yaşam tarzının
biraz yumuşak biçimi, ülke genelinde büyük çoğunluk için de geçerlidir….
İnsanlar daha iyi imkanlara kavuşmak için, işini kaybetmemek için yetkilerini
keyfi kullanan kişilere karşı çıkamaz…. İstenilen şekilde davranmadığı takdirde
işten çıkarılma ihtimalinin ne demek olduğunu ancak bu riskle karşı karşıya
kalanlar bilebilir.
“… Ülkemizde kurumlar, makamlar ve kişiler en ufak bir rüzgâr çıktığında hemen
savruluyor, en hafif bir fiske ile yıkılıyorlar. Güç kimde ise
o tarafa yaslanıyor, hatalı veya yanlış olana karşı koymuyor, … Geçmiş
dönemlerde askerlerin yönelimlerine göre bütün kurumlar kanun, hukuk, demokrasi vb. her şeyi bir tarafa bırakarak, hemen askerin yanında
yer alıyorlardı…. Fakat şimdi güç odağı değişti; şimdi hükümet, başbakan bu
güce sahip, rüzgâra göre eğilenler, bu defa da
bu yeni rüzgâra göre eğilmeye başladılar.
“Ülkemiz, bırakın amirini eleştiren,
yanlış karşısında tavır koyan ve görevinin gereğini yapan insan bulmayı, mevcut güç merkezinin gözüne girmek için kural
tanımadan her türlü değeri ayaklar altına alan, üstünün istediği her şeyi
itirazsız yerine getiren kişilerle doludur.”
(s. 338-46, 353-56.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder