Bir önceki yazıda, Sabhattin Zaim Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümünde felsefe
hocası olarak görev yapan bir soytarının sözlerini aktarmıştım.
Şunları dediğini görmüştük:
“Yaşadığımız sorunların temel
sebebi hakikati dine dini de fıkha indirgemiş olmamızdır. Bu indirgemeci
yaklaşım hakikatin dini
veçhesini anlamamıza da engel oluyor. Allah sonumuzu
hayreylesin bu gidişatın değişeceği de yok. Mutlak varlığı kendi idrak sınırlarına kendi idrak sınırlarını da
fıkha, fıkhı da lafızlara indirgeyen abus suratlı insanların insafına kaldık.
Allahtan Türkiye'nin siyasi, idari ve hukuki yapısı böylelerine fazla fırsat
vermiyor.”
Görüldüğü gibi, “mutlak varlık” diye bir tabir kullanıyor.
*
Hayatım boyunca şunu anlatmaya
çalıştım: Müslümanca düşünmek, ancak İslamî kavramları kullanmakla mümkün
olabilir.
1980’li yılların başlarında henüz
üniversitede öğrenciyken Millî Gazete için kaleme aldığım “Radikal İslamcılık Kapanı” başlıklı
yazıda bunu anlatmaya çalışmıştım. Şimdilerde laikleşmiş ve düzenin
nimetleriyle yağ bağlayıp pelteleşmiş olan dönemin burnu havada palavracı “artiz”
gençleri kendilerini “radikal İslamcı” filan diye tanımlıyorlardı. Salih, abid,
fazıl, kâmil, müttekî gibi kavramları kullanmanız sizin müslümanca düşündüğünüzü
gösterirdi, “radikal İslamcı” tabiri ise ümmete başka bir ideolojinin
gözlüğüyle dışarıdan bakan için anlamlıydı.
Her bilimsel disiplinin kendine göre
bir terminolojisi (ıstılahatı) vardır. Meramını anlatmak için bazen bir terim
ya da kavram üretir, bazen de gündelik dilde kullanılan bir kelimeye özel bir
anlam yükler.
İdeolojiler de böyledir. Kendine özgü
bir kavramsal çerçeve ya da paradigma geliştirir.
Benzer şekilde, düşünür ya da filozof
olarak sivrilmek isteyen kurnaz kişiler de kendilerinden önce kullanılmakta
olan kavramlar dizgesini bir tarafa bırakarak yeni kavramlar icat eder ve böylece
felsefî bir sistem ürettikleri izlenimi verirler. Onlara değer atfeden insanlar
da uydurdukları kavramları anlamak için çoğu zaman boş yere kafa patlatır, saç
baş yolarlar. “Numen”ci Kant’ın da, “Geist”cı Hegel’in de, “Dasein”cı Heidegger’in de durumu
budur.
*
Evet, kullandığınız kelimeler sizin
düşüncenizin istikametini ve varacağı son durağı belirler.
Müslümansanız, insanları mümin, kâfir ve münafık olarak sınıflandırırsınız. (Nitekim Kur’an’ın ilk sayfalarında önce bu anahtar kavramlar açıklanır.) Marksistseniz insanları burjuva, proleter vs. diye tasnif edersiniz. Irkçı iseniz sizin için önemli olan insanların ırkıdır.
Müslümansanız “Müminler ancak kardeştir” (Hucurat, 49/10) ilahî beyanı
çerçevesinde düşünürken, ırkçıysanız “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” gibi
palavralar üretir, Türk olmayan müslümanları da düşman kategorisine dahil edersiniz.
Söz konusu soytarının “mutlak varlık” lafına gelelim. Dangalak
aklınca Müslümanlara fıkıh konusunda akıl veriyor fakat Allah diyemiyor.
Lafza-i celali ancak gündelik dildeki deyimler çerçevesinde kullanıyor.
Bir deistin de (ateist olmayanın da) kendine
göre bir tanrı inancı var ve o, tanrısını “mutlak varlık” olarak nitelendirir.
Dinleri kabul etmediği için, hak dinin Allah’ını kabul etmez.
Deist, “Allah’tan başka tanrı yoktur”
demez, “Tanrı vardır, fakat o, Allah değildir. O, dinlerin uydurmasıdır” der.
Evet, deist, “evreni yaratan bir
Tanrı'nın varlığına inanan, ancak peygamberleri, kutsal kitapları ve organize
dinleri reddeden kişidir”
diye tanımlanıyor.
İşte, söz konusu soytarının lafları
da deistçe.. O yüzden “hakikatin dine indirgenmesi”nden
şikayetçi.
Ona göne hak din, hakikati bütünüyle kapsama
vasfına sahip değil. Dinin getirdiği hakikatten daha büyük bir hakikat var, ve
o büyük hakikat içinde dine de kapı yanında bir sandalyelik bir yer bağışlanabilir.
*
Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliya’sında
aktardığına göre, büyük sufîlerden Ebu Bekir Verrak rh. a. şöyle
demiş bulunuyor:
“Zühdü (tasavvufu) ve fıkhı bir
yana bırakıp ta, ilim namına kelamla iktifa eden zındık,
fıkıhla kelamı bir kenara atıp da zühdle iktifa eden bid'atçı, zühd
ile kelamı bırakarak fıkıhla iktifa eden de fasık olur. Bu
fenlerin herbirinden nasib alan halas bulur.”
(Çev. Süleyman Uludağ, Bursa: İlim ve
Kültür Yayınları, 1984, s. 573.)
Nisbeti kesin olmamakla birlikte İmam Malik rh. a.’e de benzer bir söz
atfediliyor. Ancak o, fıkıh derken hem bildiğimiz fıkhı hem de fıkh-ı ekberi (kelamı, itikadı) kastediyor. Onun taksiminde zındıklık, kelamcının değil, fıkıh ve kelamdan nasipsiz tasavvufçunun payına düşüyor.
İslam esas itibariyle Kur’an
ve Sünnet’in öğretisinden ibarettir. Onda fıkıh, kelam ve tasavvuf bir bütün
olarak yer alır. Zamanla ulema, pedagojik maksatla, öğretimi kolaylaştırmak
için onun mesajını bu şekilde sınıflandırmış durumdalar.
Bu üç disiplinin de “hak” olması, Kur’an ve Sünnet kaynaklı
olmaları ve onunla çelişmemeleri kaydına bağlıdır.
Kur’an ve Sünnet kendi içinde çelişkili
olamayacağına göre, onlardan elde edilen ve birer ilim dalı olarak tedvin
edilen bilgilerin de birbirleriyle çelişmemesi, tam aksine birbirlerini
tamamlıyor olmaları gerekir.
Dolayısıyla kelam, tasavvuf ve fıkhın
birbirleriyle çelişmeleri ve birbirleriyle rekabet etmeleri düşünülemez. Eğer
aralarında ihtilaf varsa, yani bu disiplinler adına birileri birtakım
iddialarda bulunuyorlar ve birbirlerini hatalı olmakla suçluyorlarsa, çatışan
iki taraftan ya biri ya da her ikisi birden Kur’an ve Sünnet’ten
sapmışlar demektir.
Böylesi bir ihtilafta hakemlik mercii
Kur’an
ve Sünnet’tir. Hangisi onların teyidine mazhar ise, hak olan odur.
Burada içtihadî ihtilaflardan
bahsetmiyoruz, esasa müteallik hususlardan söz ediyoruz. İçtihat ehliyet ve
liyakatine sahip ilim ehlinin içtihadî ihtilaflarında da sadece bir tarafın
haklı olması söz konusuysa da, diğer taraf da küfür ya da bid’atçilikle
suçlanamaz.
Çünkü yanılan taraf da delile
dayanmaktadır.
Bu nokta, dinî meselelerde “akl”ın tek
başına yeterli olmadığını, yanılabileceğini, esas olanın Kitap ve Sünnet’e
ittiba olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, Kitap ve Sünnet’e tabi olan “akıl”,
yanılsa bile mazur olmaktadır.
Kitap ve Sünnet’teki hükmü bir tarafa
bırakarak dini “güncelleme”ye
kalkışmak ise akılsızlığa, heva ve
hevese tabi olmaya karşılık gelmektedir.
*
Ebu Bekir Verrak k. s.’nun dile getirdiği gibi,
fıkıh ve tasavvufu bir tarafa bırakan, onlardan yana nasipsiz olan kelamcı, zındık olmaktadır.
Zındık tabiri için TDV İslâm Ansiklopedisi’nde
şu bilgiler veriliyor:
“Pehlevî dilinde zendîk, orta dönem Farsça’sında zendîg şeklinde geçer. … Arapça sözlüklerde … Allah’a
ve âhiret gününe inanmayan kimseleri ifade ettiği belirtilmektedir (Lane, III,
1258; krş. Mes‘ûdî, I, 250-251).”
Kısacası zındık, dinsiz demek. Mesela,
Allahu Teala’ya değil de “mutlak varlık”a
inanan deistler zındıktır. Bunlar, “hakikat”i
dinin tekeline vermeye razı olmadıkları için ahiret hayatını da kolaylıkla
reddedebilirler. Ya da, ölümden sonra bir hayat varsa bile, bunun için “din”in bildirdiği hakikatle yetinmenin
gerekmediğini, mesela reenkarnasyon gibi
alternatiflerin düşünülebileceğini ileri sürebilirler. Hakikati dine
indirgememek, dinin tekeline vermemek için her haltı yiyebilirler.
Eğer bir kelamcı Allahu Teala’nın adını
anmaktan utanmaya başlamış ve sözde “muhakkik”lik
adına, ilim adına “mutlak varlık” teranesine
saplanmışsa, bilin ki zındıklık
yolunda son sürat yol alıyordur.
Mutlak varlık kavramı ile düşünmen, böyle
bir varlığı kabul etmen, müslüman olman anlamına gelmez. Nitekim bu kavram,
varlığı idea ya da zihin olarak gören Hegel’de de var:
“Hegel felsefesinde mutlak kavramının özel bir yere sahip
olduğu bilinmektedir. Mutlak tin ya da mutlak zihin kavramı
Hegel'de vazgeçilmez kavramlardır. Hegel'in tin, geist, idea,
mutlak kavramlarıyla anlatmak istediği, her
şeyi var kılan tinsel bir varlık, tüm insan bireylerinin dışında var olan nesnel bir varlıktır ki bu Tanrı'dan başka bir şey değildir.
…
“Mutlak hiçbir sıfatla eksiltilemez, hiçbir şeyle benzerlik
ve zıtlık kabul etmez, eksiklik ve tamlık kavramlarından uzaktır. Mutlak
hakkında değişmek, başka türlü olmak, yükselmek, alçalmak ve tekamül etmek gibi
kavramların hiçbiri düşünülemez ve söz konusu edilemez.”
(https://tr.wikipedia.org/wiki/Mutlak)
Evet, Hegel’e göre böyle bir “mutlak varlık” var, fakat Allah değil.
İsmini de, doğan çocuğa isim koyar gibi Hegel koyuyor, Geist diyor.
Ancak, Tevhîd inancından izler de taşıyan bu “mutlak varlık” düşüncesi
Hegel’e özgü değil.. Felsefe adına konuşulduğu ve “mutlak” kavramının
kullanıldığı zamandan beri mevcut. Peygamberler tarafından dile getirilen Allah
inancının tahrif edilmiş bir şekli olarak da görülebilir.
*
Demek oluyor ki, fıkıh ve tasavvuftan nasipsiz, İslam’ın fıkıh ve tasavvuf disiplinleri çerçevesinde dile getirilen mesajlarını önemsemeyen ve küçümsemeyen kelamcıların zındıklaşması olayı, Ebu Bekir Verrak’ın (ö. M. 893) yaşadığı zamanlardan beri dikkat çeken bir durum.
Ancak, mutasavvıf geçinip de İslam’ın
kelam ve fıkıh disiplinleri tarafından inceleme konusu yapılan hakikatlerine
sırt çeviren cahil sofular da benzer bir yozlaşmayı temsil ediyorlarmış.
Bid’atçı hale geliyorlarmış. Din diye
uydurmalara, dindarlık diye hurafelere sarılıyorlarmış.
Cahil sofulara sorarsanız, mutasavvıf
diye bilinen herkes doğru yoldadır. Mutasavvıf asla sapıtmaz.
Onları “zahir ehli” anlayamaz.
Oysa,
büyük sufîlerden (tasavvuf ehlinden) Ebu Bekir Verrak öyle demiyor. Ondan
öğrendiğimize göre, bid’atçiler kelamcılar ile fıkıhçılardan ziyade
tasavvufçular arasından çıkıyormuş. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz ki sözün en doğrusu Allah'ın kitabıdır ve
yolların en güzeli de Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem'in) yoludur ve
işlerin en şerlisi sonradan çıkarılanlardır ve her sonradan çıkarılan bid’attır
ve her bid’at dalâlettir ve her dalâlet de ateştedir.”
(Müslim,
Cum’a 43)
Demek
oluyor ki, bid’at ihdas edenler genellikle cahil tasavvufçularmış.. Ya da şöyle
diyebiliriz: Bid’atçılar daha çok cahil tasavvufçular arasından çıkar.
Cahil
halk onların bid’atlerine aldırış etmeden onlara velî nazarıyla bakabilir,
gerçekteyse, bid’atçi olmaları hasebiyle dalalettedirler (sapıklıktadırlar) ve
yerleri ateştir.
*
Kelam
ve tasavvuftan nasipsiz fıkıhçılar da selamette değiller. Ebu Bekir Verrak rh.
a.’in dediğine göre, onların yaygın hastalığı da fıskmış.. Fasık oluyorlarmış.
Fasık
diye, günahı alenen işleyenlere deniliyor.
Genel
tabloya baktığımızda, sapıtma bakımından başı kelamcıların çektiğini görüyoruz.
Zındıklaşıyorlar.
Onları
cahil sofular izliyor. Bid’atçi oluyorlar. İmam Malik'e atfedilen söz çerçevesinde düşünüldüğünde ise, bid'atçilikle de yetinmiyor, zındıklaşabiliyorlar.
Fıkıhçıların
ise fısk u fücura battığını görüyoruz. Alenen günah işleyebiliyorlar. Şayet
tasavvuftan ve kelamdan nasipleri yoksa. Fakat fıkıh onları zındıklıktan ve bid'atçilikten koruyor. Amelleri bozuk olsa da kafaları nisbeten düzgün kalıyor.
İmdi,
bu üç taifeden en görünür olanı fasık fıkıhçılar. Çünkü halk, günahları bilir, görür,
anlar. Bid’atleri ise ancak ilim ehli anlayabilir. Cahil halk kimi zaman bid’atleri
sünnetlerden daha çok önemser. Hatta yerleşik bir bid’ate karşı çıkıldığında, bunu
büyük bir günah ya da dine karşı lakaytlık gibi değerlendirir.
Dolayısıyla,
tasavvufçuların sapıkları (bid’ate saplanıp dalalete düşen ve ateş ehli olmaya
hak kazananları) halk tarafından yine de saygı görürler. Bundan dolayı, hal
bakımından fasık fıkıhçılardan çok daha kötü durumda oldukları halde, onlar
gibi tepki görmezler. Benimsenirler.
Aynı
durum zındık kelamcılar için de geçerlidir. Halk onların laflarındaki
zındıklığı anlayamaz, çözemez. Onları büyük alim zannedebilir.
*
Ancak
tarih, hem kelamcı gibi laga luga yapan, hem mutasavvıf görünen, hem de fıkıh
namına ahkam üfüren sapıklara da şahit olmuş durumda. Bunların en meşhuru, İbn
Arabî diye bilinen zındık.
Birtakım
kimseler tarafından yüceltilmesine aldanmamak gerekir. Mesela Fethullah Gülen
bugün de birçok takipçisi tarafından büyük bir velî olarak görülüyor. Geçmişte
de, sonradan ona sövüp sayan birçok kişi ondan “muhterem hocaefendi” diye söz
ediyordu. Şayet laik (siyasal dinsiz) devletle tokuşmasaydı bugün de öyle
anmaya devam edeceklerdi.
Oysa,
Fethullah’ın hataları da büyük olmakla birlikte, cesamet bakımından İbn Arabî’ninkilerin
onda, belki yüzde biri bile etmez.
Efendim
İbn Arabî için falan velî zat, filan büyük mutasavvıf şöyle olumlu konuşmuşmuş,
böyle saygılı kelam etmişmiş. E Fethullah için de öyle konuşan bir sürü din
alimi bilinen hacı hoca, müderris, ilahiyat prof.u var. Hatta, Cübbeli Ahmet’in
dediğine göre, İsmailağa Cemaati’nin şeyhi Mahmut Efendi bile bunlar arasında
yer alıyor
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder