ELLERİN VATANI SANA YURT OLDU, GURBET ELDE KALDIN DİYE AĞLANSIN

 

VI. Mehmed (SULTAN VAHİDEDDİN)

VI. Mehmed
İki Kutsal Caminin Hizmetkârı
Han
1918 yılında VI. Mehmed
36. Osmanlı Padişahı
Hüküm süresi4 Temmuz 1918 - 1 Kasım 1922
(4 yıl, 3 ay ve 28 gün)
Önce gelenV. Mehmed
Sonra gelenSaltanat kaldırıldı
Sadrazamlar
Liste
115. İslâm Halifesi
Hüküm süresi4 Temmuz 1918 - 18 Kasım 1922
(4 yıl, 4 ay ve 15 gün)
Önce gelenV. Mehmed
Sonra gelenAbdülmecid Efendi
36. Osmanlı Hanedan Reisi
Hüküm süresi19 Kasım 1922 - 16 Mayıs 1926
Sonra gelenAbdülmecid Efendi
Doğum14 Ocak 1861
Dolmabahçe Sarayı, Konstantiniyye, Osmanlı İmparatorluğu
Ölüm16 Mayıs 1926 (65 yaşında)
Sanremo, İtalya Krallığı
Defin3 Temmuz 1926
Süleymaniye Külliyesi, Şam, Suriye
Eş(ler)i
Çocuk(lar)ı
Tam adı
Mehmed Vahîdeddîn Han bin Abdülmecid
HanedanOsmanlı Hanedanı 
BabasıAbdülmecid
AnnesiGülüstü Hanım (biyolojik)
Şayeste Hanım (evlat edinen)
DiniSünni İslam
İmza
Ekim 1909 tarihli Resimli Kitab dergisinde Şehzade Vahideddin

VI. Mehmed ya da Mehmed Vahideddin (Osmanlıca: محمد سادس, romanize: Meḥmed-i sâdisOsmanlıca: وحيد الدين, romanize: Vaḥîdü'd-Dîn; 14 Ocak 1861, İstanbul – 16 Mayıs 1926, Sanremo), Osmanoğlu ailesinde Şahbaba olarak da bilinir,[1] Osmanlı İmparatorluğu'nun 36. ve son padişahı ve Osmanlı Hanedanı'nın sondan bir önceki halifesiydi. ...

Ankara hükûmetinin Kurtuluş Savaşı'ndaki zaferiyle Sevr Antlaşması geçersiz kılındı ve yerine Lozan Antlaşması imzalandı. 1 Kasım 1922'de Büyük Millet Meclisi, saltanatı kaldırarak VI. Mehmed'i halifelikten azletti ve o da ülkeyi terk etti.[3] Yerine kuzeni Abdülmecid Efendi halife seçildi, ancak kısa süre sonra halifelik kaldırıldı ve Osmanoğlu ailesi sürgüne gönderildi. 29 Ekim 1923'te cumhuriyet ilan edildi ve ilk cumhurbaşkanı olarak Mustafa Kemal Paşa seçildi. VI. Mehmed, 1926'da İtalya'nın Sanremo kentinde sürgündeyken öldü.

Şehzadeliği

Vahideddin (1916)
VI. Mehmed ve hemen arkasında Mustafa Kemal

Vahideddin, 4 Ocak 1861 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti İstanbul'da doğdu. Sultan Abdülmecid'in sekizinci oğlu ve kendisinden önce tahta geçen V. MuradII. Abdülhamid ve V. Mehmed'in küçük kardeşidir. Çok küçük yaşta anne ve babasını kaybetti. Sultan Abdülmecid'in ikballerinden Şayeste Hanım tarafından büyütüldü. Tahta geçiş sıralamasında çok aşağılarda olduğu için gözden uzak bir yaşam sürdü. Gençlik yıllarında gizlice medrese derslerini takip etmiş, bu özelliği ile tahta çıktıktan sonra kendisine arz edilen şer'i konulara müdahale edebilecek derecede yetkinleşmiştir. Hatmusiki ve edebiyat sanatlarıyla ileri seviyede uğraşmıştır.[4]

... 1917 Aralık ayında Mirliva (Tuğgeneral) Mustafa Kemal Paşa eşliğinde Almanya seyahatine çıktı. Bad Kreuznach, Strazburg, Colmar, Essen ve Berlin'de bulundu. 4 Ocak 1918 tarihinde Almanya seyahatinden geri döndü.[7]

Vahideddin, 1915.

Saltanatı

3 Temmuz 1918'de abisi V. Mehmed'in ölümü üzerine VI. Mehmed adıyla 57 yaşında tahta çıktı. ...

VI. Mehmed cuma selamlığında
VI. Mehmed Yıldız Camii'nden çıkarken

Vahideddin, zamanında Giuseppe Donizetti'nin II. Mahmud için bestelediği marşı, “Madem, Avrupa'da hükümdarlar değişse de millî marşlar değişmiyor, Osmanlıların neden bir millî marşı olmasın?” diyerek, bir fermanla Osmanlı marşını kabul ettirdi.[11] 1918 yazında Ordu ve Donanma'ya bir Hatt-ı Hümâyun göndererek Başkomutanlığı üzerine aldığını bildirdi. VI. Mehmed unvanıyla tahta çıkarıldığı halde halk tarafından Sultan Vahideddin olarak adlandırıldı. Devlet yönetiminde aktif bir rol alacağının işaretlerini vermişti ancak iki büyük sorunla karşı karşıya idi: bir yandan, bir felakete dönüşen I. Dünya Savaşı'nı en az hasarla sona erdirmek; öbür yandan, 1913'ten beri imparatorluğa egemen olan İttihat ve Terakkî rejimine karşı bir siyasi alternatif oluşturmak. Tahta geçer geçmez, İttihat ve Terakkî önderliğine muhalefetiyle tanınan Mustafa Kemal Paşa'yı Suriye Cephesi Komutanlığı'na atadı.[12]

...

Kurtuluş Savaşı 9 Eylül 1922'de İzmir'in Kurtuluşu ve 13 Ekim 1922'de Mudanya Mütarekesi ile sona erdi.[15] Bu sırada İstanbul henüz İtilaf Devletleri'nin askeri işgali altındaydı. 6 Ekim'de TBMM ordusunu temsilen Refet Bele komutasındaki bir askeri birlik İstanbul'a girdi. Bu günlerde basın organları Vahideddin'in aleyhinde geniş çaplı ve kamuoyunda etki yapan yayınlarda bulundular. Padişah Vahideddin'in Mustafa Kemal Paşa ve dostları hakkında ölüm fermanı imzalamasının ve Millî Mücadele karşıtı davranışlarının, son padişahın vatan haini olduğunu açıkça göstermekte olduğunu düşünen halk arasında bazı gruplarca hakaret ve tehdit içeren gösteriler yapıldı.

Vahideddin'in 11 Nisan 1920 tarihli kararname ile başlayan girişimleri, "isyan" kavramının da ötesinde iç savaş girişimi olarak kabul edilmiştir.[16]

Türkiye'den ayrılışı, sürgün yılları ve ölümü

VI. Mehmed İstanbul'dan ayrılmadan önce, Şeyhülislam Nuri Efendi'nin öncülüğünde son sadrazam Ahmed Tevfik Paşa ile dua ederken, 17 Kasım 1922.
VI. Mehmed, İngiliz savaş gemisi HMS Malaya ile Malta'ya varıyor. Soldaki, 10 yaşındaki Şehzade Mehmed Ertuğrul Efendi.

Kurtuluş Savaşı zafer ile sonuçlandıktan sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi hükûmeti 1 Kasım 1922'de hilâfet ile saltanatın ayrıldığını ve saltanatın kaldırıldığını iki maddelik bir yasa ile ilan etti. Vahideddin'in adı hutbelerden kaldırıldı. 4 Kasım'da son Sadrazam Ahmed Tevfik Paşa istifa etti. 5 Kasım'da Refet Paşa, Bâbıâlî'deki bakanlıklara gönderdiği bir genelgeyle işlerine son verildiğini tebliğ etti. 17 Kasım sabahı Vahideddin, küçük oğlu Mehmed Ertuğrul ve hareminin mensuplarıyla birlikte Dolmabahçe Sarayı'ndan bir kayığa binerek Boğaziçi'nde demirlemiş olan HMS Malaya adlı İngiliz zırhlısı ile Malta'ya gitti.[17]

İngilizler Vahideddin'in İngiltere'ye gelmesini kabul etmediği için bir süre Malta'da kaldı. Bu süre zarfında, TBMM tarafından seçilen Abdülmecid Efendi'yi halife olarak kabul etmemiş, "Saltanatsız hilâfet, hilâfetsiz de saltanat olmaz." demiştir.[11] ve çeşitli siyasi arayışlar içerisinde bulunmuştur. Hicaz Kralı Melik Hüseyin'in daveti üzerine Mekke'ye ve oradan da İtalya'daki San Remo şehrine giderek bu şehirde ikamet etti. 20 Nisan 1923'e dek Hicaz'da kaldı. İngiltere'nin baskısı üzerine buradan ayrıldı. Bir süre İtalya'nın Cenova kentinde yaşamasının ardından 11 Haziran 1923'te San Remo kasabasında kiralanan bir villaya taşındı. Bu dönemde başlangıç bölümünü kendi el yazısıyla yazdığı, kalan bölümlerini yakınlarına dikte ettirdiği anılarını kayda geçirdi....

Vahideddin, 16 Mayıs 1926'da San Remo'da 65 yaşında öldü.[11] Ölmeden önce Mekke'ye veya Türkiye topraklarına defnedilmeyi vasiyet ettiği bilinmektedir.[20] Cenazesi Türkiye hükûmeti tarafından kabul edilmedi ve 2 ay sonra Şam'a getirilerek Süleymaniye Külliyesi kabristanına defnedildi.[20] Ölümünden iki gün sonra yapılan otopside, Vahideddin'in bir kalp damarının tıkanması sonucu öldüğü ortaya çıktı. 8 Aralık 2024'te, Esad rejiminin çöküşünün ardından 24 Aralık'ta Türkiye'nin Şam büyükelçiliği geçici maslahatgüzarı Burhan Köroğlu, Şam'daki mezarın restore edileceğini açıklamıştır.[21]


(https://tr.wikipedia.org/wiki/VI._Mehmed)

ATATÜRK VATAN KURTARMAYI BİLÜR DEDİLER, ATATÜRK VAR ATATÜRK’TEN İÇERÜ

 




 

Selanikli Mustafa Atatürk'ün Anadolu’da tutunmasının nedeni, Kâzım Karabekir Paşa’nın ona verdiği destekti.

Fakat Selanikli, sonradan Karabekir’e teşekkür kabilinden büyük “kazık attı”.

İzmir suikasti girişimi bahanesiyle onu idam talebiyle yargılattı. Ecel terleri döktürdü. Sonra da daima polis takip ve tarassutu altında bulundurdu.

Uğur Mumcu, Karabekir’in Selanikli’ye olan (hesaba kitaba gelmez azametteki) iyiliğini şöyle anlatır (Kâzım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 37-8):

“Paşam, siz askerlikten istifa ettiniz. Benim bundan sonra bu vazifeme devam imkônım kalmadı. Müsaadenizle Kolordu Komutanı Kôzım Karabekir Paşa'dan askeri bir vazife isteyeceğim. Evrakı kime teslim etmemi emrediyorsunuz?”

“Ya öyle mi efendim? Peki efendim. Evrakı Hüsrev Bey’e devir edin efendim.”

“Bu konuşma, Erzurum'da bugün «Atatürk Evi» olarak bilinen evde 10 Temmuz 1919 günü Mustafa Kemal Paşa ile Miralay Kôzım Bey arasında geçiyordu.

“Mustafa Kemal Paşa ile Samsun'a çıkan 3. Ordu Kurmay Başkanı Miralay Kâzım Bey (Dirik) Erzurum'da askerlikten çekilen Mustafa Kemal Paşa'ya artık kendisi ile çalışamayacağını bildirmekteydi.

“Kâzım Bey, selam verip odadan çıkar. Mustafa Kemal üzgündür, Rauf Bey'e (Orbay) dönerek «Rauf gördün, ben haklı değil mi idim? Devlet makam ve mesnedini [makamın önemini] gördün mü? Dün benimle en yüksek gayret ve şüphe götürmeyecek kadar samimiyetle çalışan bu adamın hareketi beni teyid etmedi mi?» der.

“Yaveri Cevat Abbas. telaşla odaya girer ve Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir'in geldiğini haber verir.

“Harbiye Nazırı [Milli Savunma Bakanı] Şevket Turgut Paşa’nın, Mustafa Kemal ile Rauf Bey'in tutuklanmalarını isteyen emri Karabekir'e ulaşmıştır. Mustafa Kemal, bu yüzden tedirgindir. Rauf Bey'e “Dediklerim doğru değil miymiş” dercesine bakar ve yaveri Cevat Abbas'a “Buyursunlar” der.

“Mustafa Kemal, tutuklanmayı beklemektedir.

“Karabekir, odaya girerek Mustafa Kemal Paşa’yı saygıyla selamlar ve şunları söyler:

“«Kumandamda bulunan zabitan (subaylar) ve efradın (erlerin) hürmet ve tazimlerini arza geldim. Siz bundan evvel olduğu gibi bundan böyle de muhterem kumandanımsınız. Kolordu komutanına mahsus araba ile maiyetinize bir takım süvari getirdimHepimiz emrinizdeyiz».

“Mustafa Kemal, Karabekir'in üstüne atlayarak bu eski arkadaşının boynuna sarılır ve birkaç kez öper.

“Yazgı değişmiştir.

Aslında yazgı değişmedi..

Öyle yazılmış olduğu için öyle oldu.. Bu milletin Selanikli ile olan imtihanı başladı..

Selanikli'yi de yaratan Allahu Teala'yı mı seçeceklerdi yoksa Selanikli'yi mi?

Zorlu imtihan başlamıştı.

Selanikli, Karabekir’i daha sonra da defalarca öpecektir.

En esaslı öpücüğü İzmir suikast girişimi bahanesiyle verecektir.

Bu öpücükler, öldüğü 1938 yılına kadar kesintisiz biçimde devam edecektir.

*

Evet, Selanikli zamparayı, İttihatçılar’ın (Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında söylediğine göre) “sarhoş, haris, fırsatçı, ahlâksız ve sefih” olarak nitelendirdikleri Mustafa Kemal’i Atatürk haline getirenler aslında iki saf adam:

Padişah Vahideddin ve Kâzım Karabekir Paşa..

Vahideddin olmasaydı Selanikli belki yine Anadolu’ya gönderilirdi, fakat etkisiz ve yetkisiz bir adam olarak.. Cebinde para, elinde yetki, altında iki otomobil, maiyetinde 30’a yakın adam olmazdı.

Van’dan Ankara’ya kadar olan bölgede bütün askerî ve mülkî makamlara hükmetme konumundaki adı konulmamış Anadolu genel valisi yapılmazdı.

Diyelim ki bütün bunlar yine oldu, Karabekir’in saflığı olmasaydı, İngilizler’in oyunu yine sonuçsuz kalır, ellerinde patlardı.

İngilizler, Doğu Karadeniz’deki karışıklıkları bahane ederek, Selanikli’nin Anadolu’ya olağanüstü yetkilerle gönderilmesini sağlamışlardı.

Vahideddin’in, bu taleplerini, kendilerine oyun oynamak için bir fırsata çevirmek isteyeceğini biliyorlardı.. Bunun için kullanabileceği isim de, İngiliz Gizli Servisi’nin Türkiye şefi Robert Frew vasıtasıyla anlaşmış oldukları Selanikli idi.

(Selanikli Nutuk’unda, bu adam ile yalnız olarak başbaşa iki defa görüşmüş olduğunu, onun ajanlığını saklayarak itiraf etmiş durumda. Gerçekte görüşme sayısı en az üç.)

*

Eğer Vahideddin Selanikli yerine bir başkasını (aynı olağanüstü yetki ve imkânlarla) Samsun’a göndermek isteseydi, İngilizler asla vize vermezlerdi.

Tam aksine, görevlendirmek istediği kişi tutuklanır ve soluğu Malta’da alırdı.

Vahideddin’in aldanmasına yol açan hususlar şunlardı:

Birincisi, kendisine sınırsız dalkavukluk ve yağcılık yapan Selanikli’nin yüzde yüz saflıkta bir riyakâr, kalite bakımından kusursuz bir münafık olabileceğine ihtimal vermiyordu. Bir Osmanlı paşası olarak devletini ve milletini İngilizler’e satabileceğine aklı yatmıyordu.

İkincisi, Selanikli gibi (birçok paşanın aksine) babası Osmanlı devlet erkânından olmayan, anası da tanınmış bir aileden gelmeyen sıradan bir adamın “yamuk” yapması durumunda, böylesi alelade bir adamın peşinden gitmeyi milletin kabul etmeyeceğini, onu başlarından atacaklarını düşünüyordu. (Derin Tarih dergisinin hediyesi Vahdettin İftiralara Cevap Veriyor adlı kitapçıkta Padişah, böyle düşünmüş olduğunu ve yanıldığını itiraf ediyor.)

Selanikli Samsun’a çıktıktan sonra İngiliz’in senaryosunda sıra ikinci perdeye gelmişti.

Selanikli’nin İstanbul’a tekrar çağırılmasını istediler ve böylece onu, sözde İngilizler’in korkup çekindiği adam gibi göstermeye başladılar. Padişah Vahideddin ile Osmanlı Hükümeti’nin payına ise, böyle bir kahramanı geri çağırarak İngilizler’in emellerine hizmet eden hainler olma rolü düşüyordu.

*

Selanikli zamparanın has adamlarından Ahmet Akif Ağaoğlu’nun (Agayef) oğlu Samet Ağaoğlu şunları yazmış bulunuyor:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklannı anladıklannı söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

Karabekir, Selanikli’nin İngilizler’in adamı olduğunu sonunda anladı ama, artık iş işten geçmiş, atı alan Üsküdar’ı aşmıştı.

Tıpkı Vahideddin gibi, Selanikli’den büyük kazık yedi. (Ve bu iki saf adam yüzünden asıl kazığı bu millet yedi, ve kazık hâlâ çıkarılabilmiş değil, vazifesini kemal-i ciddiyetle yapıyor.)

İngilizler’in vize verip gönderdikleri Selanikli’nin tekrar çağırılmasını istemeleri ne yaptıklarını bilmeyen gel-git akıllılar olmalarından kaynaklanmıyordu. Maksatları, Selanikli’ye, ordudaki görevinden istifa ederek “devletin memuru” olma prangasından kurtulma, “millete dayanma” iddiasıyla ortaya çıkma fırsatını vermekti.

Selanikli durduk yere askerlikten istifa etmiş olsa, hiç kimse arkasında durmazdı.

Fakat, İngilizler’in baskısından bunalan Padişah ile Osmanlı Hükümeti’ni rahatlatmak için istifa etme fedakârlığını gösterirse, millet böyle bir kahramanı yalnız bırakmaz, Anadolu’daki devlet görevlileri ve subaylar da ona sırt çevirmeyi zül addederlerdi.

Böylece Selanikli, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un yazdırdığı senaryo çerçevesinde hamlesini yaptı, Osmanlı Padişahı’na ve hükümetine “askerlikten istifa dilekçesi”ni sundu.

Padişah’a gönderdiği beş on satırlık dilekçesini “Kulları (Vahideddin’in kulu)” diye imzalamış olduğu gibi, metinde de dört defa “kul/köle” anlamına gelen kelime kullandı. (Şu anda hatırladığım ikisi “bende” ve “çâker”.. Bende, Farsça bir kelime, köle anlamına geliyor. Selanikli zampara, Padişah’ın böyle bir yalaka “kul”uydu. Az sahtekâr değildi.)

Böylece, sözde fedakârlık yapmış, İngilizler karşısında zor duruma düşen Padişah ile hükümeti kurtarmış, paratoner gibi davranmış oluyordu.

*

“Harbiye Nazırı [Milli Savunma Bakanı] Şevket Turgut Paşa’nın, Mustafa Kemal ile Rauf Bey'in tutuklanmalarını isteyen bir emri Karabekir'e göndermiş olması, kendi arzu ve inisiyatifiyle yapmış olduğu birşey değil.

Böylece, İngilizler’in baskısından kurtulmak, onlara “Tamam işte, geri çağırmamızı istediğiniz adam kendiliğinden gelmediği için bu defa tutuklama emri verdik” demek istiyor.

Onun ve diğer yetkililerin Mustafa Kemal’e herhangi bir öfkeleri ya da düşmanlıkları yok.. İngilizler’in “Siz Mondros Mütarekesi hükümlerini çiğniyorsunuz, bize oyun oynamak istiyorsunuz, verdiğimiz vizeyi istismar ediyorsunuz” demelerine fırsat vermemeye çalışıyorlar.

Karabekir de, vatanseverliğini ispat için, verilen emri dinlemiyor. Mustafa Kemal’e “Emrindeyim” diyor.

Böylece, İngiliz’in sinsi alavere dalavere treni sorunsuz biçimde son hızla yol almaya devam ediyor.

Normalde böylesi bir durumda İngilizler’in Selanikli’nin yanı sıra bir de Karabekir için ortalığı ayağa kaldırmaları, “Karabekir’i de görevden alın!” diye baskı yapmaları gerekir.

Nedense, olayı bu noktaya taşımıyorlar. Karabekir hakkında tek bir olumsuz kelime bile kullanmıyorlar.

Bıyık altından gülerek sinsi sinsi sırıtıyorlar.

*

Osmanlı Hükümeti’nin buna tepkisi, Karabekir’i de görevden alma şeklinde olmadı.

Bir süre sonra onu ikna için Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Anadolu’ya geldi. Hâlâ uyanabilmiş değillerdi, İngilizler’in Selanikli’ye muhalefetinin samimi olduğunu zannediyorlardı.

Falih Rıfkı Atay, Çankaya adlı meşhur kitabında şunları yazıyor:

“… Fevzi Çakmak vatanını seven ve onun uğruna her zaman ölecek bir Osmanlı askeri idi. Mustafa Kemal'in ordu müfeƫtişliği ile Anadolu'ya gitmesi tertiplerini hazırlayanlardan biri idi. (…)

“Fakat Fevzi Çakmak, kafa ve vicdan kuruluşu bakımından muhafazakârdır. Padişaha ve halifeye bağlıdır. Mustafa Kemal'in Anadolu hizmetlerini de bu disiplin çerçevesi içinde görür. O gün, ki Mustafa Kemal askerlikten ayrılarak bir ''ferd-i millet'' olmuştur. Padişah ve halifeye karşı isyan bayrağı açmıştır, Fevzi Çakmak hiç şüphesiz ikiden biri arasında onu seçmez. (…)

“Fevzi Çakmak bir aralık padişahtan Heyet-i Nasıha (Öğüt Kurulu) vazifesini, Anadolu'yu İstanbul'a itaat ettirmek ve Mustafa Kemal isyanından ayırmak işini üstüne almıştır. Bunda yabancı devlet menfaatlerini düşündüğü pek uzaktan bile hatıra gelemez. Ona göre devlet ve vatan, padişah ve halifesi ile bir bütündür. O bu bütünün parçalanmasında bir ölüm kaderi görür.

“Şimdi rahmetli Kâzım Karabekir'in bir hatırasını dinleyiniz: Kâzım Karabekir bu hatırayı 1946'da İstanbul Milletvekili seçildiği zaman Vali Lütfi Kırdar ve yanındakilere anlatmıştır. Fevzi Paşa dindar tanınmış, iyi konuşur, halk için pek cazibeli bir şahsiyet idi. Sivas'a kadar bir hayli tesir yaparak gelmişti. O vakitler şahsî itibarından başka hiçbir kuvveti olmayan Mustafa Kemal bu yolculuktan kuşkulandı. Fevzi Çakmak'ı daha fazla dolaştırmıyarak İstanbul'a geri göndermesini Kâzım Karabekir Paşa'dan rica eti. Kâzım Karabekir Fevzi Çakmak'a yolculuğunun faydasızlığını söyliyerek birlikte doğuya doğru yola çıkmışlar. Yolda Fevzi Çakmak Karabekir'e:

“- Sen vatansever bir askersin. Eğer Mustafa Kemal itaat etmezse onu padişah ve halifenin hükûmetine teslim etmez misin? demiş.

“Kâzım Karabekir, aynı olayı Ali Fuad Cebesoy'a şöyle anlatmıştır:

“- Fevzi Paşa bana, Mustafa Kemal ve Ali Fuad paşalar ''muhteris'' ve menfaat düşkünüdürlerdayandıkları sensin, şunu bil ki eğer Mustafa Kemal başa geçerse ilk işi seni ortadan kaldırmaktır, hatta en güvendiğin İsmet Bey (İnönü) ve Samsunlu Şefik Bey de bu fikirdedirler, Mustafa Kemal ve Ali Fuad paşaları yakalayıp İstanbul'a götüreceğim, sen mâni olma! demişti.

“Fevzi Çakmak işgal tarihine kadar İstanbul'da kaldı. İngilizler devlet merkezine de el koyarak, vatanseverler arasında kendisini de tutacaklarını [tutuklayacaklarını ve muhtemelen Malta’ya süreceklerini] öğrenince Anadolu'ya sığınmaktan başka çare görmedi.”

*

Bu noktada “İkinci Adam” İsmet İnönü’nün Cumhuriyet’in ilanının 50’nci yıldönümü münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği demecindeki “tarihî” itirafını hatırlamak gerekiyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İngilizler’in Selanikli’ye verdiği “örtülü” desteğin bir ayağını, İstanbul’daki devlet teşkilatını (Meclis-i Mebusan’ı, İçişleri ve Savunma Bakanlıklarını ve Genelkurmay Başkanlığı’nı) yok etmeleri ve çalışamaz hale getirmeleri, böylece Fevzi Çakmak gibi isimlerin Selanikli’nin emri altına girmesinin zeminini hazırlamaları oluşturuyor.

Sadece bu da değil.. Anadolu’daki mülkî amirler (valiler, kaymakamlar) ve askerî yetkililer için yeni kurulan TBMM başvurulacak tek mercî haline getirilmiş durumdaydı.

*

Yukarıda, Uğur Mumcu’nun şu satırlarını aktarmıştık:

“Harbiye Nazırı [Milli Savunma Bakanı] Şevket Turgut Paşa’nın, Mustafa Kemal ile Rauf Bey'in tutuklanmalarını isteyen emri Karabekir'e ulaşmıştır. Mustafa Kemal, bu yüzden tedirgindir. Rauf Bey'e “Dediklerim doğru değil miymiş” dercesine bakar ve yaveri Cevat Abbas'a “Buyursunlar” der.”

Selanikli zamparanın yalan ve dolanlarının, çelişki ve tutarsızlıklarının haddi hesabı yok.

Hiçbir lafı diğerini tutmuyor..

Dünyada bu kadar saçmasapan zırvaları seslendirmiş olup da “büyük dâhi” kabul edilen başka bir şanslı adam yok. (Misal, şu “Bir Türk dünyaya bedeldir” zırvası.. Uygulamada karşılığı şuydu: “Bir yahudi şapkası, tüm Türk milletine bedeldir. Gerekirse şapka için bütün Türkler darağacının yağlı ipini öper, sonra da mezarda vatan toprağı yalayıp yutar.”)

Rauf Orbay’a bunu diyen adam, Falih Rıfkı’nın “Mustafa Kemal’in Mütareke Defteri” kitabında anlattığına göre, İstanbul’da İsmet İnönü’ye “Hiçbir yetki ve salahiyet, makam ve mevki istemeden Anadolu’ya geçip vatanın kurtuluşu için mücadele etmek istiyorum” diyen adam.

Böylece (teşbihte hata olmaz derler), eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme babından Osmanlı devlet erkânına “Anadolu’da el altından bir direniş hareketi örgütlemek istiyorsanız, ben bu işe hazırım” mesajını veriyor. İnönü’nün bunu sağda solda söyleyeceğinden emin.

Ve de, böylesi bir “örtülü” görevlendirme durumunda kendisine olağanüstü yetkiler verileceğinin farkında..

İngiliz istihbaratının Türkiye şefi Robert Frew ile koordineli olarak ağını ördü ve hedefine emin adımlarla yürüdü.


BİR USÛL KATİLİ: ALTAY CEM MERİÇ

  KELAM, BU DEĞİL! Altay Cem Meriç'in, Murat Gezenler ile yaptığı  teşrî’ (yasama, yasa yapma)  ve şirk konulu tartışmada usûl edebiyatı...