TARİKATSIZ, USULSÜZ ERKÂNSIZ (LAİK TÜRKİYE TİPİ) MODERN ŞEYH

 

 


Ebu Hanzala Halis Bayancuk’un lafları üzerinde durmaya devam ediyoruz.

Şöyle diyor:

Mektubat’ta 292’nci mektup var. Müritlerin edeplerini anlatan bir mektup bu mektup. Bu mektupta o kadar ilginç şeyler var ki, bazı yayınevleri bu mektubu yayınlamıyorlar. Tercümeye koymuyorlar bu mektubu. Neden ötürü? Göreceğiz bakalım bunlar bizi inkişafa mı davet ediyorlar, yoksa köleliğe, Allah’tan gayrısına kulluk etmeye mi davet ediyorlar, hep beraber göreceğiz. Biraz uzun olduğu için direk metinden okuyacağım: ‘Ey talip! Yüce Sultan Hakk’ın inayeti ile anlatıldığı manada kamil ve mükemmel bir şeyhi bulur da ona kavuşursan onun varlığını ganimet bilmeli, tamamı ile bütün işlerini ona ısmarlamalı.’ Allah Allah! Bizim bildiğimiz bütün işlerimizi Allah’a ısmarlamamız gerekiyor, yalnızca ona tevekkül etmemiz ve yalnızca ona inabe etmemiz gerekiyor. ‘Saadetin onun rızasında, şekavetin (bedbahtlığın) dahi onun rızasının hilafında olduğuna itikat etmelidir.’ Bu size neyi hatırlatıyor? Kimin rızası bizim için esas olduğunda saadeti şekaveti unutuyoruz, bunu düşünenlere bırakıyorum.”

Bunu, düşünenlere bırakması iyi.. Düşüncesizlere göre değil.

Ancak, söylemek zorundayız, sözlerine baktığımızda kendisinin de “düşünenler” arasında değerlendirilmeyi pek hak etmediği kanaatine varıyoruz.

İmdi, bir adamın düşüncelerini değerlendirirken bir bütün olarak ele almak gerekir. İmam-ı Rabbanî burada öncelikle ortaya bir şart koyuyor. Şeyhin “anlatıldığı manada kamil ve mükemmel olması” şartı.

Şeyh kamil ve mükemmel olmadığı zaman durum değişir.

Ve İmam-ı Rabbanî’nin başka mektuplarından biliyoruz ki, şeyhlerin çoğunun “nakıs” olduğunu düşünmektedir.

Mesela şunu yazmış durumda:

“Şunu da bilesin ki, bazı ihlas sahibi kimselere icazet (tarikat hilafeti ve şeyhlik) verilmesi, dalaletin yayılıp umumileştiği bir zamanda; bir cemaat için Hak yoluna delil olup göstermesi içindir. Bunun için kendisine icazet verilmiştir.... İcazet onun için, kemal ve tekmil (kemale ulaştırma) vehmine düşüren ve esas maksattan olan birşey değildir.”

(Mektubat, C. 1, çev. Abdülkadir Akçiçek, İstanbul: Merve Y., s. 467.)

Evet, zamanımızda durum bu.. 

Şeyh geçinenlerden “ihlas” sahibi olanların başımızın üstünde yeri var. Onlarda kemal ve tekmil aramıyoruz. Velakin çoğunun “ihlas”tan da mahrum olduğunun, dertlerinin (İmam Gazalî’nin İhya’da belirttiği şekilde) etrafında adam toplama ve dünyalık biriktirme olduğu bir gerçektir.

Bunu garantiye almak için de laik (siyasal dinsiz) düzenin “örtülü” biçimde emri altına giriyor, onun “derin” yapı ve kanallarıyla bağlantı kuruyorlar.

Zamanımızın acı gerçeği.

*

Konuya dönelim..

İmam-ı Rabbanî’nin “Tamamı ile bütün işlerini ona ısmarlamalı” derken kastı, onunla “istişare” ederek hareket etmesinden ibaret.

Hadîste (hatırladığım kadarıyla) şöyle geçiyor: “İstihare eden yanılmaz, istişare eden pişman olmaz.

İstişarede bereket vardır. Toplumun, ilmi ve tecrübesi olan hayırhah insanların yol göstericiliğine ihtiyacının bulunduğu açıktır.

Tecrübeli, gün görmüş insanlarla istişare eden kişi mes’ud (saadet sahibi) olur. Burnunun dikine giden, aklına eseni yapan cahili bekleyen de şekavettir (bedbahtlık ve mutsuzluk).

*

Ne yazık ki Bayancuk konuyu yorumlarken örtülü bir “şirk” imasında bulunuyor.

Halbuki Allahu Teala bize bilmediklerimizi bilenlere sormamızı emrediyor. Mesela şu ayet-i kerime:

“Onlara emniyet veya korkuya dâir bir haber geldiğinde onu yayıverirler. Ama onu, peygambere ve içlerinden ülü'l-emre (emir sâhibi idârecilerine) arz etselerdi, onlardan bunu (o işin gerçek mâhiyetini, dirâyetleriyle ortaya) çıkarabilecek olanlar, elbette onu(n tedbîrini) bilirlerdi. İşte üzerinizde Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, elbette pek azınız müstesnâ, şeytana uyardınız!” (Nisa, 4/83)

Bu Halis Bayancuk’un baştan sona izlediğim videosu yok, geçmişte birkaç videosuna bakma durumum olmuştu; ona da birtakım gençler gelip mürit edası ile soru yöneltiyor, bu da onlara “yol gösteriyor”. 

Adı şeyh değil, fakat “teknik” olarak şeyhlik yapıyor. 

(Ona soru yöneltenlerin bazıları “saftirik” gençler.. Bazılarının da, bunu yönlendirmek, istedikleri mevzularda konuşturmak için gönderilmiş “görevliler” olduğu anlaşılıyor. Bayancuk da bazılarına “Bana şöyle bir soru sor” diye talimat veriyor olabilir mi, bilmiyorum. Pek sanmıyorum.)

Aslında bu Ebu Hanzala Halis, her ne kadar çenesi kuvvetli ve ağzı laf yapan yetenekli bir adamsa da, gerçekte yontulması gereken güzel elyaflı bir keresteden ibaret. Zamanında olgun bir alimin terbiyesinden geçmiş olsaydı biraz edep erkân, yol yordam öğrenebilirdi. Nasip olmamış. Kaliteli malzeme heba olmuş, ortaya eciş bücüş bir "mamul" çıkmış. 

Birtakım mevzulardaki hassasiyetleri iyiyse de yaklaşımlarında denge ve ölçü yok. Serseri mayın gibi nereyi nasıl tahrip edeceği belli değil. 

Aklınca davetçilik taslıyor, fakat idrak yetersizliği, yanlış anlama ve yersiz suizan gibi hastalıkların pençesinde.. 

Ne yaptığından habersiz.

Manipüle ediliyor, kullanılıyor, fakat (anladığım kadarıyla) farkında değil. 

*

Konuya devam edeceğiz inşallah.


EBU HANZALA, İMAM-I RABBANÎ'YE KARŞI

 


 

Evet, Ebu Hanzala Halis Bayancuk ile Dr. İhsan Şenocak’ın tartışmasına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Bayancuk sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bizim tekfir ettiğimiz tasavvuf, bir velinin huzurunda bir saat ihlasla durmak 150 sene veya yüzlerce sene ibadetten daha faziletlidir diyen, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği, Allah’ın izin vermediği konularda insanlara teşride bulunan (şer’î hüküm ihdas eden) ve Allah’a apaçık bir şekilde iftira eden tasavvuftur. Evet bu tasavvufu biz tekfir ediyoruz. Bizim tekfir etmiş olduğumuz tasavvuf, ‘Ey evladım, ey yavrum, başına bir musibet geldiğinde sakın Allah’a dua etme, işlerin yerine gelmez. Allah’ın dışındaki şeyhlere, velilere dua edersen işlerin daha çabuk yerine gelir’ diyen tasavvuftur. … bu zihniyettir bizim tekfir ettiğimiz, veyahut tasavvuf kitaplarına giren, Türkiye’de televizyon ekranlarında anlatılan, 'Adamın biri Allah dedi kurtulamadı da, öbürü Cüneyd dedi, Cüneyd’e seslendi kurtuldu' diyen anlayış. Evet bizim tekfir ettiğimiz, reddettiğimiz anlayış budur. Çünkü bu anlayış, Allah’ın kullarını Allah’ın önüne geçiren anlayıştır. Bu anlayış, biz ‘Aracısız ve halis bir şekilde Allah’a halis kılıp Allah’a kulluk edelim’ derken ‘Hayır efendim, araya aracılar koyacağız, dini bulanıklaştıracağız, Allah’la beraber başkalarına da dua edecek, Allah’la beraber başkalarına da sığınacak, fayda ve zararı onlardan bekleyeceğiz’ diyen anlayıştır.”

Bayancuk’un bu sözlerinde yanlış bir şey yok. Doğru diyor.

Bunun ardından “yanmaz kefen”cilere de atıfta bulunuyor. Ve şöyle devam ediyor:

“Bizim tekfir etmiş olduğumuz tasavvuf, bütün peygamberler insanlara Allah’a kulluk etmek ve tağutlardan içtinap etmek için gönderilmişken insanları tağutlara kul yapan, tağutlara destekçi yapan tasavvuftur. Ve bu konuda bizim için tasavvufla, selefîlikle, Hristiyanlık arasında da bir fark yoktur.”

Şunu demek istiyor: Selefîlik adına böyle yapan olursa ona da karşıyız. Hristiyanlık da böyle bozuldu.

*

Bayancuk bunun ardından, Şenocak’ın kendisini İbn Teymiyye’yi terk edip İmam-ı Rabbanî gibi isimlere tabi olmaya çağırdığını, kendisine onların kitaplarını tavsiye ettiğini söylüyor.

Şunları diyor:

“Şimdi, İhsan hocamız tavsiyede bulundu ya, ‘Bir oku bunları, istifade edeceksin’ (diye), ben de onun sözüne uyarak, zikretmiş olduğu isimlerden iki tanesinin kitaplarını okudum. Ve şimdi bu kitaplardan birebir nakiller yapacağım, sansürsüz nakillerde bulunacağım. Bir bakalım insanlar bunu dinlesinler, gerçekten bu adamlar ümmeti uyutan adamlar mı, yoksa (Şenocak’ın iddia ettiği gibi) ümmette inkişafa neden olan adamlar mı? Bu adamlar bırakın Kur’an’ı ve Sünnet’i, selim bir fıtratın dahi kabul etmeyeceği bir inanışa mı sahipler, yoksa Kur’an’a ve Sünnet’e uygun, bu ümmeti yeniden diriltecek bir anlayışa mı sahipler? Şimdi bakın, hocanın yönlendirmesiyle Mektubat-ı Rabbanî’nin birinci mektubunu açtım. Mektubat kitabının birinci mektubunu okuyorum. Diyor ki Rabbanî daha birinci mektupta, girişinde, ‘Ben’ diyor ‘bu yolda giderken Allah’ın Zahir isminin, ez-Zahir isminin tecellilerine mazhar oldum’ diyor, ‘bana bütün eşyada, hemen hemen herşeyde tecelli etti’ diyor. Yani neye bakmışsa orda Allahu Teala’nın Zahir ismini orada görmüş; tecelli etmiş. ‘Özellikle de’ diyor, buraya çok dikkat edin, ‘özellikle dekadınların suretinde zuhur etti Allah’ın ez-Zahir ismi.’ Yani bu, kadınlara bakıyor, o kadınlarda Allah’ın celle celalühû ez-Zahir ismini görüyor, bununla da yetinmiyor, … kadınların bütün cüzlerinde, bütün organlarında, bütün uzuvlarında, bütün parçalarında Allah’ın ez-Zahir ismini görüyormuş. Allah adına soruyorum, bir genç gelse bugün dese ki ‘Ben kadınlara bakınca onlarda Allah’ın Zahir adını görüyorum’, bir sıradan insan gelse dese ki ‘Kadınların bütün cüzlerinde bana Allah tecelli etti’ dese buna ne gözle bakarsınız? Böyle bir sözü söyleyen bir insan kendini herhangi bir ahlâk meclisinde kendisine yer bulabilir mi?! Bu anlayış mı ümmetin önünde bir inkişafa neden olacak? Eğer gerçekten böyle olduğunu düşünüyorsanız inkişafınız size mübarek olsun. Umarım zikretmiş olduğunuz müjdeye nail olursunuz.”

Bu sözler üzerinde durmak gerekiyor.

Burada Bayancuk, önyargılı bir bakış açısıyla, geçmişten gelen şartlanmalarıyla baltayı taşa vurmuş durumda.

Sözde ahlâk ve edep adına hassasiyet sergilerken (daha doğrusu, insanların bu husustaki hassasiyetini “bilinçsiz” bir biçimde, kendisi de tam bilincinde olmadan istismar etmeye çalışırken) anlayış ve idrak bakımından bir parça kusurlu ya da arızalı olduğunu ortaya koymuş.

*

Önce Allahu Teala’nın ez-Zahiru ismi üzerinde duralım.

İbn Kayyım el-Cevziyye’nin Esmâü’l-Hüsna kitabında bu ism-i şerife dair kayda değer bir açıklama yok.

Fatih dersiâmlarından Beyoğlu eski müftüsü merhum Ali Osman Tatlısu (ö. 1950) ise şunları yazıyor:

“Allahu teâla'nın varlığı her şeyden aşikardır. Gözümüzün gördüğü her manzara, kulağımızın işittiği her nağme, elimizin tuttuğu, dilimizin tattığı her şey, fikirlerimizin üzerinde çalıştığı her ma'na, hasılı gerek içimizde gerek dışımızda şimdiye kadar anlayıp sezebildiğimiz her şey, O'nun varlığına, birliğine, sıfat-ı kemaliyesine şahittir. Çünkü bütün bunları yaratan ve yaşatan ancak O'dur. Hiç bir şey yoktur ki, gerek varlığa çıkarken, gerek varlıkta dururken, her lahza O'nun varlığını isbat etmiş olmasın ... Her şey hal diliyle şunu söylemektedir: "Ben hiçim, beni var eden, tutan, görüp gözeten, Allah'tır ve ben her an O'na muhtacım, bende görülen kuvvetlerin, kıymetlerin hepsi· O'nun bir emâneti, bir lüttfu ve ihsanıdır." Bu umumi şehadet, Allah'ın varlığını ve sıfat-ı kemaliyesini en müsbet, en aşikar bir hakikat haline getirmiştir. Bundan başka bütün peygamberler, bütün temiz ruhlu din adamları, ömrünü ilim ve hikmete vermiş irfan aşıkları, bu hakikatı isbat için ·söylenmedik delil bırakmadılar. Buna rağmen dünya yüzünde Allahu teala'yı inkar eden birçok insanlar görülmektedir. Buna nasipsizlik demekten başka bir şey söylenemez.”

(Esmâü’l-Hüsna Şerhi, İstanbul: Başak, t. y., 190-1.)

Yani eşyaya bakarken Allahu Teala’nın ez-Zahir isminin tecellisine mazhar olmak, onlarda Allahu Teala’nın varlığının, birliğinin ve kemal sıfatlarının delilini görmek, sebeplere ve o varlığın kendisine takılıp kalmamaktır.

Eşyayı görme bakımından insanlar arasında bir fark yok. Gözü olan herkes aynı şeyleri görüyor, peki onlara bakarken Allahu Teala’nın sanatını ve kudretini görüyor mu?

Bayancuk İmam-ı Rabbanî için “Yani bu, kadınlara bakıyor, o kadınlarda Allah’ın celle celalühû ez-Zahir ismini görüyor” diyerek aklınca kurnazlık yapıyor.

Bu bakma, senin anladığın (ya da kastettiğin) bakma değil.. İlim sahibi bir dervişten bahsediyoruz, karı kız peşinde ömrünü tüketen bir zamparadan değil.

Zaten çocukluğundan itibaren yeterince kadın görmüştür. Bu bakma, düşünmedir. Kadınlar, ve kadınların zahmetli hamilelik ve doğurmaları vasıtasıyla neslin devamı, Allahu Teala’nın varlığının, birliğinin, ve sonsuz kudretinin en büyük delillerindendir. (Müminun Suresi'nin 13 ve 14'üncü, Hac Suresi'nin beşinci ayetinde ceninin rahimdeki durumundan bahsedilmesi sebepsiz değildir.)

Kadın, bir çocuk meydana getirmesini sağlayacak organları kendisi mi imal edip üretiyor? Ve değersiz bir suyu rahminde kendisi mi özel olarak ilgilenerek her azası yerli yerince olan mükemmel bir insan haline getiriyor? Teferruata girmeyelim, bu, Allahu Teala’nın varlığının ve birliğinin, kemal sıfatlarının delillerindendir. İşte sen bunun üzerinde ciddi bir şekilde düşündüğünde, onu düşünerek Allahu Teala’ya olan imanın güçlendiğinde, senin için o şeyde Allahu Teala’nın ez-Zahir ismi tecelli etmiş olur. 

Ama gafletle bakarsan, meseleyi sadece bir erkeğin kadınlara olan ilgisi bağlamında değerlendirirsen durum değişir.

İmam-ı Rabbanî ne demek istiyor, bu vatandaş ne anlıyor.. İmam-ı Rabbanî bunu söylerken karşısındakinin idrakine, insafına ve irfanına güveniyor, fakat karşısındaki hiç oralı değil.

Mevlana Celaleddin’in “Ben, doğru anlayan kişilerin hasretiyle ölüyorum” derken çektiği ıstırabı anlamak gerek.

*

Bu hadsiz şahıs tutmuş “Allah adına soruyorum” diyor, “bir genç gelse bugün dese ki ‘Ben kadınlara bakınca onlarda Allah’ın Zahir adını görüyorum’, bir sıradan insan gelse dese ki ‘Kadınların bütün cüzlerinde bana Allah tecelli etti’ dese buna ne gözle bakarsınız?

Keşke böyle gençler olsa.. Kadınlara bakınca Allahu Teala’nın Zahir ismini gördüğünde artık harama bakmaz.

Sanki İmam-ı Rabbanî işi gücü bırakmış kadınları seyre koyulmuş da onu anlatıyor. Anlattığı şey zihinsel ve psikolojik birşey..

Üstelik, “bütün eşyada, hemen hemen herşeyde” diyor. Bu, “Aklıma ne geldiyse, onunla beraber Allah’ı da hatırladım” demektir.

Yani, aklına kadınlar gelince bile, Allahu Teala’yı hatırlamış..

Sen de kadınlar söz konusu olduğunda Allahu Teala’yı hep hatırlayabiliyor musun?

Yoksa, kadınlar mevzubahis olunca Allahu Teala tümden aklından çıkıyor, zahir değil de gaib (hatta yok gibi) mi oluyor?

Allahu Teala’yı bu şekilde hatırlayan bir insan günah işleyemez.

*

İmam-ı Rabbanî’nin bu şekilde konuşması samimiyetinin de delilidir. Rol yapmıyor. Konuşurken açık vermeyeyim diye düşünmüyor.

Kadınlara tapan birçok kişi vardır ki, onlar hakkında çok aşağılayıcı laflar sarfetmişlerdir. Hepsi rol..

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Bana kadınlar sevdirildi” buyurmuştur. “Eh işte ne yapalım, kadınların kahrını çekiyoruz” vs. gibi sözler sarfetmemiştir. Amr ibnü’l-As r. a. “En çok kimi seviyorsun?” diye sorduğunda da “Aişe’yi” demiştir.

Şuna dikkat etmek lazım, insan, sözleriyle imtihan olunur. Hayatı boyunca takva üzere yaşamış, Ekber Şah gibi sapık bir zorba hükümdara karşı (canını ortaya koyarak) hakkı savunmuş bir alimin sözlerini, sırf kendi tasavvuf anlayışına delil üretmek için çarpıtmaya kalkışırsan, ilerde bunun cezası olarak imtihanlarla karşılaşabilirsin.

Vefat edip gitmiş, yaşadığı sürece fısk u fücuruna şahit olan yok, tam aksine hakkı müdafaa için çile çekmiş, ve sen tutup bir sözünü kötüye yormak için çarpıtıp edebiyat yapıyorsun. Yok bir genç şöyle dermiş de, sıradan insan şöyle konuşurmuş da.. Bu tavrın cezasız kalmayabilir..

Allahu Teala seni de biliyor, İmam-ı Rabbanî’yi de.. 

Hani hayatı hakkında olumsuz bir şey biliyor olsan da söylesen, tamam, anlarız. O manevî bir tecrübesini, psikolojik bir durumunu anlatıyor, sen bundan hareketle onu nerdeyse Yeşilçam’ın pornocuları gibi göstermeye çalışıyorsun. 

Ayıptır.. 

Aşırı sevgi insanı kör ve sağır yapar.. Kindarlık da öyledir.

*

Konuya devam edeceğiz inşallah.

(Mektubat tercümesini 20 küsur sene önce altını çize çize okumuştum. Aklımda fazla birşey kalmadı. Bu yazıyı kaleme aldıktan sonra birinci mektuba bir bakayım dedim. Şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazdığı bir mektup.. Yaşadığı "hal"lere, psikolojik durumlara dair.. 

Ne tasavvuf İmam-ı Rabbanî'nin kişisel manevî hallerine indirgenebilir, ne de Mektubat bu mektuba ve bu mektupta yazılanlara..

 "Bunlar, İmam-ı Rabbanî ile şeyhi arasında kalsa daha iyi olurdu" diyebilirsiniz, fakat manevî hallerini ve keşfiyatını "dinde ölçü" gibi göstermedikçe onu suçlayamazsınız. O da zaten bunu yapmıyor, buna başka mektuplarındaki ifadeleriyle karşı çıkıyor.)


SELEFÎ-TASAVVUFÇU KAVGASI

 





Geçen yıl Halis Bayancuk ile İhsan Şenocak arasında epeyce hararetli bir tartışma yaşanmış.

Tartışmayı takip etmedim, fakat bir iki gün önce internette Bayancuk’un “İhsan Hoca’nın önerdiği kitaplar” başlıklı videosuna rastlayınca, kitapların hatırı için videoya bakacağım tuttu.

Bayancuk’un söylediğine göre, Şenocak, kendisi ile arkadaşlarının tasavvufu tekfir ettiklerini (küfür kabul ettiklerini) söylemiş. Bunun doğru olmadığını, tasavvufu bir bütün olarak reddetmediklerini söylüyor.

Bu, güzel.

*

Baktığımızda iki tarafın da aşırılıklar sergilediğini görüyoruz.

Bir başka husus, kendi yandaşları söz konusu olduğunda her hataya bir kulp takıp tevil ederken, muhatapları söz konusu olduğunda çok müsamahasız hale gelmeleri.

Bayancuk'un sözlerine gelelim..

Kendilerinin tekfir ettikleri tasavvufa örnekler veriyor. Şöyle diyor:

“Evet bizim tekfir ettiğimiz bir tasavvuf vardır. Fakat o, sizin söylediğiniz gibi bütün tasavvuf değildir. Bizim tekfir ettiğimiz tasavvuf nedir, tecsim ve teşbihe düşmüş olan tasavvuftur.”

Tecsimin (Allahu Teala’yı cisimleştirme) ve teşbihin (Allahu Teala’yı yaratılmış olan şeylere benzetme, onlar gibi kabul etme) küfür olduğu açıktır.

Dolayısıyla, tecsim ve teşbihe düşen tasavvufun küfür kabul edilmesinde bir sorun yok.

Birilerinin tasavvuf adına konuşmaları, her herzelerinin caiz ve makbul kabul edilmesini gerektirmez. Yani tasavvuf adına, tasavvufî hakikat diye konuşmaya başladığınızda ağzınızdan çıkan herşey hikmet olacak diye bir kural yok.

Böylelerine tepki gösterenlere de hemen “Tasavvuf düşmanı” damgasını vurmak yanlıştır.

Mesela küfre düşen mezhepler var.. Gulat-ı Şia’nın haşa “Ali, Allah’tır” diyenleri gibi (Larousse’un Alevîlik maddesine bakınız).. İmdi, bunu diyenlerin küfre düştüklerini söyleyenler için “Mezhebe karşı, mezhep ehli olmayı küfür kabul ediyor” demek nasıl yanlışsa, bunun “mezhep” olgusunu inkâr etmekle nasıl bir ilgisi bulunmuyorsa, tasavvuf adına sapıklık yapanları tekfir etmek de, doğrudan tasavvuf düşmanlığı ya da karşıtlığı olarak gösterilemez.

*

Bayancuk’un verdiği örneklere geçelim:

“Bizim tekfir ettiğimiz tasavvuf … ‘Ete kemiğe büründüm, Mahmud diye göründüm’ diyen tasavvuftur. Allah’ı Mahmud’un suretine sokan tasavvuftur.”

“Ete kemiğe büründüm” sözü Yunus Emre’nin bir mısraından mülhem.. “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” diyor.

Bu söz hemen küfre nisbet edilemez.. Şairin, “Ete kemiğe bürünmeden önce ben ruh olarak mevcuttum, fakat dünyaya Yunus diye gönderildim” demiş olduğunu kabul etmek gerekir. Başka bir beldede başka bir ebeveynin çocuğu olarak başka bir et ve kemikle de dünyaya gelebilirdi. Zenci, Çinli ya da Kızılderili olabilirdi. Yunus değil de Yanoş olarak görünebilirdi.

Fakat bu sözü “Mahmud”a uyarlayan dangalakların kastı başka gibi görünüyor.

Bayancuk sözlerini şöyle sürdürüyor (Parantez içi ifadeler bizim eklemelerimizdir):

“Bizim tekfir etmiş olduğumuz tasavvuf ‘Muhammed eşittir Allah. Muhammed’in müşebbehun bih’i yoktur’ diyen tasavvuftur. Öyle bazılarının iddia ettiği gibi sekir (manevî sarhoşluk) halinde bir şatahat (sekir halinde söylenen saçma söz) olarak söylenmiş bir söz de değildir bu. Rabbanî’den nakledilen, ilim meclislerinde konuşulan, şerh edilen (kıymet atfedilip manası açıklanan) ve kitaplara da aynı zamanda alınan bir sözdür bu. Eğer biri ‘Muhammed eşittir Allah’ diyorsa, ‘Muhammed’in müşebbehun bih’i yoktur’ diyorsa, o bu konuda Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i Allah’a eşitliyorsa, evet bu, bizim tekfir etmiş olduğumuz tasavvuftur.”

(https://www.youtube.com/watch?v=7x8PhlLjjDg&t=783s)

“Muhammed eşittir Allah” sözü mutlak olarak söylendiğinde (kayıt ve şart getirilmediğinde) küfürdür. Fakat mesela “Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş, isyan eden Allah’a isyan etmiş olur” anlamına gelen hadiste olduğu gibi belirli bir kayıtla söylendiğinde tevil edilebilir.

Ancak bu tür cümleler, kastınız doğru olsa bile, en iyi ihtimalle sizin doğru düzgün konuşmayı beceremeyen bir cahil ve Allahu Teala’ya karşı edeb bakımından kusurlu bir patavatsız olduğunuzu gösterir.

Daha kötüsü, böyle bir sözü alim ve arif birinin söylediği kabul edildiğinde, “Bu sözde mahzur olsa o böyle konuşmazdı” diyen aptallar çıkar. 

Sonra da, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, "Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılap eder, hurafata kapı açar" kuralı işler.

*

“Müşebbehün bihî”, kendisi ile benzetme (teşbih) yapılmış olan demektir. “Muhammed’in müşebbehun bih’i (bihîsi) yoktur” diyen bir kişi kendince bu sözü tevil edebilir, birtakım kulplar takarak makul göstermeye çalışabilir, fakat lüzumsuz bir işgüzarlıktır.

Bir defa, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de insanlardan bir insandı.. Ana babasının bulunması, yeme içme, evlenme gibi hususlarda benzerinin bulunduğu açık.. Peygamberliği bakımından da İbrahim, Musa ve İsa aleyhimüsselam gibi benzerleri var.

Ha, “Allah’ın habîbi olma bakımından bir benzeri yok” demek belki mümkün olabilir. Onda bile “benzer”i değil de, “tam dengi” yok demek gerekiyor gibi görünüyor.

Dolayısıyla, mutlak biçimde Muhammed’in müşebbehun bih’i yoktur” şeklinde bir cümle kuran kişinin, en iyi ihtimalle, artistik laflar meraklısı bir aptal geveze olduğunu kabul etmek gerekir.

Ancak, bundan hareketle tekfir yapılabilir mi denilirse, salt bu cümleden dolayı hemen hüküm vermemek gerekir. Bu lafı söyleyen şahsın bundan neyi kasettiğini bilmek önem taşır.

Mesela İblis için de, şeytaniyet ve saptırıcılık noktasından “Onun müşebbehün bih’i yoktur” şeklinde bir cümle kurmak mümkündür. Böyle bir cümle kuran kişi İblis’i övmüş olmaz.

Dolayısıyla bir sözün içini kendi yorumumuzla doldurmak ve ondan hareketle hüküm vermek her zaman isabetli olmayabilir. Teennî iyidir.

*

İmam-ı Rabbanî’den nakledilen söze gelince..

İhsan Şenocak, Bayancuk’un İmam-ı Rabbanî’ye iftira attığını söylüyor:

“Şimdi Mektubat burda. İmam-ı Rabbanî hazretleri böyle bir şey mi söylüyor?! Nasıl utanmadan bu iftirayı böyle bir zata atıyorsun, bir okuyun kardeşim. Şimdi, mektup yazıyorlar İmam-ı Rabbanî’ye. … Burada işte çok acayip bir ifade var, o da diyor ki ifadesinde ‘Sizin ilah olarak inandığınız, o bizim katımızda haşa Muhammed’dir, … sizin Muhammed olarak inandığınız, o bizim katımızda haşa ilahtır’ gibi bir ifade var. Bunu İmam-ı Rabbanî’ye soruyor birisi. İmam-ı Rabbanî hazretleri de mevzuyu izah ederken diyor ki, ‘Bu bir cem halidir, yani hâdisle (sonradan olanla) kadîm olanın (varlığının zamansal başlangıcı olmayanın), Allahu Teala ile mahlukun o sarhoşluk anında birbirine karışma anıdır, cem halidir' diyor. Normalde bunu biri söylese küfürdür diyor, ama bu halde dediğinden dolayı biz bunu tarikatın küfrü olarak kabul ederiz diyor. Ve bu adam … başlangıçta nasıl (Peygamber s.a.s.’i) Allah’ın rasulü ve kulu olarak görüyordu, bu halden kurtulunca yani o salih bu cem halinden kurtulup yükselip kurtulunca, o sarhoşluğun aşırı halinden gözünü açınca, ayılınca, Rasulullah aleyhisselam’ı ne olarak görecek, Allah’ın kulu ve rasulü olarak görecek diyor. Yani birisi sukur (manevî sarhoşluk) halinde, o cezbe halinde bunu söylerse kâfir olmaz diyor.”

(https://www.youtube.com/watch?v=8WQ3iEWQ3RA)

Sözün küfür olduğu açık.

Bayancuk’a göre, bu söz “bazılarının iddia ettiği gibi sekir (manevî sarhoşluk) halinde bir şatahat (sekir halinde söylenen saçma söz) olarak söylenmiş bir söz değildir. Rabbanî’den nakledilen, ilim meclislerinde konuşulan, şerh edilen (kıymet atfedilip manası açıklanan) ve kitaplara da aynı zamanda alınan bir sözdür”.

Şenocak’a göre ise, bu söz sekir (manevî sarhoşluk) halinde söylenmiş bir sözdür ve bunu İmam-ı Rabbanî belirtmiş bulunuyor.

Ancak, İmam-ı Rabbanî’nin kendisi değilse bile, daha sonra Mektubat’ını okuyanların Bayancuk’un söylediği şekilde bu küfür sözde “hikmet” aramış olduklarını inkâr edebilecek durumda değiliz.

Bunun nedeni, (hatalı olarak) Müslümanlar’ın “tasavvuf ehli” ve “sıradan/normal Müslümanlar” olarak ikiye ayrılmaları. (Mükellefiyet/sorumluluk açısından müslümanlar arasında bir fark yoktur.)

Ve tasavvuf ehli kabul edilen insanların zırvalarına bile eşi bulunmaz hikmet incik boncukları muamelesi yapılması.

Evet insan birtakım heyecanlı haller yaşayabilir ve çölde devesi kaybolup da bulan adamın sevincinin sarhoşluğuyla “Allahım, sen ne güzel kulsun, ben ne güzel rabbim!” demesi gibi, bazen ifadeyi baş aşağı edebilir, duygularını kelimelere yanlış dökebilir.. Ya da içinde bulunduğu halin etkisiyle Hz. Ömer’in Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i ölümsüz ilan etmesi ve “Kim Muhammed öldü derse onu kılıcımla iki parça ederim” demesi türünden saçma sözler sarfedebilir

Fakat bu hallerde ve o haller içinde söylenen sözlerde bir hikmet, yücelik vs. aramamak gerekir.

*

İmdi, adamın biri tutuyor saçmasapan bir küfür söz söylüyor, İmam-ı Rabbanî de onun hakkında hüsnüzanda bulunuyor, “O küfür sözü kendinde olmadığı bir zaman söylemiştir” diyerek o şahsın tekfir edilmesinin önüne geçmeye çalışıyor.

Şeriat açısından esas olan, kişinin kendi beyanıdır ve kastıdır. Üçüncü bir kişinin onun hakkında yaptığı yorum değildir.

Yani burada esas olan, o sözü söyleyen kişinin kendi durumu hakkındaki açıklamasıdır.

Bu sözü söyleyen kişi, tümden deliren bir kişi de olabilir. Bu durumda onun işi Allahu Teala’ya kalmıştır.

Ancak, aklını kaybetmemişse ve o sözü üzerinde sabit kadem olmaya devam ediyorsa, hiç geri adım atmayıp ısrarda bulunuyorsa, artık onun için bir “hal” özründen söz edilemez.

Geri adım atması durumunda da, gerçekten o herzeyi bir “hal”in etkisiyle “bilinçsiz” bir biçimde mi söylemiş olduğu, yoksa insanlarla “kafa mı bulduğu” konusunda da kesin bir şey söylenemez. İçyüzünü Allahu Teala bilir.

İmam-ı Rabbanî’nin onun hakkındaki değerlendirmesi şer’î açıdan delil olmaz. En iyi ihtimalle onun durumu hakkında bir “içtihat”ta bulunduğu söylenebilir, ki içtihat başka bir içtihadı nakzedemez. Ve içtihat, hataya açık bir alandır (Keşf ve ilham da öyle). İçtihat, sadece (içtihat şartlarını taşıyıp da) içtihatta bulunan kişinin kendisi için bağlayıcıdır.

Dolayısıyla böyle biri için bir başkası küfür ithamında bulunduğunda, onu haksız yere tekfir etmiş olduğu söylenemez. İmam-ı Rabbanî de "Bu söz küfür söz değildir" demiyor. Tevil kabul eden bir söz değil.

Onu tekfir eden müslüman, hüsnüzannı, o küfür sözü söyleyen densiz ve dengesiz kadar hak etmektedir.

Ancak, böylesini tekfir eden kişi, muhatabını, sözlerini düzeltmesi durumunda tekfire devam etmemelidir.

İmam-ı Rabbanî de, hüsnüzanda bulunup onun durumunu sekre bağlamış olmasından dolayı suçlanamaz. Sözünü tasdik etmiyor ve onu mutlak biçimde temize çıkarmıyor.

*

Buradaki risk şu, böylesi teviller zamanla istismar konusu olabiliyor ve istisnaî bir durum bir süre sonra kurala dönüştürülebiliyor.

Yani her zırva söz söyleyen için bir sekr ve manevî hal “üstün hizmet madalyası” icat edilebiliyor.

Burada İmam-ı Rabbanî’nin meseleyi “cem makamı” (ya da "hal"i) olarak ele alması, istismara müsait bir durum.

İmam-ı Rabbanî’nin terminolojisinde bu cem hali ya da makamı sekre karşılık geliyor olsa da, başkalarının öyle anlamadığı açık.

İhtilaf da buradan çıkıyor. Bayancuk gibi selefiler bunu sekr olarak anlamıyorlar. 

Öte yandan, tasavvufçuların cahilleri de bunu bir “manevî yücelik” gibi görüyorlar.

Onların nazarında bu tür küfür sözlerden kaçınan bir müslüman “sıradan” insan.. Fakat böyle ipe sapa gelmez aptalca küfür laflar söylediğinde arif ve kâmil, irfan sahibi gönül ehli oluyor.

Ne kaa ekmek o kaa köfte hesabı ne kadar saçmasapan laf, ne kadar küfür herze varsa irfan da o kadar fazla oluyor.

Tasavvuf adına rezillik ve kepazelik almış başını gidiyor.

*

Konuya devam edeceğiz inşallah.


E-KİTAP: ATATÜRK’ÜN İNGİLİZ İSTİHBARATI BAĞLANTISI

 https://archive.org/details/ataturkun-ingiliz-istihbarati-baglantisi



 

ATATÜRK’ÜN İNGİLİZ İSTİHBARATI BAĞLANTISI

  

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

BAŞLARKEN 4

ÜZGÜNÜM, SELANİKLİ ATATÜRK İNGİLİZ AJANIYDI 10

ATATÜRK TÜRKİYESİ, İNGİLİZ GİZLİ SERVİSİ'NİN Mİ ESERİYDİ? 37

"SENİN ATAN BİR AJANDI YAVRUM" 50

İNGİLİZ PİYONU ATATÜRK'ÜN AJAN FREW İLE MACERALARI 68

SELANİKLİ ATATÜRK İLE İNGİLİZ AJAN FREW’NUN SAİT MOLLA KUMPASI 89

SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK’ÜN KİNİ, DİNİYDİ 116

ZAMPARA ATATÜRK’ÜN, (FİLİSTİN’DE ÖNÜNDEN KAÇTIĞI) İNGİLİZ GENERALİ ALLENBY İLE OLAN KADİM DOSTLUĞU 126

HIRS KÜPÜ ATATÜRK'ÜN BÜYÜK HAYALLERİ 136

TÜRK İMPARATORLUĞU OSMANLI’YI TEK BAŞINA YIKAN İNGİLİZ PİYONU: KOMPLOCU ZAMPARA ATATÜRK 145

BLACK JUMBO ATATÜRK, YENİ TÜRKİYE’NİN ASIL KURUCUSUNUN İNGİLİZLER OLDUĞUNU İTİRAF ETMİŞTİ 181

SELANİKLİ’NİN “BAŞARI”SININ ARDINDAKİ İKİ İNGİLİZ: LORD CURZON VE ROBERT FREW 208

İNGİLİZLER NEDEN LAWRENCE'İN DEĞİL DE SELANİKLİ BLACK JUMBO'NUN HEYKELİNİ DİKTİLER 225

SAVAŞA SON VEREN KAÇIŞ: SELANİKLİ’NİN FİLİSTİN FİRARI 243

VATAN TOPRAĞINI DÜŞMANA ALTIN TEPSİ İÇİNDE TESLİM EDEN, KENDİSİ DE GÜLEREK TESLİM OLAN, VE PADİŞAH'A DA "İLLA DA TESLİM OL" DİYEN ADAM: SELANİKLİ ATATÜRK 254

İNGİLİZLER, BLACK JUMBO'YU 1913 YILINDA 32 YAŞINDAYKEN KEŞFETMİŞLERDİ 264

YUNAN’IN İZMİR’İ İŞGALİ, SELANİKLİ’YE “SANA BİR KAHRAMANLIK YAZDIK” DİYEN İNGİLİZLER’İN OYUNUYDU, BLACK JUMBO’YA BİR ZAFER HEDİYE ETMELERİ GEREKİYORDU 284

SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, İŞGALCİ İNGİLİZ'İN MASKELİ TAŞERONUYDU 297

CURZON İLE SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK’ÜN SİVAS KONGRESİ’NDEKİ AMERİKAN MANDASI OYUNU 311

SELANİKLİ ATATÜRK, KALİTESİZ DEĞİLDİ, ÇOK BECERİKLİ, MUHTEŞEM VE MUAZZAM, GÖZ KAMAŞTIRICI BİR HAİNDİ 324

İNGİLİZLER, “BLACK JUMBO” KOD ADLI AJANLARI SELANİKLİ ZAMPARAYI NASIL PARLATIP KAHRAMAN YAPTILAR? 337

İSTİKLAL HARBİ HİKÂYESİNİN UNUTTURULAN YÜZÜ 349

 

BAŞLARKEN

 

“Atatürk Vahdettin’e nasıl bakıyordu?”

Bir yazısında bu soruyu soran gazeteci-yazar Barış Terkoğlu cevap olarak şunları yazıyor:

“… Atatürk, … Nutuk’un daha başında, kendisini Samsun’a çıkan şartları anlatırken, Vahdettin’i es geçmedi: "Saltanat ve hilafet mevkiini işgal eden Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği alçakça tedbirler araştırmakta."

“Vahdettin’in İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nden olduğunu anlatan Atatürk, cemiyettekiler için eşsiz bir tespitte bulunuyordu:

"Bu isimden, İngilizlere muhip (İngilizsever) olanların teşkil ettiği bir cemiyet anlaşılmasın! Bence, bu cemiyeti teşkil edenler, kendi şahıslarını ve şahsi menfaatlarını sevenler ve şahıslarıyla menfaatlarının dokunulmazlığı çaresini Loyd Corc (Lloyd George) hükümeti marifetiyle İngiliz himayesini teminde arayanlardır."

"HAİN VAHDETTİN"

“Nutuk’ta Atatürk, Rıza Paşa Kabinesi’nde Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) olan Cemal Mersinli’nin oportünist sözlerini anlatırken, Vahdettin’e nasıl baktığını da özetliyordu: "Harbiye Nazırı, bu sözü telaffuz ettiği dakikada, yalnız bir zatın itimadına sahip bulunuyorlardı. O zat da, devlet riyasetini kirletmekte bulunan hain Vahdettin idi."

“Atatürk, Ankara ile İstanbul arasında kararsız kalan İzzet ve Salih Paşaları da acımasızca eleştirdi. Elbette seçim iki şehir arasında değildi. Milli Mücadele ile Vahdettin arasındaydı. Nutuk’ta öbür taraf "düşmanların elinde oyuncak bulunan Vahdettin" diye anlatılıyordu.

“Atatürk, Barış Konferansı’na Vahdettin’in heyetinin de çağrılmasına karşı da öfkeliydi. Açıklarken Vahdettin’in tarihi rolünü hatırlatıyordu: "Bütün menfaatlarını kirli bir tahtın, çürümüş, çökmüş ayaklarına sarılmakta, yalnız bunda gören Tevfik Paşa ve benzeri paşalardan meydana gelen Vahdettin heyeti…"

"ALÇAK VAHDETTİN"

“1 Kasım 1922’de, Saltanat’ın kaldırıldığı gün, Meclis’te, hanedanı "Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına el koymuşlardı ve bu tasallutlarını altı asırdan beri sürdürmüşlerdi" diye tarif etmişti.

“17 Kasım’da Vahdettin’in İngilizlerle kaçışı Nutuk’ta "Hain Vahdettin bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul'dan kaçıyor" başlığıyla yer buldu. Atatürk, Vahdettin’e yakışan bu son için çok ağır ifadeler kullandı: "Vahdettin gibi hürriyet ve hayatını milleti içinde tehlikede görebilecek kadar adi bir mahluk", "Teşekküre değerdir ki, bu alçak, kendisine miras kalan saltanat makamından millet tarafından düşürüldükten sonra, alçaklığını tamamlamış bulunuyor", "Aciz, adi, his ve idraktan mahrum bir mahluk, kabul eden herhangi bir yabancının himayesine girebilir", "Kıymetsiz hayatlarını iki buçuk gün fazla, sefilce sürükleyebilmek için her türlü aşağılığı mubah gören halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik", "mensup olduğu devlet ve milletin zararına da olsa şahsi vaziyet ve hayatlarından başka bir şey düşünemeyecek pespaye"…

“Atatürk’ün anılarında da Vahdettin geniş yer tutar. Veliaht Vahdettin’e Almanya seyahatinde refakat eden Atatürk, onun hakkında erken bir kanaate sahip oldu. İlk karşılaşmaları sonrası, Naci Paşa’ya, "Zavallı, bedbaht, acınacak", "Bu zavallı yarın padişah olacaktır, kendisinden ne beklenebilir" şeklinde tespitlerde bulunmuştu. Bir başka görüşmelerinde memleketi kurtarma fikrine "ben her şeyden evvel İstanbul halkını doyurmak mecburiyetindeyim" yanıtını alınca, edebi bir benzetme yaptı: "Tilki tabiatında her entrikacının her gün şahidi olduğum yüzlerce örneklerinden biri karşısında bulunduğuma büyük üzüntüyle kani oldum."

"SOYSUZ VE ADİ VAHDETTİN"

“Özetle, Atatürk’e göre Vahdettin, "hain, devlet başkanlığını kirleten, soysuz, alçak, menfaatçi, düşmanın elinde oyuncak, kirli tahtta oturan, adi mahluk, alçak, aciz, pespaye, sefil, zavallı, acınacak, tilki tabiatındaki entrikacı…" sıfatlarıyla tanımlanır.”

(https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/baris-terkoglu/hain-alcak-adi-soysuz-vahdettin-2148889)

*

Selanikli Mustafa Atatürk, Padişah Vahideddin hakkında konuşurken fazla ileri gitmiş ve bu arada farkında olmadan kısmen kendisini tarif etmiş.

Aynaya bakarak konuşmuş olduğunu varsayabiliriz. Söylediklerinin bir bölümü kendisinin üzerine cuk diye oturuyor.

Selanikli’yi niteleyecek kelimeleri biz bulup seçmek istesek bu kadar başarılı olamayız. İhanet ettiği padişah Vahideddin hakkında bu ifadeleri kullanarak bizi zahmetten kurtarmış.. Onu hangi kelimelerle anmamız gerektiğini sayesinde biraz biliyoruz.

Psikologların “kaygıyla bilinçsiz başa çıkma yolları”ndan biri olarak gösterdikleri “yansıtma” (projection) tavrını sergilemiş.. Böylece, (psikoloji bilimi açısından) kurnaz fakat bilinçsiz bir adam olduğunu ispatlamış:

Yansıtma (projection): Bireyin kendisinde bulunan kusurları başkalarında görme davranışına yansıtma adı verilir. Başkalarına hiç yardım etmeyen ve sürekli kendi çıkarını gözeten bencil biri, “Herkes kendi başının çaresine bakıyor, kimse bir diğerine yardım eli uzatmıyor,” diyerek, etrafındaki kimseleri suçlar. Birey, yansıtma yoluyla kendisinde bulunan olumsuz yönleri “zorunlu ve gerekli” imiş gibi gösterir. Kendisinde bulunan kötü özellikleri başkalarında görerek birey kendini, olumsuz özellikler açısından başkalarından farklı görmez. Birey yansıtma davranışında bulunarak, “Ne yapayım, herkes böyle, ben de böyle olmak zorundayım; böyle davranmam yaşamın zorunlu bir sonucu, benim elimde olan birşey yok” mesajını verir.”

(Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı, 15. b., İstanbul: Remzi Kitabevi, 2006, s. 303.)

*

Bunları fanatik bir Osmanlı ve Vahideddin taraftarlığının sonucu olarak söylüyor değiliz.

Sırtımızı resmî ideolojiye dayamış olmanın keyfini sürmekle de (elhamdülillah) bir ilgimiz ve ilişiğimiz yok. Yazarken rahat değiliz, risk alıyoruz, başımıza ne geleceğini bilmiyoruz. (Fakat geçmişte gelmiş olanlardan dolayı bazı tahminlerde bulunabiliyoruz.)

Yaptığımız işin maddî ve dünyevî hiçbir getirisi yok, risk ise dağlar gibi.. Fakat vicdanımız bizi, merhum Mehmed Akif gibi “Zulmü Alkışlayamam” demeye zorluyor:

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım! ...

-Boğamazsın ki!

-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.

Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!

Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!

Adam aldırma da geç git!, diyemem aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!

Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...

İrticanın şu sizin lehçede ma'nası bu mu?

Padişah Vahideddin, Selanikli Mustafa Atatürk’ün sövüp saymalarını hak eden karaktersiz bir adam olsaydı, (dünyada örneği sık görülen) tahtını ve koltuğunu kaybetmiş yöneticiler gibi yanında servet götürür, Avrupa’nın “özgür ve çağdaş” ortamında keyfine bakardı.

Borçlu ölmez ve tabutuna haciz konulmazdı.

Yine, eğer karaktersiz bir adam olsaydı, Selanikli’nin kendisi için söylediklerinin yüz mislini ona karşı söyler, bildiği bütün ayıp ve kusurlarını sayıp dökerdi.

Ki ayıp ve kusur bakımından Selanikli maşallah olağanüstü zengindi.

*

Selanikli Mustafa Atatürk’ün mağdur padişah Vahideddin hakkında söyledikleri, Barış Terkoğlu’nun aktardıklarından ibaret değil.. Şunu da demiş bulunuyor:

“O Vahdettin ki ecnebi hükümetlerin yüzüncü derece aletleriyltemas arayarak, devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu, …”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul: Sena Matbaası, 1980, s. 173.)

Devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışmak ne zaman suç olmuştuysa?!

Selanikli’nin kendisi, şahsî saltanatı için ecnebi (yabancı) devletlerin ve hükümetlerin “alet”leriyle temasa geçmiş, devleti durumundaki Osmanlı İmparatorluğu’na onlarla birlikte tuzak kurmuştu. Söz konusu “alet”ler arasında ajanlar da yer alıyordu.

Bu sayede, söz konusu devlet ve hükümetlerin desteğini arkasına almayı başardı..

Bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirecekti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Evet, Selanikli’nin temas kurduğu “alet”ler arasında ajanlar da vardı. Meşhur Lawrence, Robert Frew ve Aubrey Herbert, bu ajanlar arasında yer alıyor.

Elinizdeki mütevazı kitapta, özellikle, Selanikli’nin söz konusu ajanlarla olan ilişkileri üzerinde durulmaktadır.

Daha yetkin, kapsamlı, kâfi ve vâfi çalışmalar için özendirici bir adım olabilirse hedefine ulaşmış olacaktır.


EBU HANZALA HALİS BAYANCUK: İDRAK DE NOKSAN, EDEP DE

  Ebu Hanzala Halis Bayancuk, İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat ’ından okuyarak sözlerini şöyle sürdürüyor: “(İmam-ı Rabbanî mektubunda) Devam e...