E-KİTAP: AK PARTİ VE FETÖ: NE İSTENİLDİ DE VERİLMEDİ?

 

https://archive.org/details/ak-parti-ve-feto-ne-istenildi-de-verilmedi


AK PARTİ VE FETÖ:

NE İSTENİLDİ DE VERİLMEDİ?

 

Dr. Seyfi SAY

 

 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: FETÖ’DEN (FETHULLAHÇI TAKİYYE ÖRGÜTÜ’NDEN) İSTENEN

FETHULLAH GÜLEN’İN MASUMİYETİ 6

DERİN DEVLET VE FETÖ 16

LAİK (SİYASAL DİNSİZ, SİYASAL İSLAMSIZ) KEMALİST DÜZEN VE FETÖ (FETHULLAHÇI TAKİYYE ÖRGÜTÜ) 20

FETÖ VE MİT 24

“TSK’YA KUMPAS” SÖYLEMİNİN ZAAFLARI 31

YABANCI AĞA, YERLİ-MİLLİ KÂHYA VE PARALEL MARABA 43

FETHULLAH’IN VEBALİ 48

FETHULLAHÇI TAKİYYE ÖRGÜTÜ (FETÖ) VE ATATÜRKİZM 50

AK PARTİ - FETÖ KARDEŞLİĞİ SÜRERKEN YAZILMIŞ SATIRLAR 59

“DERİN HÜSEYİN”İN MISIR’DAKİ SİNSİ SİSİ DARBESİ İÇİN FETHULLAHÇILAR ADINA YAZDIKLARI 62

MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE’NİN DÜDÜKLÜ TENCERESİ (YA DA SOSYOLOJİZMİ) 69

FETHULLAHÇI TAKİYYE KAFASINDAN LAİK ZULÜM TAVSİYESİ 75

KASETLERİN HESABI NİÇİN SORULMUYOR? 78

15 TEMMUZ’A DAİR ÜÇ SENARYO 79

 

İKİNCİ BÖLÜM: FETÖ’NÜN İSTEDİĞİ

DIRAHŞAN KOMEDYA 84

FETHULLAH’I DOĞRU ANLAMAK VE ADİL YARGILAMAK 92

FETHULLAH GÜLEN’İN “ELEŞTİREL BİR TAHLİL” (KRİTİK-ANALİTİK DÜŞÜNME) DEVRİMİ 121

BAZI FETÖ'CÜLERDEKİ (HÜKMÜ KÜFÜR OLAN) İTİKADÎ SAPMA 131

ABANT PLATFORMU’NUN DİNDE REFORMU: TECDİD 134

ABANT ZIRVALARI: ALLAH’IN HAKİMİYETİ - MİLLETİN HAKİMİYETİ TAKSİMİ 138

ABANT PLATFORMU FACİASI: EVET, AKLINIZI KULLANIN! 142

İBRAHİMÎ DİNLER ÇELİŞKİSİ 146

DİNLER YA DA HİNLER ARASI DİYALOG 152

FETHULLAH GÜLEN YİNE ÇARPITIYOR (CEMAATİ TERK MESELESİ) 158

CEMAATİN RÜYASI (YA DA GÜLEN FIKIH USULÜNÜ NE KADAR BİLİYOR?) 164

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: FETHULLAHÇI AK PARTİLİLİK YA DA AK PARTİLİ FETHULLAHÇILIK

FETHULLAHÇILIKLA ERDOĞANCILIK ARASINDA 173

İKTİDAR SAHİPLERİNİ AKLAMAK İÇİN DİNÎ HAKİKATLERİ SULANDIRMAK 178

ALDANMAYANLAR DA VARDI! 191

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİ BIRAKIP İSLAM DEVLETİNİ SORGULAMAK 197

DEVLETİ YIKMAK 218

GÜZEL AHLÂKI VE İRFANI KENDİSİNDEN MENKUL 229

FARUK BEŞER’İN AKREDİTE ŞEHİTLİK YORUMU 237

 “FETHULLAH GÜLEN FIKHI”NDAN KURTULAN FARUK BEŞER, “RECEP TAYYİP ERDOĞAN FIKHI”NDAN NE ZAMAN KURTULACAK? 260

FARUK BEŞER VE İSLAMCILIK 265

MEVCUT MİLLETVEKİLİ YEMİNİ ANAYASA’YA AYKIRIDIR, DEĞİŞTİRİLMELİDİR! 279

FARUK BEŞER, BEŞER ŞAŞAR 292

İLAHİYATÇILARIN “SAVAŞ”I 296

DOĞRUYU EKSİK VE YANLIŞ ANLAŞILMAYA AÇIK BİÇİMDE SÖYLEMEK 304

FARUK BEŞER’İN HAYALİNDEKİ CİHATSIZ HİLAFET 309

15 TEMMUZ’U SORGULAMAK 311

ÜMMET, CEMAAT, FIRKA, İSLAM BİRLİĞİ VE LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET 317

İBLİS’İN HİLELERİ, FARUK BEŞER VE ERDOĞAN 323

GEÇMİŞİ KURCALAMAK 330

“FETHULLAH GÜLEN FIKHI”NIN PEŞİNİ BIRAKTI, “FARUK BEŞER FIKHI”NI İNŞA YOLUNDA 336

FARUK BEŞERGİLLER, HİKMET VE İRFAN 343

DERİN DEVLETİN ( DERİN İHANETİN) SURET-İ HAKTAN GELME OYUNLARI 347

DÜŞENE VURAN ÇOK OLUR 352

FETÖ’CÜ “HOŞGÖRÜ VE SEVGİ DİSTRİBÜTÖRLÜĞÜ”NE KARŞI AK PARTİ TİPİ “AHLÂK VE İRFAN PAZARLAMACILIĞI” 356

 

BİRİNCİ BÖLÜM

FETÖ’DEN (FETHULLAHÇI TAKİYYE ÖRGÜTÜ’NDEN) İSTENEN

 

FETHULLAH GÜLEN’İN MASUMİYETİ

 

Sene 2012’ydi.

Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Arena stadında düzenlenen görkemli ve kalabalık Türkçe Olimpiyatları etkinliğine katılıp Pensilvanya’daki Fethullah “Hocaefendi”ye “Yurda dön, bitsin bu hasret!” çağrısı yaptığı yıldı.

Fethullah Türkiye’ye dönmeyecekti, fakat Haziran’da yapılan bu çağrının üzerinden üç ay geçtikten sonra Financial Times’te, o günlerin tartışılan bir filmine ilişkin bir yazı kaleme alacaktı.

Konu edindiği film, yahudi asıllı Amerikan film yapımcısı Sam Bacile’nin ‘Müslümanların Masumiyeti’ adlı filmiydi..

Filmin yapımcısı Bacile, Amerikan Wall Street Journal gazetesine verdiği demeçte, “İslam kanserdir, Müslümanlar da yok edilmesi gereken böceklerdir. Bu film ile İslam’ın nefret içerikli bir din olduğunu göstereceğim” ifadelerini kullanmış bulunuyordu

Film, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i ve İslam dinini küçük düşürüyor olması gerekçesiyle Mısır, Libya, Tunus ve Gazze’de protesto edilmişti.

Ancak, Türkiye’den ya da Türkler’den herhangi bir tepki gelmemişti. Bu tepkisizliğin bir istisnası vardı: Fethullah Gülen.

O, tepki vermişti.

*

Ancak, Fethullah’ın tepkisi filme değildi, filme tepki gösterenlereydi.

Bunun üzerine biz de Fethullah’a tepki olarak konuyla ilgili düşüncelerimizi internet ortamında paylaşmıştık.

Aşağıda okuyacağınız satırlar o zaman kaleme alındı.

Fethullah’ın yazısı için “Yanlış bir zeminde yayınlanmış, yanlış akıl yürütüşlere dayalı bir yazı” değerlendirmesini yapmıştık.

*

Vikipedi, söz konusu film hakkında şu bilgileri veriyor:

“Müslümanların Masumiyeti, Sam Bacile takma adıyla Nakoula Basseley Nakoula tarafından yazılan ve yönetilen 2012 yapımı İslam karşıtı kısa bir 14 dakikalık videonun iki versiyonu, Temmuz 2012'de YouTube’a "Muhammed'in Gerçek Hayatı" ve "Muhammed Film Fragmanı" başlıkları altında yüklendi. Arapça dublajlı videolarEylül 2012'nin başlarında yüklendi. Oyuncuların bilgisi olmadan, post-prodüksiyon aşamasında dublaj yoluylaİslam karşıtı içerik eklendi.

“Videonun bazı bölümlerinin İslam peygamberi Muhammed’e hakaret olarak algılanması, 11 Eylül'de Mısır'da videoya karşı gösterilere ve şiddet olaylarına yol açtı ve bu olaylar diğer Arap ve Müslüman ülkelerin yanı sıra bazı batı ülkelerine de yayıldı. Protestolar yüzlerce yaralanmaya ve 50'den fazla ölüme neden oldu. Videonun katılımcılarının cezalandırılmasını isteyen fetvalar yayınlandı ve Pakistan hükümeti bakanı Gulam Ahmed Bilour, yapımcı Nakoula'nın öldürülmesi için ödül teklif etti.  Film, ifade özgürlüğü ve internet sansürü hakkında tartışmalara yol açtı.”

(https://en.wikipedia.org/wiki/Innocence_of_Muslims)

Fethullah’ın yazısı şu cümlelerle başlıyordu:

“Müslümanlar her gün şöyle dua eder: Allah’ım, bizi doğru yolda tut. Bu dua bizim aşırı uçlardan uzaklaşmamıza ve hayatlarımızda bir denge tutturmamıza yardım eder.”

Doğal olarak burada, Fatiha Suresi’ndeki “Bizi doğru yola ilet” duası aktarılmaktadır.

Duanın Fatiha’daki devamı, hadîslerde belirtildiği şekilde, “aşırı uçların” Yahudiler [gadap olunanlar] ile Hristiyanlar [dalalete düşenler] olduğunu ortaya koymaktadır.

Ancak, Fethullah Gülen’in burada gördüğü “denge”, Fatiha Suresi’nde anlatılan denge değil, çok farklı birşeydi. Bir tür pasifizmdi.

Ayrıca, dengesizler olarak hedef aldığı kitle de Yahudiler ile Hristiyanlar değildi, dinlerinin hakarete uğramasını içlerine sindiremeyen Müslümanlardı.

*

Fethullah şunu diyordu:

“Tepkisel içgüdülerimizin rehinesi olmamalıyız ama aynı zamanda değerlerimizin ve inançlarımızın sistematik bir şekilde aşağılanmasının karşısında tamamen sessiz de kalmamalıyız. Bu iki uç arasındaki denge, Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in (sas) mirasına karşı gösterilen hakaretlere verilen şiddet dolu tepkilerle bozuldu. Bu şiddet içeren tepkiler yanlıştı ve bizi doğru yoldan saptırdı. Müslümanlar, Peygamber’e (sas) karşı yapılan bu saldırılara tepkisiz kalmamalılar. Aksine en büyük hassasiyeti göstermeliler ve temkinli olmalılar. İslam’ı aşağılayanlar Müslümanları olumsuz bir şekilde tanıtmaya çalışıyor olabilirler, böylece Müslümanların ayrımcılığa uğramalarını, izole edilmelerini, kovuşturulmalarını ve sınır dışı edilmelerini meşru göstermek isteyebilirler. Müslüman dünyasında kasıtlı bir şekilde karmaşa başlatmak yeni bir husus değildir. Geçmişte kutsal değerlerimize karikatürlerle saldırılmıştı. Bugün bir film ve yine bir Fransız dergisindeki karikatürlerle saldırılıyor. Yarın başka araçlar kullanılabilir. Müslümanlar aldanmamalı ve bu kandırmacaya inanmamalılar. Aksine şiddete başvurmak noktasında kolay kışkırtılanları engellemek ve durdurmak için açıklamalarda bulunmalılar.”

Kabul etmek gerekiyor ki, Fethullah usta bir hatip, usta bir yazar.. İşi, tereyağından kıl çeker gibi, “hakaretçiler”in şiddet eylemlerine maruz kalmamaları için yine Müslümanlar’ı istihdam etme noktasına getirip bağlıyor.

Bize düşen görev şuymuş, “kolay kışkırtılanları engellemek ve durdurmak için açıklamalarda bulunmak”.

Böylece iş, dönüp dolaşıp, filme tepki göstermekten, tepki gösterenlere tepki göstermeye gelip dayanıyor.

Bu arada Fethullah Gülen, Batı ülkelerinde yaşayan Müslümanlar’a “korku vermekten” de geri kalmıyor:

“İslam’ı aşağılayanlar Müslümanları olumsuz bir şekilde tanıtmaya çalışıyor olabilirler, böylece Müslümanların ayrımcılığa uğramalarını, izole edilmelerini, kovuşturulmalarını ve sınır dışı edilmelerini meşru göstermek isteyebilirler.”

Sanki zaten ayrımcılığa uğramıyor, izole edilmiyorlarmış gibi..

Kaldı ki, Batı ülkelerinde yaşayan Müslümanlar, İslâm ülkelerinde yaşayan Müslümanların tepkilerinden niçin sorumlu olsunlar ki?!..

Fakat mesele sadece bu da değil, ortada bir hakaret varsa, bunun kendi cinsinden bir bedeli olmalıdır. Ceza, amelin cinsinden olmalıdır.

Ancak, bir müslüman tutup, haşa Hz. İsa’ya dil uzatamaz. Onların papa’sına vs. dil uzatmak da, Himalaya ile foseptik çukurunu eşdeğer görmeye benzer.

*

Diyelim ki Fethullah Gülen’e birisi sövdü, yapacağı en doğal şey, mahkemelerde hakaret davası açmak, kendisine söven kimsenin maddî ve manevî tazminat cezasına mahkum edilmesini istemektir. Bu onun, en doğal kişilik hakkıdır.

Bu iş için mahkemeye başvurduğunda, şayet hakim ona, “İyi de kardeşim, fikir özgürlüğü var” diyorsa, onunla alay ediyor demektir.

Eğer buna bir de, “Sen kendini iyi anlatamamışsın, kendini iyi tanıt” lafını eklerse, iki kere alay ediyor demektir.

İşte Batılılar bize tam da bunu diyorlar.

Bir başka örnek: Namuslu bir kadına yakışıksız ithamda bulunan kişiye verilecek “adil” ceza, ona herkesin içinde 80 sopa vurulması ve şahitliğinin artık ebediyen kabul edilmemesidir.

Burada yapılması gereken şey, söz konusu namuslu kadına, “Sakin ol, tepkiselliğinin rehinesi olma, namuslu olduğunu iyi anlat, hatta bu konuda gazetelere yazı yaz. Sen kendini iyi anlatamamışsın” demek olamaz.

*

Bir cinayete, bir günaha razı olan, ona ortak oluyor demektir. Hele sebep oluyor, ona zemin hazırlıyorsa, zaten ortaktır.

Şu çok açık: Söz konusu film dolayısıyla Amerikan devleti ve hükümeti kesinlikle sorumludur. Buna izin verdiği, engel olmadığı, cezalandırmadığı için o rezalete ortaktır.

Burada, “İyi ama Obama’ya da hakaret ediliyor” denilemez. Bir insanın bir kimseye, kendisine hakaret etme iznini vermesi, başkaları için, aynı şekilde hakarete katlanma yükümlülüğü üretmez.

Bir insanın kendi kişilik haklarını korumaması, başkalarından da aynı şeyi yapmalarını isteme hakkını ona vermez.

Ancak, Fethullah Gülen böyle düşünmüyor. Tutup, “ortak akıl bilgeliği” edebiyatı yapıyor:

“Peygamber’le ilgili olumsuz bir yorum -bu ne olursa olsun- bir Müslüman’ın derin bir üzüntü hissetmesine neden olur. Bu üzüntünün nasıl ifade edildiği ise bir başka konudur. Bireylerin sorumsuz davranışları İslam’ın imajına zarar verir ve savundukları bu geleneğin yıkılmasına sebep olur. Böyle bir durumda tüm Müslümanların hakları, Allah, Kur’an ve Peygamber söz konusu olacağı için, kimse sorumsuzca davranamaz. İnsan, her bir hareketinin muhtemel sonuçlarını çok iyi değerlendirmeli ve ortak aklın bilgeliğine başvurmalıdır.”

İyi güzel de, İslâm’ın imajı böyle mi korunur! Hz. Peygamber s.a.s.’e hakaret ediliyor, sen hâlâ tutmuş imajdan bahsediyorsun! Ortada imaj mı kalmış! Şu çok açık ki sen, gerçekte kendi imajının derdindesin..

Neymiş, biz Hz. Peygamber s.a.s.’i “dünyaya hakkıyla tanıtamamışız”:

 “Müslümanlar olarak kendimize sormamız gereken soru şudur: Biz İslam’ı ve Peygamber’i dünyaya hakkıyla tanıtabildik mi? Peygamber’in örneğine uyup onu hayranlık uyandırıcı bir şekilde tanıtabildik mi? Sadece sözlerimizle değil, hareketlerimizle de bunu amaçlamalıyız.”

Senin elini tutan mı var, bunu niye yapmıyorsun? Niye tutup Financial Times’te masal okuyacağına Hz. Peygamber s.a.s.’i anlatmıyorsun?!

Vatandaş Financial Times’ta Hz. Peygamber s.a.s.’i anlatmak yerine, başka birşeyi anlatıyor:

“Eğer İslam denildiğinde insanların aklına ilk gelen intihar bombacılarıysa, onlarda nasıl İslam’la ilgili olumlu fikirler oluşabilir? Masum sivilleri öldürmek tarih boyunca Müslümanların maruz kaldığı barbarlıktan farklı mı gerçekten? Bu rezil filmle hiçbir alakaları olmayan Libya’daki Amerikan elçiliğine saldırmanın, elçiyi ve elçilik görevlilerini öldürmenin ne gibi bir mantığı olabilir? Eğer bu saldırıların arkasında Müslümanlar varsa, bu Müslümanlar İslam’ın ne olduğundan tamamen habersiz olmalılar ve İslam adına en büyük suçu işliyorlar.”

Aferin, senden de bu beklenirdi! İntihar bombacılarını hatırlatmak… Tabiî Batılılar’ın ve İsrail’in intihar bombacılarına ihtiyacı yok. Onların sadece bombaları var.. Daha fazlasına ihtiyaç duymuyorlar.

Bombalar, ona eşlik eden “intiharcılar” bulunmadığında, masum hale mi geliyorlar?..

Sen neden ABD’nin ve İsrail’in yağdırdığı bombaları hiç diline dolamıyorsun?..

*

Bitti mi?.. Hayır, Fethullah Gülen bir de “tutarlılık” dersi veriyor ki, ne yenilir, ne yutulur:

“Bir Müslüman, her zaman hilesiz olmalıdır ve hareketlerinde ve sözlerinde tutarlı olmalıdır. Hıristiyanların, Yahudilerin, Budistlerin ve diğerlerinin kutsal değerlerine kendi dinine ve değerlerine karşı gösterilmesini beklediği saygıyı göstermelidir.”

Bu halinle sana bir de “hocaefendi” diyorlar, kendine hocaefendi dedirtiyorsun. Söylediğin lafı, daha doğrusu gafı ise, Yozgat’ın bilmem hangi köyündeki Çoban Feyzullah’tan bile duyamazsın.

Daha şunu bile anlayamamışsın ki, farklı bir din mensubundan kendi kutsal değerlerimize saygıyı değil, sadece hakaret etmemesini bekleyebiliriz. Mesela, Müslümanlar olarak, gâvurdan Hz. Peygamber s.a.s.’e salavat getirmesini isteyemeyiz, saygı göstermesini de bekleyemeyiz. Ancak, hakaret etmeme yükümlülüğü vardır.

Aynı şekilde biz de, Hristiyan’ın, Yahudi’nin, ya da Budist’in her “kutsal değer”ine saygı göstermek zorunda değiliz. Hakaret etmeyiz; o başka birşey. Onların putlarına sövmeyiz, ama saygı da göstermeyiz.

Tam aksine, onların putlarına saygı göstermek küfürdür.

Daha neyin iman, neyin küfür olduğunu bile ayırabilmekten aciz değilsen, nedir bu sözler?..

*

Ve bu Fethullah Gülen, bu haliyle çıkıp güya Müslümanlar’ı temsilen Financial Times’te yazı yayınlatıyor.

Daha makul görünen şu son ifadeleri, boş bir temenni ile Müslümanlar’ı oyalamaya çalışmaktan ibaret:

“Müslüman, tepkisini gösterirken doğru olan “orta yoldan” ayrılmamalıdır. Toplumun kolektif vicdanına ve uluslararası topluma seslenerek birçok doğru tepki biçimi bulunabilir. Şiddeti kışkırtmayı amaçlayan nefret konuşmaları, ifade özgürlüğü ilkesini suiistimal etmektedir. Başkalarının haklarını, onurunu ve özgürlüğünü çiğnerken bir yandan da korkunç silahlarla dolu bir çağda insanlığı çatışmaya doğru itmektedir. Bu tür kışkırtmalara kanmaktansa, İslam İşbirliği Teşkilatı ya da Birleşmiş Milletler gibi ilgili uluslararası kurumlara seslenilmeli, onlardan bu tür nefret konuşmaları vakalarında müdahale etmeleri ve kınamaları istenmeli. Sadece Hazreti Muhammed’e (sas) değil, tüm saygıdeğer dinî önderlere karşı gösterilen saygısızlıkları engellemek için gereken her şeyi yasalar çerçevesinde yapabiliriz. Peygamber’e yöneltilmiş bu saldırılar kınanmalıdır fakat doğru cevap şiddet değildir. Şiddet göstermek yerine tüm dinlerin kutsal değerlerine saygı gösterilmesi için sürekli bir çaba içinde olmalıyız.”

Sonunda fatura yine biz Müslümanlar’a çıkıyor: Tüm dinlerin kutsal değerlerine saygı gösterilmesi için sürekli bir çaba içinde olma borcu..

Bu borcu da nerden çıkarıyorsun ki?..

Neden, “Bir müslüman zaten başkalarının putlarına sövmez” demiyorsun da, sanki bu yetmiyormuş gibi, ayrıca bir de “saygı” yükümlülüğü icat ediyorsun?!..

Başkasının putuna neden saygı gösterecekmişim?.. Saygı gösterilmesi için neden uğraşacakmışım?..

Biz Müslümanlar, gâvurlardan Peygamber Efendimiz s.a.s.’e saygı göstermelerini beklemiyoruz, onlardan istediğimiz şey sadece hakaret etmemeleri.

Fakat onlar, bunu fikir özgürlüğü kabul ediyorlar. Öyle ki, Fethullah Gülen’in hatırı için bu “özgürlüklerinden” taviz verecekleri de yok.

Ama, Fethullah Gülen gibi isimlere gazetelerinde yazı yazdırıp bize ayrıca bir de kendi “kutsal değerlerine saygı” vazifesi yüklemeyi de ihmal etmiyorlar.

Hem de, sanki bu, bizim dinimizin bir gereğiymiş gibi göstererek..

Yazık ki, “Dinime dahleden bari müselman olsa” diyen şeyhülislâmlarımız artık yok.

Financial Times‘te yazan “hocaefendi”ler var..


SELANİKLİ ATATÜRK’ÜN SON MODEL CÜBBELİ MEDDAHI

 








Cumhuriyet tipi saray dalkavuğu Cübbeli Ahmet’in bir zamanlar Habertürk TV’nin Türkiye’nin Nabzı Özel programında söyleyip de Odatv tarafından yazıya aktarılmış olan tarihî ve efsanevî açıklamalarının bir bölümü Selanikli Mustafa Atatürk’le ilgili.

Sözleri şöyle:

“Ben Atatürk’e hiçbir zaman dindar, namazlı abdestli adam demiyorum. Bu kişi vatanın kurtarılmasında çok büyük emek ve hizmetler sarfetmiş. Vatanın kurtarıcısı Cumhuriyetin kurucusu diyorum. Aleyhinde konuşmamak lazım diyorum. … Elmalılı Hamdi Yazır’a tefsir yazdırması, Buhari‘yi tercüme ettirmesi. Bana karşı olanlar” kötü niyetle tercüme ettirdi” dediler. Ben de “şu anda kadınlarımız çarşaf giyiyorlar. Ben de gidiyorum Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirine… Atatürk buna müdahale etmemiş. Şimdi bile Diyanet Buhari‘yi tolere edemiyor. Atatürk tümünü tercüme edene dememiş, ‘şu hadis ne biçim hadis’ dememiş. Biz bunlardan din adına yararlanıyoruz. Şu andaki ilahiyatçıları Atatürk’ün yazdırdığı tefsirlerle susturuyorsunuz.”

“Devleti kurucu olarak Selçuklu’nun, Osmanlı’nın devamı görüyorum. Rejimler, hükümetler değişebiliyor. Evvelce zina yasaktı bu hükümet zamanında serbest oldu. Faize karşıyım. Hükümetle devleti eş görmeyelim. Devlet hepimizin devleti, sahip çıkalım. İstediğimizi seçelim, seçtiğimiz adamlar da kanunları değiştirsin.

“Türkçe Kuran‘la namaz, ezan bizi rahatsız ediyor. Öyle laflar var o tarafa delil, öyle laflar var bize delil oluyor. Atatürk zaten kurucu başkan. Cumhuriyet rejiminin kurucusu. Kurucu başkanın aleyhine konuşmak, onu yıpratmak, uğraşmak ne İslamiyet’in razı geldiği bir şey olamaz. Bir tanesi kalktı ‘Atatürk hafızdı’ diyor. Şimdi hafız demeye de lüzum yok, içki içmiyordu demeye lüzum yok.”

(https://www.odatv.com/siyaset/imam-hatiplerden-ateist-ve-deist-olanlar-cikti-176642)

Bu dalkavuk, derini ve yüzeyseliyle devleti ve kanunları, o kanunları uygulayacak kolluk güçlerini ve yargıyı arkasına almış olarak konuşuyor.

Yani kendisi, Don Kişot gibi zırhlı.. Elinde telgraf direği uzunluğunda bir mızrak, belinde keskin kılıç, altında yürük at, üzerinde silah olarak değnek bile bulunmayan zırhsız ve savunmasız, bir “koruma kanunu” marifetiyle silahsızlandırılmış, elleri ayakları kelepçelenmiş insanlara meydan okuyor.

*

Başlığa “Selanikli Atatürk’ün son model Cübbeli meddahı” yazmış olmamıza bakmayın, aslında o, Selanikli’ye değil, Selaniklicilere, Atatürkistlere (ata tür kistlere) / Kemalistlere yalakalık yapıyor.

Ali Rıza ile Zübeyde’nin oğlu rakısever Kemal ölmüş gitmiş, kendisine hayrı yok, Cübbeli’ye nerden ve nasıl hayrı dokunsun!

Fakat milletimizin Atatürkist eğitim sistemi marifetiyle cahil bırakılmış, yanlış bilgilendirilmiş, işin içyüzünü bilenlerin zorbalıkla, suikastlerle, haksız suçlamalarla susturulmuş, hakkı söyleyenlerin ezilmiş, eline imkân ve fırsat geçen bazı müslüman evlatlarının da kendilerinin ve çoluk çocuklarının istikbali putu için düzene ayak uydurmuş olmaları yüzünden, aslında güçsüz ve zavallı durumdaki bir Atatürkist azgın azınlık Türkiye’nin derinliklerinde ipleri ellerinde tutmaya devam ediyorlar.

Bazen tehditle, bazen de (zulalarındaki sihirli kasetler gibi etkileyici ve ikna edici materyallerle) birilerini koyun sürüsü gibi güdüyorlar.

Dolayısıyla, Cübbeli tipi fırıldakların Atatürkçülüklerinin mezardaki ölü Atatürk’e bir faydası yoksa da, ne yapacakları belli olmayan azgın derin Atatürkistlere “Agalarım, vallaha da billaha da size biat ettim, Atatürk’ünüze iman ettim, n’olur bana dokanmayın, kurbanınız olirem, elinizi ayagınızı öpirem. Hemi de Mustafa Kemal’in kabak kafalı askerlerinden olmaya, laiklik (siyasal dinsizlik) hesabına Siyasal İslamcılara (Hepsini Vehhabîlik çuvalına doldurarak) saldırmaya hazirem” mesajı vermelerini sağlıyor.

Bu şeytanî dayanışmanın gerisindeki mantığı Hz. İbrahim aleyhisselam kendi zamanındaki batıl ehline şu şekilde açıklamış durumda:

“Ve (İbrâhîm onlara) dedi ki: “(Siz) ancak dünya hayâtında aranızdaki muhabbet(e vesîle olmasın)dan dolayı, Allah'tan başka birtakım putları (ilâh) edindiniz. Sonra kıyâmet günü bazılarınız bazınızı inkâr edecek ve birbirinizi lâ'netleyeceksiniz. Varacağınız yer ise ateştir; (o gün artık) sizin için hiçbir yardımcı da yoktur!” (Ankebut, 29/25)

*

Cübbeli'nin yukarıda aktardığımız sözleri çerçevesinde önce Selanikli Mustafa Kemal‘in vatanı niçin ve nasıl kurtardığını  ayrıntılı bir biçimde tartışmak gerekir.

İşin aslı özetle şu: Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri olan İngiltere, Fransa ve İtalya, vatanı Osmanlı Devleti’nden ve Türk milletinden kurtarıp, adamları Selanikli Mustafa Atatürk’e verdiler.

Bunu ben mi diyorum?.. Hayır, Selanikli Mustafa Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü diyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

“Osmanlı Devleti’ni içerden yıkma” operasyonunun başarısı için Selanikli Atatürk’e bir “vatanı kurtarma tiyatrosu” oynatılması gerekiyordu, filmin (ya da tiyatronun) “kötü adam”ı olma şerefi Yunanistan’a bahşedildi.

Parasız oyunculuk olmuyor, perde kapandıktan sonra Yunanistan’a da ücret olarak 12 Adalar ve Batı Trakya bırakıldı. 

Ayrıca muzaffer komutan Selanikli Mustafa Atatürk, paçoz Yunanistan’dan tek kuruş savaş tazminatı almadı. 

“Anadolu’da döktüğünüz kan, yaptığınız tecavüzler helal ü hoş olsun” demeye getirdi. Bu neyin cömertliğiydi, nerden icab etmişti? 

Bu yetmiyormuş gibi sonra da Venizelos’u memlekette alayıvala ile ağırladı. 

(Zavallı İran bile, ABD ile kapışmasının ardından 300 milyar dolar savaş tazminatı talep edebilmiş durumda.)

*

Atatürk’ün tefsir (Hak Dini Kur’an Dili) yazdırması ve Buharî‘yi tercüme ettirmesine gelelim..

Niyetinin ne olduğunu, Kâzım Karabekir‘in ifadelerinden biliyoruz. “Evet Karabekir, Arap oğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’ân’ı Türkçe'ye çevirttireceğim. Ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler” demişti.

Hadîs kitaplarımız genelde “Ameller niyetlere göredir” hadisiyle başlar. Çünkü niyet işin başıdır. Cübbeli sefalet daha bunu bile kavrayamamış, vıdı vıdı edip duruyor.

Atatürk aleyhinde konuşmamak lazımmış.. Peki bay dalkavuk, neden, “Mustafa Kemal’in de Peygamberimiz s.a.s. aleyhinde böyle konuşmaması lazımdı” diyemiyorsun?

Çünkü, önlerinde şaklabanlık yaptığın kişiler, şayet böyle konuşursan, sana televizyon ekranlarında sululuk yapma fırsatı vermezler.

Bunu gayet iyi biliyorsun.

O yüzden, karşılarında bin türlü takla atıyor, amuda kalkıyor, kaşını gözünü oynatarak komiklikler yapıyor, salaş salçalık ve sululuğun dibini buluyorsun.

*

Aslında Osmanlı, devlet olarak, Selçuklu‘nun devamı sayılmaz. Devlet yapılanması, kadroları, kurumları ve ülkesi ile yeni bir oluşumdur.

Ki, Osmanlı’nın kurulduğu sırada Anadolu’da İlhanlı Devleti‘nin sözü geçiyordu. Anadolu Selçuklu Devleti onların hükmü altındaydı. 1320’lerde bile Osmanlı, İlhanlı’ya bağlılık arzediyor, otoritesine tabi olduğunu ifade ediyordu:

“Orhan Bey zamanında Orta-Anadolu hâlâ doğrudan doğruya İlhanlılara tâbi bulunuyor ve Orhan’ın ülkesi İlhanlı hazinesine vergi ödeyen serhad vilâyetleri (Ucât) meyanında sayılıyordu.”

(Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu: Toplum ve Ekonomi, İstanbul: Eren Y., 1993, s. 324)

İlhanlı Devleti‘nin Anadolu’daki otoritesinin son buluşu, Selçuklu’nun da yıkılışı oldu.

Kendilerini Selçuklu‘nun doğal varisi olarak görenler de, coğrafî konumlarından dolayı Karamanoğulları idi.

Ancak, Cumhuriyet‘in devlet olarak Osmanlı’nın devamı olduğu doğrudur. Devlet, kurumları, bürokrasisi-memurları, vatandaşları ve toprağı ile Osmanlı’nın ta kendisiydi. Sadece tabela değişti.

Sonra da, yeni bir devlet izlenimi verilmek için eski köye saçmasapan yeni adetler getirilmeye çalışıldı.

*

Cübbeli’nin laflarına dönersek.. Atatürk‘ün rejimin kurucusu olması nedeniyle onun aleyhinde konuşmanın doğru olmadığını söylüyor.

Bu, rejimi de aleyhinde konuşulmaması gereken birşey olarak görmek demektir.

Eğer rejim kötüyse, Atatürk kötü birşey yapmış demektir.

Yok, rejim iyiyse, o zaman da iyi birşey yapmış kabul edileceği açıktır.

Cübbeli kurnazlığın laflarının gerisinde şöyle bir mantık arızası silsilesi var: Rejim gayet kötü.. Allah belasını versin.. Ve bu rejimin kurucu başkanı Atatürk.. Rejimi kurduğu için de, Atatürk aleyhinde konuşmak İslam‘a aykırı..”

Behey şaşkın, rejimin kurucu başkanı olduğu için Atatürk’ün aleyhinde konuşmanın yanlış olduğunu söylemek, “Rejim gayet iyidir” demek değilse nedir?!

*

Cübbeli’ye göre, Atatürk’ün aleyhinde konuşmak İslamiyet’in razı geldiği birşey olamazmış..

Atatürk‘ün (hakaret şeklinde) aleyhinde konuşmak Atatürk’ü Koruma Kanunu adlı lüzumsuzluğa aykırı.. Ve bugünkü rejim, onun aleyhinde konuşulmasına razı gelmiyor.

Gayet açık ki, Cübbeli dalkavuk, rejimin benimsediği anlayışı ve sergilediği şahısperest duyarlılığı, millete İslamiyet diye yutturmaya çalışıyor.

Rejimin adını İslamiyet koyuyor. Bir başka deyişle, İslamiyet diye tanıttığı şey, mevcut rejim.

İslamiyet, Allahu Teala’nın Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem aleyhinde konuşan, ona hakaret eden kişinin aleyhinde konuşmaya niçin razı gelmeyecekmiş?!

Razı gelmeseydi, Peygamber Efendimiz s.a.s.’e hakaret eden Ebu Leheb için sure inmez, ve onun kıyamete kadar lanetle anılmasına yol verilmezdi.

Hakkında, “Sonuçta Peygamber’in amcasıdır, aleyhinde konuşmak caiz olmaz” deniliyor mu?!

*

Atatürk aleyhinde konuşulmasına rejim razı gelmez, gelmiyor, burası tamam. Fakat, İslamiyet‘in razı gelmediğini söyleyebilmek için şer’î delil getirmek gerekir.

Mesela İslamiyet, Cebrail a. s. gibi melekler aleyhinde konuşulmasına razı gelmez.. Hz. İsa aleyhisselam gibi peygamberler aleyhinde konuşulmasına razı gelmez.. Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabı aleyhinde konuşulmasına razı gelmez, gelmiyor.

Fakat, mesela Firavun, Nemrut, İsrailoğulları ve Ehl-i Kitab aleyhinde konuşulmasına razı gelmemesi diye birşey yok. Eğer böyle derseniz, ayetlerin önemli bir bölümünü Kur’an‘dan çıkartıp atmanız gerekir.

Peygamber Efendimiz s.a.s.’e hakaret etmiş bulunduğu birçok kişinin şahitliğiyle sabit olan Atatürk‘ün aleyhinde konuşmanın İslamiyet’e aykırı olduğunu söyleyebilen bir kişi, en iyi ihtimalle aklını ve mantığını yitirmiş bir zekâ özürlü kabul edilebilir.

Rejim, Atatürk aleyhinde konuşulmasını yasaklayabilir; fakat bu, İslamiyet açısından kaale alınacak birşey değildir.

Nasıl rejim, laikliği (siyasal dinsizliği) gereği Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını hiç de umursamıyorsa, umursamamanın da ötesinde bazen aleyhinde bulunuyorsa, biti kanlandığında “irtica” diye yaftaladığı İslam’ı ayrılıkçı terörden bile daha tehlikeli ilan edebiliyorsa, Şer’i Şerîf’i (Şerefli Şeriati), Şeriat-ı Garra’yı (Aydınlık Şeriati) “tehlike” ilan edebiliyorsa, rejimin yasakları ve tabuları, putları ve küfrü, nifakı ve sefahati, fıskı ve fücuru da İslamiyet’in umurunda olmaz.

*

Bu Cübbeli rezalet, “Bana göre, Atatürk aleyhinde konuşmak uygun değildir” dese, tutup zırvalarını tartışmamız gerekmez.

Herkesi bizim gibi düşünmeye zorlayamayız. Adam öyle görüyorsa görsün, bizi ilgilendirmez.

Fakat zırvasını İslam etiketi yapıştırarak, “İslamiyet’e göre böyle” diyerek deccalane bir surette ortaya sürerse, bu din kendisinin tekelinde olmadığı için ona itiraz edilir.

Etmek zorundayız.


YAZICIOĞLU DAVASI RADARIMDA

  Evet, Muhsin Yazıcıoğlu davası radarımda, yıllardır takip ediyorum. Hatta, moda tabirle, bunun “ kitabını yazdım ”. Mesele şu: 17 yıl ...