KAZANILMIŞ (MÜKTESEP) HAKLARINDAN ZAMANIN DEĞİŞMESİYLE VAZGEÇMEYEN İNSANIN HÜKÜMLERİ DEĞİŞTİRME TUTKUSU

 


Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında sadece bildiğimiz türden modernist tarihselcilerin iddialarını değil, (Mecelle’de de yer alan) “Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki düşünceyi de konu edinmektedir.

Mecelle'de bu ifadeyle neyin kastedildiği şârihler tarafından açıklanmış bulunuyor. Önceki yazılardan birinde bu konuya değinmiştik. Buradan güncellemecilere istedikleri türden bir "ekmek" maalmemnuniye çıkmıyor.

Merhum Tehanevî'nin konuyla ilgili sözleri şöyle:

“(Bazıları) İnsanlar arası muâmelelerle alâkalı olan şerî hükümlerin her bir zamanda değiştirilebileceğini zannetmektedirler….

“Bunlar, [şöyle düşünmektedirler:] 

Maslahat ve zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi İslâm’ın itibâr ettiği bir şeydir. İşte bundan dolayı şerîatlardan birçoğunda nesh [hükümlerin kaldırılıp değiştirilmesi] meydana gelmiştir. Meselâ Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin şerîatıyla, Îsâ aleyhisselâm efendimizin şerîatında Allah’ın kanun olarak koyduğu birçok hükümler nesh olmuş, yani birçok hükümler kaldırılmıştır. Bu, ancak zamanın değişmesiyle, (yani) maslahatların değişmesi sebebiyledir. Bununla beraber Îsâ aleyhisselâm efendimizle, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimiz arasındaki ara 600 seneyi aşmamaktadır. Şu anda ise Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin üzerinde bu müddetin iki katı, hatta daha fazlası geçmiştir. Öyleyse bu kadar uzun bir zamandan sonra maslahatlar nasıl değişemez?!” 

“Böyle diyerek, ebedî olan şer’î hükümlere itirâz etmektedirler."

Merhum Tehanevî onların iddialarını bu şekilde mükemmelen özetledikten sonra şöyle cevap vermektedir:

“Cevâp: Kanunları yapan [şayet] kâmil, son derece bir hikmet sâhibi zât ise ve [gelecek ve sonradan ortaya çıkacak şeyler dâhil olmak üzere] gaybı bilen biriyse, kıyâmete kadar devam edecek olan zamanların maslahatlarının tamamını içine alacak umûmî kanunları yapmak, onun için mümkündür.”

İşte bu noktada tarihselciler ve benzerleri Allahu Teala’ya cehalet isnat etmektedirler.

Onlara göre Allahu Teala geleceği bilmez. Abdülaziz Bayındır (Hayındır daha çok yakışıyor) gibilerin böye dedikleri biliniyor.

Geleceği bilmeyince, geleceğin şartlarına göre hüküm indirmiş de olamaz.

Böylece, Allahu Teala’yı tanıyıp bilememiş oldukları ortaya çıkmaktadır. Marifetullahtan nasipsiz bu kişilerin Allahu Teala hakkındaki bu itikatları batıldır.

Kur’an’ı hiç mi hiç anlamamış oldukları da buradan anlaşılmaktadır.

*

Akıllarını kullanamadıkları için, bunlara Kur’an’dan delil getirildiği zaman içlerinden bazıları şöyle demektedirler: Allah geleceği yazdıysa bilir, yazmadıysa bilmez.

Kehf Suresi’ni galiba hiç okumamışlar, ya da Kur'an'ı, ondan hiçbir şey anlamadan, zihinlerini hiç yormadan, düşünme zahmetine hiç katlanmadan okumayı çok iyi başarıyorlar. 

Kehf Suresi'nde, Allah katından kendisine ilim (ilm-i ledün) verilmiş olan bir zatın, bir erkek çocuğu durup dururken öldürdüğü, ve buna itiraz eden Hz. Musa a.s.'a, gerekçe olarak, büyüyünce kâfirlerden olacağını, bunun da mümin anne ve babası için iyi olmayacağını söylediği aktarılmaktadır.

İmdi bu olayda Allahu Teala geleceği (çocuğun azgın bir kâfir olacağını, ve ebeveynini saptıracağını) yazmış olsaydı, bu durum gerçekleşirdi. Gerçekleşmediğine göre, yazmamış.. Evet Allahu Teala, yazmadığı halde bunu biliyor, ve Musa a.s.’ın yoldaşlık ettiği zata bunu bildiriyor.

*

Bir başka örnek: Allahu Teala, Hz. Nuh a.s.’a artık kavminden (o güne kadar iman edenler dışında) hiç kimsenin iman etmeyeceğini bildirmişti. İmdi, Allahu Teala bunu yazdıysa, onların kâfir olarak kalacak olmaları kendisinin böyle yazmasından kaynaklanıyorduysa, ve de kâfir kalacaklarını salt kendisi böyle yazdığı için biliyorduysa, bu takdirde o kişileri zorla kâfir yapıyor demektir. Bu da Allahu Teala'nın haşa zalim olması anlamına gelir. Çünkü onların, ahirette ellerinde olmayan birşeyden dolayı cezalandırılacakları sonucu çıkıyor. 

Halbuki Allahu Teala, geleceği, yazdığı için değil, ister yazsın ister yazmasın her halükârda bilir. Geleceği bilmesine bu şekilde kayıt ve şart getirilemez. 

Ve Allahu Teala zalim de değildir. Zalim olan insanlardır, kendi nefislerine zulmederler.

Tarihselci-güncellemecilerin mantık sefaleti bu örneklerden anlaşılabilir.

Şahsen tarihselci-güncellemeci taifeden kafası çalışan ve mantıklı düşünebilen birine şimdiye kadar rastlamadım.

Ancak, her çağda insanların çoğunluğu batıla meyletmekte olageldikleri için bunlar batıl görüşlerine kolayca müşteri bulabiliyorlar. 

Tencereler yuvarlanır kendilerine uyan kapakları bulurlar.

*

Konuya dönersek, şer’i hükümlerin zaman içinde değişeceğini düşünenler, aslında Allahu Teala’ya cehalet isnat etmekte, O’nu kemal sıfatlarıyla muttasıf kabul etmemektedirler.

İlk düğme yanlış iliklenince, Allah'a iman sorunlu olunca, gerisi de öyle gidiyor.

Merhum Tehanevî yukarıya aldığımız sözlerini şöyle sürdürmektedir:

“Eğer bir kimseye bu husûs karışık ve içinden çıkılmaz hâle gelir ve “Bizim Şerîat’la amel ettiğimiz zaman şiddetli bir darlığa (sıkıntıya, zorluğa) düştüğümüz müşâhede edilen şeylerdendir. Bu da şu hükümlerin bu zamana münâsip düşmediklerini göstermektedir” derse, biz buna şöyle deriz:

“Bu hükümlerin zor olduğu ancak insanların tamamı onlarla amel etmeye teşebbüs edip de sonra da zorluğa düştükleri zaman sâbit olabilir.

“Bunu da hiçbir kimse isbât edemez. Hâlbuki [mevcut] zorluk için gerçek[ten var] olan bir sebep şudur: Şerîat’ın hükümleriyle amel edenlerin, amel etmeyenlere oranı cidden çok azdır. Bu azlık [yüzünden] her ne zaman ahkâm-ı şer’îyeyle bir [devlet, toplum veya bireyler tarafından] amel edilirse yeryüzünün sakinlerinin çoğunluğu ona ters düşmekte ve karşı çıkmaktadırlar. Yâhut da onunla amel etmemektedirler. Tabiatıyla [Şeriat’i uygulamak isteyenler için böylece] zorluk ve daralma vâki olmaktadır. İşte bu yüzden zorluğun sebebi, bu hükümlerin kendi içlerinde problemli olmaları değil, ancak, içinde yaşadığımız şu ortamdır [kâfir ve münafıkların itirazı, baskısı ve zorbalığıdır].

“Nitekim bir doktor hastaya on ilaç anlatır, [bazen] onlardan hiçbirisi yakınında [yaşadığı beldede] bulunmaz. Öyleyse zorluk, bu vasıftan [ilacın kendisinden kaynaklanan zorluktan] dolayı değil, o köyün tüccarlarının kusuru [ilacı temin etme konusundaki ihmali] sebebiyledir.

“Bazen de olur ki, şer’î bir hükümde herhangi bir zorluk bulunmaz, ancak kişi, âcil şahsî maslahatına [çoğu zaman heva ve hevesine, nefsanî arzularına] bir zarar geleceği [endişesi]nden dolayı bu işi müşkil zanneder. Şunda hiçbir şüphe yoktur ki, umûmun maslahatlarının şahsî/kişisel maslahatlara tercîh edilmesi daha lâyık olandır.

“Hangi kanun vardır ki, umûmun maslahatlarını gözetmekten dolayı, bu gibi şahsî zararlar [dezavantajlar] kendisinde bulunmasın.”

Mesela askerlik olayı pekçok genç için sıkıntılıdır. Fakat bunda toplumun maslahatı bulunduğu için vatandaşlardan bu, zorluğuna rağmen, talep edilir.

Kimse, "Bu kadar insanı askerlikle uğraştırmaya ne lüzum var, hani ne zaman savaş çıktı?! Üretim yaşındaki gençleri, dinamik nüfusu tüketici yapıyorsunuz, topluma yük oluyorlar" da demez.

*

Hükümleri güncelleme, değiştirme ve yenileme meraklısı tipler, o hükümleri değil, kendilerini değiştirmeli, yenilemelidirler.

Kendilerini güncellemelidirler. 

Çok akıllılarsa, bu akıllarını Allahu Teala’nın haşa hatalarını düzeltmek için değil de, fen bilimleri, sanayi ve teknoloji alanında gâvurları geçmek için kullanmaları tavsiye olunur.

Zamanların değişmesi (ezmanın tegayyürü), her türden değişim için tek başına gerekçe olamaz.

Mesela milletler, “Zaman değişti, artık kendimizi millet olarak başka bir isimle adlandıralım” demiyorlar. Alman Almanlığından, İngiliz İngilizliğinden, Yunan Yunanlığından vazgeçmiyor. “Yunanlık milattan öncesinde kaldı, artık başka birşey olalım” diyen yok.

Devletlerin sınırlarını genişletmek istedikleri bir sır değil, fakat “Zamanla hükümler de sınırlar da değişmelidir, sınırlarımızı genişletemiyorsak hiç olmazsa daraltalım, böylece değişim nimetinden yararlanalım” diyen yok.

Ya da bir milletin “Konuştuğumuz dilde iş yok, yetersiz, artık bu dili bırakıp başka dile geçelim, değişim yaşayalım” dediklerine şahit olamazsınız. Mesela Hollanda, “Almanca Felemenkçe’ye göre daha yaygın. Zaten kardeş dil. Artık Almanca’ya geçiş yapalım” demez.

Yunan’ı, Çinlisi, Japon’u “Alfabemizi bırakıp Latince’ye geçiş yapalım” diyerek değişim şampiyonluğuna soyunmaz.

Devletler ve milletler işgal ve istila sonucu bu tür değişim, yenilik ve güncellemelere zorlanabilirler, fakat kendiliklerinden yapmazlar. (İstisnası Türkiye.. Bin yıllık alfabesini değiştirdiği gibi dilini de “otlangaçlı götürgeçli” hale getirmek için epeyce çaba sarfetmiş durumda.)

Efsanelerini, mitlerini, törelerini, tarihî eserlerini, kültürel miraslarını, manalı-manasız sembollerini, hatta totemlerini olduğu gibi korumaya çalışan, onlara el değdirmek istemeyen birey ve toplulukların, sıra Allahu Teala’nın hükümlerine gelince fanatik birer değişim yanlısı haline gelmeleri; kendilerini ve atalarını evrenin merkezine oturtmaya çalışma hadsizliğinden başka bir anlama geliyor olabilir mi?!

*

Değişim her zaman olumlu yönde olacak diye bir kural da yok.. Zaman, bir bebek olarak dünyaya gelen insanların gelişip büyümesine, olgunlaşmasına sahne olduğu gibi, yaşlanıp pörsümesine ve çürümesine de tanık olur.

O yüzden birçok insanın ileri yaşta estetik ameliyatlar gibi doğal olmayan müdahalelerle değişime direnmeye çalıştıkları görülür.

Demek ki değişim, tek başına savunulabilir birşey değil.. Bitkiler, sebze ve meyveler önce olgunlaşır, sonra değişir ve bozulur.

Hukuk sistemlerindeki değişime de böyle geniş bir perspektiften bakmakta yarar var.

Hele de Allahu Teala'nın ve Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'in bildirdiği hükümler söz konusu olduğunda.. 


TARİHSELCİ GÜNCELLEMECİLİĞİN FIKIH USÛLÜNÜ KATLEDEN “HİKMET” VE “MAKASID” ABRAKADABRACILIĞI

 



Tarihselcilik hurafesinin yeni bir şey olmadığı, en önce İngilizler’in etkisi altındaki Hindistan ve Mısır’da ortaya çıktığını biliniyor.

Aynı şekilde Rusya’nın etkisi altındaki iç Asya beldelerinde de geçmişte (Musa Carullah gibi) “yenilikçi/ceditçi” tiplerin türemiş olduğu malum.

Osmanlı’da ise, meydan boş olmadığı, gerçek ulemanın eli kolu devlet tarafından bağlanmadığı, baskı altına alınmadıkları ve yenilikçilerin önüne imkân halıları serilmediği için, böylesi arayışlar içine giren tipler palazlanamadılar.

Onların türemesine uygun bataklığın oluşması için öncelikle medreselerin ve onları destekleyen vakıfların kapatılması, güçlü âlimlerin yetişmesine imkân veren kurumsal yapıların köküne kibrit suyu dökülmesi, kalan son ulemanın da ellerine bukağı vurulması, ağızlarının bantlanması, ayaklarına karpuz büyüklüğünde demir gülleler takılması gerekiyordu.

Bunu yapma şerefi (!) Selanikli Mustafa Atatürk’e nasip oldu.

*

İşte ancak ondan sonradır ki, Osmanlı mehterinin afakı inleten haşmetli enstrümanlarının susturulduğu o boğucu sessizlik ortamında, çapsız ilahiyat klarnetçi ve darbukacılarının gülünç zımbırtılarının sesinin duyulmasına imkân veren bir boşluk meydana getirilebildi.

Şimdi birtakım soytarılar bu boşluğu gönüllerince tepe tepe kullanıyor, yurt sathında tepiniyorlar.

Öyle ki, Nasrettin Hoca’nın taşların bağlanması, köpeklerin salıverilmesi fıkrasını hatırlatacak şekilde, İslam’ın ulemadan istediği gerçek “bağımsızlık” tavrını (Atatürkçülük yapmamak, iktidar sahiplerine dalkavukluk sergilememek, meddahlığa yeltenmemek, onların önünde eğilmemek, gerektiğinde uyarmak, kâfirlere meyletmemek, Kitap ve Sünnet ne diyorsa onu dillendirmek, hakkı söyleme konusunda insanların kınamasını veya övgüsünü dikkate almamak gibi tutumları) sergileyenler, bugün bile devletluların doğrudan ya da dolaylı baskılarına maruz kalmakta, "İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi gerekir. 14 yüzyıl öncesinin hükümleri bugün uygulanamaz. O hükümler bin 400 yıl öncesinde kaldı" diyebilen  yöneticilerin baskısıyla yüzleşmek zorunda kalmaktadırlar.

Buna karşılık, İsveçli gâvurun Kur’an yakmasından farksız bir cinayeti işleyerek Kur’an’ın tamamının Allah kelamı olamayacağını söyleyebilenler kimi zaman açıkça veya dolaylı biçimde desteklenmekte, hatta zırvaları yüzünden tepki aldıklarında üzülmesinler diye Ankara’daki ihtişamlı binalardan onlara telefon edilip teselli edilebilmektedirler.

Türkiye’de bu tarihselci-güncellemecilere son dönemde “makasıd” istismarcıları da eklenmiş durumda. “Cümlenin maksûdu bir ammâ rivâyet muhtelif.”

*

Evet, tarihselcilik-güncellemecilik unvanlı zırvaların seslendirilmesi Hindistan’da başladı, fakat orada güçlü âlimler mevcut olduğu için hakettikleri cevabı hemen aldılar.

Onlara ve “makasıd” istismarcılarına cevap verenlerden merhum Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında şöyle diyordu:

“İnsanlardan bazıları şer’î hükümler için kendi yanlarından ilel-i ğâiyye [gaye durumundaki nedenler; makasıdın/maksatların/amaçların neden teşkil etmesi] uydurmakta, sonra da hükümlerin var olup olmaması hususunda o [kendi kafalarından belirlerdikleri] illetlere [nedenlere] dayandıklarını zannetmektedirler.

“O yüzden bu iddiâ gereğince hakkında nass [anlamı açık ayet ve hadis] gelmiş olan hükümlerde tasarruflarda bulunmaktadırlar. Öyle ki, insanlardan bazısından abdestin gayesinin temizlik olduğunu işittik. Bu gayenin abdest almadan da hâsıl olacağını, bu yüzden abdest almaya asla hâcet kalmayacağını zannetmişler ve abdestsiz namaz kılmaya başlamışlardır.

“Bazıları da namazı, ondaki maksadı ahlâkı güzelleştirmek olarak sebeplendirmelerinden [ve kendilerinin zaten temiz kalpli ve güzel ahlâklı olduklarını düşünmelerinden] dolayı terk etmişlerdir.

“Oruç, zekât ve hac emirlerinin çoğunda işte böyle değiştirmeler yapmışlar ve tasarruflarda bulunmuşlardır.

“Yine fâiz ve tasvir/resim yapmak ve fotoğraf çekmek gibi yasaklarda aynı şekilde (zaruret ölçüsünü aşan) değiştirmeler ve tasarruflarda bulunmuşlar, Şerîat’ın tamamını iptal etmişlerdir.”

Peki bu yeni yaklaşımın fıkhî-itikadî hükmü nedir?

Merhum Tehanevî, yukarıdaki sözlerinin hemen akabinde bu soruya cevap olacak bir cümle kurmuş bulunuyor:

“Bu, açık bir dinden çıkıştır.

“Üstelik bu iddiânın [mantık ilmi çerçevesindeki akıl yürütüşe temel olan] mukaddimelerinin [öncül durumundaki iddiaların/varsayımların] tamamı bâtıl olup, onlara dâir hiçbir delîl mevcûd değildir.

“Bu hükümlerden birçoğunun meşrû [şeriat hükmü] kılınmasının sırf taabbud [kulluk] olma imkânı yok mudur? Bunların emre uymak ve mükellefin imtihan edilmesi ve sınanmasından başka hiçbir gayesinin bulunmaması mümkün değil midir?!”

Evet, merhum Tehanevî “Bu, açık bir dinden çıkıştır” diyerek bu adamları tekfir etmektedir.

Tekfir etmekte, yani dinden çıkarak kâfir olduklarını söylemektedir.

*

Bunu söyleyen zat ne Selefî gruptan, ne de Vehhabî..

Yüzlerce cilt kitap yazmış meşhur bir Hanefî-Matüridî âlimi..

Ömrü İslamî ilimleri okutmakla geçmiş bir medrese hocası, bir müderris..

Aynı zamanda Nakşbendî tarikatı şeyhi..

Merhum, eleştirilerini şöyle sürdürüyor:

“Sonra, onların yanında [ellerinde], şer’î hükümleri bağlamış oldukları bu illetlerin sadece şu kasdedilen gayeler oldukları, onlardan başka illetlerin ve gayelerin bulunmadıklarına dâir hiçbir delîl yoktur.

“Mümkündür ki, onların gayeleri, hükümlere âit türlü sûretlere terettüb eden husûsî eserler (etkenler) olabilir. Nitekim [şunun gibi ki] ilaçların bazısı [farklı] hâsselere tesîr edicidir [bilinen ve bilinmeyen başka etkileri vardır].

“Sonra mümkündür ki, (şer’î bir hüküm içün) idrâk ve anlayışları çerçevesinde bir adam bir illet, başkası da başka bir illet getirir. O hâlde birisinin diğerine üstün kılınmasının [ve tercih edilmesinin] sebebi nedir? O takdîrde “İki şey çeliştiğinde [birbirlerini yok edecek şekilde zıt olduklarında ikisi de] düşerler” kâidesince iki illet de düşer [Eksi, artıyı götürür, ortada bir şey kalmaz.]. İkisinin de [kesin illet olmaktan çıkıp] düşmesiyle, hükümlerin aslı [illetlerin iptaliyle birlikte] ortadan kalkar. Bir dini kendisine din edinen akıllı bir kimse hiç bunu söyler mi?!”

Mesela bir kimse abdestin hikmet ve maksadının temizlik olduğunu ileri sürerken bir başkası asıl maksadın suyun vücuda temasıyla insanda bir dinçlik ve uyanıklık halinin oluşması olduğunu iddia edebilir. Sonra da böylesi kişiler hem temiz hem de dinç olduklarını düşünerek abdest almalarının gerekmediği sonucuna varabilirler.

*

Merhum Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bu yanlışın doğurduğu [başka] yanlışlardan birisi de şudur: İnsanlardan bazısı bu illetleri … fer’î [amelle, uygulamayla ilgili] hükümlerin isbâtı [ortaya konulması] için zikrederler. Bunda büyük bir zarar vardır. Çünkü bu illetler takdîrîdirler [itibarîdir, kesinlik taşımaz, zanna dayanır]. Bu yüzden bunlardan birinde en küçük bir karışıklık ve şüphe vâki olursa, hükmün aslı bozulur. Bu da şer’î hükümlerin iptali için muhâlif olan kimselere geniş bir sahanın açılmasıdır.

“Açık olan şeylerdendir ki, şer’î hükümler ilâhî kanunlardan ibârettirler. Kanunların ise [uyma hususunda] hikmetleri ve sırları araştırılmaz.”

Nitekem, beşerin kendi kafasının ürünü olan laik kanunlara bile, gaye ve hikmetleri anlaşıldığı için değil, salt kanun oldukları için itaat edilir.

Merhumu dinlemeye devam edelim:

“Hiç kimsenin şu [ilahî] kanunları kaldırıp başka bir kanunu getirmek, yâhud onları değiştirmek, veyâhud da onları iddiâ edilen şu sırlar ve illetlerin temeli üzerine bırakmak [başka sır, hikmet ve maksatlarının bulunmadığını iddia etmek] serbestîsi yoktur. Zîrâ bu serbestî [hak] sadece Şerîat’i koyana [Allahu Teala’ya] âittir.”

Mesela, Türkiye’de kanun yapma yetkisi TBMM’ye aittir. Herhangi bir şahıs “Kanunun gözettiği gaye için şöylesi daha uygundur” diyerek farklı davranamaz, kendiliğinden farklı bir kanun/kural ihdas edemez. Ederse “yetki gasbı” içine girip kendisini TBMM konumuna çıkarmış olur.

Bu da “hükümeti ve devleti tanımama” olması itibariyle devlete karşı işlenmiş bir suç kabul edilir.

Böylelerine “Devlet, şerik kabul etmez. Paralel devlet olmaya kalkışmanız affedilmez bir suçtur, vatana ihanettir” denilir. Analarından emdikleri süt burunlarından fitil fitil getirilir.

Nitekim FETÖ’cü denilen kitleye, bunu bile yapmadıkları, sadece kendi aralarında (ucu yurtdışına uzanan) paralel bir emir-komuta zinciri oluşturdukları için ihanet damgası vuruldu. Öyle ki, birçok kişinin bu şekilde “kanun ve devlet tanımaz” olduğu sabit olmasa bile, FETÖ’cülerle bir şekilde bir bağlantısının bulunması (iltisaklı olması, mesela telefonunda bylock programının bulunması, veya parasını Bank Asya’da tutmuş olması) “devletçilik tekfiri”ne tabi tutulması için yeterli oldu.

*

Bu noktada akla, içtihat sırasında illetlerin aranması (tahkîk-i menat) konusu gelebilir.

Merhum Tehanevî bu konuda şunları söylüyor:

“Müctehidlerin bazı hükümleri belli temel sebeplere bağlamasına da hiç kimse aldanmasın.

“Çünkü hükmün, hakkında susulan [Kur’an ve Sünnet’te hükmü belirtilmeyen] meselelere de geçirilmesine ihtiyâc vardı. Üstelik onlar [müctehidler] ilimde mütehassıs ve mâhir kimselerdi. [Yine de tespitleri zannî kalmakta, kesinlik kazanmamaktadır; içtihat farklılıklarının nedeni budur].

“Ancak bizim mevzumuza gelince burada iki iş de mevcûd değildir.”

Yani, birincisi, Allahu Teala’nın hikmetsiz ve boş emir vermeyeceğine iman etmişsen, tutup kendi yarım aklınla hikmet ve maksat icat etmene gerek yoktur. Yeni bir hüküm aramıyoruz ki hikmeti illa da arayıp bulmaya ihtiyacımız olsun.

Eğer işin hikmetini tam olarak anlayacak olsaydın, ve sende isabetli hüküm verme melekesi bulunsaydı, zaten dönüp dolaşıp tekrar Allahu Teala’nın vermiş olduğu emir noktasına gelecektin.

İkinci olarak, sen tarihselci-güncellemeci bir “avara kasnak” olduğun için, zaten bu emirlerin hikmetini ve maksadını tam anlamayı sağlayacak kafa da, hüküm vermeyi sağlayacak ehliyet de sende mevcut değildir.

*

Günümüzün (İmam Şatıbî gibi isimleri istismar eden) “makasıd-ı Şerîa” (Şeriat’ın maksatları/gayeleri) edebiyatçılarının sahtekârlık denizaltısı tam da bu noktada yüzeye çıkıyor.

Onlar “Canbaza bak canbaza!” kabilinden bir hokkabazlıkla hikmetten söz ederek, kendi akıllarınca belirledikleri hikmetlere dikkat çekiyor, hükümlerin illetlerini unutturuyorlar.

Yeni içtihatlar, Kitap ve Sünnet’te zaten var olan hükümlerin illetlerinin (dayanaklarının) tespitiyle yapılır. Bu ancak, fıkıh ilminde derinleşmiş olanların yapabileceği bir iştir. İllet bazen açıkça belirtilmiştir (tahkikü’l-menat), bazen bir karine ile anlaşılır (tenkîhü’l-menat), bazen de belirsizdir ve içtihatla belirlenir (tahrîcü’l-menat).

Yeni bir içtihatta bulunmanın, yeni bir hüküm getirmenin her halükârda “illet”e bağlı olması, dinde mesnetsiz olarak yeni hüküm koyma ve güncellemenin önüne geçer. Buna karşılık, “illet” bahsi unutturulup olay “hikmet” ve “maksat” kavramlarına bağlanırsa, kafadan yeni hüküm koymak da, eski hükümleri reddetmek de mümkün hale gelir.

*

Merhum Tehanevî’nin konuşmasını yayına hazırlayan zat, hikmet ile illet arasındaki farkı açıklamak için şöyle bir not düşmüş:

“Şurası bilinen bir şeydir ki, meselelerin cüz’îyâtında [ayrıntı ve parçalarında] hükmün hakîkî illetinin bilinmesi, menâtının [dayanağının] ayıklanması ve hakîkatinin ortaya konması, (zor ve) tehlikeli bir iştir. Ancak fıkıh ilminde derinleşmek ve İslâmî ilimlerde iyice zirvelere yükselmekle hâsıl olabilir. …

“Sonra bu makamda insanlar arasında yayılan bir husûsa dikkatli ve uyanık bir şekilde yaklaşmak lâzımdır ki, o da hükmün, hikmet değil de, ancak illet üzerine deverân etmesidir. Bu iş âlimler ve ilimde kökleşmiş kimseler için açıktır ve îzâha muhtâc değildir. Velâkin bugün insanlardan birçoğu illet ile hikmet arasındaki farkı anlayamamaktadırlar. Ve kendilerince iddiâ edilen hikmetin yok olmasıyla hükümlerin de değişmesini beklemektedirler. …

“(Mesela) Hepimiz bugün müşâhede etmekteyiz ki, hükümet (devlet), caddelerin kesiştiği yerlere elektrikli işâretler [trafik lambaları] koymuş olup, bir süre kırmızı, bir süre de yeşil yanmaktadır. Sokakta yâhut caddede seyreden araçların hepsine, şu elektrikli lambalarda kırmızı gördükleri zaman durmaları, yeşil gördükleri zaman da hareket etmeleri emredilmiştir.

“(Bu örnekteki hikmet ve illet farkına gelelim.) Arabaları durdurmaktaki hikmet, çarpışmalardan onları korumaktır. Ancak hükmün illeti lambadaki rengin kırmızı olmasıdır. O hâlde [yolda] durmanın hükmü hikmetiyle değil, sadece ve sadece illetiyle beraber deverân etmektedir. İşte bundan dolayı meselâ bir araba gelse ve durma işâreti olan kırmızı lambanın yandığını (illetin oluştuğunu) görse, her ne kadar orada herhangi bir çarpışma tehlikesi bulunmasa da [yani hikmet mevcut olmasa da] durması, hareketine son vermesi mutlaka gereklidir.

“Arabanın şoförünün de “Durma hükmü sadece kazaların önlenmesi içindir (hikmeti budur); çarpışma tehlikesinin olmadığı [hikmetin bulunmadığı] yerde, kırmızı ışığın (illetin) bulunmasına rağmen, oradan geçmek bize serbest olmalıdır” diye düşünmesi, doğru değildir.

“Öyleyse bu misâldeki durmanın hükmü, şu husûsî sûretteki hikmetin ortadan kalkmasına rağmen, yine de devam eder, hükümde değişiklik olmaz. Çünki illeti --ki o kırmızı ışıktır-- devâm etmektedir. Hüküm ancak illetin değişmesiyle [kanun koyucunun yeni bir kanun çıkarıp başka bir illet belirlemesiyle] değişir [hikmetin ortadan kalktığının düşünülmesiyle değil]. İşte bu sebeple meselâ kanun değişse ve kırmızı ışık yola devam etmenin câizliği için olsa, yeşil ışık da harekete son verip durmak için olsa, o zaman hüküm tersine döner. Çünkü illet değişmiştir.

“İşte şer’î hükümler, sırf insanlardan bir adamın, yâhut birtakım adamların, o hüküm için husûsî bir sûrette illet olduğunu iddiâ ettikleri maslahatı yâhud hikmeti [o şer’î hükümlerde] görmemesiyle değişmezler.”

Yani böylesi akılsızlar, hikmet (maksat, maslahat) ile illeti ayıramamakta, fıkıh usulünü (İslam hukuku metodolojisini) hiç mi hiç bilmemektedirler.

Bir hükmün illetini ancak şârî’nin (şeriat koyucunun, yasa yapıcı makamın) belirleyebileceğini anlayamamaktadırlar. Böylece, hikmeti anlamaları durumunda (Ki bu kendilerinin zannı) hükümleri (kanunları) istedikleri gibi değiştirebileceklerini, güncelleme yapabileceklerini ileri sürme hadsizliği sergilemektedirler. 

Oysa, insanlar emrin hikmetini doğru tespit etseler ve bazen o emrin ifası sırasında hikmetin ortaya çıkmadığını (trafik lambası örneğinde olduğu gibi) görseler bile, yine de o emre uymak zorundadırlar.

Bu nokta laik devletler açısından “devletin otoritesinin tanınması” ve kamu düzeninin sağlanması bağlamında önem taşır.

Din söz konusu olduğunda ise bu gibi hususların yanı sıra Allahu Teala’ya isyan etmeme, günah işlememe hassasiyeti devreye girer.

Bir şahıs böylesi durumlarda kendi kafasına göre hüküm verirse heva ve hevesine uymuş, Allahu Teala’ya isyan etmiş olur.

Üstelik Allahu Teala kullarını, “hikmet”lerin varlığı ve yokluğu (ya da anlaşılıp anlaşılmaması) ile de imtihan edebilir.

Bir insan meseleyi böyle salt maslahat/mefsedet ve makasıd (maksatlar) ya da hikmet eksenli olarak ele alırsa, hem hiçbir emri yerine getirmemek, hem de (içki, kumar, faiz, zina gibi) her yasağı çiğnemek için bir bahane bulmakta çok fazla zorlanmaz.

*

Tarihselcilik usulsüzlüğünün ve güncellemecilik omurgasızlık, ilkesizlik, enaniyet, nefsaniyet, hazcılık, pragmatizm, kıblesizlik ve kaypaklığının insanları getireceği nokta da işte burasıdır.

Güncellemeci tarihselciliğin varacağı son durak ibahîlikten (herşeyi helal, caiz ve mübah görmekten) ibarettir.

Siz bu tarihselci ve güncellemecilerin “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde şu şu hususlardaki serbestî caiz görülüyordu, ama bugünün bozuk ve karışık şartlarında, fitne fesat ortamında bunun hükmü değişiyor olabilir, birtakım mahzurlar var gibi görünüyor, dolayısıyla bundan sakınılması iyi olur, ihtiyat iyidir, makasıd ve hikmet bunu gerektiriyor” dediklerine hiç şahit oldunuz mu?!

Bunların otobanı tek yönlü işliyor, gidiş-geliş diye iki yön yok.. Sadece gidiş var.

Tek istikamet ibahîlik..


E-KİTAP: YATAKLI İSTİHBARATTA KASETLİ SİYASET

 

https://archive.org/details/yatakli-istihbaratta-kasetli-siyaset


YATAKLI İSTİHBARATTA

KASETLİ SİYASET

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

“İSTİHBARATTA YATAK ODALARI ÇOK ÖNEMLİDİR” 2

MUHSİN YAZICIOĞLU'NA KURULAN FUHUŞ KASETLERİ TUZAĞI 22

KASET SAVAŞLARININ “ŞEHİTLERİ” VE YARALI “GAZİ”LERİ 67

KASET ŞANTAJLARI KİMLERİN İŞİYDİ? 88

BİR ZAMANLAR ODATV’DE: GİZEMLİ ASİYE GÜLDOĞAN’IN YATAK HİKÂYELERİ 95

RESMÎ VE YERLİ-MİLLİ PEZEVENKLİK 108

MAKBUL KUMPAS 111

KUŞCU EŞREF VE MAHREMİYET (NAM-I DİĞER UÇKUR BAHSİ) 115

ÖFKENİN SON SEBEBİ: YATAK GÖRÜNTÜLERİNİ KİM MERAK EDER DE ÇEKER? 127

“MÜCADELEYİ BEL ALTINA İNDİRMEYİN” DEDİK 148

ŞU KASET HARBİ NEDİR, VAR MI Kİ DÜNYA’DA EŞİ 153

BAYKAL KASEDİNİN ARDINDA KİM VARDI? 158

“BAŞKA KOŞULLARDA KARŞILAŞMIŞ OLSAYDI …” 166

NATO SUBAYLARINI BAŞTAN ÇIKARAN RUS KADIN AJAN 171

28 ŞUBAT'IN "GECELİK ZEVK” HUKUKU 175

28 ŞUBAT’IN MÜSLÜM’LE BASILAN FADİME’Sİ, ALİ NABİ KOÇAK’A DA TEĞET GEÇMİŞ 203

VAR SENİN ELBETTE KASEDİN KANDEDİR 210

CUMHURİYET TÜRKİYESİ’NİN YERLİ VE MİLLİ BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ: BEL ALTI KASET İMALAT SANAYİ VE TİCARET A.Ş.  213

“KADROLARINDA ŞEYH DE VAR, FAHİŞE DE” 218

KİMİN KASETİNİN BULUNDUĞUNU NASILSA BİLİYORLAR 224

AYTUNÇ ALTINDAL’IN DİLİNDEN KADIN AJANLAR 244

BAL TUZAĞINDAN DA FAZLASI 258

HÜSEYİN GÜLERCE: “HANEFİ AVCI’YA KASET ŞANTAJI YAPILDI” 264

MİT, FETÖ, VE 12 BİN ŞANTAJ KASETİ 269

FBI AJANI KADIN, IŞİD’Lİ ALMANI NASIL KAFESLEDİ 278

MHP KASETLERİNİN ARDINDA KİM VARDI? 281

FETÖ'NÜN "AŞK VE SEX" BOMBASI TELEKIZLARI 289

“SEVGİLİ AYARLAYAMAZSAN SEVGİLİSİNİ AYARLA” 387

İSTİHBARAT TEŞKİLATLARININ PEZEVENKLİĞİ VE FUHŞU 391

MİT’TEKİ MÜSTEŞAR (BAŞKAN) YARDIMCISI TACİZCİ KAZARA KENDİSİNİ SOBELEMİŞ 400

*


MİT’TEKİ MÜSTEŞAR YARDIMCISI TACİZCİ KAZARA KENDİSİNİ SOBELEMİŞ

 

Eski MİT’çi Mehmet Eymür, atin.org adlı sitesinde, 5 Mayıs 2000 tarihinde yayınlamıştı.

Yazının başlığı “Miktad Şimdi Ne Yapıyor Acaba?” şeklindeydi.

Söze, “Gazetecilerin tabiri ile MİT’in efsanevi ikinci adamı Miktad Alpay ne yapıyor acaba?” sorusu ile başlamıştı.

Söylediğine göre, o günlerde bazı gazeteciler onun ABD’ye yerleşeceğini, bazısı da Cumhurbaşkanı Sezer’in sınıf arkadaşı olduğu için Cumhurbaşkanlığında görev alacağını yazmışlardı.

Yazısından öğreniyoruz ki, Şenkal Atasagun ile efsanevi ikinci adam Miktad Alpay arasında müsteşarlık (MİT başkanlığı) koltuğu için rekabet yaşanmış ve kazanan Atasagun olmuş.

Eymür şunları yazıyor:

“Şenkal Atasağun’un MİT Müsteşarlığına geldiği günlerde, Müsteşar adayı Miktad Alpay’dan en çok şikayet edenler arasında sekreterler ve memureler bulunuyordu.

“Görev gereği Müsteşar adayının, ses geçirmez çift kapılı ve kapısında “girilmez” ışığı bulunan odasına girmek, bazılarına korkunç bir kabus gibi geliyordu. Alpay’ın elleri rahat durmuyor ve taciz ediyordu.

“Neticede, Alpay’ın uzun zamandan beri sekreterliğini yapan genç kız, ciddi sinir krizleri geçirerek hastahanelik oldu.

Kime ve nasıl şikayet edeceklerdi. Böyle bir durumda haksız duruma düşürülmeleri ve işlerinden olmaları kesindi.

“Miktad Alpay’ın bu davranışlarından hoşlananlar veya bunu mesleki bir fırsat olarak kullananlar da vardı.”

(https://atin.org/detail.asp?cmd=articledetail&articleid=187)

Balık baştan kokar derler..

Böyle bir adamın efsanevi ikinci adam olduğu bir teşkilata ne kadar güvenilebileceğini varın siz düşünün.

Adam tacizci, ve kendisine hesap sorulmadığı gibi, az kalsın MİT’in başına geçiyormuş.. Atasagun’un torpili daha kuvvetli olduğu için yarışı kaybetmiş..

Ama koltuğu sağlam.. Yerinde duruyor.

Tacizci bir bürokratın taciz işlerine en korunaklı ve güvenli biçimde devam edebileceği bir kurumun başında.. Efsane isim..

Kurbanları ise, kurumun memureleri.. Sekreter hanımlar..

Bu işi, kurumda yükselmek için fırsata çeviren kadınlar da varmış.. Taciz edilmekten hoşlananlar da..

*

Eymür sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Komedi filmlerini andıran bir örnek olayı nakledelim:

“Alpay bir gün Genelkurmay’dan gelen bir generalle görüşüyormuş. Bütün önemli görüşmelerinde olduğu gibi ses kayıt cihazını çalıştırmış ve konuşmaları kayda almaya başlamış.

“Görüşmenin bitiminden ve generalin ayrılışından sonra Alpay cihazı kapatmayı unutmuş. Alpay bir süre sonra, “S” isimli memureyi çağırtmış. Balık etinde, güzel bir hanım olan “S” uzun süre içeride kalmış. Bu arada MİT’teki Başkan’lara ait makam odalarının her nedense hepsinin yatak odalı, banyolu küçük birer daire şeklinde olduğunu ilave edelim.

“Alpay, o akşamüstü, ses cihazındaki bandı, çözülmesi için sekreterine teslim etmiş. Bandı çözen memureler, bandın generalle vaki konuşmadan sonraki kısmını dinleyince renkten renge girmişler. Bandın bu kısmı tam bir rezaletmiş.”

Generalle yaptığı konuşmalardan sonraki kısım, memure S. ile olan hasbihali..

Okumaya devam edelim:

“Memureler bandın o kısmını bir kaç kopya çoğaltarak saklarken, Alpay’a hiç renk vermemişler.

“Neticede, Şenkal Atasagun (müsteşarlık makamına) gelince, bazı memureler cesaret bulup Miktad Alpay’ı şikayet etmişler. Şenkal da bu konuyu Teftiş kuruluna havale etmiş.

“Teftiş kurulunda olay örtbas edilse de, Alpay’ın bu zafiyeti Atasağun’un eline koz olarak geçmiş.”

Teftiş kurulu da kurulmuş ha!.. MİT’e iyi kurulmuşlar.. Kel başa şimşir tarak..

Her neyse.. Eymür’ü dinlemeye devam edelim:

“MİT’deki dostlarım, Atasagun’un elinde, Miktad Alpay’la ilgili, uzunca bir çalışmanın mahsulü olan, kalınca bir dosya bulunduğunu belirtiyorlar. Bu dosyada özellikle Dedeman Oteli’nin özel odalarındaki ve Alpay’a ait bir evdeki bazı resimlerin ve dinleme bandlarının önemli bir yer tuttuğu söyleniyor.

“Atasağun, Alpay’ı bu şekilde kuyruğundan tutmuş ve sesini kesmiş...”

Bunları yazan kişi, MİT’in ıcığını cıcığını bilen, babası da MİT’çi olan bir istihbaratçı..

MİT’in efsanevi ikinci adamı, müsteşar (başkan) olacakken direkten dönen adam, Dedeman Oteli’nin “özel” odalarında acayip filmler çevirmiş.

Ancak, çalıştığı kurum da boş durmamış.. Kendi amirlerinin bu değerli anıları ve faaliyetleri geçmişin sisli karanlıkları içinde kaybolmasın diye bazı resimler almışlar.

Ses kayıtlarını da unutmamışlar.

Eh, kendi personeline bunu yapan MİT, başkalarına ne yapmaz diyorsanız, deyin gitsin.

*

Buradan anlıyoruz ki, bu tür resimler, kasetler, bantlar vs. sadece “koz” olarak kullanılıyor.

Birilerinin kuyruğundan tutmak ve susmalarını sağlamak için.. 

Ya da, ellerine tutuşturulan nota kâğıtlarına göre ciyaklamaları, yerli-milli, laik (siyasal dinsiz) vatansever serenatta bulunmaları için..




VAHDET-İ VÜCUTÇUNUN KENDİNDEN MENKUL VELÎLİĞİ

  ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 11 Hayât es-Sindî’nin  Fethu’l-Vedûd ‘alâ Vahde...