SÜNNET İNKÂRCILIĞI, ANLAMIN KATLEDİLMESİ, VE KİLİSE "FIKIH, TEFSİR VE ŞERH USULÜ" OLARAK HERMENÖTİK

 




Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında, Sünnet inkârcılarının görüşlerini, onların beceremediği kadar açık, net ve özlü bir biçimde özetlemektedir.

Sözleri şöyle:

“Bu temel kaynak hakkında çıkarılan fesat şudur:

“[İddiâ etmektedirler ki,] Hadîs ne lafız, ne de manâ bakımından korunmuştur.

Lafız bakımından korunmaması iddiaları için şunu derler:

“Çünkü hadîsler Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında yazıyla sağlama bağlanmamışlardı. Aksine onları kimileri, kimilerine ağızdan ağıza söylüyorlardı. Âdet olarak (hayatın olağan akışı gereği) beşerî bir hafızanın lafızları tam bir şekilde zabtetmesi mümkün değildir. Zîrâ bu, insan yaratılışına ters düşen bir şeydir.

“Manâ bakımından korunmamasına gelince: Çünkü Sahâbe radıyellâhu teâlâ anhum ecmaîn, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’den bir şey işittikleri zaman, onların manâlarını kendi anlayışlarına göre anlıyorlardı. Bu, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in murâdına ister muvâfık olsun, isterse olmasın değişmez; birdir. … Böylece bir kimse, ikinci bir kimseye, ancak kendi anladığını aktarır. Bu durumda biz o hadîsteki murâdın ne olduğunu kesin olarak söylemeye muktedir olamayız.

“Hadîsler ne lafız, ne de manâları bakımından korunmamış olunca, o zaman şer’î bir hüccet olmaları nasıl söz konusu olabilir?”

*

Tarihselciler (güncellemeciler) bu bakış açısını kendileri icat etmiş değiller.

Görüşlerinin patenti büyük ölçüde Hristiyanlar’a ait.

O görüşlerin, özellikle hermenötik kavramı etrafında kopartılan gürültü ile aynı makamdan nağmeler ve tınılar içerdiği açık.

Wikipedia’nın “Hermaneutik” (hermeneutik) maddesinde şunlar söyleniyor:

“Hermaneutik, geleneksel anlamdan bakıldığında bir yorumlama bilgisi veya teorisidir.

“Hermeneutik terimi eski Yunancadaki "hermeneuen" kelimesinden gelir. Bu kelime, birinin fikrinin tercüme edilmesi veya yorumlanması demektir. Hermes, Yunan mitolojisinde Tanrıların mesajlarını ölümlülere getirirdi. Bu bakımdan Hermeneutiğin filoloji ile yakından ilişkili bir disiplin olarak ortaya çıkması ve gelişmesi son derece normaldir. Hermeneutik 19. yüzyıldan itibaren metinlerle ilgili bir yorumlama metodolojisi olarak ortaya çıktı ve hem felsefede hem edebî metinlerde sıklıkla kullanılan bir yöntem oldu. Bilhassa beşeri kültürün ve insan davranışlarını inceleyen bilimlerin tamamında kullanılmaya başlandı. Martin Heidegger’in erken dönem çalışmlarıyla birlikte Hermeneutik beşeri dilin yorumlanmasıyla ilgili olan hemen her sahada kullanılmaya başlandı.

“Alman ilâhiyatçısı Friedrich Schleiermacher genel yorumlama teorisini araştıran ve bu yorumlama teorilerini dinî metinlere uygulanan ilk araştırmacı olarak karşımıza çıkar. O, hermeneutik daire diye bilinen kavramı formülleştirmiş bir bilim insanıdır. Bir şeyin bir bölümü o şeyin tümüne ve tüm, o şeyin bir bölümüne dayalı olarak anlaşılabilir. Wilhelm von Humbolt, Wilhelm Dilthey, Martin Heidegger, Hans-Georg Gadamer, Jurgen Habermas gibi isimler hermeneutiğin en önemli isimleridir.”

Tabiî ki “Bir şeyin bir bölümü o şeyin tümüne, ve tüm, o şeyin bir bölümüne dayalı olarak anlaşılabilir”.

Bunu bilmeyen mi var?!

Ancak, hermenötik dedikleri şey, bu basit cümleden ibaret değil elbette.. Yukarıda adı geçen isimlerin her biri hermenötik çorbasına ayrı bir baharat eklemiş, tenceredeki halîta renklenmiş..

*

Bu yaklaşım sahiplerinin, kendilerini, (“Kartezyen felsefe”ye atfettikleri ya da nisbet ettikleri) bir metnin (okurun yüklediği anlamdan bağımsız olarak) “kendisine ait” bir anlamının bulunması fikrine karşı konumlandırdıklarını görüyoruz.

(Kartezyen, Dekartçı demek oluyor. Descartes’ın Latince muadili olan Cartesius’tan geliyor. Her ne kadar sözü edilen fikir/yaklaşım Dekart’ın tekelinde değilse de, onu dillerine dolamak suretiyle kendilerini felsefî bir zemine yerleştirmiş, felsefe yapmakta olduklarını ilan etmiş oluyorlar.)

Yani bunlara göre anlamın “kendinde şey” olması söz konusu değildir, bir başka deyişle, anlam kendi başına var olan birşey olmaktan uzaktır, okur tarafından üretilmekte, okurun yorumlama faaliyeti sırasında ortaya çıkmaktadır.

Bu da, son tahlilde, okunan bir metnin, okur için, (okurun kendisinden bağımsız) belirli bir anlamının olamayacağı varsayımının kabul edilmesi demek oluyor.

Tabiri caizse anlamı, okur kendisi yoktan yaratmaktadır.

Bunu kabul ettirebilmek için kafaları karıştırmaya ihtiyaçları var, o yüzden devreye “zamansallık” diye bir kavramı sokuyorlar. 

Dekart’ın “Düşünüyorum, o halde varım” diyerek insanın düşünebilme özelliğini (anlama hassa’sını) herşeyin merkezine oturttuğunu, gerçekteyse insan düşüncesinin “zamansallık” çerçevesinde oradan oraya savrulduğunu ileri sürüyorlar. 

Bunu da “bilincin zamansallığı” diye bir kavramla ifade ediyorlar.

Böylece suyu alabildiğine bulandırıyorlar. Ki dibi görünmesin.

*

Peki bu “bilincin zamansallığı” kavramının (ya da katakullisinin) “anlam”ı ne?

Hermenötik yaklaşıma göre, bu kavramın da “kendinde şey” olarak bir anlamının bulunmaması gerekiyor. Onun anlamı, siz nasıl anlıyorsanız o olmak zorunda.. 

Ancak, hermenötikçiler bu noktada çifte standart uyguluyor ve kendilerine iltimas (torpil) geçiyorlar. Bilincin zamansallığının ne olduğunu anlamayı bize bırakmak yerine uzun uzun anlatıyor, ve bunu bizim tam da onların anlattığı gibi anlayacağımızı varsayıyorlar.

Aslında bu rezil çelişki, hermenötik masalının tam da bu noktada sırtına bir tekme vurularak mezar çukuruna atılmasını gerekli kılıyor. Fakat devam edelim. Biraz cömert olalım, üstüne mezar toprağı yığalım, mezar taşından da mahrum bırakmayalım.

Evet, anlattıklarında hareket noktalarını ve vardıkları sonuçları açık biçimde destekleyecek bir anlam yok, fakat, onlar açısından bunun bir öneminin bulunmadığı anlaşılıyor, çünkü varmak istedikleri hedef başka.

Hedef şu: Onların, anlamdan yoksun olduğu için anlam veremediğiniz laflarında sizin çözemediğiniz bir hikmet bulunduğunu düşünerek Dekart’ın ünlü sözünü yanlış kabul etmeniz, septiklerin (şüphecilerin) kalesine atılmış golü geçersiz saymanız.

“Dekart çuvallamış, Heidegger maydonozu, bir ‘egger’ (yumurtlayan) varlık olarak hikmet yumurtlamış” diyorsanız, onlar açısından mesele bitmiş oluyor.

*

Bu konularla ilgilenen (ve de tarihselci-güncellemecilerle "sempozyum tüzük kardeşliği" bulunan) bir akademisyen, Prof. Burhanettin Tatar, (eleştiri değil tasvir babından) şunları söylüyor:

“Schleiermacher hermenötik tecrübenin yapısını, mahiyetini ve yöntemini ortaya çıkarmaya çalışan bir filozoftu. Onun bu projesini Dilthey ve Heidegger gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Özellikle Heidegger insan bilincinin zamansallığına vurgu yapmış ve onunla hermenötiği temellendirmiştir. Öyle ki biz bugün hermenötik deyince işin açıkçası Heidegger’in temellendirdiği biçimde ele alıyoruz. Günümüzde hermenötiği, hermenötik yapan şey insan bilincinin zamansallığıdır. Peki zamansallık nedir? Zamansallık kelimesinin bugün bizim kullandığımız zaman kavramıyla ve saatle hiçbir ilgisi yoktur. Zamansallık kelimesi özü itibariyle temelde varlıkların insan bilincine kendilerini oldukları gibi açmamasıyla ancak sınırlı bir biçimde varlığın kendisini insan bilincine açıyor olmasıyla ve bunun bir süreç olmasıyla ilgili bir kavramdır. Yani insan bilincinin bir şeyi kavrarken hem kavradığını sınırlı olarak kavradığını fark etmesi hem de kendisinin sınırlı olduğunu anlaması anlamında bir kavramdır zamansallık. Zamansallık insan bilincinin merkezsizleşmesidir. Descartes düşüncesine baktığımızda orada bir merkez görürüz. İnsan bilincinde en kesin olan şey yani merkez teşkil eden şey onun düşünüyor olmasıdır. Dilthey ve Heidegger böyle bir merkezin olmadığını savunur zamansallık fikriyle. O halde başka bir şekilde ifade etmek gerekirse; insan bilincinin zamansallığı, insan bilincinin sürekli bir şeylere yönelirken, bir şeyleri anlarken kendisini kaybetme riskiyle yüzleşmesi ve bir şeyleri anladıkça, anladığı şeyler arasında irtibat kurdukça tekrar kendisine dönmesi hareketidir. Yani bir tür döngüsel bir hareket çizilmesidir zamansallık. Hermenötiğin temelinde böyle bir zamansallık anlayışı vardır.”

(Özlem Ülker. "Hermenötik Bizi Neden İlgilendiriyor?' Konferansı". Hadis Tetkikleri Dergisi, 7 / 1, Haziran 2009, s. 204-5)

Bu ifadelere baktığımızda, “zamansallık” olarak adlandırılan durumun (Ki zamansallık yerine daha uygun bir kavram kullanılabilirdi), zaten herkesçe bilinen bir şey olduğunu görüyoruz.

İnsan bilinci tabiî ki varlıkları sınırlı biçimde kavrayabilir ve bu, şimşek çakar gibi bir anda olup biten ve artık donup öylece kalan bir şey de değildir. Bir süreç işidir. Ayrıca bilincin kendisi de sınırlıdır.

Çünkü insan tanrı değildir.

*       

Ancak, bundan hareketle verilen hüküm, yani insan bilincinin (Dekart’ın iddiasının aksine) merkezsiz olması iddiası saçma.

Prof. Tatar’ın ifadesiyle, Descartes düşüncesine baktığımızda orada bir merkez görürüz. İnsan bilincinde en kesin olan şey yani merkez teşkil eden şey onun düşünüyor olmasıdır”.

Bu durumda, insan bilincinin merkezsizleşmesi, onun gerçekte düşünmüyor olduğunu iddia etmek anlamına gelir.

Tatar, “Dilthey ve Heidegger böyle bir merkezin olmadığını savunur zamansallık fikriyle” diyor.

Yani düşünme diye bir şey yok.

Buna bakarak, "Dilthey ve Heidegger’de gerçekten de (kendilerinin itiraf ettiği şekilde) düşünce diye bir şey yok, bu yüzden de saçmalamışlar" dememiz gerekiyor.

*

Bu “düşünce”siz adamlar, insan bilincinin merkezsizliği, yani düşüncesizliği “düşünce”sini “başka bir şekilde de ifade” ediyorlarmış.

Tatar şöyle diyor:

“O halde başka bir şekilde ifade etmek gerekirse; insan bilincinin zamansallığı, insan bilincinin sürekli bir şeylere yönelirken, bir şeyleri anlarken kendisini kaybetme riskiyle yüzleşmesi ve bir şeyleri anladıkça, anladığı şeyler arasında irtibat kurdukça tekrar kendisine dönmesi hareketidir.”

İnsan bilinci “düşünce”siz olarak sürekli birşeylere nasıl yönelebiliyor, birşeyleri nasıl anlayabiliyor sorusu Dilthey ve Heidegger için bir “anlam” ifade etmiyor gibi görünüyor.

Yine, insan bilinci birşeyleri anlarken kendisini neden ve nasıl kaybetme riski yaşıyor sorusu da, bu adamların bilincinin merkezsizliğinde (düşüncesizliğinde) cevap bulabilecek bir mesele değil, öyle anlaşılıyor.

Tespitleri kendileri için doğru gibi görünüyor. Bunların bilinci birşeyleri anlarken kendisini kaybetmiş.

Bunlara göre, “insan bilincinin kendini kaybetmesi” riski var, fakat kaybetmiyor, bu da, “bir şeyleri anladıkça, anladığı şeyler arasında irtibat kurdukça kendisine dönmesi” sayesinde oluyormuş.

İnsan bilinci bütün bunları "merkez"siz olarak, “düşünme”den nasıl başarıyorsa?

Ya da şöyle soralım, düşünmek bu değilse, nedir?

*

Böyle saçmalarken bir de zaman kelimesine zulmederek zamansallık diye bir kavram üretiyorlar, herşeyi getirip buna bağlıyorlar. Bilince zamansallık diye bir kayyum atıyorlar. 

Tatar’ın ifadesiyle,  “Yani bir tür döngüsel bir hareket çizilmesidir zamansallık”.

Bilincinde “düşünce” diye bir merkez bulunan bir başkası bu saçmalıklar karşısında pekâlâ şöyle bir şey diyebilir:

İnsan gözü nasıl milyarlarca ışık yılı uzaktaki yıldızları da, semadaki Güneş’i de, Ay’ı da, ufuktaki bulutu da, yanı başındaki ağacı da yerinden oynamadan, hareket etmeden, kendisini kaybetme riski yaşamadan görüyorsa, bir başka ifadeyle göz nasıl görmek için yerinden ayrılıp döngüsel hareket yaparak uzayı dolaşmak zorunda değilse, insan bilinci de öyle oradan oraya savrulmadan, zıplayıp fırlamadan, kaybolup gitme tehlikesi yaşamadan durduğu yerde herşeyi anlayabilir,

*

Adamlar zamansız bir zamansallıktan söz ediyorlar..

Lafı dolandırmaya hiç gerek yok, bunlar saçmasapan zırvalardan başka bir şey değil.. Neredeyse Dekart’a inat olsun diye “Düşünüyor değilim, düşünemiyorum, ve de yokum” deme noktasına gelmişler.

İnsan bilinci kendisini kaybetme riskiyle yüzleşiyormuş da, kendisine dönüyormuşmuş da..

Belli ki bu adamların bilinci kaybolmuş ve bir daha da geri dönmemiş, kendisini bulamamış..

*

Bunların, bir metnin “kendisine ait” bir anlamının bulunması (anlamın “kendinde şey” olması, kendisiyle kaim, kendi başına var olan birşey olması) anlayışına karşı çıkmakta olduklarını söylemiştik.

Böylece metnin, okur için, (okurun kendisinden bağımsız) belirli bir anlamının olamayacağı iddia edilmiş oluyor.

Böylesi bir yaklaşım, anlamanın da “kendinde şey” olamaması, buharlaşması demek olur.

Yazarın metni “anlamlandırması” diye birşey yoksa, yani ortada “kendinde şey” olarak anlam yoksa, okurun anlaması (anlamlandırması) diye bir şey de olamaz.

Okur, metni okurken kendi özel anlamını inşa ediyor, metni kendine göre anlıyorsa, metni yazan da, yazarken bir anlam inşa edebiliyor, metne kendince bir anlam yüklüyor demektir.

Eğer anlama(k) diye bir şey varsa, anlama (anlamak) “gerçekte var olmayan bir anlam” üzerine kurulamayacağına göre, orada mutlaka “kendinde şey” olan, okurun bilincinden ve anlayışından bağımsız bir anlam bulunmalıdır.

Aksi takdirde anlama'dan söz edemeyiz. “Yanlış anlama” diye bir şey de kalmaz. Ortada bir anlam yok ki anlama olsun.. Burada ancak halüsinasyondan, vehim ve kuruntulardan söz edilebilir.

Bütün bunlar aslında zırva.

Bunların sözünü ettiği anlama, bir buluta bakıp orada bir silüet görmek gibi bir şey oluyor. Gerçekten de bulutta “kendinde şey” olarak bir silüet hiçbir zaman var olmaz, o sadece buluttur, burada anlam sizin bilincinizin ürettiği birşeydir.

Ya da, yağmurlu ve rüzgârlı bir gecede dışarıdaki uğultuyu bir insanın feryadına benzetmeniz gibi bir şey.. Burada da anlam (sesi insan feryadı olarak anlama), sizin zihninizin dışında “kendinde şey” olarak mevcut değildir, fakat gerçekten feryat edip yardım isteyen bir insan varsa, hermenötikçi kafasıyla, orada da anlam’ın “kendinde şey” olarak mevcut olmadığını, bunu sadece sizin bir feryat olarak yorumladığınızı söylemek, düpedüz saçmalamaktır.

*

İmdi, hermenötik denilen felsefe (anlayış), bütün bir felsefe tarihi gözönüne alınmadan anlaşılamaz.

Felsefe tarihi ise iki ayrı anlayışın bitmeyen kavgasından ibarettir: Dogmatizm (mutlak ve kesin gerçeklerin var olduğu ve bilinebileceği düşüncesi) ve septisizm (şüphecilik, insanın kendi varlığından da, bilgisinden de daima şüphelenmesi).

Allahu Teala’nın varlığına inanan Dekart, “Düşünüyorum, o halde varım” diyerek septisizme büyük bir darbe indirmişti.

O zamandan beri ateist Batılılar Dekart’ı ekarte etmek için olmadık zırvalar üretiyorlar. İçinde doğru öğeler de barındırdığı için insanların kolayca büyüsüne kapılabildiği hermenötik zırvası da bir yönüyle bunlardan. 

Son tahlilde hedefleri “mutlak doğrular”ı yok etmek, herşeyi sübjektif (öznel) hale getirmekten ibaret..

Sofizmden postmodernizme uzanan süreçte bir ara durak durumundalar demek mümkün.

Anlam ve anlama faaliyeti bu şekilde nesnellikten uzak bir öznelliğe hapsedilince, doğru ve yanlış anlama arasında bir fark da kalmıyor.

Yorumların öznelliği, ve o öznelliğe bağlı olarak geçerlilik bakımından yorumlar arasında bir fark bulunmadığı kabul edilince, nesnellik nosyonu kaybolunca, kimse bir başkasına “Yanlış anlıyorsun” diyemez hale gelecektir.

İstenen bu.. Bütün bu laf kalabalıklarına başka tür bir “anlam” vermek mümkün değil.

*

Hermenötikçiler, zırvalarıyla, bu yorumlarımıza itiraz etme hakkından daha baştan feragat etmiş durumdalar.

"Bizi yanlış anlıyorsun" ya da "Yorumların yanlış" diyemezler. 

O takdirde "Hermenötik adına üfürdüğümüz bütün bu lafazanlıkların hepsi hurafe, boş laf" demiş olurlar. 

Çünkü onlara göre, ürettikleri "metin"lerin kendi başına bir anlamı yok. Bir okur olarak anlamı ancak ben üretebilirim.

İşte ürettim.

*

Bitmedi, konuya devam edeceğiz inşaallah.


DİNDE AKLIN YERİ VE TARİHSELCİLİĞİN (GÜNCELLEMECİLİĞİN) AKILSIZ AKILCILIĞI

 




Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında, dinî meselelerde aklî delil getirilirken düşülen hatalara özlü bir biçimde değinmiş bulunuyor.

Şöyle diyor:

“Onlardan (o hatalardan) birisi aklî delîlin mutlak olarak [her durumda; kayıt ve şart getirmeden] naklî delîle (ayet ve hadîse) üstün tutulmasıdır.”

Aklî ve naklî (Kitap ve Sünnet’ten getirilen delil) ya kat’î/kesin ya da zannî/muhtemel olur.

Bu kat’îlik ve zannîlik de ya sübutta (sabit oluş, mevcut oluş, var oluşta) ya da delalette (anlamda) olur.

Mesela Kur’an ayetleri sübut bakımından kat’îdir. Çünkü bize, tevatürle (yalan üzerinde birleşmesi mümkün olmayan çok sayıda ravînin rivayetiyle) gelmiştir.

Bazen de rivayet sübut bakımından kat’î olmaz. Bu ancak hadîslerde (Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sözlerinde) mevzubahis olur.

Sübut bakımından kat'î hadisler, mütevatir hadislerdir. Ahad (tek kanaldan, tek rivayet silsilesiyle gelen) hadisleri muhaddisler sübut bakımından sahih, hasen, zayıf vs. gibi derecelere ayırmışlardır. Ancak, sahih de olsa bir hadis, şayet mütevatir değilse, sübut bakımından tam kat'i olamamaktadır. Bununla birlikte, zannîliğin en üst derecesindedirler.

Ancak, çok sayıda ahad sahih hadis anlam (delalet) bakımından birbirleriyle uyuştuğunda, manevi (mana bakımından) bir tevatürün ve dolayısıyla sübutta kat'iliğin ortaya çıktığını söylemek mümkün olur.

Benzer şekilde çok sayıda zayıf hadisin aynı anlamı verdiklerinde senet bakımından zayıf olsalar da mana bakımından sahih hadis kategorisinde değerlendirilebilecek duruma geldiklerini söylemek mümkün olabilir.

Bir hadisin zayıf kabul edilmesine neden olan etkenler, hadisin ravilerinden en az birinin güvanilirlik bakımından şüpheli olmasıyla ortaya çıkar. Mesela ravi unutkan olabilir, yahut meçhul/tanınmayan biridir, veyahut da güvenilirliğini zedeleyen bir suçlamanın hedefi olmuştur. Ravi yalancılığıyla tanınan biriyse, ondan hadis alınmaz.

(Tarihten örnek verelim: Selanikli Mustafa Atatürk’ün taktik gereği takiyye yapabildiği, muhaliflerini şaşırtmak için yalan söyleyebildiği, olduğundan farklı görünebildiği bilindiği için, onun mesela Padişah Vahideddin’le olan özel görüşmesine ilişkin olarak söylediği sözler, “sübut” bakımından kat’î kabul edilemezler. 

Usûl-ü hadîs ilmi açısından onun rivayetleri “sahih” kategorisine hiçbir zaman girmez. Zayıflığın en üst derecesinde kabul edilirler ve başkalarından nakledilen rivayetlerle doğrulanmama durumunda kabule mazhar olmazlar.)

*

Kat’îlik (kesinlik) ve zannîlik ikinci olarak delalette söz konusu olur.

Mesela yolda burnu sargılı bir genç kız ya da delikanlı gördüğümüzü düşünelim. Bu sargılı olma durumu bir estetik ameliyattan da kaynaklanıyor olabilir, bir kavga sonucu burnun kırılmasından da, yahut bir kaza geçirip düşmeden de.. İşte burada delalette zannîlik söz konusudur.

İçtihadî ihtilaflar genelde delaletteki zannîlikten kaynaklanır.. Mesela örneğimizde birisi der ki “Son zamanlarda estetik ameliyat moda oldu, bu olsa olsa bir estetik ameliyatın sonucudur”, diğeri de “Bu kasabada estetik ameliyat yapan çıkmaz, bu olsa olsa bir kazadan kaynaklanıyor” diye düşünür, öbürü de “Buranın halkı çok kavgacı, her gün karakolluk, mahkemelik oluyorlar, bu çok büyük ihtimalle bir kavganın sonucu” diyerek kendince “içtihat”ta buhunur.

*

Bu noktada, merhum Tehanevî'nin dikkat çektiği üzere, aklî ve naklî delillerin kat’î/kesin veya zannî/muhtemel oluşu bakımından birkaç ihtimal var..

Birincisi, kesin aklî delil ile kesin naklî delilin (hem sübutu/varlığı hem de delaleti/anlamı kesin/kat’i naklî delilin) çelişmesidir ki, bu, mümkün değildir.

İkincisi, kesin aklî delil ile (sübutu ve/veya anlamı bakımından) zannî naklî delilin çelişmesidir. Bu durumda zannî naklî delil tevil edilmektedir.

Üçüncüsü, zannî aklî delil ile (ister kesin ister zannî olsun) naklî delilin çelişmesidir. Bu durumda zannî aklî delile itibar edilmez, naklî delil kabul edilir.

*

Merhum Tehanevî’nin aklî delilin kullanımı konusunda dikkat çektiği ikinci hata, tahmin ve teorilerin aklî delîl zannedilmesidir. 

Mesela bilimsel teoriler, adı üstünde bilimsel teoridir, yani kesin aklî delil niteliği taşımazlar, gözlem (müşahede) ve tecrübeye (deneye) dayanan tahmin ve zan durumundadırlar.

Bir başka hata, fıkhî meseleleri ve şer’î hükümleri akılla isbât etme (varlığını akla, aklın onayına dayandırma) teşebbüsüdür,

Bir diğer hata, aklî delile benzerlik gösteren durumların aklî delîl gibi kabul edilmesidir. Öyle ki, “gözlem ve deney”e (beş duyunun algılarına) dayanan deliller, aklî delil zannedilmektedir.

Mesela, ölümden sonra dirilme, aklen (akıl açısından) mümkün kategorisine girer; yani akıl açısından ne vaciptir/zorunludur, ne de imkânsız/muhal.

Bu, akıl açısından mümkün olmasaydı, bazı insanların “Belki gelecekte bilim ilerler de yeniden canlanırız” diyerek cesetlerinin dondurulmasını istemeleri delilik kabul edilirdi.

İşte böyle bir meselede peygamberlere “Biz ölülerin dirildiğini görmüyoruz, bizim için ölüleri diriltin ki bu iddianıza inanalım” demek, aklî delilin gerçekte aklî olmayan, hissî (duyusal) delil olan benzerini istemek olmaktadır.

Halbuki, bir peygamberin (mesela Hz. İsa a.s.’ın yaptığı gibi) ölüleri diriltmesi, bu konudaki aklî delilin durumunu (yeniden dirilmenin aklen mümkün oluşunu) değiştirmez. Ölümden sonra dirilme akıl açısından yine mümkün olarak kalır. Vacip/zorunlu olmaz. 

Yani Hz. İsa a.s. ölüyü diriltti diye ölümden sonra bir ahiret hayatının var olması ve ölülerin diriltilmesi “aklen” vacip/zorunlu hale gelmez.

Ancak, o mucizeye şahit olan ve onu mütevatir haber olarak işiten insanlar, ölümden sonra dirilmenin mümkün olduğunu gözlem ve tecrübe ile de anlamış olurlar. 

Aklı iyi kullanan kişiler açısından aslında burada değişen birşey yoktur. Şahit olunan olay sadece Hz. İsa a.s.’ın mucize gösteren (başkalarının yapmaktan aciz kaldığı şeyleri yapabilen) bir peygamber olduğunu gösterir.

Buradan hareketle Hz. İsa’nın haber verdiği gibi bir ahiret hayatının var olduğuna inanmak gerekir, fakat salt/saf/mahza akıl açısından ölümden sonra dirilişin hükmü değişmez: O, akıl açısından ne zorunludur/vaciptir ne de muhal/imkânsızdır. Mümkündür.

*

Merhum Tehanevî’nin dikkat çektiği (bir öncekiyle bağlantılı) bir başka hata, ortada (gözlem ve tecrübeye, yani hissî/duyusal/algısal delile ihtiyaç bırakmayan) kesin aklî delil bulunduğu halde duyusal delil istenmesidir. 

Bu hususta en büyük örnek, Allahu Teala’nın varlığını kabul etmek için bazılarının O’nu görmeyi istemeleridir.

Halbuki Allahu Teala’nın varlığı ve birliği beş duyuya (görme, duyma, dokunmaya vs.) dayalı gözlem/müşahede ile değil, ancak akılla bilinebilir.

Çünkü mesela görme, ışığın bir cisme çarpıp gözümüze yansımasıyla gerçekleşir, Allahu Teala ise yarattıklarının bir parçası veya onların içine sığıp yerleşen bir “şey” değildir ki, O'na Güneş ışığı vurup da görülsün.

*

Allahu Teala’nın varlığı ve birliği, İmam Matüridî’nin Kitabü’t-Tevhîd‘inde, ve diğer kelâm âlimlerinin eserlerinde büyük bir vukufla ayrıntılı biçimde açıkladıkları gibi, aklen zorunludur/vaciptir, yani Allahu Teala vacibü’l-vücuttur, varlığı aklen vacip/zorunlu olandır.

Allahu Teala’nın varlığını ve birliğini kabul/itiraf için O’nu görmeyi istemek veya beklemek ise, kendi duyusal algılarını temel ölçü/ölçüt/kıstas haline getirme cehaleti ve akılsızlığıdır.

Mesela, bütün insanlar sadece dört duyuya sahip olsalardı, görme diye birşey bulunmasaydı, yıldızların varlığı gözlemle de, akılla da bilinemezdi, ancak (sadık, mucizeyle teyit edilmiş) peygamberlerin haberiyle bilinebilirdi.

Akıl bunun mümkün olduğunu söylerdi, fakat fiilen var olduğunu söyleyemezdi. Gözlem ve deney de, görme duyusunun yokluğu nedeniyle bunu isbat edemezdi (varlığını gösteremezdi).

Ancak, yıldızların varlığı böylesi bir durumda akıl açısından (görmeyen için de) mümkün kategorisine girerken, Allahu Teala’nın varlığı akıl açısından her halükârda zorunludur. (Konuyu dağıtmamak için burada detayına girmiyoruz.)

Peygamberler esas itibariyle Allahu Teala’nın varlığını haber vermek için değil, salt akılla bilinemeyecek hususları (insanları sorumlu tuttuğunu, öylesine başıboş yaşasınlar diye yaratmadığını, ibadet yükümlülüğü getirdiğini ve bir ahiret hayatının mevcut bulunduğunu) bildirmek için gönderilirler.

*

Merhum Tehanevî'nin dikkat çektiği bir diğer hata, (yine önceki hatalarla bağlantılı olarak) olması aklen zaten mümkün olan işlerde ayrıca aklî delîl istenmesidir.

Olması aklen mümkün olan şey için ayrıca aklî delil istemek, aklî delilin ne olduğunu bilmemekten kaynaklanan bir anlayış eksikliği ve cehalettir.

Bir başka hata, birşeyin varlığını veya gerçekleşmesini hayatın olağan akışı bakımından akla uzak bulmayı, akıl bakımından muhâl oluşa yani imkânsızlığa delîl saymaktır.

Mesela Dünya’da kanatlı kaplanın varlığı akla uzaktır, fakat böyle bir canlının varlığı akıl bakımından imkânsız değildir; nitekim evrimciler zaman içinde evrimle böylesi canlılar oluşmasını akla aykırı bulmazlar, aynı şekilde bilimi önemseyenler de, genetik biliminin vs. gelişmesi ile bu tür canlılar meydana getirilebilmesini, aklen imkânsız kabul etmezler. 

Fiilen var olmamak başka birşey, aklen imkânsız olmak başka birşeydir.

*

Bir diğer hata ise, yukarıdaki hataya benzer şekilde, doğa yasası diye adlandırılan düzenlilikler (âdet) ile aklı birleştirmektir.

Âdeten imkânsız görünen şey, aklî imkânsızlık dairesi içine girmez. Mesela ateşin Hz. İbrahim’i yakmaması âdete aykırıdır, akla değil.

Akıl açısından ateşin yakması mümkündür, ne zorunlu ne de imkânsız. Yaktığı zaman, o “mümkün” olan, fiilen gerçekleşmiş olur. Fakat akıl açısından onun hükmü yine “mümkünlük” olarak kalır. Zorunluluk katına çıkmaz.

Eğer burada aklî zorunluluk söz konusu olsaydı, Hz. İbrahim a.s.’ı ateşin yakmaması muhal olurdu. Ateşin yakması âdeten zorunludur, aklen değil.

Mucizeler çerçevesinde aklen imkânsız olan şeyler değil, âdeten imkânsız olan şeyler gerçekleşir. Mesela bir sopanın yılana dönüşmesi âdeten imkânsızdır, aklen değildir. O, aklen mümkündür.

*

İşte bu noktada tarihselcilerin akılsızlığı devreye girmektedir.

Aklen imkânsız ile âdeten imkânsızı birbirine karıştırdıkları için mucizeleri tevil etmeye kalkışıyorlar ve peygamber kıssalarını günümüz roman ve hikâyeleri gibi (ibret olsun diye) uydurulmuş şeyler gibi göstermeye çalışıyorlar.

Yani aklın hududunu, beş duyu ile muttali oldukları âdet (doğa yasası adını verdikleri düzenlilik) çerçevesinde belirliyorlar. 

Fakat burada (kendi duyusal algılarını baz ya da kıstas alarak) sınırlandırdıkları şey, sadece aklın hududu değil. Aynı zamanda Allahu Teala'nın güç ve kudretini de sınırlandırıyorlar.

Allahu Teala, yarattığı âdet'in hâkimi değil, mahkûmu haline geliyor.

Bunun anlamı, âdet'in aklen mümkün bir durum olmaktan çıkıp vacip/zorunlu hale gelmesi demektir.

Mahlukattaki âdet'i (düzenliliği, hayatın olağan akışını) vacip/zorunlu kabul etmenin bir sonucu olarak, Allahu Teala'nın onu gücü ve kudretiyle değiştirmesini muhal/imkânsız görmeye başlıyorlar. 

Buna bağlı olarak da mucizeleri inkâr ediyorlar.

Ancak, bu inkârlarını doğrudan lafza (metnin kendisine) yöneltmiyor, yorum düzeyinde ifade ediyorlar. Yani "Bunlar ibret olsun diye anlatılmış mecazî kıssalardır" türünden şeyler söylüyorlar.

*

Yahudi ve Hristiyanlar’ın buna ihtiyaçları var, çünkü onların rivayetlerinde (gerçekte yaşanmamış) birtakım uydurmalar mevcut ve bunlar herkes tarafından biliniyor.. O uydurmaların onurunu kurtarmak için geçmişteki gerçek mucizeleri de onlara katıyor, hepsine birden “uydurulmuş ibret verici kıssalar” muamelesi yapıyorlar.

Yerli-milli laik tarihselci ilahiyatçılar da, onları taklit etmek suretiyle “Batı standartlarında ilahiyatçı” olmayı başardıklarını düşünüyorlar.

Aslında başardıkları tek şey, taklitçilikte maymunları geçmeleri, ve onların yapamadığı birşeyi yaparak taklitçiliği davranışla sınırlı tutmayıp zihniyet alanına taşımalarından ibaret.


LAİK (SİYASAL DİNSİZ) SİYASETİN ALTINCI KOLU: TARİHSELCİ (GÜNCELLEMECİ) İLAHİYATÇILAR

 






Nasıl oryantalistler (şarkiyatçılar, İslamologlar) sömürgeciliğin/emperyalizmin keşiş ve keşif kolu ise, yerli-milli tarihselci ilahiyatçılar da İslam dünyasındaki laikçi zorbalığın altıncı koludur.

Görevleri müslümanlar arasında bozgunculuk yapmak, kafaları karıştırmak, direniş ruhunu öldürmek, cepheyi içerden çökertmektir.

Bunlar devrimci ve değişim yanlısıdırlar.. Fakat değişim taleplerinin ve devrimciliklerinin nesnesi mevcut düzen ya da rejim değildir..

Onlar İslam’a karşı devrimci, laik (siyasal dinsiz) düzen karşısında ise sadık bende ve köle ruhlu dalkavuklardır.

Onlar, İslam’ın hükümleri karşısında değişim yanlısı, yenilikçi ve güncellemeci, laiklik (siyasal dinsizlik) karşısında ise “Hikmet buyurdu efendilerimiz”cilerdir.

*

Nasıl laiklik (siyasal dinsizlik) bize Batı’dan gelmiştiyse (İngiliz oyunuysa), laikliğin öncü birlikleri olan tarihselcilerin tarih sahnesinde arz-ı endam etmesini sağlayanlar da İngilizler’di.

Mısır’da bunu yaptılar.. Said Ramazan el-Butî, İslam Akaidi: Yaratıcının Varlığı, Yaratılanın Görevi adıyla Türkçe’ye çevrilmiş olan kitabında örnekleriyle anlatır.

Ancak, Mısır ilk değildi.. İşe Hindistan’da başlamışlardı.. Hindistan çıraklık, Mısır ise kalfalık dönemleriydi. Kemalist ve laik (siyasal dinsiz) Türkiye ise ustalık eserleri olacaktı.

Sömürgeleştirdikleri Hindistan’da “güncellemeci” sözde müslüman aydınlar ve din adamları yetiştirmişler ve medrese ulemasının karşısına dikmişlerdi.

Ulema, istemeyerek de olsa, bu din bağına dadanmış sırtlanlara zaman ayırmak ve cevap vermek zorunda kaldılar.

İşte onlara cevap verenlerden biri Allame Eşref Ali Tehanevî idi.

*

Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında bu İngiliz beslemesi (özellikle zihniyet bakımından besleme) tipler hakkında şunu söylüyor:

“…  Onlar insanlar arası münâsebetlerin ve siyâset işlerinin dinden ve Şerîat’ten olduğuna inanmamaktadırlar.

“Aksine onları [siyaseti] zamanla alâkalı [tarihsel, zamana göre değişebilen, güncellenebilen] görüş ve [insanların kendilerinin belirledikleri] maslahatlara [salahat, iyilik, uygunluk, yarayışlılık] dayalı kabûl etmektedirler. … O kadar ki, onlar bu esâsa dayalı olarak fâizin helâl kılınmasına teşebbüs etmişler ve âlimlere bunu söylemektedirler. Onların bu görüşlerini âlimler reddettikleri için onlara kızmaktadırlar. Onları ilericiliğin ve yükselmenin [kalkınmanın] düşmanı olmakla suçlamaktadırlar.”

Evet, Hindistan’daki tarihselci ve güncellemeciler işi bu noktaya kadar vardırmışlar.

Tehanevî cevabına, tarihselcilere usûl (yöntem) dersi vererek başlıyor.

Birşeyin dinden olup olmadığına neye göre karar vereceğiz, kıstasımız/ölçütümüz ne olacak sorusunu gündeme getiriyor ve şunu söylüyor:

“Şurasını bilmelisin: Evvelâ bir şeyin Şerîat’a ve dine dahil olup olmamasının bağlı olduğu noktanın [esasın, ilkenin, etkenin, illetin] tesbît edilmesi gerekir ki, onun üzerine kolaylıkla hüküm bina etme imkânı bulalım. … [Fıkıh usûlüne, İslam hukuku metodolojisine göre] bunun illetinin tahkîki [tahkîk-i menatı], tek bir şey olup o da ecir ve sevâbla vaad, ikâb ve azâbla tehdîddir.”

*

Evet, ölçü bundan ibarettir.

Bir hususta sevap vaadi ya da ceza tehdidi varsa, o, dindendir.

Mesela namaz böyledir.

Fakat sevap vaadi ya da ceza tehdidi yoksa, o, (yasaklanma veya teşvik edilme anlamında) dinî bir mesele değildir. 

Mesela uyumak gibi. Uyudun şu kadar sevap var, uyumadın, şöyle bir ceza var diye birşey yok.

Yahut elma yersen sevap, armut yersen günah diye birşey yok. İşte bu ikisi arasında tercih yapmak da dinî bir mesele değildir. İstersen hiçbirine de dönüp bakmazsın.

*

Kendisini müceddid (yenileyici) ve dini ihya eden bulunmaz Hint kumaşı zanneden İngiliz kafalı tarihselci ilahiyat tufeylilerine (Ki bunlara İmam Şatıbî’nin “makasıd” vurgusunu istismar edenler de eklenmiş durumda) göre, Kur’an ve Sünnet’teki “tikel hükümler”den hareketle tümevarım (istikra) yöntemiyle küllî ilkelere (adalet, ahlak, fazilet) ulaşıyorsunuz, ve sonra bu küllî ilkeleri birer tırpan, orak ve pala gibi kullanarak, “Artık küllî ilkelerin gereklerine uygun düşmüyorlar” diyerek o “tikel hükümler”i buduyorsunuz.

Sanki o “küllî” denilen ilkeler (tümevarım abrakadabrasına ihtiyaç bırakmayacak şekilde) “tikel” hükümler olarak daha baştan emredilmiyormuş gibi:

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan ve adâletle şâhitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz öfke, sakın sizi adâletsiz davranmaya sevketmesin! Adâletli olun; takvâya en uygunu, en yakışanı budur. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdârdır.” (Maide, 5/8)

Gerçekte o küllî dedikleri ilkeleri Kur’an ve Sünnet’ten alıyor da değiller.. Batılılardan alıyor, sonra da ona altın yaldızlı bir istikra (tümevarım) nişanı takıyorlar.

*

Merhum Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bundan sonra biz Kur’ân ve Sünnete bakar ve o ikisini dikkatlice okursak, bu işlerde [siyasî konularda] vaad ve tehdîdi buluruz. Ve bize bununla bu muâmelelerin ve siyâsî işlerin tamamının dinden olduğu tahakkuk edecektir. Ve onların Şerîatımızdan [dinden] bir parça olduğu husûsunda hiçbir şüphe kalmayacaktır.”

Mesela Allahu Teala, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” (Maide, 5/44) buyuruyor.

Kâfir olmak ise, Cehennem’de ebedî yanmak, hiç çıkmamak için tapu senedi almak anlamına geliyor.

Fasıklık ve zalimlik de aynı şekilde “Ben cezalandırılmak istiyorum, belamı arıyorum” diye tepinmeye karşılık geliyor.

Dolayısıyla, Allah’ın indirdiği ile hükmetmek, yani İslam devletini kurmak ve Şeriat’le hükmetmek dinin bir parçası demek oluyor.

*

Elinizde imkân olduğu ve Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi gerektiğine inandığınız halde bu yönde bir çaba sarfetmemeniz, yani devletin Şeriat’i uygulayan bir İslam devleti olması için adım atmamanız, en azından bu bilincin geliştirilmesi için gayret sarfetmemeniz, Allahu Teala'nın razı olduğu ve izin verdiği bir tutum değil. 

Tam aksine, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir” (Maide, 5/45) ve “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir” (Maide, 5/47) ayetleri gereği, zalim ve fasık olmanız, zalimlerin ve fasıkların hak ettiği cezaya uğramayı kabul etmeniz anlamına geliyor.

Eğer bir yandan müslümanlık davası güderken diğer yandan "din dili"ni güzelleştirme adına Şeriat’i uygulayan bir İslam devleti olmak gerekmediğini (yani Allah’ın indirdiği ile hükmetmenin lüzumsuz bir iş olduğunu) savunursanız, ya da böylesi bir dili onaylar ve bu dili kullananlar hesabına, onları uyaranlara çemkirirseniz, o zaman da 44’üncü ayet mucibince kâfir oluyor ve ahirette “süreli” ceza yerine “müebbet” cezayı kabul etmiş oluyorsunuz.

*

Hayır, böylelerinin kâfir olduklarını ben söylemiyorum, neyin küfür olduğuna karar vermek benim haddim değil.. 

Onların kâfir olduğunu dinin sahibi olan Allahu Teala bildiriyor.

Allahu Teala’nın kâfir dediklerine müslüman demek de aynı şekilde haddim değil.

(Mesele burada bir tartışmada üstün gelip gelmeme meselesi değil.. İnsanın aklını başına alıp ahiretini kurtarmayı düşünmesi gerekir. Mesele futbol maçı gibi birşey olsa ha üstün gelmişsin, ha yenilmişsin, çok mu önemli!)

*

Merhum Tehanevî, tarihselci güncellemeciler için şunu da söylüyor:

“… İslâm’a nasîhat [İslam’a karşı hayırhahlık, iyiliğini isteme] iddiâsında bulunan bazı kimseler bunu âdet hâline getirdiler. Öyle ki, [Şeriat hükümlerine] i’tirâzı kabûl etmekteler ve i’tirâz edilen hükmü “hükümler fihristi”nden çıkarmakta ve onun yerine değiştirilmiş [yeni] bir hüküm yerleştirmektedirler [İslam’ı heva ve heveslerine, kişisel veya grupsal/ulusal nefsanî çıkarlarına göre güncellemektedirler]. Ve onların i’tirâzlarına karşı delîl talep etmenin edebsizlik olduğunu zannetmektedirler.”

Bu güncelleme meraklısı tarihselciler delil bahsine hiç girmemektedirler, çünkü delilleri mevcut değildir.

Delil diye, onların uydurdukları delilsiz varsayımlara/faraziyelere, aksiyom ya da postüla/postülat imişler gibi inanmamızı istiyorlar.

Faraziyelerinin ilkini ise şu oluşturuyor: Allah, evrensel (her çağda ve her coğrafyada geçerli) hüküm indirmiş olamaz. Allah, ancak tarihsel (belirli bir tarihe ve coğrafyaya has) hüküm indirebilir.

Bu varsayım, aslında bir başka varsayımdan besleniyor: O da, Allahu Teala’nın haşa kemal sıfatlarla muttasıf olmayan, geleceği bilmeyen, sadece yaşanan anın şartlarına göre hüküm indirebilen cahil bir tanrı olması.

Üçüncü bir varsayım ise şu: İnsanın, emir ve yasakların makasıdına (maksatlarına), hikmetlerine ve maslahatına Allahu Teala kadar vakıf olabilmesi, bu noktada Allahu Teala’dan bir farkının bulunmaması, bu hususta O’nun dengi olması.

Son iki varsayım insanın tanrılık taslaması, heva ve hevesini tanrı edinmesidir:

“Hevâsını (nefsânî arzularını) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? O hâlde (korumak ve savunmak için) onun vekâletini sen üstlenecek misin?” (Furkan, 25/43)

*

Şurası açık ki: Allahu Teala’nın koyduğu bir hükmü “makasıd, hikmet ve maslahat” gerekçesiyle değiştirebilmek için, o makasıd, hikmet ve maslahata Allahu Teala kadar yetkin biçimde vakıf olmak gerekir.

Fakat, mesele bununla bitmiyor. Dördüncü bir varsayım daha mevcut.. 

O da şu: İnsanın, maslahat, makasıd ve hikmetleri (adalet, ahlak ve fazileti) sözde gözönünde tutarak Allahu Teala kadar isabetli hükümler verebilmesi.. Allahu Teala’ya bu hususta da denk olması, ve bunun sonucu olarak hüküm koymada O’na ortak olması.

O kadar ortak ki, kendisinin “yeni” kararı “meşru” oluyor, Allahu Teala’nın bizzat koymuş olduğu hüküm ise, şer’î olmakla (Şeriat’te bulunmakla) birlikte, meşru olmuyor.

İblis’çe bir mantık.. İblis de istikra neticesinde küllî bir ilkeye (adalet) ulaşmış, ve Adem aleyhisselam’a secde etmeye davet edilmesini kendisine yapılmış adil (meşru) olmayan bir çağrı kabul etmişti. Allahu Teala’nın emrinin şer’î olmakla birlikte meşru olmadığını üstün zekasıyla anlamıştı.

*

Evet, tarihselci zihniyetin temelini, bu varsayımlar (küfür olan hurafeler) oluşturuyor.

Fakat bunların birer aksiyom (doğruluğu açık, ispat gerektirmeyen hüküm) ya da postüla gibi kabul edilmesini istiyor, öyle bir eda ile konuşuyorlar.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, aksiyomlar, insan aklı açısından doğruluğu açık, ispat gerektirmeyen hükümlerdir. Mesela, bir bütünün parçasının bütünün kendisinden daha büyük olamaması hükmü bir aksiyomdur. Dört sayısının üçten büyük olması da böyledir.

Böylesi hükümler ispatlanmaya çalışılmaz, tam aksine, bu tür aksiyomlar, bütün ispat çabalarının temelini oluşturur. Bunlara itiraz eden bir kimseye karşı ispat çabası içine girmezsiniz, zaten ispat da edemezsiniz, karşınızdakinin ya tımarhanelik bir deli ya da sizinle kafa bulan aşağılık bir ahlâksız olduğunu düşünmekten başka yapabileceğiniz birşey yoktur. 

Postülalar ise, aksiyom gibi doğruluğu kendiliğinden belli hükümler olmasalar da, akl-ı selim ve vicdan sahibi insanların itiraz etmeyeceği doğrulardır. Mesela, adaletin iyi bir haslet olması gibi. Bununla birlikte, “sosyal Darwinist”lerle aynı kafada olan Eski Yunan’ın sofistleri, demagoji ve mugalata yaparak, adalet kavramının, zayıfların güçlülere karşı icat ettikleri bir savunma mekanizması olduğunu iddia edebilmişlerdir.

Evet, tarihselcilerin iddialarını savunmak için ortaya sürebilecekleri herhangi bir delilleri mevcut değil.

Onlar sadece, içyüzü katkısız ve katıksız küfürden ibaret olan varsayımlara dayanıyorlar.

*

Makasıd, hikmet ve maslahat anlayışları da temelden bozuk.

Öyle ki, maslahat addettikleri birçok husus gerçekte mefsedet (fesat ve bozgunculuk)..

Hikmet saydıkları şeyler, eblehlik ve budalalık..

Makasıd-ı Şerîa(t) anlayışları da tahribat-ı Şerîat.. 

Mesela, dinin korunması gayesi en başta gelirken, canın korunması gayesini ilk sıraya alabiliyorlar. 

İkincisi, dinin korunması ed-Dîn’in yani İslam’ın korunması demekken, onu laik (bir tek müslümana rahat vermeyen, camide hutbede bile her ayeti okutmayan) din ve vicdan hürriyeti illüzyonu ve safsatası olarak gösteriyorlar.  

*

İmdi, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” şeklindeki mantıksız sözün sorgulanmadan tekrarlandığı bir ülkede “Mevzubahis olan yüce yaratıcımız Allahu Teala’nın emriyse gerisi teferruattır” diyemeyen insanlara müslüman denilebilir mi?!

Sözümüze bir örnek üzerinden devam edelim..

Üstün zekâ sahibi, askerî bilgisi eşsiz, strateji ve taktik ustası, savaş sanatında dahi, geçmişi şanlı zaferlerle dolu bir komutanı ve askerlerini düşünelim..

Bazı askerler, komutanlarının değerine inandıkları için, onun emirlerine harfiyen riayet ediyorlar.

Bazıları ise, “Bu emirlerin hikmeti nedir, bunlardan maksat ne olabilir?” diyerek kendilerince felsefe yapıyorlar, sonra bazı emirler için, “Bu emirler dün verilmişti, dünün şartlarına göre söylenmiş şeyler, artık tarihte kaldılar, bugün durum değişti, ayrıca bulunduğumuz araziyi de biz görüyoruz, komutan buraya hiç gelmedi, o yüzden emirleri kendi aklımız ve bilgimizle güncelleyelim” diyorlar.

Değiştiriyorlar. 

Kendi kafalarına göre hareket ediyorlar.

Askerlerden hangileri isabetli ve usule uygun, hikmetlice davranıyor olabilirler?

Emre harfiyen riayet edenler mi, yoksa bu hikmet meraklısı ukala işgüzarlar mı?

(Geçmişte ve günümüzdeki genel geçer askerlik anlayışına gelince.. Askerin itaati için komutanın üstün vasıflara sahip olması gerekmiyor. Ast, üstten daha bilgili, yetenekli ve zeki olsa bile, mutlak itaat isteniyor.)

*

Dini bir oyun ve eğlence haline getiren tarihselci soytarıların zanlarının aksine, Allahu Teala eratın komutanından daha az önemli, din de, askerlikten daha az ciddi bir konu değildir:

"Onlar ki, dinlerini bir eğlence ve bir oyun edindiler ve dünya hayâtı onları aldattı! Bu günleriyle karşılaşmayı nasıl unuttular ve âyetlerimizi bilerek nasıl inkâr ettilerse, artık biz de onları bugün öyle unutacağız! Şüphesiz onlara, îmân edecek bir topluluğa bir hidâyet ve bir rahmet olarak bir ilim üzere genişçe açıkladığımız bir kitap getirdik." (A'raf, 7/52-3)

Allahu Teala "Şeriat'i değiştir, güncelle!" demiyor, "Ona uy!" diye emrediyor:

"Sonra seni emirde/iş'te bir şerîat üzere kıldık. Sen ona tabi ol, bilgisizlerin nefsanî arzularına uyma!" (Casiye, 45/18)

Şeriat hükümlerini tarihsel kabul edip güncellemek makul, meşru ve kabul edilebilir bir davranış olsaydı, Tevrat'taki (zina ile ilgili) recm emrini güncelletmek için Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e başvuran Medineli yahudileri Allahu Teala paylamaz ve bu taleplerinin imansızlık olduğunu bildirmezdi: 

"İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, seni nasıl hakem yapıyorlar, sonra bunun ardından (senin Tevrat'taki hükmü hatırlatman üzerine) yüz çeviriyorlar? Onlar iman etmiş değillerdir." (Maide, 5/43)

"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir" hükmü işte bu ayeti takip eden ayette geçiyor.

Tarihselci soytarılar bu ümmetin yahudileri kabul edilebilirler, aynı kafadalar. Onlar da iman etmemişlerdir.

*

Merhum Tehanevî şöyle diyor:

“Burada aslolan, [Şeriat'e ait] hükümler karşısında hiçbir kimsenin görüşünün bulunamayacağı, hiçbir kimsenin [itaat ve uygulama için makasıd, hikmet, maslahat türünden] sırları araştırmakta [ve ulaştığı sonuca göre itaat etmekte ya da itaat etmeyip kendi kafasına göre değişiklik yapmakta] serbest olamayacağıdır. Şâyet, [vahiyde, onu] zihinlerin anlayışına yaklaştırmak maksadıyla bir işe dâir hikmet yâhud sır zikredilirse bu mahza bir teberru’ [bağış ve ihsan] olup gerçekte [bildirimi] zorunlu değildir. Fakat insanlar, hikmet, maslahat ve sırları içeren bu gibi hususları [böylesi açıklamaları], zevklerindeki [mizaclarındaki] ve tabiatlarındaki bozukluk yüzünden çok kıymetli i’tikâd etmektedirler.”

Tarihselcilerin güncellemecilikleri (Ki tarihselcilik safsatasını, güncellemecilik binasına tırmanmak için merdiven olarak kullanıyorlar; tarihselcilik araç, güncelleme/tahrif ise amaçtır), delile dayanmaktan ve aklı kullanmaktan değil, heva ve hevese, nefsanî arzulara tabi olmalarından, kendilerini kullanan güç ve otorite sahiplerine yaranmaya ve onların gözüne girmeye çalışmalarından kaynaklanıyor.

Merhum Tehanevî bu noktaya şöyle değiniyor:

“Bütün bu bozuklukların temeli dünya sevgisi ve ehl-i dünyaya kuyruk sallamaktır. … Ehl-i dünya efendilerini ve büyüklerini râzı etmek için.

“Bunların i’tirâzlarını kabûl eden, Şeriat hükümlerini değiştiren ve onlarda diledikleri gibi tasarrufta bulunan kimseler, şâyet bugünkü efendileri başka bir usûlü kabûl ederlerse, geçmiş görüşlerini elbette terk edecekler ve şu anda kabul etmekte oldukları esâsların yanlış olduklarını söyleyeceklerdir.

“Onlardaki yöneliş ve niyetin kıblesi ehl-i dünyayı râzı etmektir.

“Gemilerde namaz kılanın geminin döndüğü tarafa dönmesi gibi, efendilerinin rızâsı ne yanda olursa o tarafa dönmektedirler.”

*

Müşrikler Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme şöyle demişlerdi: "Bize başka bir Kur'an getir, ya da bu getirdiğin Kur'an'da biraz değişiklik yap, güncelle."

Peygamber Efendimiz s.a.s. şöyle cevap vermedi: "Olabilir, mümkün.. Ancak biraz zaman geçmesi gerekiyor.. Ya da başka bir ülkede, değişik bir coğrafyada yaşasaydınız olabilirdi.. Çünkü Kur'an evrensel değil, tarihsel, belli bir zaman ve mekânla kayıtlı.. Şimdilik bekleyin, zaman içinde ben bazı değişiklikler yapabilirim. Hikmet ve maslahat neyi gerektiriyorsa birşeyler yaparız.. Sıkıntı yok, siz canınızı sıkmayın, bir çaresi bulunur. Değişiklik şart. Güncelleme şart."

Böyle cevap vermedi, ayeti okudu:

“Ve onlara âyetlerimiz apaçık olarak okunduğu zaman, bize kavuşmayı beklemeyenler, ‘Bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir!’ dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem, benim için olmayacak şeydir! Ben ancak bana vahyolunana tâbi olurum! Şübhesiz ki ben, Rabbime isyân ettiğim takdirde, büyük bir günün azâbından korkarım!” (Yunus, 10/15)

Eğer tarihselci güncellemecilik caiz olsaydı, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e “Onu kendiliğimden değiştirmem, benim için olmayacak şeydir” demesi emredilmezdi.

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in bile değiştiremeyeceği emir ve yasakları, birilerinin torpili ve iltimasıyla üniversitelerde bir post kapan, orada öğürerek saçmasapan, orijinal olduğu yerde doğru olmayan, doğru olduğu yerde de orijinal olmayan, okunmaya değmez lüzumsuz gevezelikten mamul tezimsi ve makalemsiler kusan boş kafalı akademikimsi soytarılar nasıl değiştirebilirler?!

*

Evet, tarihselcilik ve güncellemecilik, ayet-i kerimede belirtilen şekilde Allahu Teala'ya isyandır ve sonu da büyük bir azaptır.

Tarihselciler, suratlarındaki nursuzluğun da gösterdiği gibi, güncellemeden kaçınan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in değil, güncelleme isteyen Mekkeli müşriklerin takipçisidirler.

O müşrikler için de, bu soytarılar için de (tevbe etmezlerse) büyük bir günün azabı vardır.

"İşte onlar, hidâyet mukabilinde dalâleti, bağışlanmaya karşılık azâbı satın alanlardır. Onlar, ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar!" (Bakara, 2/175)


VAHDET-İ VÜCUTÇUNUN KENDİNDEN MENKUL VELÎLİĞİ

  ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 12 Hayât es-Sindî’nin  Fethu’l-Vedûd ‘alâ Vahde...