SABAHATTİN ÖNKİBAR'IN DEĞERLİ KATKILARIYLA BİR DAHA: 28 ŞUBAT'IN "GECELİK ZEVK” HUKUKU, GAYRİ NİZAMİ İSTİHBARATI, FETÖ-AKP ORTAKLIĞIYLA BİTİRİLEN MİLLÎ GÖRÜŞ, VE 28 ŞUBAT SONRASI YAŞANAN YAĞMA PAYLAŞIMI KAVGASI

 










Takvimler 22 Ekim 2002 tarihini gösteriyordu. Sonbahardı..

AK Parti’yi iktidara taşıyacak olan 3 Kasım seçimlerine sadece 12 gün kalmıştı.

28 Şubat darbesinin üzerinden ise 5 yıl ve yaklaşık sekiz ay geçmiş bulunuyordu.

Hürriyet gazetesinin sürmanşetinde 'Bir gecelik zevk uğruna” başlıklı bir haber yayınlandı.

Gazetenin internet sitesinde aynı gün yayınlanan haber ise “Yüksel’in seks kasedi gerçek çıktı” başlığını taşıyordu (“ses kasedi” değil).

Haberde şunlar söyleniyordu:

“DGM Başsavcısı Nuh Mete Yüksel'in bir Rus kadınla yatakta çekilen video kaseti gerçek çıktı. …

“FP eski milletvekili Merve Kavakçı'nın evine baskın yaptığı için ‘uyarı’ cezası alan Ankara DGM'nin ünlü savcısı Nuh Mete Yüksel'e, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bir kadınla ilişkisini içeren kasetin montaj değil gerçek olduğu sonucuna vararak ‘kınama’ cezası verdi. Savcı Yüksel, DGM'den ayrıldı.

“KURUL KASEDİ İZLEDİ: MONTAJ DEĞİL GERÇEK

“Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, dün yaptığı toplantıda, Yüksel ile ilgili iddiaları ele aldı. Kurul'un Yüksel'i İstanbul'daki bir otelde bir kadınla gösteren seks kasedini inceleyerek, montaj olmadığı kanaatine vardığı öğrenildi. Müfettişler de iki ay önce hazırladıkları raporda, Yüksel için ‘‘Kınama’’ cezası istemişlerdi.

“… Bu ceza kararının ardından, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında, ‘‘Laik cumhuriyet aleyhine gizli ittifak kurma’’ suçundan soruşturma yürüten ve iddianame hazırlama aşamasına gelen Savcı Yüksel, Ankara DGM Savcılığı'ndan ayrıldı. Hakkında birçok kez soruşturma açılan ve HSYK'nın, ikinci kez ceza verdiği Yüksel, Ankara DGM'den, Ankara Cumhuriyet Savcılığı'na gitti.

“… Savcı Yüksel'e ceza verilmesine yolaçan bu kaset İstanbul Terörle Mücadele ekiplerinin Çağdaş Eğitim Vakfı'na yaptıkları aramada ele geçirilmişti. Fethullah Gülen'e dava açan, Erdoğan hakkında soruşturma yürüten Savcı Yüksel'e de bu kaset posta yoluyla gönderilmiş ve yürüttüğü soruşturmaları engellemeye dönük şantaj olduğu iddia edilmişti. Savcı Yüksel, bu kaseti gönderen kişilerin kendisini telefonla arayarak, ‘‘Senin sesin çok çıkıyor. Bizim istediklerimizi yapacaksın. Yoksa bu kasedi televizyonlarda yayımlatacağız. Senden para istemiyoruz. Günün yaklaşıyor, o gün geldiğinde sana gerekeni söyleyeceğiz. Sen de yapacaksın. Yoksa seni rezil edeceğiz. Savcılıktan edeceğiz’’ diye tehdit ettiklerini savunmuştu.

“… Savcı Yüksel'in yeraldığı kasetin çekildiği yerle ilgili de üç ayrı iddia ortaya atıldı. Bir iddiaya göre kaset İstanbul'da bir otelde, bir iddiaya göre ise Antalya'da bir otelde çekildi. Diğer bir iddiaya göre ise görüntüler Ankara Çayyolu'ndaki bir villada kaydedildi. …

“Jandarma kasede ‘montaj’ demişti: Savcı Yüksel, bu olayların üzerine kasetle ilgili önce kendisi soruşturma açmış ve Ankara 1 No'lu DGM'den de kasedin yayınlanmasına yasak koydurmuştu. Jandarma Laboratuvarı kasetin ‘‘montaj’’ olduğu şeklinde rapor vermişti. Raporda, ‘‘Odaya yerleştirilen gizli kamerayla çekilen görüntülerin toplam uzunluğu 4 dakika 52 saniye olarak tespit edilmiş olup her karesinde montaj tespit edilmiştir’’ denilmişti.

“Savcı Yüksel'e, HSYK'nın ceza vermesinin kasetin montaj olmadığını ortaya çıkardığı öne sürüldü.”

(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/yukselin-seks-kasedi-gercek-cikti-38424194)

*

Bin yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat döneminin jandarması, kasetin montaj olduğuna karar vermişti.

Hürriyet’in bir gün sonraki manşeti de aynı olayla ilgiliydi ve “O kadın Türk çıktı” başlığını taşıyordu.

Haberde şu ifadeler yer alıyordu:

“Kadının kimliğiyle ilgili iki farklı iddia ortaya atıldı. Birinci iddiaya göre YükselDGM'de zabıt katibi olarak çalışan bir kadının kız kardeşiyle birlikte oldu. İddiaya göre görüntüler, Yüksel'in zabıt katibinin kız kardeşiyle birlikte gittiği bir avukatın bürosunda çekildi. Komplodan önceden haberdar olduğu öne sürülen kadının görüntülerde gizli kameranın objektifine doğru baktığı belirtildi.

“İkinci iddiaya göre de Yüksel'in yine bir büroda bir kadınla seviştiği, bu kadının ilk iddiadan farklı olarak bir ilaç firmasında çalışan röprezant (ilaç tanıtımı yapan) olduğu ifade edildi.”

(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/ahbap-dernegi-sorusturmasi-fatih-portakal-ifade-vermek-icin-adliyede-43248747)

Aynı haberde, Nuh Mete’nin iddiayı yalanladığı, “içinden montaj ve komplo geçen” klasik bir cümle kurduğu da belirtiliyordu:

“Yüksel, dün katıldığı bir televizyon programında da kınama cezası almasına yol açan kasetin montaj olduğunda ısrar ederek, ‘‘Benim bir kadınla ilişkide bulunduğum yalan. Bu olay, tamamen komplo’’ dedi. ...

Kaset nasıl bulundu

“Savcı Nuh Mete Yüksel'e ceza verilmesine yol açan kaset, İstanbul Terörle Mücadele ekiplerinin Çağdaş Eğitim Vakfı'nda yaptıkları aramada ele geçirilmişti. Fethullah Gülen'e dava açan, Erdoğan hakkında soruşturma yürüten Savcı Yüksel'e de bu kaset posta yoluyla gönderilmişti. Yüksel bunun, yürüttüğü soruşturmaları engellemeye dönük şantaj olduğunu iddia etmişti.

“Az daha atılıyordu

“Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) müfettişlerin istediği ‘iki kez yer değiştirme’ cezası yerine kınama cezası vermekle yetinmesi, Nuh Mete Yüksel'in meslek hayatını kurtardı.

“Mikrofonu itti

“Seks kasetinin ortaya çıkması üzerine ‘kınama’ cezası verilen ve DGM Savcılığı'ndan ayrılmak zorunda kalan Nuh Mete Yüksel, dün eski makamına gelişinde gazetecilerin sorularını cevap vermek istemedi. Yüksel, bir habercinin ısrarlı sorularını sürdürerek mikrofon uzatması üzerine gazeteciyi kolundan iterek konuşmadan uzaklaştı.”

Çağdaş Eğitim Vakfı, meşhur Kemalist Türkan Saylan’ın vakfıydı.

*

Hürriyet, konuyla ilgili yayınını 24 Ekim’de de “İşte o kadın” başlıklı haberiyle sürdürmüştü:

“Eski DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel'in kınama cezası almasına neden olan skandaldaki kadının izini süren Hürriyet, ısrarlı araştırmalar sonucunda olay kadının P.A. ismindeki kişi olduğunu belirledi.

“ÖNCE TELEFONLA ARADIK

Hürriyet, önce P.A.'yı ev telefonundan aradı. Ancak telefona çıkan kişi P.A.'nın evde olmadığını öne sürdü. Bunun üzerine P.A.'nın Demetevler'deki evine giden Hürriyet muhabiri bu sefer yüzyüze görüşme talebini iletmeye çalıştı. Kapıda Hürriyet muhabiriyle karşı karşıya gelen P.A.'nın üzerinde blucin ile kırmızı bir gömlek bulunduğu ve sarı saçlı modern görünümlü bir kadın olduğu görülüyor. Ancak P.A. görüşme talebini kabul etmedi.

“KOMŞULARI DOĞRULADI

“Aynı apartmanda oturan komşuları da, Hürriyet muhabirinin gösterdiği fotoğraftaki kişinin P.A. olduğunu doğruladılar. Komşuları, P.A.'nın eşinden boşandığını ve oğluyla beraber yaşadığını söylediler. Komşuları, P.A.'nın DGM'de zabıt katibi olan kardeşi N. A.'nın da sık sık eve geldiğini anlattılar.”

(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/iste-o-kadin-38424761)

*

Savcı Nuh Mete, 14 yıl sonra tekrar gündeme gelecekti.

Bu defa “zevk”ten anlayan bir adam olarak değil, mağdur sıfatıyla..

Köprülerin altından çok sular akmış, 15 Temmuz olayı yaşanmış, ve FETÖ aleyhinde kullanılabilecek her delil kırıntısı pırlanta gibi değerli hale gelmişti.

Milliyet gazetesi yazarı Tolga Şardan, 15 Temmuz’dan iki ay sonra, 14 Eylül 2016 günü şunları yazmış bulunuyordu:

“Televizyonun içine kamera konuldu

"Gülen’in yakın ekibinden olduğu iddiasıyla tutuklanan iş adamı Alaaddin Kaya, 1 Eylül’de beş sayfalık ek ifade verdi. Kaya’nın ifadesinde Nuh Mete Yüksel’e kumpasın ayrıntıları da yer aldı.

“Kaya, ifadesinde özetle şunları söyledi:

SAVCI YÜKSEL’E KUMPAS: Nuh Mete Yüksel’in DGM Savcısı olduğu dönemde Fetullah Gülen ile ilgili hazırladığı soruşturma safhasında hatırladığım kadarıyla Yüksel’i itibarsızlaştırma amacıyla kumarhaneler kralı Sudi Özkan’ın avukatına ait Ankara’da yerini bilmediğim bir mekânda bir kadınla uygusuz haldeyken bir çekim gerçekleşmiştir. O gün Gülen cemaatinin emniyet imamı olarak bilinen Kemalettin Özdemir bana olayı şöyle anlattı: “Bahse konu evde bulunan televizyon cihazının aynısı dışarıda temin edilmiş ve içine çekim yapabilecek özellikler taşıyacak tarzda teçhizat yerleştirilerek televizyonlar takas edilmiş, kapı açıldığında cihazın kayda gireceği şeklinde sistemin kurulduğunu” bana samimi şekilde anlattı.

(https://www.milliyet.com.tr/gundem/televizyonun-icine-kamera-konuldu-2310682)

Alaaddin Kaya’ya atfedilen ifadeden hareketle şunlar söylenebilir:

Nuh Mete Yüksel’in olayı, Hürriyet gazetesinin haberinde geçtiği şekilde “bir gecelik zevk” değil, “binbir gecelik zevk”.

Hatta gecelerin gündüzlerin birbirine karıştığı bile söylenebilir.

Adam bu işi rutin faaliyet haline getirmiş ve bu da başkaları tarafından biliniyormuş ki, onun için özel olarak televizyon hazırlanmış.

Adamın savcı olarak şununla bununla uğraşmaktan arta kalan zamanlarını “zevk”li işlerle geçirdiği, yurdum kadınlarına (kamusal olmayan) duygusal ve fiziksel “hizmet”te bulunmakta olduğu biliniyormuş.

Birileri de adamın bu aktivitelerinin kayda alınacak kalite ve kıvamda olduğunu düşünmüşler.

Ziyan olmasın, tarihe geçsin, geleceğin Kemalistleri için nümune-i imtisal olsun diye kaydetmişler.

*

Alaattin Kaya, ifadesini Prof. Kemalettin Özdemir’e dayandırmış durumda.. Söyledikleri ondan nakil..

Bu, olayı daha karmaşık hale getiriyor.

Çünkü, kayıt kuyut hadisesinde Özdemir’in de dahlinin bulunuyor olabileceğini düşündürüyor.

En azından Özdemir’in, böyle birşeyin yapıldığını bildiğine göre, yapanları da biliyor olması gerekir.

Burada bir gazetecilik kusuru görüyoruz.. Milliyet gazetesi (ve de Tolga Şardan), Kemalettin Özdemir’in de bilgisine başvurmalıydı.

Ona, bu işi kimlerin yapmış olduğu sorulmalıydı.

Meselenin diğer bir boyutu da şu: Firarî FETÖ’cü Ahmet Dönmez’in (Ki bazı açıklamaları geçmişte Anadolu Ajansı tarafından haberleştiriliyordu) yazılarından anlaşıldığı kadarıyla bu Kemalettin’le Fethullah Gülen araında bayağı ciddi bir ihtilaf yaşanmış, ve şahıs FETÖ ile yolunu ayırmış.. FETÖ’de bir kopuşa neden olmuş. (Kemalettin, Bediüzzaman Said-i Nursî’nin ilk talebelerinden olan ve mutlak vekil ve varislerden olduğu iddia edilen Said Özdemir’in oğlu.)

Özdemir’den Yeni Asya ve Vakit gazetelerinin eski yazarı (Tahşiye grubu üyesi) Mustafa Kaplan da yazılarında söz etmiş durumda.

Yanlış hatırlamıyorsam Kaplan, gruplarına yönelik (FETÖ operasyonu olduğu iddia edilen) tutuklama ve yargılamaların ardındaki isimler arasında bu Kemalettin’in ve ekibinin de bulunduğunu iddia ediyordu.

Ve bu Kemalettin’in MİT’le bağlantılı olduğu da söyleniyor.

Böylece ortaya karışık bir denklem çıkmış durumda.. Kimin eli kimin cebinde belli değil.. Kim gerçekte kimin ya da nerenin adamı, karar vermek zor.

*

Akit gazetesinin 22 Nisan 2016 tarihli bir haberi “FETÖ’cü müdür firarda” başlığını taşıyordu.

Haberde “ ‘Şikede kumpas’ iddialarına ilişkin İstanbul’un da aralarında bulunduğu 28 ilde eşzamanlı yapılan operasyonlarda gözaltı sayısı 45’e yükselirken, soruşturma kapsamında aranan Borçka Emniyet Amiri Mustafa Okumuş’un kayıplara karıştığı öğrenildi” deniliyordu. (https://www.yeniakit.com.tr/haber/fetocu-mudur-firarda-164953.html)

O sırada 40 yaşında olan bu Mustafa Okumuş, birçok operasyonda yer almış bir isim.. Şimdilerde youtuber haline gelmiş olduğunu görüyoruz.

25 Temmuz 2026 tarihli videosunun başlığı şöyle: “Suikast sezonu başlıyor, zemin hazır!!”

Yorumlarının önemli bir bölümünü hatalı buluyorsam da, polislik döneminde yaptığı çalışmalardan hareketle verdiği bazı bilgiler önemli.

Söz konusu videosunda Hablemitoğlu cinayeti soruşturması hakkında önemli bilgiler veriyor.

Bu meyanda aktardığı bir bilgi, (Alaattin Kaya’nın Kemalettin Özdemir’e atıfta bulunarak FETÖ’ye bağladığı) Nuh Mete’nin zevkli kasedinin Çağdaş Eğitim Vakfı’nda bulunması olayının başka bir “okuma”sının mümkün olduğunu ortaya koyuyor:

“… Şimdi burada bizim tespit etmemiz gereken konu şu: Bu kitap (Hablemitoğlu’nun ölümünden sonra onun kitabı olarak piyasaya sürülen Köstebek adlı kitap) Osman Ak (Ankara istihbarattan sorumlu emniyet müdür yardımcısı) tarafından Hablemitoğlu’nun evinden alındıktan sonra nasıl bir fabrikaya girmiş olabilir ki böyle bir değişiklikle basılıp karşımıza çıkmış olabilir diye baktığımızda bu sorunun cevabını da bulamıyoruz. Mustafa Balbay, dönemin Ankara Cumhuriyet Gazetesi temsilcisi.. Bir dönem kendisi de Ergenekon soruşturmaları kapsamında gözaltına alınmıştı, evinde arama yapılmıştı. Onun da bilgisayarlarına el konulmuştu. İşte bu bilgisayarlarında yapılan incelemelerde Mustafa Balbay’ın günlük tarzında notlar aldığı görülmüştü. Ve bu olaydan, suikastten (Hablemitoğlu suikastinden) 12 gün sonra, 30 Aralık 2002 tarihli aldığı notlarda Mustafa Balbay aynen şunu söylüyor(Jandarma Genel Komutanı Orgeneral) Şener Eruygur Paşa’nın daveti üzerine Jandarma Genel Komutanlığı’na gidildi, kendisiyle yaklaşık 75 dakika görüşüldü. Şener Eruygur tarafından Köstebek isimli kitabın fotokopileri teslim edildi. Ergün Poyraz tarafından yazılan Patlak Ampul isimli kitabın kendisi verildi şeklinde bir notu var. Yani buradan anlıyoruz ki, bu kitap (savcı yardımcısı Osman Ak tarafından alınan kitap) evden çıktıktan 12 gün sonra Şener Eruygur eliyle Ankara’daki bir gazetecinin eline geçmiş. Şener Eruygur da Ergenekon soruşturmaları kapsamında gözaltına alınan paşalarımızdan birisiydi. Aslında hem Şener Eruygur’u hem de Mustafa Balbay’ı Ankara’ya gidip gözaltına alan kişi de bendim. … Bu Şener Eruygur’a soruldu, döneminde Şener Eruygur bu kitabı kendisine Hablemitoğlu suikasti ile ilgili çalışmalar yaptığını söyleyen Ergün Poyraz isimli sözümona bir gazeteci tarafından getirildiğini söylüyor. Şimdi Ergün Poyraz ne alaka?.. Ergun Poyraz’da bu kitap, yani Siber Suçlar’da (Emniyet’in Siber Suçlar dairesinde) olması gereken kitabın Ergün Poyraz’ın elinde ne işi var ki Şener Eruygur’a veriyor bu kitabı.

“Şimdi burada çok dikkat çekici bir ayrıntı daha var. Çünkü Şener Paşa bir Köstebek kitabını veriyor, iki, Patlak Ampul isimli kitabı veriyor. Hablemitoğlu soruşturması kapsamında 2016 yılı Eylül ayında AKP’nin kurucu milletvekillerinden Ramazan Toprak ve ANAP döneminde bir dönem bakanlık yapan Halil Şıvgın’ın da ifadeleri alınıyor. Savcılar bunların da ifadesini alıyor, ikisi de şu şekilde bir bilgi veriyorlar ifadelerinde: Suikast işlenmeden önceki yaz döneminde, tam tarihini de veriyorlar, 19 Temmuz 2002 tarihinde, Ramazan Toprak diyor ki, Halil Şıvgın, Abdullah Gül, Necip Hablemitoğlu, biz (Ramazan Toprak) biraraya geldikTayyip Erdoğan da bu toplantıya katılacaktı ama son dakikada mazeret bildirdi, gelemedi. Orada Necip Hablemitoğlu bazı konularla ilgili bize bilgi verdiBirincisi, Nuh Mete Yüksel üzerinden bir kumpas hazırlığı var. Atatürkçülüğüyle bilinen, tanınan bir vakfa polis eliyle bir operasyon düzenlenecek. Ama operasyondan önce oraya Fethullahçı polisler tarafından yerleştirildiği daha sonra ortaya çıkartılabilecek bir CD yerleştirilecek. O CD operasyonda alındıktan sonra ‘Bakın işte bunlar terörist bir yapılanmadır’ şeklinde Türkiye’nin dört bir yanında, sadece Emniyet teşkilatında değil, dört bir yanında sağ kesime yönelik operasyonlar başlatılacak Nuh Mete Yüksel eliyle şeklinde Hablemitoğlu bir ifşaatta bulunuyor. Orada Hablemitoğlu’nun ifşa ettiği, bilgi verdiği ikinci konu da işte bu Patlak Ampul isimli kitapla ilgili olarak, o dönem tabiî Recep Tayyip Erdoğan siyasi yasaklı, milletvekili olamıyor, seçimlere giremiyor, Fakat partinin kurucu başkanı Abdullah Gül başkan yardımcısı. Hablemitoğlu orada diyor ki, ‘Ergün Poyraz isimli gazetecinin eliyle Patlak Ampul isimli bir kitabı piyasaya sürecekler, çok yakın bir tarihte piyasaya sürecekler. O kitaptaki bilgilere istinaden bir soruşturma başlatılacak, ve AK Parti ile, partinizle ilgili bir kapatma sürecine girilecek. Seçimler gelmeden, daha seçim kararı açıklanmamış, daha seçim kararı.. Partiniz kapatılacak’ şeklinde bilgi veriyor. Bu hem Ramazan Toprak’ın, hem Halil Şıvgın’ın anlatımlarından ben bunu size aktarıyorum. Tabiî erken seçim kararı alınıyor, Abdullah Gül o dönemde yaptığı girişimlerle hem Nuh Mete Yüksel’in o CD konusunu hem de kitabın yayınlanmasını engelliyor. Seçim kararı alınıyor. Seçimleri AK Parti tek başına iktidar olacak şekilde Kasım ayında kazanıyor 2002 yılında, seçimler sonuçlanır sonuçlanmaz üç hafta sonra Patlak Ampul isimli kitap piyasaya sürülüyor. Gazeteci Emin Çölaşan mesela o dönemde köşe yazısı yazıyor bu kitapla ilgili, ‘Tayyib’i ve ekibini belgelerle okuyun, belgelerle okuyacaksınız. Biz değiştik palavrasının geçmişini göreceksiniz’ şeklinde o cenahtan atraksiyonlar geliyor. Ama tabiî iş işten geçiyor.

“Bu kitaptan sonra Aralık ayına geliyoruz, Necip Hablemitoğlu öldürülüyor. Necip Hablemitoğlu öldürüldükten sonra bu hem Ergün Poyraz, hem Halil Şıvgın, hem Ramazan Toprak koruma talebinde bulunuyorlar. Şubat ayında Ergün Poyraz, Nuh Mete Yüksel, dönemin Ankara il emniyet müdürü Cevdet Saral, ve evden belgeleri alan Osman Ak Defne Restorant, Güven Caddesi, Köroğlu Sokak, Defne Restorant’ta oturuyorlar, akşam yemeği yiyorlar, onların akşam yemeği yemesinden bir hafta kadar sonra Köstebek diye bir kitap piyasaya çıkıyor. İşte bu kitabı piyasaya süren yayıneviyle Patlak Ampul isimli kitabın yayınevi aynı. Toplumsal Dönüşüm Yayınları tarafından bu kitap piyasaya sürülüyor.”

(https://www.youtube.com/watch?v=JoLcOHPDhBA)

Mustafa Okumuş’un açıklamaları aynı minval üzere başka ilginç bilgilerle devam ediyor, fakat biz konudan kopmayalım.

Ancak şunu da belirtelim.. Hablemitoğlu cinayetinin ardından mevtanın evine giden yetkililer, savcı Nuh Mete Yüksel ile, Ankara istihbarattan sorumlu emniyet müdür yardımcısı Osman Ak..

Dönemin Ankara emniyet müdürü Cevdet Saral’ı da, 1997 yılında, 28 Şubat’ın ateşli zamanında yayınlanan bir haberden hatırlıyorum. Selam gazetesinde çıkan haberde, 28 Şubat sürecine zemin hazırlayan birtakım karışık işlerin ardında bu Cevdet Saral ile TSK’nın psikolojik savaş biriminden Albay Oğuz Kalelioğlu'nun bulunduğu belirttiliyordu.

Kalelioğlu o süreçte önemli bir kurumumuzda müşavir/danışman yapıldı.. 

Bilin bakalım hangi kurumda?.. 

Sizi merakta bırakmayayım, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda..

*

Hablemitoğlu cinayetinin ardından mevtanın evine giden yetkililerin savcı Nuh Mete Yüksel ile, Ankara istihbarattan sorumlu emniyet müdür yardımcısı Osman Ak olduğunu, Okumuş’tan öğrenmiştik.

Okumuş, bir başka videosunda, bu isimlerin o sırada “üstlerine vazife olmadığı” halde bunu yapmış olduklarını açıklamış bulunuyor. Dinleyelim:

“Hablemitoğlu suikastı ile ilgili 2022 yılında bir iddianame ortaya çıkmıştı. Biz bu iddianamede bir baktık ‘Aslında FETÖ’ filan diyorlar, orada Enver Altaylı ve Mustafa Özcan üzerinden FETÖ göndermesi yapılıyor ama, perde arkasına bir baktığımızda askeriyenin içerisindeki Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görevli MAK (Muharebe Arama Kurtarma) timinin bütün üyeleri bir şekilde orada gözaltına alındılar, tutuklandılar, daha sonra serbest bırakıldılar. … İş öyle bir yere geldi ki, şimdi orada, Hablemitoğlu’nun öldükten iki ay sonra yayınlanan Köstebek isimli bir kitabı var, … Bu kitabı, daha Hablemitoğlu ölür ölmez evine ilk giden iki kişi var, 1998 yılında Ankara (Emniyet) İstihbarat’ta görevlenirken Türkiye tarihinin en büyük telekulak skandalında başrol isimlerinden birisiydi, Osman Ak görevden alınmıştı bir süre için, Osman Ak görevde olmadığı halde Hablemitoğlu vurulur vurulmaz koştura koştura evine gitmişti. Yine dönemin meşhur DGM (Devlet Güvenlik Mahkemesi) savcılarından Nuh Mete Yüksel’le beraber.. O da görevli olmadığı halde gidip oradaki dijital verileri almıştı. Hablemitoğlu’nun bilgisayarından çıkan veriler iki hafta sonra Şener Eruygur tarafından Mustafa Balbay’a verilmişti. Biz bunu Mustafa Balbay’ın Ergenekon kapsamında gözaltına alındığında bilgisayar verilerinden tek tek görmüştük. Yani gerçekte Hablemitoğlu’nun yazmaya çalıştığı Köstebek kitabından tamamen farklı bir Köstebek kitabını piyasaya sürmüşlerdi. … Ama 2022 yılındaki iddianemeden sonra bizi buralara götürecek, paşalara, MAK timine götürecek, Ergenekon yapılanmasına götürecek çok ciddi, çok somut veriler ortaya çıkmıştı. İhsan Güven eşiyle beraber öldürülmüştü. Yine onun faillerinin de MAK timi olduğu HTS (Historical Traffic Search: Tarihsel Trafik Arama / Geçmiş Trafik Sorgulama) kayıtlarıyla doğrulanmış bir şekilde ortaya çıkmıştı. …”

(https://www.youtube.com/watch?v=-6fMkvkQBLk)

*

Necip Hablemitoğlu’nun Abdullah Gül ile diğerlerine verdiği bilgiden MİT’in haberinin olmaması mümkün değil.

O dönemde bütün muhafazakâr camiada ve özellikle AK Parti’de acayip ve şiddetli bir Avrupa Birliği tutkusu başgöstermişti. 2002 yılında Büyük Birlik Partisi’nin haftalık Hür Gelecek gazetesinde yazıyordum ve onların da bu hummaya kapılmış olduklarını fark etmiş, acizane bu konuda onları uyarmaya çalışmıştım. Saadet Partisi de aynı durumdaydı, “Adil Düzen”le yönetilen bir Türkiye yerine “Yaşanabilir bir Türkiye” idealinden söz etmeye başlamışlardı.

28 Şubat sayesinde Erbakan hareketini yerle yeksan eden dış güçler ile onların içerideki derin müttefikleri, Erbakan’ın takipçilerinin Erdoğan’ın peşine takılmasını istemekteydiler. Bunun gerçekleşmesi, Erdoğan’ın ve partisinin önünün açılmasına bağlıydı. 

Millî Görüş gömleğini çıkaranların bile önlerinin kapatılması durumunda Erbakancı hareketin tasfiye süreci başarısız olacak, muhafazakâr kitlenin zihniyet olarak dönüştürülmesi süreci akamete uğrayacaktı. 

Tekrar “radikalleşeceklerdi”. Tehlikeliydi..

*

CIA ve müttefiki MİT bunun farkındaydı.. 

Derin MHP de.. 

28 Şubat sürecinde darbecilerin pasif destekçisi olarak arz-ı endam eden “ürkek erkek” MHP, erken seçim yapılmasını sağlayarak, AK Parti iktidarının önünün çabucak açılmasına yardım etti.. 

O gün için bu, Erbakan’ın ve partisinin (Saadet'in) yerin yedi kat altına gömülmesi anlamına geliyordu. Çünkü herkes biliyordu ki Saadet Partisi, gücünü koruması durumunda, selefleri Refah Partisi ile Fazilet Partisi gibi kapatılacaktı. Nasıl Fazilet Partisi Refah'ın devamı olma gerekçesiyle kapatılmış ise, gücünü koruyan bir Saadet'i de aynı akıbet bekliyordu. 

Dolayısıyla Saadet'e verilen oy, ziyan edilen oy demekti. AK Parti, köprüden önceki son çıkış olarak tek alternatifti. 

Herşey AK Parti'nin başarılı olması ve Erbakan ile hareketinin diri diri mezara gömülmesi hedefi doğrultusunda planlanmıştı. AK Parti'nin birşey yapmasına, yürümek için adım atmasına bile gerek yoktu, ardındaki rüzgâr öyle kuvvetliydi ki, yerinde duramıyordu, rüzgâr onu alıp götürmekteydi, tek yapması gereken, ayakta kalmayı ve düşmemeyi başarmasıydı.

Tuhaf olan şu ki, sadece Millî Görüş hareketini terk edip gidenler değil, geride kalanlar da "dönüşeceklerdi". Erbakan'ın vefatından sonra Saadet'in başına geçen Temel Karamollaoğlu, cihad eden bir gazi edasıyla iftiharla "İslamcı değil müslüman olduğunu" ilan ederek iç ve dış malum odaklara selam çakmayı marifet biliyordu. Ve tabandan ona karşı bir itiraz sesi yükselmiyordu. Felçli gibiydiler.

Evet, CIA ile fikir ve istihbarat alışverişi yapmakta olan MİT meselenin farkındaydı; mesele İslamcılığın bitirilmesi meselesiydi, ve bunun için "ılımlı laik dindarlar"ın önünün açılması gerekiyordu. Fakat Kemalist askerler “zamanın ruhu”nu anlamak istemiyorlardı.. Kendilerinin her daim iktidarda olacakları, Selanikli Atatürk’ün tek parti döneminin tıpatıp benzeri bir Türkiye istiyorlardı. 

Fakat dünya artık o dünya değildi. Aynı nehirde yıkanabilirdiniz fakat su, aynı su asla olmazdı.

Dolayısıyla, Nuh Mete Yüksel ile Şener Eruygur kafası kaybetmeye mahkumdu. 

Kaybettiler.

*

Hablemitoğlu’nun 19 Temmuz 2002’de Abdullah Gül, Ramazan Toprak ve Halil Şıvgın’a sözünü ettiği “Atatürkçülüğüyle bilinen, tanınan bir vakfa polis eliyle bir operasyon düzenlenmesi, ama operasyondan önce oraya Fethullahçı polisler tarafından yerleştirildiği daha sonra ortaya çıkartılabilecek bir CD yerleştirilmesi” olayı birbuçuk ay önce, 3 Haziran 2002 tarihinde yaşanmıştı, fakat Hablemitoğlu’nun bu gelişmeden haberi yoktu.

Buradan anlaşılıyor ki, söz konusu planı aylar öncesinden duymuş, fakat daha sonra yaşananlardan haberdar olamamıştı.

Sabah gazetesinde 6 Mart 2017 tarihinde yayınlanan “Nuh Mete Yüksel’in kasedi de FETÖ’den” başlıklı haberde şu söyleniyordu:

“3 Haziran 2002: Gülseven Yaşer'in başkanlığını yaptığı Çağdaş Eğitim Vakfı'nda (ÇEV) Nuh Mete Yüksel'in kasedi bulundu. Operasyon öncesinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'nde komiser yardımcısı Bayram Özbek'in ÇEV'e sızdığı ve kendisini Hayri Canöz ismiyle tanıtarak vakıfta çalıştığı tespit edildi. FETÖ sanığı Özbek, "Tahşiyeciler" grubuna kumpas soruşturmasında yargılanıyor.”

(https://www.sabah.com.tr/gundem/2017/03/06/nuh-mete-yukselin-kasedi-de-fetoden)

Sabah gazetesinin haberinin başlığı için şunu söylemek gerekiyor: 

MİT’le daima iyi ilişkiler içinde olmuş olan Hürriyet’i (Ki başında Ertuğrul Özkök bulunuyordu, sahibi de Aydın Doğan'dı, Simaviler'in mirasıydı), hele de 2002 gibi daha AK Parti’nin henüz bir seçim başarısı elde edememiş olduğu bir zamanda FETÖ’nün yönlendirebiliyor olması düşünülemez.

Fakat MİT yönlendirir.

Burada, Necip Hablemitoğlu’nun Abdullah Gül, Ramazan Toprak ve Halil Şıvgın’a söylemiş olduğu hususa dikkat etmek gerekiyor. Bu, FETÖ’cü Mustafa Okumuş’un kendi iddiası değil.. O, Ramazan Toprak ile Halil Şıvgın’ın nakilcisi..

Benzer bir senaryonun Tahşiye operasyonunda da yaşanmış olması muhtemel.. 

Tahşiyeci Mustafa Kaplan, kendilerinin dersanesine FETÖ’cüler tarafından suç unsuru konulup sonradan yakalandığını ve böylece suçlu gibi gösterildiklerini söylüyor.

Tahşiye operasyonunda davul FETÖ’cülerin sırtındaymış, o kesin.. Fakat tokmak kimin elindeydi, işte burası biraz karışık.

Şunu anlamak önemli: "Sahte bayrak" (false flag) tipi operasyonlar sadece uluslararası alanda yapılır, ülke içi iktidar ve menfaat mücadelelerinde buna rastlanmaz diye bir kural ya da "doğa yasası" yok.  

*

Çağdaş Eğitim Vakfı'na sızma meselesi üzerinde de durmak gerekiyor.

Bunu yapan kişi bir polis.. Sahte isim kullanarak sızmış.. Böyle şeyleri (ihtiyaç duyduklarında) daha çok, istihbarat teşkilatları (gizli servisler) yapıyorlar. Polis teşkilatı da istihbarat faaliyetlerinde bu tür taktiklere başvurur.

Casusluğun (ajanlığın, istihbaratçılığın) doğasında bu var.

Ancak, böylesi kimlik değiştirmeler ve sızmalar, herhangi bir cemaatin ya da (masonlar gibi gizli kapaklı örgütsel faaliyet yapmayan) sosyal grupların üyelerinin içlerine sindirebilecekleri şeyler değildir.

Çünkü böylesi sosyal grupların üyeleri, katıldıkları gruplar ile öyle kuvvetli bağlar kurarlar ki, onlardan (tek başlarına) ayrılmayı kolay kolay göze alamazlar. (Grupsal kopmalar hariç.)

İşte, devletin FETÖ'ye savaş açmasına rağmen onlardan çok fazla kişinin kopmasını sağlayamamasının nedeni budur. Adamın FETÖ'yü terk etmesi; bütün bir geçmişinin üstüne çarpı çekmesi, sosyal çevresini tamamen yitirmesi, tüm arkadaş ve dostlarını kaybetmesi, sap gibi ortada kalması, tabiri caizse kendi kendisini inkâr etmesi anlamına gelecektir.

Bunu, hak ve hakikat uğruna bile yapabilecek insan fazla çıkmaz.

Dolayısıyla, mesela bir FETÖ'cünün, diyelim ki Süleymancılar'ın arasına sızmak için onlardan görünmesi durumu yaşanmaz.

Böyle birşeyi ancak istihbaratçılar (ajanlar, casuslar, devlet görevlileri) yaparlar. Çünkü bunu onlardan isteyenler sosyal çevreleridir, ait oldukları gruptur. Üstelik bu tarz davranışı "meslek" olarak benimsemişlerdir.

Dolayısıyla, bir FETÖ'cünün (veya başka bir cemaatin, tarikatın vs. bir mensubunun) tutup rol icabı başka bir grubun üyesi olmayı kabul etmesi durumu "hayatın olağan akışı"na aykırıdır.. Fakat MİT mensupları ve polis istihbaratı, böylesi cemaat ve gruplara kesinlikle sızarlar.

Çünkü devlet, böylesi grupları takip eder.. En azından yabancı devletlerin sızmalarına karşı tedbir olarak bunu yapar. Yapmak zorundadır. (Tedbir derken, "Et kokarsa tuzlanır, ya tuz kokarsa?" diye bir söz var, ya istihbarat servisine sızma olmuşsa, ya istihbarat servisi yabancı istihbarat servislerinin etkisi altına girip kendi hükümetinin ve milletinin "altını oyuyorsa"?)

Bu "sızma" olgusu yüzünden, böylesi cemaat ve grupların boyundan büyük işlere kalkışan ve (grubun yörüngesini değiştirmeye kalkışmak gibi) tuhaf çıkışlar yapan bazı üyelerinin gerçekte devletin ajanları (veya menfaat karşılığı yahut şantaj gibi tehditlerle "satın alınmış" işbirlikçileri) olması ihtimali çok yüksektir.

Böylesi üyelerin çıkıntılıkları söz konusu cemaat ve gruplara mal edilir, gerçekteyse devletin adamlarının işidir. Böylece zinde güçler, bir taşla iki kuş vurmuş olur; hem operasyonunu yapar, hem de o operasyonun sorumluluğunu başkasının sırtına yükler.

Hatta, o sorumluluğu bahane ederek o gruptan hesap sorma imkânına da kavuşur. 

*

Hablemitoğlu’nu öldürenlerin FETÖ’cü olmadığı (Zihni Çakır’ın ilgili isimleri ihbarı sonucunda) ortaya çıktı.. 

Katiller arasında MİT’çi de, asker de var.. 

Hablemitoğlu'nu muhtemelen, AK Partililerle vesaire temas kurmuş ve bazı bilgiler vermiş olduğu için cezalandırmak istediler.

Sedat Peker’in avukatlığını yapmasıyla tanınan Av. Ersan Barkın’ın ismine bu olayda da rastlıyoruz. Mustafa Okumuş şunları diyor:

“Şimdi bu konuyla ilgili Ersan Barkın isimli bir hukukçumuz var. Ersan Barkın yıllardır bu Hablemitoğlu davalarında aileye avukatlık yapan bir isim. Aslında kendisi Hablemitoğlu sağken de Hablemitoğlu’nun bir nevi asistanlığını yapıyor. Hablemitoğlu’na çok yakın, sürekli onun yanında olan birisi. O dönem daha hukuk fakültesi dördüncü sınıf öğrencisi. Daha öğrenci, avukat değil. Hablemitoğlu öldürülmeden beş gün önce, 13 Aralık 2002 tarihinde Eskişehir’e gidiyor. Giderken de yanında götürdüğü kişi Ersan Barkın. Ersan Barkın’a cinayetten altı gün sonra soruşturma makamları bir soru soruyorlar. Acaba öldürülmesiyle ilgili yaptığı çalışmalarla ilgili rahatsızlık duyan birileri mi vardı? Ne tarz çalışmalar yapıyordu? Onu ölüme götürebilecek yöndeki çalışmaları nelerdi diye bir soru sorduklarında Ersan Barkın, ‘Necip Bey son dönemlerde MİT içerisindeki gayri nizami bir yapılanma ve bu gayri nizami yapılanma tarafından gerçekleştirilen bazı eylemlerle ilgili çalışmalar yapıyordu’ şeklinde bir cevap veriyor.”

Şahsen aklıma takılan sorular şunlar:

Necip Hablemitoğlu’nun “MİT içerisindeki gayri nizami yapılanma ve eylemleri” hakkındaki çalışmaları neden gün yüzüne çıkmadı?

O gayri nizamilik (Açık konuşup buna yasa dışılık diyelim) neleri kapsıyordu?

Bu gayri nizami haydutların elbette isimleri vardı.. Kimlerdi?

MİT’in o dönemdeki yönetimi, Hablemitoğlu’nun bile bildiği bu gayri nizami yapılanmadan “habersiz” miydi?

Habersiz değillerdiyse (Ki olmamaları gerekiyor), …?

*

Dinler arası diyalog tutkunu FETÖ’nün durumunu biliyoruz, CIA ile olan irtibatlarının da farkındayız, fakat bu, 28 Şubat sürecini İsrail’in, ABD’’nin ve uluslararası Masonluğun emir ve talimatları doğrultusunda gerçekleştiren vatanseverlik edebiyatı şampiyonu satılmış hainlerin suçlarını (sırf anti-FETÖcülük yapıyorlar diye) görmezden gelmemizi gerektirmiyor.

Onlar FETÖ’den bin beterler.. Adnan Menderes ile iki arkadaşını asanlar FETÖ’cüler değildi.. O süreçte zulüm gören binlerce, onbinlerce insanı inim inim inletenler de..

Evet, FETÖ’deki yamukluğun farkındayız, fakat haklarında hüküm verilirken onlara kendilerini savunma hakkı tanınmalıdır.

Ve, başka birilerinin aklanması için “günah keçisi” haline de getirilmemelidirler. (Muhsin Yazıcıoğlu'nun ölümü meselesi de buna dahil.)

Nasıl bir insanın kâfir olması aynı zamanda katil olmasını gerektirmiyorsa, itikaden sapık olması aynı zamanda ırz düşmanı ve hırsız olması anlamına gelmiyorsa, FETÖ’nün de “devlete ihanet” içinde olması, başka her kötülüğe de bulaşmış olmasının delili olarak ileriye sürülemez.

FETÖ’yü “yoldan çıkmış bir hareket” olarak görmek için, benimseyip sahip çıktıkları eylem ve söylemlerini “Şeriat’e göre” değerlendirip tartmak kâfidir. Ayrıca senaryo yazmaya gerek yok.

Mesnetsiz ve aşırı ithamlar, son tahlilde mağduriyet ve iftiraya uğramışlık algısı oluşturur. Ters teper..

*

Takvimler Mayıs 2015’i gösterirken A Haber televizyonu (Ne lüzumu vardıysa?) Nuh Mete’nin avukatlığına soyunacaktı:

“Nuh Mete Yüksel'e nasıl kaset kumpası kuruldu?

“Fethullah Gülen'e dava açan DGM eski savcılarından Nuh Mete Yüksel'e kurulduğu iddia edilen seks kasedi tuzağı A Haber'de yeniden ele alındı. A Haber ekranlarında yayınlanan Deşifre programında kaset tuzağı ele alındı. Programda Hürriyet Gazetesi'nin attığı manşet de konuşuldu. Programda Meral Akşener'en kaset iftirası konuşulurken ona destek çıkan Hürriyet gazetesi çifte standart yapmakla suçlandı.

“Sunucu Mehmet Ali Önel, "Nuh Mete Yüksel'le ilgili Hürriyet gazetesinin yapmış oduğu haberler manşetler ortada. Nuh Mete Yüksel mağdur değil miydi o zaman? O gün öyle bugün böyle" dedi.

"Yeni Akit Yayın Yönetmeni Hasan Karakaya, Nuh Mete Yüksel'in kasediyle ilgili bomma iddiasını canlı yayında böyle anlattı:

"Haziran 2002'ydi yanılmıyorsam. Bizim gazetemizde üst düzey gazeteci abimize, bana değil üst düzey abimize dönemin Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak geliyor. Diyor ki 'Ya bu Nuh Mete Yüksel, hocaefendiyle uğraşıyor. Adam gece gündüz kafaya takmış sürekli dava üstüne dava açıyor. Duyduğumuza göre yeni bir dava açacak.' Diyor ki 'Elimizde bu adamın çirkin bir kasedi var.' Biz de Nuh Mete Yüksel Merve hanımın evini bastığı için gıcıklığımız var. 'Tamam ben gönderirim' diyor. 2 saat sonra telefon açıyor. 'Ya tamam biz o işi hallettik. Yayınlamanıza gerek kalmadı'. Birkaç gün sonra Nuh Mete Yüksel basın toplantısı yaptı. Ve dedi ki "Bana zarfla kaset göndermişler. O kasette benim görüntülerim var. Ama hepsi montaj" diye açıklama yaptı."

 (https://www.internethaber.com/nuh-mete-yuksele-nasil-kaset-kumpasi-kuruldu-788104h.htm)

*

Sabahattin Önkibar'ın 30 Temmuz 2026 tarihli videosunda şöyle bir cümle geçiyor: 

"Fethullah hakkında soruşturma yapan savcı Nuh Mete Yüksel'in koynuna namazlı abdestli bir kadın avukat sokup davadan kurtulmaya çalışan?!" 
(Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=1yOC147nvcw)

İmdi, istihbaratçılık geleneği, teknikleri ve taktikleri çerçevesinde olaya bakıldığında, söz konusu abdestli namazlı kadının bir istihbarat teşkilatının (gizli servisin) FETÖ'ye sızdırılmış elemanı ya da ajanı olması mümkündür.

Bu noktada şu haber, ufkumuzu açabilir:

17 yaşındaki liseli kıza tecavüz tuzağı: Seni MİT'e alacağız diyerek evine götürdü sonra da…

“G.A. şunları söyledi: "Okul müdürüm H.A., derslerimde başarılı olduğu için 'Seni MİT'e memur olarak alalım' dedi. Daha sonra müdürüm, yanında bizim okuldan bir kız arkadaşım ve ismini Ahmet Mandal olduğunu belirten kişiyle birlikte, beni evden aldılar. 'Seni MİT'e uygun gördük' dediler. Ben de tamam dedim.

“Liseli öğrenci G.A.'nın babası G.A. da kızının MİT'e memur olarak başlayacağını okul müdürleri söylediği için inandığını belirtti. Baba G.A., ''Kızım bana okul müdürünün kendisini MİT'e alacağını söyledi. 'Hakkımızda hayırlısı, vatana, millete verilecek bir hizmet varsa verelim' dedim. Bir gün iki okulun müdürü kızımı gelip evden aldılar. Bir albay ile yemeğe gideceklerini söylediler. Ben de bu memurlara güvenip kızımı gönderdim. Daha sonra kızım, diğer okulun müdürü A.S.K.'nin benimle tanışmak istediğini söyledi. Kadının yanına gittiğimde bana 'Başınıza talih kuşu kondu. Sizin çocuğunuzu MİT istiyor ne diyorsunuz?' dedi. Ben de 'Vatana millete bir evlat vereceksek, benim canım da feda olsun' dedim'' diye konuştu.

“Kızının nasıl bir görev alacağını sorduğunda aldığı yanıtları da anlatan G.A., şunları söyledi:

"Bana, 'Konya'da FETÖ ile mücadele etmek için 86 kişilik bir birim buraya geldi. FETÖ'cüler milli eğitimin içine sızmışlar. Sizin çocuğunuz da okul birincisi olduğu için kurum eğitimlerine başlansın’ dediler. Daha önce bir albayla görüşmeye gittiği için ve okul müdürlerinin de ilgilendiğini görünce mecbur inanıyor insan. Öğretmenlere güvenmeyeceğim de kime güveneceğim? Bana kızımın sigorta girişini başlatacaklarını, devlet memuru olarak çalışacağını söylediler. Ben de 'tamam', dedim. Bana üstünde MİT'in ismi olan bir belge gönderdiler."

(https://www.sabah.com.tr/galeri/yasam/17-yasindaki-liseli-kiza-tecavuz-tuzagi-seni-mite-alacagiz-diyerek-evine-goturdu-sonra-da/13)

Haber uzun, fakat biz konumuzla ilgili kısımları aldık.

Buradan da anlaşılabileceği gibi, MİT’in daha lisedeyken bazı öğrencileri alıp çeşitli cemaatlere ve gruplara yerleştirme gibi bir taktiği var.

Görev icabı bunlar namaza da başlayabilir, sahte evlilik de yapabilirler. (MİT’çilerin sahte evliliklerine TRT’nin Teşkilat dizisinden aşinayız.)

Bu sahte evliliklerin büyülü atmosferinin bazılarının başını döndürmesi de mümkün. Ateşle barut yanyana gelince olayın sonunun ne olacağını kimse kestiremez.

MİT’te çalışmayı kabul edenler arasından “Mevzubahis olan vatansa ırz ve namus da teferruattır” diyen ve her türlü görevi kabul edenler de çıkabilir. Ve MİT’çi amirlerden, bu geniş mezhepliliğin imkânlarından istifade etmek isteyenler de..

Ne de olsa burası, Kâzım Karabekir’e "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız" diyen Selanikli Mustafa Atatürk’ün ilke ve inkılaplarının hakim olduğu bir ülke..

Ve de MİT’in ambleminde kafası yer alıyor. Hilalin üstüne oturmuş, bir kısmının üstünü kapatmış.

 Yani MİT’e ne yazık ki bir ölçüde bu adamın kafası hakim..


TARİKATSIZ, USULSÜZ ERKÂNSIZ (LAİK TÜRKİYE TİPİ) MODERN ŞEYH

 

 


Ebu Hanzala Halis Bayancuk’un lafları üzerinde durmaya devam ediyoruz.

Şöyle diyor:

Mektubat’ta 292’nci mektup var. Müritlerin edeplerini anlatan bir mektup bu mektup. Bu mektupta o kadar ilginç şeyler var ki, bazı yayınevleri bu mektubu yayınlamıyorlar. Tercümeye koymuyorlar bu mektubu. Neden ötürü? Göreceğiz bakalım bunlar bizi inkişafa mı davet ediyorlar, yoksa köleliğe, Allah’tan gayrısına kulluk etmeye mi davet ediyorlar, hep beraber göreceğiz. Biraz uzun olduğu için direk metinden okuyacağım: ‘Ey talip! Yüce Sultan Hakk’ın inayeti ile anlatıldığı manada kamil ve mükemmel bir şeyhi bulur da ona kavuşursan onun varlığını ganimet bilmeli, tamamı ile bütün işlerini ona ısmarlamalı.’ Allah Allah! Bizim bildiğimiz bütün işlerimizi Allah’a ısmarlamamız gerekiyor, yalnızca ona tevekkül etmemiz ve yalnızca ona inabe etmemiz gerekiyor. ‘Saadetin onun rızasında, şekavetin (bedbahtlığın) dahi onun rızasının hilafında olduğuna itikat etmelidir.’ Bu size neyi hatırlatıyor? Kimin rızası bizim için esas olduğunda saadeti şekaveti unutuyoruz, bunu düşünenlere bırakıyorum.”

Bunu, düşünenlere bırakması iyi.. Düşüncesizlere göre değil.

Ancak, söylemek zorundayız, sözlerine baktığımızda kendisinin de “düşünenler” arasında değerlendirilmeyi pek hak etmediği kanaatine varıyoruz.

İmdi, bir adamın düşüncelerini değerlendirirken bir bütün olarak ele almak gerekir. İmam-ı Rabbanî burada öncelikle ortaya bir şart koyuyor. Şeyhin “anlatıldığı manada kamil ve mükemmel olması” şartı.

Şeyh kamil ve mükemmel olmadığı zaman durum değişir.

Ve İmam-ı Rabbanî’nin başka mektuplarından biliyoruz ki, şeyhlerin çoğunun “nakıs” olduğunu düşünmektedir.

Mesela şunu yazmış durumda:

“Şunu da bilesin ki, bazı ihlas sahibi kimselere icazet (tarikat hilafeti ve şeyhlik) verilmesi, dalaletin yayılıp umumileştiği bir zamanda; bir cemaat için Hak yoluna delil olup göstermesi içindir. Bunun için kendisine icazet verilmiştir.... İcazet onun için, kemal ve tekmil (kemale ulaştırma) vehmine düşüren ve esas maksattan olan birşey değildir.”

(Mektubat, C. 1, çev. Abdülkadir Akçiçek, İstanbul: Merve Y., s. 467.)

Evet, zamanımızda durum bu.. 

Şeyh geçinenlerden “ihlas” sahibi olanların başımızın üstünde yeri var. Onlarda kemal ve tekmil aramıyoruz. Velakin çoğunun “ihlas”tan da mahrum olduğunun, dertlerinin (İmam Gazalî’nin İhya’da belirttiği şekilde) etrafında adam toplama ve dünyalık biriktirme olduğu bir gerçektir.

Bunu garantiye almak için de laik (siyasal dinsiz) düzenin “örtülü” biçimde emri altına giriyor, onun “derin” yapı ve kanallarıyla bağlantı kuruyorlar.

Zamanımızın acı gerçeği.

*

Konuya dönelim..

İmam-ı Rabbanî’nin “Tamamı ile bütün işlerini ona ısmarlamalı” derken kastı, onunla “istişare” ederek hareket etmesinden ibaret.

Hadîste (hatırladığım kadarıyla) şöyle geçiyor: “İstihare eden yanılmaz, istişare eden pişman olmaz.

İstişarede bereket vardır. Toplumun, ilmi ve tecrübesi olan hayırhah insanların yol göstericiliğine ihtiyacının bulunduğu açıktır.

Tecrübeli, gün görmüş insanlarla istişare eden kişi mes’ud (saadet sahibi) olur. Burnunun dikine giden, aklına eseni yapan cahili bekleyen de şekavettir (bedbahtlık ve mutsuzluk).

*

Ne yazık ki Bayancuk konuyu yorumlarken örtülü bir “şirk” imasında bulunuyor.

Halbuki Allahu Teala bize bilmediklerimizi bilenlere sormamızı emrediyor. Mesela şu ayet-i kerime:

“Onlara emniyet veya korkuya dâir bir haber geldiğinde onu yayıverirler. Ama onu, peygambere ve içlerinden ülü'l-emre (emir sâhibi idârecilerine) arz etselerdi, onlardan bunu (o işin gerçek mâhiyetini, dirâyetleriyle ortaya) çıkarabilecek olanlar, elbette onu(n tedbîrini) bilirlerdi. İşte üzerinizde Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, elbette pek azınız müstesnâ, şeytana uyardınız!” (Nisa, 4/83)

Bu Halis Bayancuk’un baştan sona izlediğim videosu yok, geçmişte birkaç videosuna bakma durumum olmuştu; ona da birtakım gençler gelip mürit edası ile soru yöneltiyor, bu da onlara “yol gösteriyor”. 

Adı şeyh değil, fakat “teknik” olarak şeyhlik yapıyor. 

(Ona soru yöneltenlerin bazıları “saftirik” gençler.. Bazılarının da, bunu yönlendirmek, istedikleri mevzularda konuşturmak için gönderilmiş “görevliler” olduğu anlaşılıyor. Bayancuk da bazılarına “Bana şöyle bir soru sor” diye talimat veriyor olabilir mi, bilmiyorum. Pek sanmıyorum.)

Aslında bu Ebu Hanzala Halis, her ne kadar çenesi kuvvetli ve ağzı laf yapan yetenekli bir adamsa da, gerçekte yontulması gereken güzel elyaflı bir keresteden ibaret. Zamanında olgun bir alimin terbiyesinden geçmiş olsaydı biraz edep erkân, yol yordam öğrenebilirdi. Nasip olmamış. Kaliteli malzeme heba olmuş, ortaya eciş bücüş bir "mamul" çıkmış. 

Birtakım mevzulardaki hassasiyetleri iyiyse de yaklaşımlarında denge ve ölçü yok. Serseri mayın gibi nereyi nasıl tahrip edeceği belli değil. 

Aklınca davetçilik taslıyor, fakat idrak yetersizliği, yanlış anlama ve yersiz suizan gibi hastalıkların pençesinde.. 

Ne yaptığından habersiz.

Manipüle ediliyor, kullanılıyor, fakat (anladığım kadarıyla) farkında değil. 

*

Konuya devam edeceğiz inşallah.


EBU HANZALA, İMAM-I RABBANÎ'YE KARŞI

 


 

Evet, Ebu Hanzala Halis Bayancuk ile Dr. İhsan Şenocak’ın tartışmasına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Bayancuk sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bizim tekfir ettiğimiz tasavvuf, bir velinin huzurunda bir saat ihlasla durmak 150 sene veya yüzlerce sene ibadetten daha faziletlidir diyen, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği, Allah’ın izin vermediği konularda insanlara teşride bulunan (şer’î hüküm ihdas eden) ve Allah’a apaçık bir şekilde iftira eden tasavvuftur. Evet bu tasavvufu biz tekfir ediyoruz. Bizim tekfir etmiş olduğumuz tasavvuf, ‘Ey evladım, ey yavrum, başına bir musibet geldiğinde sakın Allah’a dua etme, işlerin yerine gelmez. Allah’ın dışındaki şeyhlere, velilere dua edersen işlerin daha çabuk yerine gelir’ diyen tasavvuftur. … bu zihniyettir bizim tekfir ettiğimiz, veyahut tasavvuf kitaplarına giren, Türkiye’de televizyon ekranlarında anlatılan, 'Adamın biri Allah dedi kurtulamadı da, öbürü Cüneyd dedi, Cüneyd’e seslendi kurtuldu' diyen anlayış. Evet bizim tekfir ettiğimiz, reddettiğimiz anlayış budur. Çünkü bu anlayış, Allah’ın kullarını Allah’ın önüne geçiren anlayıştır. Bu anlayış, biz ‘Aracısız ve halis bir şekilde Allah’a halis kılıp Allah’a kulluk edelim’ derken ‘Hayır efendim, araya aracılar koyacağız, dini bulanıklaştıracağız, Allah’la beraber başkalarına da dua edecek, Allah’la beraber başkalarına da sığınacak, fayda ve zararı onlardan bekleyeceğiz’ diyen anlayıştır.”

Bayancuk’un bu sözlerinde yanlış bir şey yok. Doğru diyor.

Bunun ardından “yanmaz kefen”cilere de atıfta bulunuyor. Ve şöyle devam ediyor:

“Bizim tekfir etmiş olduğumuz tasavvuf, bütün peygamberler insanlara Allah’a kulluk etmek ve tağutlardan içtinap etmek için gönderilmişken insanları tağutlara kul yapan, tağutlara destekçi yapan tasavvuftur. Ve bu konuda bizim için tasavvufla, selefîlikle, Hristiyanlık arasında da bir fark yoktur.”

Şunu demek istiyor: Selefîlik adına böyle yapan olursa ona da karşıyız. Hristiyanlık da böyle bozuldu.

*

Bayancuk bunun ardından, Şenocak’ın kendisini İbn Teymiyye’yi terk edip İmam-ı Rabbanî gibi isimlere tabi olmaya çağırdığını, kendisine onların kitaplarını tavsiye ettiğini söylüyor.

Şunları diyor:

“Şimdi, İhsan hocamız tavsiyede bulundu ya, ‘Bir oku bunları, istifade edeceksin’ (diye), ben de onun sözüne uyarak, zikretmiş olduğu isimlerden iki tanesinin kitaplarını okudum. Ve şimdi bu kitaplardan birebir nakiller yapacağım, sansürsüz nakillerde bulunacağım. Bir bakalım insanlar bunu dinlesinler, gerçekten bu adamlar ümmeti uyutan adamlar mı, yoksa (Şenocak’ın iddia ettiği gibi) ümmette inkişafa neden olan adamlar mı? Bu adamlar bırakın Kur’an’ı ve Sünnet’i, selim bir fıtratın dahi kabul etmeyeceği bir inanışa mı sahipler, yoksa Kur’an’a ve Sünnet’e uygun, bu ümmeti yeniden diriltecek bir anlayışa mı sahipler? Şimdi bakın, hocanın yönlendirmesiyle Mektubat-ı Rabbanî’nin birinci mektubunu açtım. Mektubat kitabının birinci mektubunu okuyorum. Diyor ki Rabbanî daha birinci mektupta, girişinde, ‘Ben’ diyor ‘bu yolda giderken Allah’ın Zahir isminin, ez-Zahir isminin tecellilerine mazhar oldum’ diyor, ‘bana bütün eşyada, hemen hemen herşeyde tecelli etti’ diyor. Yani neye bakmışsa orda Allahu Teala’nın Zahir ismini orada görmüş; tecelli etmiş. ‘Özellikle de’ diyor, buraya çok dikkat edin, ‘özellikle dekadınların suretinde zuhur etti Allah’ın ez-Zahir ismi.’ Yani bu, kadınlara bakıyor, o kadınlarda Allah’ın celle celalühû ez-Zahir ismini görüyor, bununla da yetinmiyor, … kadınların bütün cüzlerinde, bütün organlarında, bütün uzuvlarında, bütün parçalarında Allah’ın ez-Zahir ismini görüyormuş. Allah adına soruyorum, bir genç gelse bugün dese ki ‘Ben kadınlara bakınca onlarda Allah’ın Zahir adını görüyorum’, bir sıradan insan gelse dese ki ‘Kadınların bütün cüzlerinde bana Allah tecelli etti’ dese buna ne gözle bakarsınız? Böyle bir sözü söyleyen bir insan kendini herhangi bir ahlâk meclisinde kendisine yer bulabilir mi?! Bu anlayış mı ümmetin önünde bir inkişafa neden olacak? Eğer gerçekten böyle olduğunu düşünüyorsanız inkişafınız size mübarek olsun. Umarım zikretmiş olduğunuz müjdeye nail olursunuz.”

Bu sözler üzerinde durmak gerekiyor.

Burada Bayancuk, önyargılı bir bakış açısıyla, geçmişten gelen şartlanmalarıyla baltayı taşa vurmuş durumda.

Sözde ahlâk ve edep adına hassasiyet sergilerken (daha doğrusu, insanların bu husustaki hassasiyetini “bilinçsiz” bir biçimde, kendisi de tam bilincinde olmadan istismar etmeye çalışırken) anlayış ve idrak bakımından bir parça kusurlu ya da arızalı olduğunu ortaya koymuş.

*

Önce Allahu Teala’nın ez-Zahiru ismi üzerinde duralım.

İbn Kayyım el-Cevziyye’nin Esmâü’l-Hüsna kitabında bu ism-i şerife dair kayda değer bir açıklama yok.

Fatih dersiâmlarından Beyoğlu eski müftüsü merhum Ali Osman Tatlısu (ö. 1950) ise şunları yazıyor:

“Allahu teâla'nın varlığı her şeyden aşikardır. Gözümüzün gördüğü her manzara, kulağımızın işittiği her nağme, elimizin tuttuğu, dilimizin tattığı her şey, fikirlerimizin üzerinde çalıştığı her ma'na, hasılı gerek içimizde gerek dışımızda şimdiye kadar anlayıp sezebildiğimiz her şey, O'nun varlığına, birliğine, sıfat-ı kemaliyesine şahittir. Çünkü bütün bunları yaratan ve yaşatan ancak O'dur. Hiç bir şey yoktur ki, gerek varlığa çıkarken, gerek varlıkta dururken, her lahza O'nun varlığını isbat etmiş olmasın ... Her şey hal diliyle şunu söylemektedir: "Ben hiçim, beni var eden, tutan, görüp gözeten, Allah'tır ve ben her an O'na muhtacım, bende görülen kuvvetlerin, kıymetlerin hepsi· O'nun bir emâneti, bir lüttfu ve ihsanıdır." Bu umumi şehadet, Allah'ın varlığını ve sıfat-ı kemaliyesini en müsbet, en aşikar bir hakikat haline getirmiştir. Bundan başka bütün peygamberler, bütün temiz ruhlu din adamları, ömrünü ilim ve hikmete vermiş irfan aşıkları, bu hakikatı isbat için ·söylenmedik delil bırakmadılar. Buna rağmen dünya yüzünde Allahu teala'yı inkar eden birçok insanlar görülmektedir. Buna nasipsizlik demekten başka bir şey söylenemez.”

(Esmâü’l-Hüsna Şerhi, İstanbul: Başak, t. y., 190-1.)

Yani eşyaya bakarken Allahu Teala’nın ez-Zahir isminin tecellisine mazhar olmak, onlarda Allahu Teala’nın varlığının, birliğinin ve kemal sıfatlarının delilini görmek, sebeplere ve o varlığın kendisine takılıp kalmamaktır.

Eşyayı görme bakımından insanlar arasında bir fark yok. Gözü olan herkes aynı şeyleri görüyor, peki onlara bakarken Allahu Teala’nın sanatını ve kudretini görüyor mu?

Bayancuk İmam-ı Rabbanî için “Yani bu, kadınlara bakıyor, o kadınlarda Allah’ın celle celalühû ez-Zahir ismini görüyor” diyerek aklınca kurnazlık yapıyor.

Bu bakma, senin anladığın (ya da kastettiğin) bakma değil.. İlim sahibi bir dervişten bahsediyoruz, karı kız peşinde ömrünü tüketen bir zamparadan değil.

Zaten çocukluğundan itibaren yeterince kadın görmüştür. Bu bakma, düşünmedir. Kadınlar, ve kadınların zahmetli hamilelik ve doğurmaları vasıtasıyla neslin devamı, Allahu Teala’nın varlığının, birliğinin, ve sonsuz kudretinin en büyük delillerindendir. (Müminun Suresi'nin 13 ve 14'üncü, Hac Suresi'nin beşinci ayetinde ceninin rahimdeki durumundan bahsedilmesi sebepsiz değildir.)

Kadın, bir çocuk meydana getirmesini sağlayacak organları kendisi mi imal edip üretiyor? Ve değersiz bir suyu rahminde kendisi mi özel olarak ilgilenerek her azası yerli yerince olan mükemmel bir insan haline getiriyor? Teferruata girmeyelim, bu, Allahu Teala’nın varlığının ve birliğinin, kemal sıfatlarının delillerindendir. İşte sen bunun üzerinde ciddi bir şekilde düşündüğünde, onu düşünerek Allahu Teala’ya olan imanın güçlendiğinde, senin için o şeyde Allahu Teala’nın ez-Zahir ismi tecelli etmiş olur. 

Ama gafletle bakarsan, meseleyi sadece bir erkeğin kadınlara olan ilgisi bağlamında değerlendirirsen durum değişir.

İmam-ı Rabbanî ne demek istiyor, bu vatandaş ne anlıyor.. İmam-ı Rabbanî bunu söylerken karşısındakinin idrakine, insafına ve irfanına güveniyor, fakat karşısındaki hiç oralı değil.

Mevlana Celaleddin’in “Ben, doğru anlayan kişilerin hasretiyle ölüyorum” derken çektiği ıstırabı anlamak gerek.

*

Bu hadsiz şahıs tutmuş “Allah adına soruyorum” diyor, “bir genç gelse bugün dese ki ‘Ben kadınlara bakınca onlarda Allah’ın Zahir adını görüyorum’, bir sıradan insan gelse dese ki ‘Kadınların bütün cüzlerinde bana Allah tecelli etti’ dese buna ne gözle bakarsınız?

Keşke böyle gençler olsa.. Kadınlara bakınca Allahu Teala’nın Zahir ismini gördüğünde artık harama bakmaz.

Sanki İmam-ı Rabbanî işi gücü bırakmış kadınları seyre koyulmuş da onu anlatıyor. Anlattığı şey zihinsel ve psikolojik birşey..

Üstelik, “bütün eşyada, hemen hemen herşeyde” diyor. Bu, “Aklıma ne geldiyse, onunla beraber Allah’ı da hatırladım” demektir.

Yani, aklına kadınlar gelince bile, Allahu Teala’yı hatırlamış..

Sen de kadınlar söz konusu olduğunda Allahu Teala’yı hep hatırlayabiliyor musun?

Yoksa, kadınlar mevzubahis olunca Allahu Teala tümden aklından çıkıyor, zahir değil de gaib (hatta yok gibi) mi oluyor?

Allahu Teala’yı bu şekilde hatırlayan bir insan günah işleyemez.

*

İmam-ı Rabbanî’nin bu şekilde konuşması samimiyetinin de delilidir. Rol yapmıyor. Konuşurken açık vermeyeyim diye düşünmüyor.

Kadınlara tapan birçok kişi vardır ki, onlar hakkında çok aşağılayıcı laflar sarfetmişlerdir. Hepsi rol..

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Bana kadınlar sevdirildi” buyurmuştur. “Eh işte ne yapalım, kadınların kahrını çekiyoruz” vs. gibi sözler sarfetmemiştir. Amr ibnü’l-As r. a. “En çok kimi seviyorsun?” diye sorduğunda da “Aişe’yi” demiştir.

Şuna dikkat etmek lazım, insan, sözleriyle imtihan olunur. Hayatı boyunca takva üzere yaşamış, Ekber Şah gibi sapık bir zorba hükümdara karşı (canını ortaya koyarak) hakkı savunmuş bir alimin sözlerini, sırf kendi tasavvuf anlayışına delil üretmek için çarpıtmaya kalkışırsan, ilerde bunun cezası olarak imtihanlarla karşılaşabilirsin.

Vefat edip gitmiş, yaşadığı sürece fısk u fücuruna şahit olan yok, tam aksine hakkı müdafaa için çile çekmiş, ve sen tutup bir sözünü kötüye yormak için çarpıtıp edebiyat yapıyorsun. Yok bir genç şöyle dermiş de, sıradan insan şöyle konuşurmuş da.. Bu tavrın cezasız kalmayabilir..

Allahu Teala seni de biliyor, İmam-ı Rabbanî’yi de.. 

Hani hayatı hakkında olumsuz bir şey biliyor olsan da söylesen, tamam, anlarız. O manevî bir tecrübesini, psikolojik bir durumunu anlatıyor, sen bundan hareketle onu nerdeyse Yeşilçam’ın pornocuları gibi göstermeye çalışıyorsun. 

Ayıptır.. 

Aşırı sevgi insanı kör ve sağır yapar.. Kindarlık da öyledir.

*

Konuya devam edeceğiz inşallah.

(Mektubat tercümesini 20 küsur sene önce altını çize çize okumuştum. Aklımda fazla birşey kalmadı. Bu yazıyı kaleme aldıktan sonra birinci mektuba bir bakayım dedim. Şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazdığı bir mektup.. Yaşadığı "hal"lere, psikolojik durumlara dair.. 

Ne tasavvuf İmam-ı Rabbanî'nin kişisel manevî hallerine indirgenebilir, ne de Mektubat bu mektuba ve bu mektupta yazılanlara..

 "Bunlar, İmam-ı Rabbanî ile şeyhi arasında kalsa daha iyi olurdu" diyebilirsiniz, fakat manevî hallerini ve keşfiyatını "dinde ölçü" gibi göstermedikçe onu suçlayamazsınız. O da zaten bunu yapmıyor, buna başka mektuplarındaki ifadeleriyle karşı çıkıyor.)


SELEFÎ-TASAVVUFÇU KAVGASI

 





Geçen yıl Halis Bayancuk ile İhsan Şenocak arasında epeyce hararetli bir tartışma yaşanmış.

Tartışmayı takip etmedim, fakat bir iki gün önce internette Bayancuk’un “İhsan Hoca’nın önerdiği kitaplar” başlıklı videosuna rastlayınca, kitapların hatırı için videoya bakacağım tuttu.

Bayancuk’un söylediğine göre, Şenocak, kendisi ile arkadaşlarının tasavvufu tekfir ettiklerini (küfür kabul ettiklerini) söylemiş. Bunun doğru olmadığını, tasavvufu bir bütün olarak reddetmediklerini söylüyor.

Bu, güzel.

*

Baktığımızda iki tarafın da aşırılıklar sergilediğini görüyoruz.

Bir başka husus, kendi yandaşları söz konusu olduğunda her hataya bir kulp takıp tevil ederken, muhatapları söz konusu olduğunda çok müsamahasız hale gelmeleri.

Bayancuk'un sözlerine gelelim..

Kendilerinin tekfir ettikleri tasavvufa örnekler veriyor. Şöyle diyor:

“Evet bizim tekfir ettiğimiz bir tasavvuf vardır. Fakat o, sizin söylediğiniz gibi bütün tasavvuf değildir. Bizim tekfir ettiğimiz tasavvuf nedir, tecsim ve teşbihe düşmüş olan tasavvuftur.”

Tecsimin (Allahu Teala’yı cisimleştirme) ve teşbihin (Allahu Teala’yı yaratılmış olan şeylere benzetme, onlar gibi kabul etme) küfür olduğu açıktır.

Dolayısıyla, tecsim ve teşbihe düşen tasavvufun küfür kabul edilmesinde bir sorun yok.

Birilerinin tasavvuf adına konuşmaları, her herzelerinin caiz ve makbul kabul edilmesini gerektirmez. Yani tasavvuf adına, tasavvufî hakikat diye konuşmaya başladığınızda ağzınızdan çıkan herşey hikmet olacak diye bir kural yok.

Böylelerine tepki gösterenlere de hemen “Tasavvuf düşmanı” damgasını vurmak yanlıştır.

Mesela küfre düşen mezhepler var.. Gulat-ı Şia’nın haşa “Ali, Allah’tır” diyenleri gibi (Larousse’un Alevîlik maddesine bakınız).. İmdi, bunu diyenlerin küfre düştüklerini söyleyenler için “Mezhebe karşı, mezhep ehli olmayı küfür kabul ediyor” demek nasıl yanlışsa, bunun “mezhep” olgusunu inkâr etmekle nasıl bir ilgisi bulunmuyorsa, tasavvuf adına sapıklık yapanları tekfir etmek de, doğrudan tasavvuf düşmanlığı ya da karşıtlığı olarak gösterilemez.

*

Bayancuk’un verdiği örneklere geçelim:

“Bizim tekfir ettiğimiz tasavvuf … ‘Ete kemiğe büründüm, Mahmud diye göründüm’ diyen tasavvuftur. Allah’ı Mahmud’un suretine sokan tasavvuftur.”

“Ete kemiğe büründüm” sözü Yunus Emre’nin bir mısraından mülhem.. “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” diyor.

Bu söz hemen küfre nisbet edilemez.. Şairin, “Ete kemiğe bürünmeden önce ben ruh olarak mevcuttum, fakat dünyaya Yunus diye gönderildim” demiş olduğunu kabul etmek gerekir. Başka bir beldede başka bir ebeveynin çocuğu olarak başka bir et ve kemikle de dünyaya gelebilirdi. Zenci, Çinli ya da Kızılderili olabilirdi. Yunus değil de Yanoş olarak görünebilirdi.

Fakat bu sözü “Mahmud”a uyarlayan dangalakların kastı başka gibi görünüyor.

Bayancuk sözlerini şöyle sürdürüyor (Parantez içi ifadeler bizim eklemelerimizdir):

“Bizim tekfir etmiş olduğumuz tasavvuf ‘Muhammed eşittir Allah. Muhammed’in müşebbehun bih’i yoktur’ diyen tasavvuftur. Öyle bazılarının iddia ettiği gibi sekir (manevî sarhoşluk) halinde bir şatahat (sekir halinde söylenen saçma söz) olarak söylenmiş bir söz de değildir bu. Rabbanî’den nakledilen, ilim meclislerinde konuşulan, şerh edilen (kıymet atfedilip manası açıklanan) ve kitaplara da aynı zamanda alınan bir sözdür bu. Eğer biri ‘Muhammed eşittir Allah’ diyorsa, ‘Muhammed’in müşebbehun bih’i yoktur’ diyorsa, o bu konuda Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i Allah’a eşitliyorsa, evet bu, bizim tekfir etmiş olduğumuz tasavvuftur.”

(https://www.youtube.com/watch?v=7x8PhlLjjDg&t=783s)

“Muhammed eşittir Allah” sözü mutlak olarak söylendiğinde (kayıt ve şart getirilmediğinde) küfürdür. Fakat mesela “Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş, isyan eden Allah’a isyan etmiş olur” anlamına gelen hadiste olduğu gibi belirli bir kayıtla söylendiğinde tevil edilebilir.

Ancak bu tür cümleler, kastınız doğru olsa bile, en iyi ihtimalle sizin doğru düzgün konuşmayı beceremeyen bir cahil ve Allahu Teala’ya karşı edeb bakımından kusurlu bir patavatsız olduğunuzu gösterir.

Daha kötüsü, böyle bir sözü alim ve arif birinin söylediği kabul edildiğinde, “Bu sözde mahzur olsa o böyle konuşmazdı” diyen aptallar çıkar. 

Sonra da, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, "Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılap eder, hurafata kapı açar" kuralı işler.

*

“Müşebbehün bihî”, kendisi ile benzetme (teşbih) yapılmış olan demektir. “Muhammed’in müşebbehun bih’i (bihîsi) yoktur” diyen bir kişi kendince bu sözü tevil edebilir, birtakım kulplar takarak makul göstermeye çalışabilir, fakat lüzumsuz bir işgüzarlıktır.

Bir defa, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de insanlardan bir insandı.. Ana babasının bulunması, yeme içme, evlenme gibi hususlarda benzerinin bulunduğu açık.. Peygamberliği bakımından da İbrahim, Musa ve İsa aleyhimüsselam gibi benzerleri var.

Ha, “Allah’ın habîbi olma bakımından bir benzeri yok” demek belki mümkün olabilir. Onda bile “benzer”i değil de, “tam dengi” yok demek gerekiyor gibi görünüyor.

Dolayısıyla, mutlak biçimde Muhammed’in müşebbehun bih’i yoktur” şeklinde bir cümle kuran kişinin, en iyi ihtimalle, artistik laflar meraklısı bir aptal geveze olduğunu kabul etmek gerekir.

Ancak, bundan hareketle tekfir yapılabilir mi denilirse, salt bu cümleden dolayı hemen hüküm vermemek gerekir. Bu lafı söyleyen şahsın bundan neyi kasettiğini bilmek önem taşır.

Mesela İblis için de, şeytaniyet ve saptırıcılık noktasından “Onun müşebbehün bih’i yoktur” şeklinde bir cümle kurmak mümkündür. Böyle bir cümle kuran kişi İblis’i övmüş olmaz.

Dolayısıyla bir sözün içini kendi yorumumuzla doldurmak ve ondan hareketle hüküm vermek her zaman isabetli olmayabilir. Teennî iyidir.

*

İmam-ı Rabbanî’den nakledilen söze gelince..

İhsan Şenocak, Bayancuk’un İmam-ı Rabbanî’ye iftira attığını söylüyor:

“Şimdi Mektubat burda. İmam-ı Rabbanî hazretleri böyle bir şey mi söylüyor?! Nasıl utanmadan bu iftirayı böyle bir zata atıyorsun, bir okuyun kardeşim. Şimdi, mektup yazıyorlar İmam-ı Rabbanî’ye. … Burada işte çok acayip bir ifade var, o da diyor ki ifadesinde ‘Sizin ilah olarak inandığınız, o bizim katımızda haşa Muhammed’dir, … sizin Muhammed olarak inandığınız, o bizim katımızda haşa ilahtır’ gibi bir ifade var. Bunu İmam-ı Rabbanî’ye soruyor birisi. İmam-ı Rabbanî hazretleri de mevzuyu izah ederken diyor ki, ‘Bu bir cem halidir, yani hâdisle (sonradan olanla) kadîm olanın (varlığının zamansal başlangıcı olmayanın), Allahu Teala ile mahlukun o sarhoşluk anında birbirine karışma anıdır, cem halidir' diyor. Normalde bunu biri söylese küfürdür diyor, ama bu halde dediğinden dolayı biz bunu tarikatın küfrü olarak kabul ederiz diyor. Ve bu adam … başlangıçta nasıl (Peygamber s.a.s.’i) Allah’ın rasulü ve kulu olarak görüyordu, bu halden kurtulunca yani o salih bu cem halinden kurtulup yükselip kurtulunca, o sarhoşluğun aşırı halinden gözünü açınca, ayılınca, Rasulullah aleyhisselam’ı ne olarak görecek, Allah’ın kulu ve rasulü olarak görecek diyor. Yani birisi sukur (manevî sarhoşluk) halinde, o cezbe halinde bunu söylerse kâfir olmaz diyor.”

(https://www.youtube.com/watch?v=8WQ3iEWQ3RA)

Sözün küfür olduğu açık.

Bayancuk’a göre, bu söz “bazılarının iddia ettiği gibi sekir (manevî sarhoşluk) halinde bir şatahat (sekir halinde söylenen saçma söz) olarak söylenmiş bir söz değildir. Rabbanî’den nakledilen, ilim meclislerinde konuşulan, şerh edilen (kıymet atfedilip manası açıklanan) ve kitaplara da aynı zamanda alınan bir sözdür”.

Şenocak’a göre ise, bu söz sekir (manevî sarhoşluk) halinde söylenmiş bir sözdür ve bunu İmam-ı Rabbanî belirtmiş bulunuyor.

Ancak, İmam-ı Rabbanî’nin kendisi değilse bile, daha sonra Mektubat’ını okuyanların Bayancuk’un söylediği şekilde bu küfür sözde “hikmet” aramış olduklarını inkâr edebilecek durumda değiliz.

Bunun nedeni, (hatalı olarak) Müslümanlar’ın “tasavvuf ehli” ve “sıradan/normal Müslümanlar” olarak ikiye ayrılmaları. (Mükellefiyet/sorumluluk açısından müslümanlar arasında bir fark yoktur.)

Ve tasavvuf ehli kabul edilen insanların zırvalarına bile eşi bulunmaz hikmet incik boncukları muamelesi yapılması.

Evet insan birtakım heyecanlı haller yaşayabilir ve çölde devesi kaybolup da bulan adamın sevincinin sarhoşluğuyla “Allahım, sen ne güzel kulsun, ben ne güzel rabbim!” demesi gibi, bazen ifadeyi baş aşağı edebilir, duygularını kelimelere yanlış dökebilir.. Ya da içinde bulunduğu halin etkisiyle Hz. Ömer’in Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i ölümsüz ilan etmesi ve “Kim Muhammed öldü derse onu kılıcımla iki parça ederim” demesi türünden saçma sözler sarfedebilir

Fakat bu hallerde ve o haller içinde söylenen sözlerde bir hikmet, yücelik vs. aramamak gerekir.

*

İmdi, adamın biri tutuyor saçmasapan bir küfür söz söylüyor, İmam-ı Rabbanî de onun hakkında hüsnüzanda bulunuyor, “O küfür sözü kendinde olmadığı bir zaman söylemiştir” diyerek o şahsın tekfir edilmesinin önüne geçmeye çalışıyor.

Şeriat açısından esas olan, kişinin kendi beyanıdır ve kastıdır. Üçüncü bir kişinin onun hakkında yaptığı yorum değildir.

Yani burada esas olan, o sözü söyleyen kişinin kendi durumu hakkındaki açıklamasıdır.

Bu sözü söyleyen kişi, tümden deliren bir kişi de olabilir. Bu durumda onun işi Allahu Teala’ya kalmıştır.

Ancak, aklını kaybetmemişse ve o sözü üzerinde sabit kadem olmaya devam ediyorsa, hiç geri adım atmayıp ısrarda bulunuyorsa, artık onun için bir “hal” özründen söz edilemez.

Geri adım atması durumunda da, gerçekten o herzeyi bir “hal”in etkisiyle “bilinçsiz” bir biçimde mi söylemiş olduğu, yoksa insanlarla “kafa mı bulduğu” konusunda da kesin bir şey söylenemez. İçyüzünü Allahu Teala bilir.

İmam-ı Rabbanî’nin onun hakkındaki değerlendirmesi şer’î açıdan delil olmaz. En iyi ihtimalle onun durumu hakkında bir “içtihat”ta bulunduğu söylenebilir, ki içtihat başka bir içtihadı nakzedemez. Ve içtihat, hataya açık bir alandır (Keşf ve ilham da öyle). İçtihat, sadece (içtihat şartlarını taşıyıp da) içtihatta bulunan kişinin kendisi için bağlayıcıdır.

Dolayısıyla böyle biri için bir başkası küfür ithamında bulunduğunda, onu haksız yere tekfir etmiş olduğu söylenemez. İmam-ı Rabbanî de "Bu söz küfür söz değildir" demiyor. Tevil kabul eden bir söz değil.

Onu tekfir eden müslüman, hüsnüzannı, o küfür sözü söyleyen densiz ve dengesiz kadar hak etmektedir.

Ancak, böylesini tekfir eden kişi, muhatabını, sözlerini düzeltmesi durumunda tekfire devam etmemelidir.

İmam-ı Rabbanî de, hüsnüzanda bulunup onun durumunu sekre bağlamış olmasından dolayı suçlanamaz. Sözünü tasdik etmiyor ve onu mutlak biçimde temize çıkarmıyor.

*

Buradaki risk şu, böylesi teviller zamanla istismar konusu olabiliyor ve istisnaî bir durum bir süre sonra kurala dönüştürülebiliyor.

Yani her zırva söz söyleyen için bir sekr ve manevî hal “üstün hizmet madalyası” icat edilebiliyor.

Burada İmam-ı Rabbanî’nin meseleyi “cem makamı” (ya da "hal"i) olarak ele alması, istismara müsait bir durum.

İmam-ı Rabbanî’nin terminolojisinde bu cem hali ya da makamı sekre karşılık geliyor olsa da, başkalarının öyle anlamadığı açık.

İhtilaf da buradan çıkıyor. Bayancuk gibi selefiler bunu sekr olarak anlamıyorlar. 

Öte yandan, tasavvufçuların cahilleri de bunu bir “manevî yücelik” gibi görüyorlar.

Onların nazarında bu tür küfür sözlerden kaçınan bir müslüman “sıradan” insan.. Fakat böyle ipe sapa gelmez aptalca küfür laflar söylediğinde arif ve kâmil, irfan sahibi gönül ehli oluyor.

Ne kaa ekmek o kaa köfte hesabı ne kadar saçmasapan laf, ne kadar küfür herze varsa irfan da o kadar fazla oluyor.

Tasavvuf adına rezillik ve kepazelik almış başını gidiyor.

*

Konuya devam edeceğiz inşallah.


ALTAY CEM'İN FEDAİLERİNİN APTAL OLAN VE OLMAYANLARI

  AK Parti milletvekili bir  Yeni Şafak  gazetesi yazarı bayan, köşesinde şunu yazmıştı: “Demirel’in hikayesi ise şöyle:  Süleyman Demirel...