TSK’YA TELEKIZLARLA SIZILMIŞMIŞ

 

 

Başlıktaki ifadeyi, Sabah gazetesinde (Yeni Akit gazetesinden aktarılarak) yayınlanan bir haberden aldık.

Önce şunu söyleyelim, bu tür haberler gözlemcilere genellikle, istihbarat (gizli servis) kaynaklı olduklarını düşündürür.

Şurası da bir gerçek ki, istihbarat teşkilatlarının hazırladığı haberler genelde kamuoyunu manipüle etmeye yöneliktir ve yanıltıcı bilgi içerir. Psikolojik savaş yürütülmüyorsa en iyi ihtimalle algı operasyonu mahiyetindedirler. Bazen tümden yalan (kara propaganda), bazen de kısmen yalan olurlar (gri propaganda).

Kısmen yalan olduklarında doğrular, yalanlara, gerçeklik görüntüsü vermek için eklenmiştir.

Öte yandan, istihbarat teşkilatlarının hazırladıkları haberlerde yer alan “komplo teorileri”nin, genelde, kendi çalışma yöntemlerinden (tecrübelerinden) hareketle üretilmiş oldukları görülür.

Böylece, başkalarını suçlarken, farkında olmadan kendi hareket tarzları hakkında bilgi vermiş, alet çantalarındaki levazımatı sergilemiş olurlar.

Şunu demek istiyoruz, “TSK’ya telekızlarla sızılmış” olduğu iddiasını dile getiren bir haberin çok geniş bir perspektiften masaya yatırılıp değerlendirilmesi gerekir.

*

Evet, Sabah gazetesinin internet sitesindeki haberin başlığı “Fetö, TSK'ya telekızlarla sızmış” şeklindeydi.

O sırada takvimler 14 Kasım 2015 tarihi gösteriyordu.

Önce haberi aktaracak, ardından da haberdeki iddialarla ilgili sorularımızı ve şüphelerimizi dile getireceğiz:

“Paralel Devlet Yapılanması’nın telekızlarla çalışma yöntemlerine ulaşıldı. 17 kişinin tutuklandığı İzmir merkezli casusluk soruşturmasında, şüphelilerin el konulan bilgisayarlarından paralel çetenin telekızları nasıl kullandığına ilişkin ayrıntılı plan ve yönergelere ulaşıldı.

“Telekızlarla zaafı olan askerlerin uygunsuz görüntülerine ulaşan ve şantajla askeri gizli belgeleri çalan, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na 200 askeri yerleştiren paralel devlet yapılanmasının çalışma yöntemleri ortaya çıktı. Soruşturma kapsamında ele geçirilen belgelerde; paralel çetenin, telekızlara zaafı olan askerleri, kendilerinin belirlediği evlere götürülmesini istediği, uygunsuz görüntülerin ise telekızların getirdiği çantalara yerleştirilen kameralar ile anahtar veya kalem şeklinde kameralarla çekilmesi isteniyor.

“İzmir Cumhuriyet Başsavcısı Okan Bato, ‘İzmir Askeri Casusluk Davası’ olarak bilinen dava soruşturmasında, taraflı ve kasıtlı usulsüzlükler yapıldığı, sahte deliller üretildiği iddiaları üzerine 18 ilde operasyon başlattı. Soruşturma kapsamında şüphelilerin bilgisayarlarına el konuldu. Şüphelilerin bilgisayarlarından paralel çetenin telekızları nasıl kullandığı ilişkin plan ve yönergelere ulaşıldı.

“A Planı”, “B Planı“, “İnternet” ve “KKTC Yapılanma” başlığı verilen dosya ve powerpoint sunum dosyalarında; telekızların oteller ve kendi kaldığı evlerde değil, kendilerinin belirlediği evlerde ilişkiye girilmesinin sağlanması isteniyor.

“Söz konusu dosyalarda; telekızların mutlaka uygun hale getirilen çantalarla görüşmelere gitmeleri, cep telefonlarının kalite görüntü ve ses alabilecek şekilde seçilmesi, bekar evlerin odalarının görüntü kaydetmeye uygun hale getirilmesi, anahtar veya kalem şeklinde kameranın sürekli hazır olması isteniyor.

“Telekızları kullanarak tehdit ve şantajla TSK’yı dizayn etmeye çalışan, İzmir Askeri Casusluk soruşturmasını yürüten bürokrat ve polis amirlerine yönelik operasyonda, aralarında İzmir eski Emniyet Müdürü Ali Bilkay, mülkiye müfettişleri Ferda İleri ve Ahmet Kaya’nın da bulunduğu 17 kişi tutuklanmıştı.

“Söz konusu soruşturmada; Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) kurucusu ve yöneticisi olduğu gerekçesiyle Fetullah Gülen ve 7 şüpheli hakkında “yakalama emri” çıkarıldı.”

*

Burada bir ara verelim..

İddiaya göre, FETÖ’cüler oturup, TSK’ya yönelik bir kumpas tasarlıyorlar.

Diyorlar ki:

“İzmir’de birtakım telekızlar bulalım, ayarlayalım, bunları örgütleyelim, bir eğitimden geçirelim, sonra da bunları kahraman subaylarımızın peşine takalım.

“Ancak, bu subayların ardına düşüp otellere ya da onların evlerine gitmesinler. Biz önce evler ayarlayalım, o evleri görüntü kaydedilmeye uygun hale getirelim, sonra da o evlerin anahtarlarını bu telekızlara verelim, bu kızlar da kaz subayları alıp o evlere götürsünler.

“Artı, bu kızları alet edevatla teçhiz edelim. Ellerine uygun çantalar tutuşturalım. Görüntü ve ses kalitesi bakımından mükemmel birer cep telefonu vermeyi de ihmal etmeyelim. Dahası, yanlarında anahtar veya kalem şeklinde kameralar olsun.”

Bayağı masraflı ve büyük bir organizasyon.. Eh, kızları önce bir aylığa bağlamanız, ceplerine biraz avans koymanız da lazım.

Bir sürü ev kiralamanız, tefriş etmeniz, yatak yorgan yerleştirmeniz, telekızların hizmetine sunmanız şart.

Ayrıca epeyce bir uygun çanta, cep telefonu, kalem ya da anahtar şeklinde kamera edineceksiniz.

Nerden baksanız muazzam bir bütçe gerektiriyor. 

Büyük yatırım.

Böyle bir pezevenklik teşkilatı kuruyorlar, fakat maksat o kızlar üzerinden para kazanmak değil.

Kaydedilen görüntüler üzerinden subaylara şantaj yapıp onları kaz gibi yolmak, inek gibi sağmak, ya da istedikleri gibi yönlendirip kullanmak hiç değil.

Maksat, o kasetleri kullanarak birtakım subaylar hakkında suç dosyası oluşturmak, onları yargılamak, adlarını kötüye çıkarmak.

Hikâyeye göre durum bu.. 

Yerseniz!

*

Haberde adı geçen isimlere gelelim..

Baş kahraman, savcı Okan Bato..

FETÖ’cü pezevenkler kendilerini ekonomik bakımdan batıracak bir kumpas kuruyorlar, fakat Okan Bato öyle kendisini batıracak işlere bulaşacak bir adam değil.

O, uyanık.. Devlet memuriyetini, savcılık görevini ticarete alet eden bir yurdum vatanseveri..

Dokuz yıl sonra.. Tarih 17 Aralık 2024.. Meşhur gazeteci Tolga Şardan, Mal varlığını açıklayamayan ünlü Savcı Bato’ya verilen hapis cezası ve İstanbul Emniyeti’ndeki tayinler” başlıklı yazısına spot olarak şu ifadeyi eklemiş durumda:

Savcı Okan Bato, eski mal bildirimleri ile HSK müfettişine sunduğu mal bildirimi kapsamında yasal geliri ile örtüşmeyen 8.1 milyon lirayı izah edemedi”.

(https://t24.com.tr/yazarlar/tolga-sardan-buyutec/mal-varligini-aciklayamayan-unlu-savci-bato-ya-verilen-hapis-cezasi-ve-istanbul-emniyeti-ndeki-tayinler,47677?_t=1786366706500)

Savcı Bato, FETÖ’cü pezevenkler gibi aptal değil..

FETÖ’cüler, “Lan biz enayi miyiz, neymiş, kahraman subayların itibarını zedeleycekmişiz.. Bunun için risk almaya, dünyanın masrafını yapmaya, telekızlara hizmet etmeye, kahraman subayların uçkur keyfi için beleşten ‘hizmet’ sunmaya, bunun masrafını üstlenmeye, yükünü çekmeye ne lüzum var” demiyor, beleş pezevenklik yapıyorlar, fakat Bato, onlar batarken milyonları banka hesabına yığmayı beceriyor.

Gazeteci Şardan, Bato’nun bir fotoğrafını da yayınlamış.. Vatansever adam duruşundan belli olur.. Kahramanca artistik vatansever pozu vermeyi biliyor. Klas bir duruşu var.

*

Evet, Şardan, Bato için şunları yazmış:

İzmir Adliyesi’nde önce Cumhuriyet savcısı, sonrasında ise terör suçlarını soruşturmakla yetkili İzmir Cumhuriyet Başsavcı Vekili sıfatıyla görev yaptı.

“Görev yaptığı dönemde FETÖ’ye yönelik epeyce dosyaya imza attı. Hatta FETÖ adıyla henüz terör örgütü olarak tanımlanmadığı günlerde Fetullah Gülen grubunun, 15 Temmuz’u gerçekleştirmesinin iki ana gerekçesinden birisinin Bato’nun İzmir’de yürüttüğü Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki Gülenci komutanlarının isimlerinin belirlenmesi hakkındaki soruşturma olduğu bilinir.

“Böylesi önemli dosyaları hazırlayan Bato’nun ismi, İzmir’de varlığı iddia edilen FETÖ borsası konularında yer aldı uzunca bir dönem.

“Haklarında “FETÖ üyesi oldukları ifade edilen kişi ya da kişilerin, para veya maddi değeri yüksek hediyeler karşılığında adli soruşturmalardan kurtuldukları / kurtarıldıkları” uygulamasına verilen isim olarak tanımlandı FETÖ borsası.

“Sonrasında, parlayan yıldızı bir anda sönüverdi. Önce İzmir’de 2019’da hakkında Hakimler ve Savcılar Kurulu’nca (HSK) soruşturma başlatıldı.

“Soruşturma konusu, FETÖ borsası merkezinde haksız mal edindiği, diğer deyişle görevi sırasında rüşvet aldığı iddialarıydı. (…)

Bir dönemin kudretli savcılarından Bato hakkında İzmir’de başlayan adli süreç, 2024’te geçen ekimde Yargıtay’da tamamlandı.

“Ve Yargıtay 7. Ceza Dairesi heyeti, 10 Ekim’deki toplantısında Bato’yu haksız mal edindiği iddialarının kanıtlanması gerekçesiyle 3,5 yıl hapis ile 40 bin lira adli para cezasına çarptırdı. Ancak aynı heyet; söz konusu cezayı, “cezanın sanığın geleceği üzerindeki olası olumsuz lehine takdiri indirim nedeni” kabul etti.

“Sonuç olarak, Bato’ya haksız mal edindiği gerekçesiyle 2 yıl 11 ay hapis cezası ve 33 bin 333 lira adli para cezasına çarptırdı.

“Heyet, verilen ceza çerçevesinde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, cezanın ertelenmesine, başkaca indirim ve artırım yapılmasına yer olmadığına karar verdi. Ayrıca, yurttaşlık haklarından yoksun bırakılmasının yanı sıra yargılama sırasında Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nce üzerine şerh konulan ve Bato’ya ait İzmir Karşıyaka ile Çeşme’de birer ev ve İzmir Bayraklı’da bir ofis için zoralım kararı verildi.”

*

Şardan, Bato’nun, Yargıtay’da Eylül 2023’teki duruşmaya katılıp kendisini şu sözlerle savunduğunu belirtiyor:

“(…) Disiplin soruşturması sırasında dosyada mevcut tanık beyanlarını incelediğinizde de göreceğiniz üzere; bir Allah’ın kulu ‘Okan Bato benden rüşvet istedi’, ‘Okan Bato benden maddi menfaat temin etti’ diyemez iken maalesef şu anda olmayan bir şeyin olmadığını savunma durumunda bırakıldım. Hakkımdaki iddialar tamamen kurgu olup, özellikle her aşaması ama altını özellikle çiziyorum, her aşaması başta Sayın Bekir Bozdağ’a, Sayın Kenan İpek, Sayın Halil Koç ve Sayın Mehmet Yılmaz’a bilgi verilerek alınan Bayram Bozkurt ifadesi sonrası birilerinin şahsi kin ve intikam duygularının tatmini amacıyla cezalandırılmamın istenmesinin hangi terör örgütünün ekmeğine yağ süreceğini de takdirlerinize bırakıyorum. Ben kesinlikle herhangi bir suç işlemedim. Onurumla, şerefimle, namusumla bana tevdi edilen görevi tüm üst amirleri ile istişare ederek yetkimin alındığı güne kadar yerine getirdim. Bu bakımdan müsterihim. (…)”

Çalmamış, çırpmamış, parası durduk yere kendi kendine çoğalmış.

İnsan onuruyla, şerefiyle, namusuyla, ve de tüm üst amirleri ile istişare ederek çalışınca böyle oluyor demek ki, parası bereketleniyor..

Ancak, HSK Birinci Dairesi’nin Bato hakkında hazırladığı soruşturma raporu öyle söylemiyor.

Şardan, “… FETÖ borsası iddialarının odağındaki Savcı'nın soruşturma raporu başlığını taşıyan 5 Eylül 2023 tarihli yazısında, Bato ile irtibatlı birilerinin onun adını kullanarak haksız kazanç temin etmiş olduklarının tespit edildiğini belirtiyor. (Bkz. https://t24.com.tr/yazarlar/tolga-sardan-buyutec/filenin-kizlari-nin-cifte-zaferi-ve-feto-borsasi-iddialarinin-odagindaki-savci-nin-sorusturma-raporu,41393?_t=1786368025321)

Şardan, bir gün sonraki, 6 Eylül 2023 tarihli yazısına ise şu başlığı atmış: “'FETÖ borsası' davası: 'Benden 5 milyon dolar istediler' diyen şüpheli. Ve savcıya 'mal varlığında 10 kattan fazla artış' suçlaması!

Savcı hakkındaki bir diğer iddia şuymuş: 

Kendisini Bato’nun yeğeni olarak tanıtan ve onunla irtibatı bulunan Çağrı Durak, FETÖ üyeliği suçundan hakkında soruşturma yürütülen Metehan Kavuk'tan, dosyasının kapatılması vaadiyle para istemiş. (https://t24.com.tr/yazarlar/tolga-sardan-buyutec/feto-borsasi-davasi-benden-5-milyon-dolar-istediler-diyen-supheli-ve-savciya-mal-varliginda-10-kattan-fazla-artis-suclamasi,41403?_t=1786368475588)

*

Konuya devam edeceğiz inşallah.


KASETLİ İSTİHBARAT (GİZLİ SERVİS) OYUNLARI

 










Prof. Ayhan Tekineş’in (daha önce konu edindiğimiz) sözlerini tekrar hatırlayalım:

"Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler. Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."

*

İlk cümleden başlayalım:

“Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular.”

Bu tür “korkutmalar” yapıldığını biliyoruz.. Teferruatına girersek yazı uzar.

Burada sorun şu: Söz konusu videolar gizli ise, birileri bunu nasıl biliyorlardı?

Gizli fakat sen biliyorsun.. Nasıl?.. Nasıl oluyor da oluyor bu?..

Videosu çekilen kişiyi de biliyorsun, çekeni de..

Sözde gizli, fakat sen biliyorsun..

Bu nasıl oluyor?

Millete "FETÖ tarafından çekilmiş görüntüleriniz var" diyenler, farkında olmadan kendilerini ele veriyorlardı. 

Bir bakıma şunu demiş oluyorlardı: 

"Sizi kayda aldık, fakat racon gereği 'FETÖ'cüler yaptı' diyeceğiz. Ama böylece, sizin açıklarınızı bildiğimizi de anlamış oldunuz. Bunun ne anlama geldiğini idrak ediyorsunuz elbette."

*

Bu tür korkutmalar, “bilgi” olmadan yapılamaz.

Böylesi videoluk işleri olmayan bir adama gidip “FETÖ’cü polisler tarafından çekilmiş kasetlerin var” dediğinizde sizin hakkınızda ne düşünür?

Videoluk işleri varsa korkacağı ve paniğe kapılacağı doğrudur, fakat böylesi bir ihbar (haberdar etme), “Senin kasetin bizde de var” demenin kibar yoludur.

Sen FETÖ'cü değilsen, ya da FETÖ'yle içiçe değilsen, onların ne yaptığını nerden biliyorsun?

Ayrıca, psikolojik savaş, algı operasyonu ve yalanlarla meşbu istihbaratçılık sanatında, kendi elinde olanı başkasında varmış gibi göstererek dolaylı tehditte bulunma kurnazlığı, yadırganacak birşey değildir.

*

Tekineş’in, “Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor” şeklindeki ifadesine gelince..

Yakın zamanda (mesela Muhammed Yakut sağken) servis edilen videolar, o videolar değil..

Bunlar yeni..

Çünkü, son 10 yıl için, “FETÖ’cüler birilerinin videolarını çektiler” diyebilmek mümkün değil.

Yakın zamanda (Muhammed Yakut tarafından) bir adamın 25-26 yaşındaki genç kızla çekilmiş videosundan söz ediliyordu, fakat kimse FETÖ’ye mal edemedi. O fırsat kaçmıştı.

Dolayısıyla, böylesi videoları ellerinde bulunduranlar, bunları kullanmak istediklerinde, suçu başkalarının üzerine yıkmak için yeni bir FETÖ icat etmek zorundalar. (Ya da, kendi aralarındaki kavgalarda Muhammed Yakut gibi tiplerden yararlanmaları gerekiyor.)

Alfabede harf bol: BETÖ, CETÖ, ÇETÖ, DETÖ, “f”yi atlıyoruz, GETÖ, ĞETÖ.…

Bu işler salt FETÖ'nün işiydi de, bir ara niye (Muhammed Yakut gibi isimler yüzünden) yeni nesil "içinden kaset geçen" tehditler havada uçuşmaya, Türkiye'nin sosyal medya atmosferinde yüksek basınca yol açmaya başladı?

(Muhammed Yakut’un görece genç yaştaki beklenmeyen ölümünün, bu tür serdengeçti tiplerin gözünü korkutmuş olduğu açık.)

*

Meselenin diğer bir boyutu şu: Şantaj amaçlı videolar çekmek polislik mesleği çerçevesinde mümkün değildir. 

Yasal yetkilerini aşmış, yaş tahtaya basmış, suç işlemiş olurlar.

Fakat aynı yaşlık, (daha önce de belirttiğimiz gibi) tuzu kuru istihbarat teşkilatları (gizli servisler) için geçerli değil.

Onların (laik yani siyasal dinsiz rejimin ruhuna uygun) böylesi suçları işleme hakkı ve özgürlüğü var.

Bu "çağdaş" hak ve özgürlükleri yasal koruma altında..

O kadar ki, bu tür faaliyetlerde bulunan “ajan”ları deşifre etmeniz suç..

Gizli servisler bu tür “hizmet”leri bizzat kendileri yapabildikleri gibi, bunları, sızdıkları örgüt, cemaat, grup vs. içindeki adamlarına yaptırabilir, sonra da onların çevirdikleri dolaplar üzerinden söz konusu grupları suçlama ve itibarsızlaştırma kurnazlığı sergileyebilirler. 

[28 Şubat sürecinde "Müslüm ilen Fadime"ye müstehcen film çevirttirip büyük bir reklam kampanyası ile millete beleş izlettirmelerinin nedeni buydu. 

Diriliş Ertuğrul dizisinin İbn Arabî'yi oynayan aktörü gibi sakal, cübbe ve sarıkla donattıkları çakma tarikat şeyhi (aynı zamanda Nurcu ve de radikal dinci) Aczimendi Müslüm üzerinden bütün bir dindar camiaya itibar suikastı yaptılar..

Başını örttürdükleri Fadime üzerinden de bütün başörtülü genç kızları şaibe ve töhmet altında bıraktılar.]

Buna ister "bir taşla iki kuş vurma" kurnazlığı deyin, ister sahte bayrak (false flag) operasyonu, isterse "maşa varken el yakmama" becerisi..

*

Örnek verelim..

Gazeteci-yazar Sertar Turgut’un yıllar önce anlattığı bir olay:

“MİT ajanı, kadın muhabirin kulağına ne dedi?

“22.06.2010 12:32

“Kuzey Irak’ta PKK gösterisi içinde kalan kadın muhabirin kulağına MİT ajanları ne dedi? İşte o ilginç sorunun yanıtı.

“Gediktepe’deki PKK saldırısı sonrasında istihbarat eksiği ile ilgili olarak ilginç bir tartışma başlatıldı. TSK ve MİT’in özellikle ABD istihbaratına bağımlı olduğu iddialarına ilginç bir yanıt Serdar Turgut’tan geldi.

“Turgut, köşesinde geçmişte yaşanan bir olayı aktardı ve MİT’in Kuzey Irak’taki etkisini ve rolünü anlattı.

MİT’in sahada çalışma deneyimi hayli zengindir” diyen Turgut, geçmişte bir kadın gazetecinin Kuzey Irak’ta yaşadığı olayı okuyucuları ile paylaştı.

“Uzun bir süre önce Kuzey Irak’a giden kadın bir gazetecinin başına gelenleri Turgut şöyle anlatıyor:

“Çalışırken bir gün etrafının, makineli tüfekleriyle havaya ateş açıp PKK lehine sloganlar atan militanlarca çevrilmiş olduğunu görüyor. Doğal olarak biraz korkuyor.

“Tam bu sırada, aynen o militanlara benzeyen bir kişi elindeki silahla birlikte gazetecinin yanına yaklaşıyor. Ve kulağına eğilip, “Hiç korkmayın, siz burada, şu an Milli İstihbarat Teşkilatı’nın koruması altındasınız, güvencedesiniz” diyor.

“Bu hayal ürünü bir hikâye değil, yıllar önce aynen yaşandı ve olduğu yıl gazetelerde de haberi çıktı.”

(http://www.istanbulhaber.com.tr/mit-ajani,-kadin-muhabirin-kulagina-ne-dedi-haber-43225.htm)

*

Evet, MİT’in sahada çalışma deneyimi hayli zengindir”.

Kuzey Irak gibi sınır ötesi bir bölgede silahlı bir terör örgütünün içinde böyle at oynatabiliyorlarsa, bazı eylemlerine "PKK'nın işi" süsünü vermeleri mümkün olabiliyorsa, sınırlarımız içindeki ve de mensuplarının önemli bir bölümü “devlet memuru” olan bir “cemaat”te neler yapabileceklerini varın siz tahmin edin.

Fiiliyatta Türkiye’nin “derin” güçleri cemaatlere öyle nüfuz ediyor ki, bütün üyelerini tek tek devşirmeseler de (Ki buna gerek yok), hepsini, içlerindeki (abi, üstad, hoca, şeyh vs. konumuna getirilmiş) kendi adamları vasıtasıyla, laik rejimin gerekleri doğrultusunda koyun gibi güdebiliyorlar.

Bunlar, yaşayarak, gözlemleyerek öğrendiğimiz şeyler.

Hatta bu derinler, gecekondu tipi prefabrik Aczimendeburi tarikatı gibi tarikatlar bile kurdurabiliyor, başlarına şeyh bile atayabiliyorlar. 

Yeterli müritleri yoksa onlara (tulumbaya su koyma kabilinden) devlet kontenjanından mürit bile tahsis edilebiliyor. (Aczimendeburi tarikatında “görünür” biçimde yaşandı bu.)

(Alamet-i farikaları boylarından büyük provokatif ve ajitatif laflar ederek artistlik yapmak ve tribünlere oynamak olan böylesi "ense göbek, cübbe şalvar" yerinde laik rejim şeyhleri, “Hayatımı yaşayabilecekken rol icabı bu çileleri çekiyorum, bari avantajlarından da yararlanayım” diyerek şeyhlik karizmasını nefsanî hobileri için kullanmaya başladıklarında olay skandalla noktalanabiliyor, fakat rejim açısından ne gam, yara alan İslam’ın tarikat kurumu ve tasavvuf öğretisi oluyor.

Atatürkçülük hesabına “İşte tarikatlar bu yüzden kapatıldı” denilebilmesi de yanında eşantiyon..

Derinler için kadrolu yeni "laik rejim şeyhi" bulmak da mesele değil.)

*

Fethullah Gülen de, küresel lige transfer olma başarısı gösterdiği ustalık döneminden önceki çıraklık ve kalfalık yıllarında, yerli milli “derin”lerin adamı olarak “hizmet” ve “himmet”te bulunuyordu.

"Devlet-i Ebed Müddet" başlıklı şiirler karalayarak laik rejim devletçiliğinin ve vatanseverliğinin destanını yazıyordu. 

Zekiydi, hırslıydı, çalışkandı, azimliydi, gayretliydi, ilmi vardı, hitabeti güçlüydü, fakat derinler önünü açmasalar ve palazlanmasını sağlayan "örtülü" imkânları önüne sermeselerdi, en iyi ihtimalle Alparslan Kuytul gibi kılı tüyü yolunmuş bir kasaba vaizi olabilirdi.

Hatta Alparslan kadar bile olamazdı.

Zaten derinlerin ona olan devasa öfkesinin nedeni de bu… 

Şunu diyorlar: "Ne istedin de bu devlet sana vermedi?! Seni önce sözde aranıyor gibi göstererek efsaneleştirmedik mi, yanına işbilir hempalar yerleştirmedik mi, Türkiye'yi geçtik dünyanın dört bir yanında örgütlenmeni sağlamadık mı?! Peki sen ne yaptın, 'Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun, gördün güzelleri beni unuttun' hesabı küresel güçleri görünce bizi sattın, nankörlüğün destanını yazdın.. Bizim rejimimize hizmet edecek nice insanın elimizden kayıp küresel ligin oyuncuları haline gelmesine yol açtın.. Sana yaptığımız iyilikler eline, yüzüne, gözüne, dizine dursun lanet haşhaşî." 

Hayal kırıklıkları ve hınçları büyük.

*

Evet, bir cemaatin ya da hareketin devlete rağmen büyüyüp palazlanması mümkün değildir. (Şayet bugünün PKK'sı sırtını dış güçlere vermeseydi, merhum Şeyh Said'in akıbetine uğrardı, defteri en fazla bir iki yılda tümden dürülürdü.)

Partiler de aynı durumda, ayakları, milletin sırtındaki rejim kazıklarına sağlam ve kopmaz sicimlerle bağlanmış bulunuyor.

Cemaatlerin de, partilerin de tabanları, boyunları rejimin kazıklarına bağlanmış büyük başlar vasıtasıyla koyun gibi güdülüyor.

Genelde durum bu.

Koyun olmayı kabul etmeyenlerin ise, istenirse, başına olmadık çoraplar örülür. Cemaat (grup) içi ayak oyunlarıyla ekarte edilmeleri işten bile değildir.

Pek yaşanmaz ama, diyelim ki birisi ekarte edilemiyor, son çare olarak “canından endişe edilen” bir pozisyona düşürülebilir.

Merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca sağ olsaydı bu sözlerime (isim vererek) açıklık getirmeyi düşünebilirdi.

*

Başa dönersek, diyelim ki FETÖ’cülerin çektiği kasetlerden söz ediliyor, bunu yapanların FETÖ içinde “saha görevi” yapan MİT’çiler olmadığından emin olamazsınız.

Yakın zamanda Muhammed Yakut tarafından kaseti olmakla suçlanan hoca (N. H.) üzerinden örnek verelim.

Şayet Fethullah Gülen bugün olduğu gibi "modern haşhaşîlerin başındaki iblis" değil de yerli-milli vatansever (MİTsever) hocaefendi olmaya devam etseydi, ve de cemaati, Fethullahçı Terör Örgütü değil de, hâlâ, kendilerini insanlığa hizmete adamış muhabbet fedaileri olarak nitelendiriliyor olsaydı, N. H.'na bir bal tuzağı (honey trap) hizmeti sunmak istemeleri durumunda ona istihbaratçılar pekâlâ The Cemaat'ten görünen bir bayan aparatlarını gönderebilirlerdi.

Diyelim ki aralarında samimiyet oluştu ve “kasetlik işler” vukua geldi, kayda alınabilir, ve ihtiyaç duyulduğunda devreye sözde FETÖ karşıtı "vatansever" istihbaratçılar girip, “Muhterem hocam, zatıalinizin hain FETÖ’cü alçaklar tarafından çekilmiş kasetleri var ne yazık ki” diyebilirlerdi.

*

Gelelim meselenin bam teline, esas can alıcı noktasına..

Prof. Tekineş’in son cümleleri şöyle:

“Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."

Burada resmen tekfir (kâfir ilan etme) var.

İmanlarını kaybettiler” diyor.

İmandan neyi anlıyor, meçhul.. İmanlarını kaybettiklerini neye dayanarak söylüyorsa?.. Galiba imandan anladığı Fethullah'ın velayetine iman..

"Yaptıklarının cezasını bulma"ya gelince..

Yarınki halinin ne olacağını, Allahu Teala’nın huzurunda neyle karşılaşacağını kim bilebilir ki!.

Tevbe kapısı da, helalleşme kapısı da açıktır, başkaları için “Yaptıklarının cezasını bulacaklar” diye konuşmak bize düşmez.

Zulme uğramışsak hakkımızı helal etmeyebiliriz, o başka.

Yaşadığımız sürece hepimiz imtihandayız, ve hangimizin kurtulacağı, hangimizin kaybedeceği meçhul..

İçimizden en günahkâr kişi tevbe edip kurtulabilir, buna karşılık, en müttekî, salih ve abid bilinen kişi de imansız ölebilir.

“Yoksa Allah’ın mekrinden (tuzağından, zorlu imtihanından) kendilerini güvende mi görüyorlar? Hüsrana uğrayan topluluktan başkası Allah’ın mekrinden emin olmaz!” (A’raf, 7/99)

*

Allahu Teala böyle "Yaptıklarının cezasını bulacaklar" tarzı ifadeleri kullanma iznini Son Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e bile vermedi.

Uhud Savaşı.. 

Halid bin Velid'in atlılarının hamlesinin ardından İslam ordusu bozulup oraya buraya dağılmış, Rasulullah s.a.s. ashabdan beş on kişiyle savaş meydanında kalmıştı.

Bu arada, atılan bir taştan dolayı dişi kırıldı.

Bir diğer taş alnını ve alt dudağını yardı.

Aldığı bir kılıç darbesi nedeniyle elmacık kemiği yaralandı, darbenin şiddetinden parçalanan miğferinin iki halkası yüzüne battı

Bunlar yetmiyormuş gibi, Mekke’ye gidip müşriklere katılan Ebû Âmir’in savaştan önce kazdırıp üstünü örttürdüğü çukurlardan birine düştü ve diz kapakları yaralandı

Çukurdan çıktığında yüzü gözü kan içindeydi.. 

Elini kanayan yüzüne sürüp "Kendilerini Rablerine imana davet ederken Peygamberlerinin yüzünü kana bulayan bir kavim nasıl felah bulabilir?!" diyerek üzüntüsünü dile getirdi.

Bunun üzerine Âl-i İmran Suresi'nin 128'inci ayeti nazil oldu:

"Bu işten sana ait olan birşey yoktur. Allah ya onların tevbesini kabul edecek ya da zalim oldukları için onlara azap edecektir."

Allahu Teala'nın işine karışılmaz.. Kime ne yapacağını sadece kendisi bilir..

Kâfirlerle küfürleri ve zulümleri yüzünden savaş meydanında çarpışırsın, ölürsün, öldürürsün, fakat onların hayatta kalanlarının akıbetinin ne olacağını Allahu Teala'dan başkası bilemez.

*

Evet, insanları tekfir etmeyi gerektiren (tevili imkânsız) sözler ve fiiller vardır.

Fakat Tekineş’in sözlerinde geçen kaset meseleleri bunlardan değil..

Günah, helal itikat edilmedikçe küfür sebebi olarak gösterilemez.

Müslüman ve mümin olduğunu söyleyen kişileri salt günahlarından ve zulümlerinden dolayı tekfir edemeyiz (Küfür olan sözler söylüyor, İslam'ın hükümlerini ve Şeriat'i aşağılıyor, tağutperestlik yapıyorlarsa iş değişir). 

Fasık, facir ve zalim olmak başka, kâfir olmak başkadır.

Tekineş’in kullandığı “karanlık rejim” kavramı çerçevesinde birilerinin küfründen, imanlarını kaybetmelerinden söz edilebilir, fakat Tekineş’in bir parçası olduğu The Cemaat’in böylesi bir hassasiyetinin bulunmadığını biliyoruz.

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî gibi alimlerin dile getirdiği üzere, Şeriat’i yok sayan, tehlike kabul eden, ona savaş açan, laikliği (siyasal dinsizliği) en iyi yönetim şekli kabul eden kişilerin küfründen şüphe edilemez.

Ancak, Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün böylesi bir hassasiyeti yok..

Onlar, “Siyasal İslamcı” olmadıklarını söylüyorlar, laik (siyasal dinsiz) rejimle bir sorunları bulunmuyor.

Görebildiğim kadarıyla içlerinden birçoğunun işi gücü laik (siyasal dinsiz) demokrasiyi savunmak oldu.. Diğerleri de bunları sükutlarıyla onayladılar.

Hüseyin Gülerce ve Latif Erdoğan gibi sonradan muhalefet edenler olduysa da bunların muhalefeti laik devlet hesabına yapılmış bir muhalefetti.

Hem laikliği (siyasal dinsizliği) savunuyorsun, hem de demokrasiyi.. Son tahlilde çift katlı savrulma..

*

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, (Zaman gazetesinin de hediye olarak okurlarına verdiği) muhalled tefsiri Hak Dini Kur’an Dili’nde, haham ve papazların Yahudi ve Hristiyanlar tarafından rab edinilmelerine dikkat çeken Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken, günümüzde bu haham ve papazların yerini parlamentoların ve parlamenterlerin aldığını söylemektedir.

Laik (siyasal dinsiz) rejimlerin parlamentoları bir tür "laik kilise", parlamenterler de (Cemal Bali Akal'ın tabiriyle Sivil Toplumun Tanrısı devletin) rabcikleridir.. Putperest toplumlardaki putların büyüklük küçüklük göstermesi gibi, bu rabciklerin de büyükleri, küçükleri, cücükleri, lider olanı olmayanı vardır.

Evet, Şeriat’in içtihat konusu olmayan “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkelerini yok sayan bir parlamenter demokrasi, İslam nazarında şirktir, küfürdür.

Bunu merhum Elmalılı Hoca, Selanikli’nin bir şapka için kelleleri aldığı, “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diye konuştuğu dönemde yazdı.

Bugün bu kadarını olsun söylemeyen, Şeriat düzenini (Alah'ın indirdiği ile hükmetmeyi) Siyasal İslam diyerek lanetleyen, demokrasi tellallığı yapanlar neyi savunduklarının farkındalar mı? 

*

İmdi, Fethullahçıların böyle bir hassasiyeti var mı? Oldu mu?

Hayır!

Mesela Prof. Tekineş, imanlarını kaybettiklerini söylediği ilahiyatçıları, laikliği ve demokrasiyi benimsedikleri için mi tekfir ediyor?

Hayır!

Laikliği (siyasal dinsizliği) ve demokrasiyi (gâvur da olsalar çoğunluğa uymayı) savunma açısından aralarında fazla bir fark yok.

Hatta Fethullahçı olmayanların önemli bir kısmının bu rejim meselesinde daha doğru bir çizgide oldukları görülüyor.

*

Tekineş ve onun gibi Fethullahçılardaki bu tekfircilik, Arap dünyasındaki rejimlerin baskısına maruz kalan, idam edilen, haksız yere hapse tıkılan, işkencelere maruz kalan İslamî hareket mensuplarının tekfirci çizgiye kaymaları olayını hatırlatıyor.

Yalnız onların Fethullahçılardan ciddi bir farkları vardı, tekfir için ayet ve hadîslerden deliller getiriyor, (Allah’ın indirdiğiyle hükmedilen) Şeriat düzeni hesabına, buna karşı çıkan ya da mesafeli duranları tekfir ediyorlardı.

Fethullahçılar ise, görüldüğü kadarıyla tekfirciliği Şeriat değil laik (siyasal dinsiz) demokrasi hesabına yapıyorlar.

Pusulaları bozulmuş, feleklerini şaşırmışlar..

Mesela Fethullah’ın 28 Şubat sürecinde (rejimin bekçisi) darbecilere verdiği açık destek, bu destek için yaptığı "içtihat" yorumu (Darbeci askerlerin içtihat yaptıklarını söylemesi), İslamî değerleri tepetaklak etme anlamına geliyordu.

Bu, haramı helal yapmaktan fazla birşeydi.. Haramın sevap gibi sunulmasıydı. 

Fethullah'ın o laflarından sonra merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, "Ona hoca demeyin!" demişti.

Sözüne kulak verildi.

Hoca demediler.. Hocaefendi dediler.. 

Türkiye'nin dinci olmaktan çıkıp dindarlaşmış, İslamcılığı bırakıp "müslüman"laşmış muhafazakârları ona "Gözünün üstünde kaşın var" bile diyemedi.

Ne zaman ki Fethullahçılar dünyalarına ve ceplerine dokunmaya başladılar, birden bire uyandılar. 

*

Şayet Fethullahçılar (Siyasal İslamcı, cihatçı, radikal vs. diyerek lanetledikleri) dünya müslümanları gibi bu ülkede Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi davası için mevcut rejimle, Sivil Toplumun Tanrısı laik (siyasal dinsiz) devletle (adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlarla), iktidar partisiyle karşı karşıya gelselerdi ve yaşadıklarını bu yüzden yaşasalardı, Allahu Teala katında (ihlasları nisbetinde) mükâfata mazhar olmayı umabilirlerdi.

Dünyadaki sayılı ömürlerini, günlerini, nefeslerini, sayısal değeri sonsuza tekabül eden ahiret ameliyle çarpma işlemine tabi tutarak onlara sonsuzluk değeri kazandırmış oldukları düşünülebilirdi.

Bugünkü durumda ise hesaplarının bakiyesi sıfıra sıfır, elde var sıfır..

İslamî duyarlılığı dünyevî hedefler için kullanmak, onları sıfırla çarpmaktır.

Fethullahçıların durumu buydu, çünkü mücadeleleri kendi cemaatlerinin istikbal ve ikbali içindi.. 

Şeriat için, Allah'ın sözünün yüceltilmesi için değildi.. 

Davaları "Alah'ın indirdiği ile hükmedilmesi" davası olmadı.. Gerine gerine, övüne övüne Siyasal İslamcı olmadıklarını söylüyorlardı. (Aynı şeyi maalesef birçok "FETÖ karşıtı" sözde vatansever muhafazakâr da söylüyor.)

*

Şimdi yurtdışında birçok Fethullahçının ağlayarak Türkiye’de gördükleri işkencelerden bahsettiklerini görüyoruz.

“Böyle şeyler yaşanmamıştır” diyemiyoruz, dememize laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’nin serapa fazilet olan cumhuriyetinin tarihi izin vermiyor.

Akla 12 Eylül sonrasında Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan inanılmaz vahşet öyküleri geliyor. (O dönemde orada askerlik yapmış iki kişiyi tanıyorum. Onlardan biri bana, “Orada yaşananlar, anlatılanların yüzde biri bile değil” demişti.)

Fethullahçıların şikâyetlerine vakıf olunca, inanmakta güçlük çekmiyoruz, Muhsin Yazıcıoğlu gibi ülkücülerin, birtakım solcuların hapishanelerde yaşadıkları, tadına vardıkları eşsiz cumhuriyet faziletleri zihnimize hücum ediyor.

*

Evet, Fethullahçılar Siyasal İslam’a karşılar.

Ebu Gureyb'i, Guantanamo'su, Irak ve Afganistan'daki mezalim ve işkenceleri ortada olan ABD'nin demokrasisine ve insan hakları davasına meftunlar.

Bu meftuniyette Türkiye'nin laik (siyasal dinsiz) rejiminin onlardan geri kalır yanı yok.

Fethullahçıların, Guantanamolu Amerikan demokrasisi ve insan haklarının benzerinin bizde de olmasına, Siyasal İslam'a karşı olduklarına göre, itiraz etmemeleri gerekir.

Siyasal İslam’ın gerçekten hâkim olduğu (gerçekten olduğu) bir yerde çağdaş uygarlık rezillikleri de, Guantanamo tipi işkenceler de görülmez.

Suçu ispat edilenler cezalandırılır.. Recmse recm, el kesmeyse el kesme, kısassa kısas.. Suçu ispat edilemeyenlere dokunulmaz.. Cezalandırılanlara da şer’î cezaları dışında birşey yapılmaz, mesela hakarete uğramalarına, ayrıca işkenceye maruz bırakılmalarına izin verilmez.

*

Mesela şimdi birileri Afganistan’da bazı suçluların değnekle dövülmelerini dillerine doluyorlar.

Ama o kişilere karanlık odalarda aylarca akıl almaz işkenceler yapılmıyor.. 

Soyunmaya zorlanmıyor, çırılçıplak halde akla hayale gelmez işkencelere uğratılmıyorlar, aşağılanmıyorlar, hakarete maruz kalmıyorlar, yakınlarına zarar verilmesi tehdidiyle karşılaşmıyorlar.

Halkın önünde sopalarını afiyetle yiyip evlerine gidiyorlar. 

Üstelik, bu değneklerin öyle kalın olmaması gerekiyor.. “Ya Allah” diye geriye doğru çekilip gerinerek hız alıp vurmak da yasak. Değnek, yere göre en fazla doksan derece dik olacak şekilde kaldırılabilir ve çıplak bedene de vurulamaz.

Bu işlemin halkın önünde yapılmasının da iki nedeni var: Birincisi, vuran kişinin ölçüyü kaçırmasına izin verilmez, ikincisi cezalandırmadan maksat halkın ibret alması ve suça meyilli kişilerin gözünün korkutulmasıdır.

Halkın gözünün önünde olmayan karanlık dehlizlerdeki işkenceleri tarife ise kelimeler yetmez.

Senin faili meçhul cenneti ülkende sokakta vatandaşa sözde dokunulmaz.. Perde arkasında ise neler yapıldığının hesabını bilen yok..

İnsan onuru gerçek anlamda ancak İslam (siyasal kanadı kesilip kopartılmamış İslam) tarafından korunur. 

(Türk'ün, Arab'ın, İranlı'nın, Moğol'un töresinde, siyasetinde, devlet geleneğinde işkence vs. olabilir, fakat İslam'da yoktur.)

*

Durum böyleyken bu Fethullahçılar tutuyor, din (İslam) devletinin devrinin geçtiğini söyleyen, Milli Görüş gömleğini çıkarıp muhafazakâr demokrasi gömleğini giydiğini ilan eden, Atatürk’ün izinde olduğunu açıklayan, laikliği savunan, hatta laikliği Mısır ve Tunus’a ihraç etmeye kalkışan Erdoğan’ı İslamcı ilan ediyor ve onun üzerinden İslamcılığa savaş açıyorlar.

Bunu yapabilmek için ya büyük sahtekâr olmak gerekiyor ya da devasız angut..

*

Afganistan’dan söz etmişken.. İyi Parti lideri Meral Akşener, 19 Kasım 2023 tarihinde, partisinin Seçim Hazırlıkları ve İstişare Toplantısı'nda, “sahipsiz zavallı kızları fuhuş sermayesi yapan otel sahibi polis müdürleri”nden söz etmişti..

"Oteli olan polis müdürleri var. O otellerde fuhuşun ötesi, öksüz kızlar çalıştırılıyor" diye konuşmuştu. (Bkz. https://www.yenicaggazetesi.com/iyi-parti-lideri-meral-aksener-oteli-olan-polis-mudurleri-var-735783h.htm)

Doğal olarak, bunlar FETÖ’cü değildiler.. Yerli milli Kemalistler ya da milliyetçiler idiler. (Böyle FETÖ’cü polis müdürleri olsaydı onlara yönelik karalama kampanyası nasıl da renklenir, şenlenirdi. Şanssızlık işte.. Ama olsun, laik demokrasilerde çareler tükenmez, onların “kripto FETÖ"cü olduklarını söylemek mümkün.)

Buyrun işte, çobanlık vazifesi verdiğin adamların kurt olduğu, koyunları parçaladığı rejim.. 

(Sorun sadece o pezevenk polisler değil, müşterileri durumundaki siyasetçiler, bürokratlar, işadamları vs. o sahipsiz kızlara da, kendilerine "güvenli" hizmet verecek "polis pezevenekler"e de ihtiyaç duyuyorlar.. Kamer Genç gibi "çiçek sulayıcısı" rezil tipler laik rejim fedailiği, Şeriat düşmanlığı yapmasınlar da ne etsinler?)

Sizin şu pezevenk polis müdürlerinizi Afganistan'a gönderin, orada da aynı şeyi yapsınlar, bakın ne oluyor!

Sonra da, Afganistan’daki kızların okulunun derdine düşüyorlar.. 

Afganistan’daki kız İslamî ilimleri öğrenmek isterse sonuna kadar yolu açık, fakat kızlarının Türkiye’de olduğu gibi “işsiz üniversite mezunu” yetiştirme çarkının dişlileri arasında heba olup gitmesine engel olmaya çalışıyorlar.

Yeni bir model geliştirmek için kafa yoruyorlar.

En isabetli kararlarından biri bu.. 

*

Son sözümüz de ahlâksız “Şeriat tenkitçisi ahlâkçı” sahtekârlara olsun:

Şeriat’ten uzaklaşıldığı nisbette ahlâk tefessüh eder, çöker, yıkılır.

Ahlâk'ın temeli Şeriat'tir.

Şeriat'in cezalarını ciddi bir şekilde uygulamadığınız zaman (Osmanlı'da da görülen ve onu yıkıma götüren türden) sapıklıklar yayılır ve toplumsal çözülme yaşanır.

Her toplum ve her birey Allahu Teala’nın vahyinden, Şeriat’inden uzaklığı nisbetinde çürür, kokuşur, belasını bulur. 

İbn Haldun, Mukaddime'nin talim ve terbiye ile ilgili bölümünde Hz. Ömer'in şu anlamdaki sözünü nakleder: "Şeriat'in edeplendirmediğini Allah edeplendirmemiştir."

Bunu söyleyen, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in "Benden sonra peygamber gelseydi Ömer olurdu" dediği ahlâk ve karakter abidesi zat..


FETÖ VE TELEKIZLI PEZEVENKLİĞİN KİMYASI

  Sabah  gazetesinin Yeni Akit  gazetesini kaynak göstererek yayınladığı (önceki iki yazımızda konu edindiğimiz) haber şöyle devam ediyor: “...