"ALDATMA"NIN KİTABINI YAZMIŞ BİR DECCAL ("ÇOK YALANCI")

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 81

 

Selanikli Mustafa Atatürk’ün Falih Rıfkı’ya anlattığına göre, Samsun’a gitmeden önce veda ziyaretlerine başlamış, bu arada Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) Şakir Paşa ile birlikte Sadrazam Damat Ferit’in yanına gitmiş.

Sadrazam’ın yanından ayrılmalarından sonrasını Selanikli şöyle anlatıyor:

“Şakir Paşa ile holde yürürken bana dedi ki:

“- İster misiniz, Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Mehmet Ali Bey'le sizi konuşturayım?

“- Çok münasip olur, efendim. Vazifemin o makamla alakası vardır." Mehmet Ali Bey'i daha önce tanımış olduğumu söylemedim. Dahiliye Nazırlığı bürosunda, Şakir Paşa pek iyi bir tertip bulmuş olmaktan âdeta sevinerek, Mehmet Ali Bey'in yüzüne baktı, beni gösterip:

“- Samsun'daki vakanın tahkikine memur Mustafa Paşa!" diye takdim etti. Mehmet Ali Bey de sevinç alametleri göstererek elimi tuttu, Şakir Paşa'ya dedi ki:

"- Sizi tebrik ederim, çok isabetli bir intihapta (seçimde) bulundunuz, ben zaten paşayı tanıyıp takdir etmiştim. Kanaatime siz de iştirak etmiş olduğunuz için bahtiyarım."

“Oturduk. Mehmet Ali Bey dahiliyeye (İçişleri Bakanlığı’na) ait işlerde bana her kolaylığı yapacağından, doğrudan doğruya muhaberede (haberleşmede) bulnacağımızdan bahsetti. Pek samimi aynldık.”

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 147-8.)

Evet, vazife "resmen" (resmî düzeyde, kâğıt üstünde) bundan ibaret: Samsun'daki vakanın (olayın) tahkiki (araştırılması).

Verilen yetki ise, sadrazamınkine, hatta padişahınkine denk.. 

Samsun’da değil, Van’dan Ankara’ya kadar bütün bir coğrafyada her ilde vali ve kaymakamlara emretme, onları görevden alıp yerlerine başkalarını atama yetkisine sahip.

Ayrıca askerî birliklere de aynı şekilde hükmetme mevkîinde.

Adı ise müfettişlik. Görev, lafta “Samsun’daki vakanın tahkiki”.

Kim İnanır?

Kemalist Türk eğitim sisteminin masallar ezberleterek aptallaştırdığı Kadirler, Nadirler, Hasanlar, Mehmetler..

“Samsun iki hece, Mehmedim lafta / Osmanlı’nın katiliyle Osmanlı bir safta.”

*

“Gizli gündem” virtüözü, takiyye dâhisi, gizli kapaklı işler ustası Selanikli zampara, Savunma Bakanı Şakir Paşa’ya, İçişleri Mehmet Ali Bey'i daha önce tanımış olduğunu söylemiyor.

Huylu huyundan vazgeçmez.

Diğer bir huyu, sürekli yalan söylemesi.. Bu yüzden, aynı olay hakkında farklı zamanlarda farklı kişilere farklı şeyler söylemiş durumda.

Falih Rıfkı’ya böyle konuşmuş.. Fakat bakıyorsunuz aynı olayı Cemal Bolayır’a başka, Asım Us’a ise daha başka anlatmış. Binbir surat..

Adamın hayatı baştan sona yalan, hangi lafını düzelteceksin ki.. Mesela Nutuk’unda şunu diyor:

“Bu geniş salahiyetin, beni İstanbul'dan sürmek ve uzaklaştırmak maksadıyla Anadolu'ya gönderenler tarafından, bana nasıl verildiği garibinize gidebilir! Derhal ifade etmeliyim ki, bana bu salahiyeti onlar bilerek ve anlayarak vermediler. Ne olursa olsun benim İstanbul'dan uzaklaşmamı arzu edenlerin icat ettikleri sebep, ‘Samsun ve havalisindeki asayişsizliği mahallinde görüp tedbir almak için Samsun'a kadar gitmek’ idi. Ben, bu vazifenin yerine getirilmesinin bir makam ve salahiyet sahibi olmaya bağlı olduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir beis görmediler. O tarihte Erkamharbiyei Umumiye'de (Genelkurmay Başkanlığı’nda) bulunan ve benim maksadımı bir dereceye kadar sezen zevat ile görüştüm. Müfettişlik vazifesini buldular ve salahiyetle alakah talimatı da ben kendim yazdırdım. Hatta Harbiye Nazın olan Şakir Paşa bu talimatı okuduktan sonra imzada tereddüt etmiş, anlaşılır anlaşılmaz bir tarzda mührünü basmıştır.”

(Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, İstanbul: Kaynak Y., 2015, s. 36-7.)

Bu söyledikleri, Falih Rıfkı’ya (Nutuk’unu “uydurmasından” bir sene önce) anlattığı masalla hiç örtüşmüyor. O masala göre, yapılan teklifi “hemen kabul” etmiş, sonra da Genelkurmay İkinci Başkanı Kâzım Paşa’ya “kapıları kapattırıp bütün düşüncelerini” anlatmıştı.

Pazarlık yoktu. Hele makam ve unvanı hiç önemsemiyordu. Kâzım Paşa’ya, “Görevlendirme yazıma şu iki maddeyi de ilave et” demiş ve mesele kapanmıştı.

*

Yalancının Nutuk’undaki şu bir paragraflık sözlerinde bile bir tutarlılık ve mantık yok. 

Güya o geniş yetkileri buna verenler “bilerek ve anlayarak” vermemişler. Herkes kör, sersem ve sağır, bir tek bu uyanık.. 

Bir taraftan da, Genelkurmay Başkanlığı’ndaki “maksadını bir dereceye kadar sezen” zatlar ile görüşmüşmüş.

Burada aslında maksadı sezme diye birşey yok. Bu yalancıya o yetkileri verenler, sözde, İngilizler’in Osmanlı'ya ilettiği Samsun’a adam gönderilmesi talebini, bir direniş hareketi örgütlemek için fırsata çevirmek istiyorlar.

Selanikli hainin maksadını gerçekten sezenler elbette vardı. 

Ve onlar, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi zatlar vasıtasıyla Padişah Vahideddin’i uyarmak istediler. Fakat Vahideddin, Şeyhülislam’a inanmadı, onu “sadık ve güvenilir adamı" Mustafa Kemal hakkında suizanda bulunmakla suçladı.

Selanikli’nin İngiliz gazeteci Price ile yaptığı görüşmede yanında bulunan ve onunla birlikte Samsun’a giden Refet (Bele) Paşa, yıllar sonra şunu söyleyecektir:

“ ‘Şu, İtalya’da sürünen Vahidüddin’in encamına bak! Bu talihsiz hükümdar, vatanını kurtarmak için elinden geleni yapmış, amma sonunda kimseye yaranmamış olmak şöyle dursun, ismi vatan hainine çıkarılmış bir bedbahttır. Ben onun, Mustafa Kemal’i bu işe sevk ve teşvik eden adam olduğunu yakından biliyorum. Elbette bu hakikat bir gün tarihe intikal edecektir.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 145-6.)

*

Aslında olay tam böyle de değil.. 

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin anlattığı gibi, Veled Çelebi türünden sahtekârlar önce Selanikli için kulis yapıp Padişah’ı buna tam hazır duruma getirmiş, kafasındaki son tereddüt bulutlarını da dağıtmışlar, sonra da Selanikli, Padişah’tan olabildiğince çok yetki ve imkân devşirebilmek için yalandan nazlanma moduna girmiş durumda. 

Samsun’a gidiş sebebini icat edenler de “onun İstanbul’dan gitmesini isteyenler” filan değil, bizzat İngilizler’di.

Ve İngilizler’in adamı (piyonu, taşeronu, açıkçası ajanı) Selanikli, bunu saklıyor. Has adamı Ahmet Agayef’in oğlu Samet Ağaoğlu bile şunları yazmış durumda:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklannı anladıklannı söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

*

Evet, Selanikli, bir yalancı olarak, herkese başka bir masal anlattı. Daha doğrusu anlatmak zorunda kaldı.

Çünkü insan, nisyandan (unutkanlıktan) kendisini koruyamaz, “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” denilmiştir. Bu sahtekâr zampara da söylediği yalanları ister istemez tam hatırlayamıyor, yeniden üreteyim derken masalında değişiklikler yapıyor.

Falih Rıfkı’ya anlattığı versiyonu gördük, sıra geldi Asım Us’un anlattıklarına.. Okuyalım:

“Mustafa Kemal’in İstanbul’dan Samsun'a bu suretle resmi bir müfettişlik vazifesi ile gönderildikten sonra Milli Mücadele hareketine geçmiş olması büyük zaferden sonra İstanbul'daki Milli Mücadele düşmanlan tarafından istismar edilmek istendi. Zaferden sonra Avrupa'ya kaçan Ferit Paşa Hükümetinin Dahiliye Nazın Mehmet Ali ‘Anadolu hareketi benim eserimdir. Mustafa Kemal'i Anadolu'ya ben gönderdim. Giderken de kendisine mesture tahsisatından (örtülü ödenekten) para verdim’ diyecek kadar ileriye gitmiştir.”

(Asım Us, Gördüklerim Duyduklarım Duygularım, İstanbul: Vakit Matbaası, 1964, s. 36.)

Selanikli Dahiliye Nezareti’nin (İçişleri Bakanlığı’nın) değil, Harbiye Nezareti’nin (Savunma Bakanlığı’nın) personeli olduğu için, Mehmet Ali Bey’in böyle konuşmuş olması mümkün değildir. Ancak, Selanikli’ye örtülü ödenekten para vermiş olduğu doğrudur.

Doğal olarak Selanikli, aldığı bu parayı “örttü”, sanki böyle bir para almamış, haberi yokmuş gibi elleri cebinde havaya bakarak ıslık çaldı.. 

Yalakası Asım Us da, Mehmet Ali Bey’in açıkladığı bu gerçeği itibardan düşürmek için ona, söylememiş olduğu sözleri izafe ediyor.

*

Asım Us’u dinlemeye devam edelim:

“Bir aralık Profesör Bayan Afet imzası ile neşredilmiş bit makale Atatürk'ün sofrasında okunduğu zaman ben de bulunuyordum. Bu makaleden münasebet düşürerek ve bu bahse temas oderek Atatürk’e sordum: ‘Sadrazam Ferit Paşa ne münasebetle zatınızı evine dâvet etti ve ne münasebetle zatınızdan memlekette yapılması icabeden bir hareket için fikrinizi sordu?’ Atatürk'ün bu suale verdiği cevabı kendi müsaadesi ile sofrada not etmiştim. Milli Mücadelenin en karanlık bir safhasını aydınlatan bu notları aşağıya kaydediyorum:

“ ‘Görüyorum ki istiklâl Tarihinin başı ve başlangıcı olmak üzere benim İstanbul’daki son faaliyet ve temaslarım henüz herkesçe bilinmemektedir. Ben sizin suallerinize cevap olsun diye değil, fakat bir tarih belgesi olarak konuşuyorum. (…)

“Şimdi artık Büyük Harp bitmiş, Mütareke devri gelmişti. Mustafa Kemal İstanbul'dadır. İmparatorluk hükümetinin başında Sadrâzam Damat Ferit olmak üzere Bahriye Nazırı da (Denizcilik ve Donanma Bakanı) Avni Paşa’dır. Mustafa Kemal kafasında kurduğu işi yapmak için artık diplomat olmuştur: ‘Memleketi kurtarmak için zihnimde hazırladığım plânın tatbikatına geçerek bir gün kalktım, Bahriye Nazırı Avni Paşa’yı ziyaret ettim’.”

(Us, a.g.e., s. 36, 38.)

Burada bir hatırlatma yapalım, Avni Paşa aynı zamanda Padişah’ın başyaveridir. Ayrıca, Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) Şakir Paşa’nın damadıdır.

Selanikli’yi Anadolu’ya gönderenlerden.. Bu yüzden, Selanikli tarafından “zafer”den sonra 150’likler listesine eklenerek vatandan kovulmuş ve bütün malına mülküne el konulmuştur.

Avni Paşa’nın hatıratı, değerli araştırmacı yazar Osman Öndeş Bey tarafından latinize edilip Ocak 2012’de Timaş Yayınları tarafından yayınlanmış durumda: “Vahdeddin'in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor: Milli Mücadele ve Sürgün Yılları”.

*

Asım Us’u dinlemeye devam edelim:

“ (…) Bu ahmak herifin sözlerine cevap verdim:

“— Affedersiniz, gerçekten siz hakikatleri benden daha iyi gören bîr adam imişsiniz. Yalnız sizden bir ricam var. Beni Osmanlı hükümetini teşkil eden (oluşturan) zevat (zatlar, kişiler) ile tanıştırır mısınız?

“— Evet, tabiî.

“Hemen o gece Bahriye Nazırı Avni Paşa beni Şişli'deki evimde gördü. Ayaküzeri dedi ki:

“— Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey sizinle yakından tanışmak istiyor. Buraya gelmek istiyor. Getireyim mi? Cevap verdim:

“— Derhal. Beraber teşrif buyurunuz. Avni Paşa gitti. Biraz sonra Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Beyle beraber geldi. Her ikisini çalışma odamda kabul ettim. Mükâlemenin (karşılıklı konuşmanın) esası şu idi:

“Mehmet Ali Bey —- Kemal Bey, sen İttihatçı mısın?

“Mustafa Kemal: — Evet, ben İttihatçıyım.

“Mehmet Ali Bey — O halde sizinle anlaşmamızın ihtimali yoktur.

“Mustafa Kemal — Yok, yanlış anlıyorsunuz. Ben ittihatçıyım demekle bütün Türk milletinin birliğini ve onun tek mefkureye taptığını söylemek istiyorum.

“Bu noktada kendisi ile mutabık kaldık. Dahiliye Nazırının bu sözlerden sonra bana söylediği şu oldu:

“— Arkadaşlarıma tebşir edeceğim (müjdeleyeceğim). Siz bizim için korkunç olmaktan ziyade istifade edilir bir şalısiyetsiniz.”

(Us, a.g.e., s. 36, 38.)

Karşısındakileri, istifadeli ve kullanışlı adam olduğuna, kendisini kullanabileceklerine inandırmayı başarmış. 

Yağ çekmek suretiyle Osmanlı Hükümeti’nin bakanlarının gözüne girmeye çalışmış ve üstesinden gelmiş. Bunun için kalkıp Avni Paşa’nın makamına gitmiş, artık nasıl yağ çekti ve davette bulunduysa, daha o akşam Avni Paşa, İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’i de yanına alarak bu yalancı yağcının Şişli’deki evine gitmiş.

Sanki bakanlarla tanışmak isteyen kendisi değilmiş de onlar kendisiyle tanışmak istemişlermiş gibi lafı çeviriyor, dolandırıyor.

Bu arada, karakterinin bariz bir vasfını da ortaya koyuyor: Döneklik, kıvraklık, omurgasızlık, nabza göre şerbet verme ilkesizliği.

Selanikli zampara, İttihatçıydı (İttihat ve Terakki Partisi üyesiydi), fakat Enver Paşa ile rekabete kalkışmış olduğu için dikiş tutturamamıştı. İttihatçıların büyük çoğunluğu onu adamdan saymıyordu. Falih Rıfkı’nın Çankaya’da söylediğine göre onu "sarhoş, haris, sefih, ahlâksız ve fırsatçı" olarak tanıyorlardı.

Bu özelliklere bir de “fırıldaklığı” ekleseler iyi olurmuş; görüldüğü gibi, kendisine İttihatçılığını soran Mehmet Ali Bey’e “ittihat” kelimesinin sözlük anlamıyla cevap vererek “Ben İttihatçı değilim” mesajını vermiş durumda.

Adamda omurga sıfır.

*

Asım Us, Selanikli Mustafa Atatürk’ün sözlerini aktarmaya devam ediyor:

“Bundan sonra bir gün Harbiye Nazırı Şakir Paşa Mustafa Kemal'i yanına dâvet etti. Yanına girince dedi ki:

“— Çocuğum, beni utandırma. Beni mes'uliyet (sorumluluk) altında bırakma. Şimdi seni Damat Ferit Paşa’ya götüreceğim. Kendini tut. İyi konuş. Ona söz verdim.

“MUSTAFA KEMAL, DAMAT FERİT PAŞANIN YANINDA KONUŞULANLARI ANLATIYOR:

“Damat Ferit Paşanın yanına gittik. İlk söze başlayan Şakir Paşa oldu, dedi ki:

“— Efendimiz, yeni vazife ile Anadolu’ya giden Mustafa Kemal Beyi zat-ı devletinize takdim ederim.

“Ondan sonra Sadrâzam ile aralarında bir konuşma oldu. Sualler ve cevaplar Sadrâzamı memnun edecek şekilde idi. Sadrâzam Ferit Paşa, Şakir Paşaya teşekkür etti.

“Kabineden çıktıkları vakit Şakir Paşa, Mustafa Kemal’in elini tuttu ve sıktı:

“— Dikkatinize teşekkür ederim. Bu dikkat çok sürmiyecektir. Ben vazifeyi yaparım. Tarih bunu yazacaktır. Fakat senin de benim yaptığımı unutmamaklığını istiyorum, dedi.

“Bcıı Sadaret (Sadrazamlık, Başbakanlık) ve Dahiliye Nezareti koridorlarında bu namuslu adamın elini öptüm ve dedim ki:

“— Yaptığınız büyüktür. Bunu bir gün gözleriniz ile görmenizi temenni ederim.

“Sonra Şakir Paşa beni Dahiliye Nazın Mehmet Ali Beyin yanına götürdü. Mehmet Ali Bey, Mustafa Kemal’in evine giderek kendisine muvaffakiyet dilemiş olan bir adamdı. Fakat onu oraya götüren Harbiye Nazırı Şakir Paşanın ilk sözü şu oldu:

“— Ordu komutanı Mustafa Kemal hükümetinizin verdiği bütün vazifeleri memnuniyetle yapacaktır. Yeter ki biz kendisine yardım edelim.

“Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey, Harbiye Nazırına şu cevabı verdi:

“— Onu bana ayrıca tanıtmağa hâcet yoktur. Onu kendi evinde çoktan tanıdım. Elbette elden geldiği kadar yardım edeceğim.

“Ben elimden geldiği kadar bu aldanan adamlann gösterdikleri tezahürlere ehemmiyet vermiyordum. Fakat bunları aldatmanın devlet ve millet için lüzumlu olduğuna kani bulunuyordum.

“İşte bundan sonradır ki Sadrâzam Damat Ferit Paşa beni evine davet etti ….”

(Us, a.g.e., s. 36, 38.)

Şakir Paşa’nın namuslu bir adam olduğu doğru da, yağ çekip onun elini öpen Selanikli zampara için aynı şey söylenemez.

Evet, adam “aldatıcı” bir adam..

Aldatma ne ile yapılır?

Yalanla, palavra ile, döneklikle, sahtekârlıkla…

Bunların hepsi Selanikli’de mebzul miktarda mevcut..

Sıradan bir yalancı değil, “çok yalancı”.. Ve Arapça’da “çok yalancı” anlamına gelen bir kelime var: Deccal..

Osmanlı Hükümet erkânını aldatmış..

Nasıl aldatmış?

İddiasına göre, İngilizler’in istediği “Samsun havalisindeki durumu tahkik ve asayişi sağlama” görevini yapacak gibi görünmüşmüş de, Osmanlı Hükümeti istemediği halde “millî mücadele”yi başlatmışmış..

İşte anlattığı bu hikaye de bir “aldatma” ameliyesinden ibaret..

Bu defa bu hikaye ile milleti aldatıyor.

Fakat burada “asıl aldatma” bu da değil.. Asıl aldatma, İngilizler’le yapmış olduğu gizli anlaşma..

*

Selanikli, “aldatma” ameliyeleri (operasyonları) için meşrulaştırıcı anahtarı bulmuş: İnsanları devlet ve millet için aldatmanın lüzumlu olduğuna kanaat getiriyor olması.

Ancak, işte bu da bir başka aldatma.. 

Gerçekte aldatma operasyonlarını devlet ve millet için yapmıyor, kendi hasis menfaatleri, makam ve mevki hırsı, doymak bilmez açgözlülüğü için yapıyor.

Gözü cumhurun/milletin başı olmakta.. Bunun için aldatmayacağı hiç kimse ve çiğnemeyeceği hiçbir değer ve ilke yok.

Nitekim, bir zaman gelecek, Kâzım Karabekir’e aynen şunu diyecektir:

Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar!. Böyle kimselerle ülkeyi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce insanların din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız.”

(Uğur MumcuKazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 84.)

*

Evet, din ve namus telakkisini bu milletten kaldırmaya çalışan, kendisinde ise namusun ve dinin zerresini bile bırakmayan bu namussuz adam, insanları aldatmak için her yalanı rahatça söyleyebilen bir deccaldi.


ELLERİN VATANI SANA YURT OLDU, GURBET ELDE KALDIN DİYE AĞLANSIN

 


SULTAN VAHDEDDİN

 

Cevdet Küçük 

(TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mehmed-vi)

 

4 Ocak 1861’de Dolmabahçe Sarayı’nda doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülistü Kadınefendi’dir. Altı aylıkken babası, dört yaşında iken annesi öldüğünden üvey annesi Şâyeste Hanım tarafından büyütüldü. Özel hocalardan ders alarak ve Fâtih Medresesi’nde verilen bazı derslere devam ederek kendini yetiştirdi. Ağabeyi II. Abdülhamid’in hediye ettiği Çengelköy’deki köşke yerleşti ve padişah oluncaya kadar burada yaşadı. … Sultan Mehmed Reşad vefat edince (3 Temmuz 1918) VI. Mehmed adıyla tahta çıkarıldı. Ancak daha çok Sultan Vahdeddin (Vahîdeddin) olarak anıldı.

Millî Meclis huzurunda yemin ettikten sonra Talat Paşa hükümetini görevinde bırakan VI. Mehmed ilk iş olarak sarayda özel bir kurmay teşkilâtı kurup savaşı buradan izledi…. Padişahın fahrî yaveri unvanı verilmiş olan Mustafa Kemal Paşa padişaha çektiği telgrafta barıştan başka yapılacak bir şey kalmadığını bildirdi (7 Ekim 1918).

…  Padişaha bir telgraf gönderen Mustafa Kemal Paşa, hükümeti Ahmed İzzet Paşa’nın kurmasını ve kendisinin de Harbiye nâzırı yapılmasını istedi. Padişah da hükümeti kurma görevini yaveri Ahmed İzzet Paşa’ya verdi (14 Ekim 1918). Harbiye nâzırlığını kendi üzerine alan Ahmed İzzet Paşa, kabineye Mustafa Kemal Paşa’nın grubundan Rauf (Orbay) ve Fethi (Okyar) beyleri de aldı. Padişah mütareke heyetinin başına eniştesi Damad Ferid Paşa’yı getirmek istiyordu. Sadrazam buna karşı çıktı ve Bahriye Nâzırı Rauf Bey’in başkanlığındaki Türk heyeti Mondros Mütarekesi’ni imzaladı (30 Ekim).

Saltanatının daha dördüncü ayını bile doldurmadan zor duruma düşen VI. Mehmed zaman kazanmaya çalıştı. …

İtilâf devletleri, asayişin sağlanması için subayların Anadolu’daki birliklerin başına tayinine izin verdiler. Mustafa Kemal Paşa da Dokuzuncu Ordu müfettişliğine tayin edildi (30 Nisan). Görevi İngilizler’in şikâyet ettikleri asayişi sağlamaktı. Ancak kendisine verilen tâlimatnâmeye göre mülkî ve idarî personele de emir verme yetkisine sahipti. Ayrıca yetkileri sadece Dokuzuncu Ordu bölgesiyle sınırlı olmayıp bütün Anadolu’yu kapsıyordu. …

Siyasî eğilimlerini dışa vurma konusunda son derece ihtiyatlı davranan padişah Mustafa Kemal Paşa’yı geri getirme çabalarına ilgisiz kaldı. Hükümet bir genelgeyle Mustafa Kemal’in azlini ilân ettiği halde (23 Haziran) padişah sessiz kalmayı tercih etti. Üçüncü Ordu müfettişi imzasıyla padişaha telgraf çeken Mustafa Kemal Paşa hükümetin tutumundan şikâyet etmiş, zorlanırsa görevinden istifa edip milletin sinesinde kalarak mücadeleye devam edeceğini bildirmişti. Padişah da verdiği cevapta, İngilizler’in hükümete baskı yaparak kendisine haysiyet kırıcı muamelede bulunmalarından çekindiğinden istifa edip İstanbul’a gelmesini doğru bulmamaktaydı. Azlini de uygun görmemekte, harbiyeden iki ay izin alarak durum belli oluncaya kadar istediği bir yerde dinlenmesini tavsiye etmekteydi…..

Padişahın İstanbul’un işgalinden sonraki dönemde İngilizler’le yaptığı resmî temaslarında tek konu şahsî güvenliğinin sağlanmasıydı. …

VI. Mehmed ise daha sonra yazılan hâtıratında kaçmadığını, hicret ettiğini söyleyecektir. Saltanatsız bir hilâfeti red veya kabul etmek mecburiyetinde bırakıldığını, buna karşı koyma veya baş eğme imkânını bulamadığını, etrafını saran kör ve nankörlerden bunaldığını, kamuoyunun yatışmasına ve durumun açıklık kazanmasına kadar geçici olarak tehlikeli bölgeden ayrılmaya karar verdiğini, kutsal topraklara gitmek için bir istasyon demek olan Malta’nın seçimini ehvenişer saydığını, Peygamber’in yolundan giderek diyanet ve İslâmî saltanat aleyhine hareket etmekte olanlardan ayrılıp hicret ettiği halde ecdadından miras kalan saltanat hakkından ve hilâfetten hiçbir zaman feragat etmediğini belirtecektir.

… Mehmed Vahdeddin bu eleştiriler karşısında bütün İslâm âlemine hitaben bir beyannâme neşretti. Şerîf Hüseyin’in engellemesi yüzünden dağıtılamayan beyannâmenin bir özeti el-Ehrâm’da yayımlandı (16 Nisan 1923). Bu beyannâmede Mehmed Vahdeddin icraatını savunmakta, hakkındaki suçlamalara cevap vermekte, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarını suçlamakta, onu Anadolu’ya kendisinin gönderdiğini, sonradan hükümetini tanımadığı için cezalandırılması maksadıyla üzerine güç gönderilmesini gerekli gören kabineye göz yumduğunu, Ankara-İstanbul ikiliğini önlemeye çalıştığını, hilâfetin saltanattan ayrılmasına karşı çıktığından dolayı vatan haini olarak suçlandığını, hilâfet makamının şeref ve haysiyetini korumak için geçici olarak tahtından, vatanından, huzur ve rahatından ayrı düşmeyi bile göze aldığını, hilâfet hakkında Ankara’da verilen hükmü kesinlikle kabul etmediğini belirtmekteydi (Bardakçı, s. 307-312, 447-452). …

Mehmed Vahdeddin, yakınlarının ve yanında çalışanların ifadesine göre iyimser ve sabırlı bir kişiliğe sahipti; sarayında nazik ve müşfik bir aile babasıydı; dışarıda ve bilhassa resmî törenlerde ise soğuk, çatık kaşlı ve ciddi durur, kimseye iltifat etmezdi; dinî geleneklere çok önem verirdi; saray dedikodularını bilmez ve yanında konuşulmasından hoşlanmazdı. Resmî olmayan sohbetlerinde bile daima ciddiyetiyle dikkat çekerdi. Yine söz konusu kaynaklar onun, zeki ve çabuk kavrayışlı olduğunu, ancak gayet evhamlı, kararsız ve o nisbette inatçı mizacı bulunduğunu maiyetinin ve bilhassa itimat ettiği kişilerin tesiri altında kaldığını belirtirler.

VI. Mehmed ileri seviyede edebiyat, mûsiki ve hat sanatlarıyla uğraşmıştır. Besteleri tahtta bulunduğu yıllarda sarayda icra edilmiştir. Tâif’te iken arka arkaya bestelediği şarkıların güfteleri daha çok vatan hasretini ve geride bıraktıklarından haber alamamanın acılarını terennüm etmektedir. Ona ait altmış üç eser tesbit edilmekle birlikte ancak kırk bir eserinin notaları mevcuttur. Şairliğine örnek teşkil edebilecek şiirleri sadece şarkılarının yine kendisine ait olan güfteleridir. Aynı zamanda iyi bir hattattı.


BİR HAİN UĞRUNA YÂ RAB, NİCE İNSANLARIN GÜNEŞİ BÖYLE KARARIYOR

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 80

 

“1919 senesi Mayıs’ının 19. günü Samsun'a çıktım.”

Selanikli’nin Nutuk’u bu cümleyle başlar.

Peki, çıkmadan önce ne yaptın?

Ne yaptığını başka birilerinin hatıratlarından biraz biliyoruz. Fakat kendisi de Falih Rıfkı Atay’a biraz anlatmış ve ortaya “M. Kemal’in Mütareke Defteri” diye bir kitapçık çıkmış.

Atay’ın, onun ağzından aktardıklarını okumaya devam edelim.

En son, Samsun’a beraberinde götüreceği ekibi kendisinin oluşturmuş olduğunu, Osmanlı Genelkurmayı’nın ona “Seni görevlendirdik, yanına da falanı filanı veriyoruz” demek yerine, istediği kişileri seçip götürme izni verdiğini gördük.

Bu, ona yapılmış büyük bir jest.. Acayip torpil geçilmiş..

Bu, ona duyulan güvenin büyüklüğünü gösteriyor. Ve bu güvenin kaynağı, Padişah Vahideddin..

Şayet Padişah Vahideddin, Hükümet’e (Bakanlar Kurulu’na) ve Harbiye Nezareti’ne (Savunma Bakanlığı'na) “Yaverim Mustafa Kemal Paşa ne istiyorsa yapın” diye talimat vermeseydi, Mareşal Ahmet İzzet Paşa’nın dikkat çektiği gibi, Selanikli’ye bu torpili geçmezlerdi.

*

Devlet adamları ve siyasetçiler, bir adamı bir göreve getirdiklerinde, bütün ekibini kendisinin oluşturmasına müsaade etmezler. Birkaç kişilik bir kontenjan tanısalar bile, ayrıca yanına başka adamlar verirler. 

O adamlar, kendilerini göreve getiren kişi, doğrudan emri altında bulundukları kişi olmadığı için, ona "kayıtsız şartsız biat" etmezler. "Asıl efendileri"nin çıkarlarını gözetirler.

"Asıl efendi", önemli makamlara tayin ettiği kişileri, böyle yanlarına yerleştirdiği şahıslar vasıtasıyla dolaylı olarak takip eder ve kontrol altında tutar.

Ayrıca, atadığı şahısların, ellerindeki imkânları kullanarak çok fazla güçlenmelerinin ve kendi istikballeri için birtakım tertipler içine girmelerinin önüne geçer. 

İşte Selanikli bu yüzden, cumhurbaşkanlığı sırasında, İsmet İnönü’yü ve partisi CHP’yi kontrol altında tutabilmek için illerin valilerini ve emniyet müdürlerini bizzat kendisi seçiyordu. Buna benzer taktikleriyle, İnönü’nün kendisine posta koyacak kadar güçlenmesinin önüne geçiyordu.

*

Sultan Vahideddin’in, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi isimlerin tavsiyelerine kulak tıkayıp Selanikli’yi görevlendirmesi hata idi.. Şeyhülislam’ın dediği gibi, bu vazife için "sözünün eri, döneklik yapmayacak" başka biri bulunabilirdi. 

Ne yazık ki Vahideddin bu hatasına, Selanikli’ye kendi ekibini oluşturması izni vermek gibi bir başka büyük hatayı da ekledi.

Halbuki yapılması gereken, Selanikli’ye “biat” etmeyecek, icab ettiğinde ona “Hayır!” diyebilecek adamların onun yanına verilmesi ve “istişare” zorunluluğu getirilmesiydi.

Selanikli ise, yanına Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit gibi “yalaka”larını aldı ve Samsun’a çıkışının üzerinden daha üç ay bile geçmemişken bu adamlarına “Bakın görün ben bu Padişah’ı nasıl ‘oyacağım’, milletin dininin imanının icabına nasıl bakacağım” diyebildi.

(Bu hataların nedenlerinden biri, Osmanlı’nın kuruluş devrinin aksine son dönemlerde şehzadelerin saraylarda yöneticilik tecrübesi edinemeden yaşamış olmalarıdır. Daha küçük yaştan itibaren yöneticilik yapmaya başlayan biri, sağdan soldan “kazık” yiye yiye, “ihanet”e uğraya uğraya tecrübe kazanır, pişer. Öyle her “yalaka”nın meth ü senasına hemen “tav” olmaz. İnsanları idare etmeyi öğrenir. Bu arada, yöneticilik kabiliyeti olan şehzade ile olmayan da anlaşılır.)

*

Falih Rıfkı, Selanikli’nin ekibini oluşturmasının ardından yaşananları anlatırken “Bu muameleler olurken, bir yandan da yol hazırlığı yapmakta, hususi ve resmi ziyaretlerde bulunmakta idi. Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) 9'uncu Ordu Müfettişi sıfatıyla kendisini Sadrazam (Damat Ferit) Paşa’ya bizzat takdim etmek istedi” diyor ve Selanikli’nin şu sözlerini aktarıyor:

“- Sadaret makamında altın gözlüklü, bakışları sevinçten parlayan Damat Ferit Paşa bana çok iltifat etti. İtimadı ne kadar derin olduğunu, benden çok şeyler beklediğini söyledi. Tatmin edici cevaplar verdim. Bana mutlak salahiyetler (yetkiler) vermiş olduğunu ima eder sözler sarfetti. Veda ederken,

“- Her arzunuzu doğrudan doğruya bana yazabilirsiniz, derhal yapılacağından emin olunuz!" diyordu. Bunun çok faydalı olacağmı söyleyerek, derin teşekkürlerimi tekrar ettim. Sadaret makamından çıktık. Şakir Paşa ile holde yürürken bana dedi ki:

“- İster misiniz, Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Mehmet Ali Bey'le sizi konuşturayım?

“- Çok münasip olur, efendim. Vazifemin o makamla alakası vardır." Mehmet Ali Bey'i daha önce tanımış olduğumu söylemedim. Dahiliye Nazırlığı bürosunda, Şakir Paşa pek iyi bir tertip bulnmuş olmaktan âdeta sevinerek, Mehmet Ali Bey'in yüzüne baktı, beni gösterip:

“- Samsun'daki vakanın tahkikine memur Mustafa Paşa!" diye takdim etti. Mehmet Ali Bey de sevinç alametleri göstererek elimi tuttu, Şakir Paşa'ya dedi ki:

"- Sizi tebrik ederim, çok isabetli bir intihapta (seçimde) bulundunuz, ben zaten paşayı tanıyıp takdir etmiştim. Kanaatime siz de iştirak etmiş olduğunuz için bahtiyarım." 

"Oturduk. Mehmet Ali Bey dahiliyeye (İçişleri Bakanlığı’na) ait işlerde bana her kolaylığı yapacağından, doğrudan doğruya muhaberede (haberleşmede) bulnacağımızdan bahsetti. Pek samimi aynldık.”

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 147-8.)

Kendisine iyilik etmiş olanlara er geç bir kötülük yaparak teşekkür etmek gibi tuhaf bir huyu bulunan Selanikli zampara, gelecekte İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’i de unutmayacak, onu da Vahideddin gibi “Mustafa Kemal Atatürk’ün kazık attığı safdiller listesi”ne ekleyecekti.

Şakir Paşa ise, o yılın 18 Haziran’ında vefat ederek Selanikli’nin gelecekteki teşekkür kazığından kurtulacaktı. (Bu Şakir Paşa’nın, bir televizyon kanalının Şakir Paşa Ailesi adlı dizisine konu olan Kabaağaçlızâde Şakir Paşa ile karıştırıldığı görülüyor. Kabaağaçlızâde Şakir, bu Şakir Paşa'dan beş yıl önce, 28 Temmuz 1914’te öldü.)

*

Selanikli’nin sadece yukarıya aldığımız şu sözleri bile, geri zekâlı olmayanlar için meselenin içyüzünün anlaşılması bakımından yeterlidir.

İmdi, mesele salt İngilizler istediği için Anadolu’ya (Samsun havalisindeki hristiyanların keyfi yerine gelsin diye) Türkler’i sigaya çekecek bir görevli göndermek olsaydı, ne Selanikli bu şekilde itibar görür ne de bu kadar tantana çıkarılırdı.

Sadrazam Damat Ferit Paşa bana çok iltifat etmiş. Ona duyduğu güvenin ne kadar derin olduğunu söylemiş, ondan çok şeyler beklediğini ifade etmiş.

Cumhuriyet Türkiyesi’nde Damat Ferit’i aşağılamak kolay, fakat o sırada Mustafa Kemal, bugünkü gibi putlaştırılmış bir Atatürk değil, sıradan sapı silik bir askerdi. O anda bütün havası, Padişah’ın yaveri olmasından kaynaklanıyordu, başka da önemsenen bir özelliği yoktu. 

Ve Osmanlı hanedanının damadı bir sadrazam, Selanikli’ye, “kendisine duyduğu güvenin derin olduğunu, ondan çok şeyler beklediğini” söylüyor.

Bunu, “İngilizler’in arzusu doğrultusunda milletine ihanet etmen hususunda sana çok güveniyorum, senden ihanet konusunda beklentim çok büyük, ihanetin bol ve bereketli, kutlu ve mutlu olsun” anlamında söylemiş olabilir mi?!

Böyle düşünebilmesi için insanın zekâ yaşının, ilkokulun birinci sınıfındaki öğrencilerinki kadar olması gerekir. 

Ve ne yazık ki bugün bu milletin fertlerinin büyük çoğunluğu, zihinlerine yapılan “sistematik, sürekli, kesintisiz ve yoğun tecavüz” ile “zekâsı köreltilmiş”, hatta öldürülmüş hale getirilmiş durumdadır.

*

Dahası da var, Sadrazam buna, “mutlak salahiyetler (yetkiler) vermiş olduğunu ima eder sözler” söylemiş.

Mutlak, yani “kayıt ve şart içermeyen”, keyfe mâ yeşâ yetkiler verildiği doğru. 

Nitekim, Selanikli hain, bunun farkında olduğu için, o yetkileri “resmen” aldığı zamanki ruh halini şöyle anlatmış bulunuyor:

“Ne âlâ şey... Ben o gün bütün bunları bilmiyordum. Talih bana öyle müsait şartlar hazırlamış ki kendimi onların kucağında hissettiğim zaman ne kadar bahtiyarlık duydum, tarif edemem. Nezaretten (Savunma Bakanlığı’ndan) çıkarken heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kafes açılmış, önde geniş bir âlem, kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibi idim.” (Atay, a.g.e., s. 147.)

Sözde “bütün bunları” bilmiyormuş.. Salağa yatarak bu milleti salak yerine koyuyor. 

Sen de herşeyi biliyordun, ve yetkileri verenler de, herşeyin farkındaydılar. 

Bilmedikleri, senin İngilizler’le anlaşmış bir hain olduğundu.

Osmanlı Devleti'ne, devlet başkanına (padişaha) ve önüne kırmızı halı seren Hükümet'e "Made in England" damgalı çağdaş ve uygar kazıklar atacağının farkında değillerdi. 

*

Evet, Sadrazam’ın ona söylediği bu sözler, İngilizler’in talebi doğrultusunda yapılan, yapılmak zorunda kalınan hainane bir devlet tasarrufu vesilesiyle söylenebilecek sözler değil. 

Burada sözü edilenin, “İngilizler’in talebiyle ilgisiz” başka bir “gizli görev” olduğu açık. 

Fakat, devletine ihanet etmiş olan Selanikli, bunları Falih Rıfkı’ya anlattığı sırada, kendisini kahraman, başka herkesi de hain göstermek için, düştüğü ihanet denizinde yalan yılanına aşkla ve şevkle sarılmış durumda.

O günkü şartlarda buna “Yalan söylüyorsun” diyebilmek de mümkün değil.. Denildiğinde, ihtimal (sözün gelişi "ihtimal" diyoruz, gerçekte kesinlikle) bazı kafalar kesilecektir.

Sahtekâr hain, oluşturduğu öyle bir dehşet ikliminde istediği yalanı rahatça söylemiş, sonra da, bu yalanları uyduranlar, bir zaman sonra, kendi yalanlarına kendileri de inanır hale gelmişler. 

Bu noktada, Hitler'in Kavgam kitabı ile propaganda sanatına kazandırdığı "büyük yalan" tekniği devreye giriyor. Hitler'e göre, büyük yalanlara küçük yalanlara göre daha kolay inanılır, çünkü insanlar, "birinin gerçeği bu kadar alçakça çarpıtacak kadar küstah olabileceğine" inanmak istemezler.

Türkiye'de bu yapıldı, fakat büyük olan sadece yalanlar değildi, doğruyu söyleyenlerin kafalarına inen sopa da büyüktü. (Sopa her zaman "ikna gücü yüksek" bir alet olmuştur.)

*

Günümüze gelindiğinde sopaya bile ihtiyaç kalmamış durumda.. Sadece sopanın ucunun gösterilmesi bile insanların yola getirilmesi için yeterli oluyor.

Üstelik, Türkiye'nin çağdaş ve uygar yalancılarının mavallarını ve masallarını dinleyerek büyüyen nesiller, bu yalanları artık gerçeğin ta kendisi zannediyorlar. 

Çünkü aksi yönde bir fısıltı, bir inilti, bir vızıltı, bir mırıltı bile “vatana ihanet” olarak gösterilmiş, derini ve yüzelseliyle devlet onların üzerine gitmiş, gerçeği söyleyenler susturulmuş. 

Necip Fazıl, Osman Yüksel Serdengeçti, Kadir Mısıroğlu, Sadık Albayrak ve Mustafa Kaplan gibi isimlerin çektikleri ortada. Hasan Mezarcı olayında ise adamı sadece hapse atmaları yüreklerinin soğumasına yetmedi, bir de ilaçlarla delirttiler.

*

Konuya dönelim.

Sadrazam Selanikli'yi uğurlarken bir de, “Her arzunuzu doğrudan doğruya bana yazabilirsiniz, derhal yapılacağından emin olunuz!” demiş.

Sanki karşısında padişah var da ona tekmil veriyor. Ya da emir eri, komutanına “Başüstüne komutanım!” diyor.

Bunu bir sadrazam, “İngilizler’in hatırı için yaptığımız bu ihanet görevlendirmesinde senin emirlerine amadeyim” anlamına gelecek şekilde söyleyebilir mi?!

Mesele açık, buna, İngiliz’in talebi fırsat bilinerek, Anadolu’da millet yararına birşeyler yapması “gizli görev”i verilmiş (Ki Mondros Mütarekesi şartlarında bunu alenen deklare edebilmeleri mümkün değil), ve de kolaylık olsun diye “mutlak” (kayıt ve şart içermeyen) yetkiler sunulmuş, ayrıca görevinin zorluğu gözönünde bulundurularak Sadrazam tarafından moralman takviye edilmeye çalışılıyor.

Buna, “Korkma, endişe etme, arkandayız, her arzunu doğrudan doğruya Sadrazam’a bildir, derhal yapılacaktır, emin olabilirsin!” deniliyor.

Selanikli yalancı, herşeyi anlatıyor, bir tek burayı, işin püf noktasını, "gizli görevlendirme"yi saklıyor.

Fakat işin aslını gerçekte o günlerde herkes biliyordu. 

Ancak, Selanikli’nin karşısına çıkıp “Yalan söylüyorsun Çıplak Kral, üzerinde elbise namına birşey yok, don kilot meydanda geziyorsun!” diyemiyor, Selanikli tarafından dünyası karartılacak “aptal çocuk” olmak yerine “gemisini yürüten zeki kaptan” rolünü oynuyorlardı.

*

Evet, işin aslını herkes biliyordu.

Buna Falih Rıfkı da dahildi. Çankaya’sında şunları yazmış durumda:

“Geçenlerde bana, Birinci Dünya Harbinden tanıdığım bir ahbap geldi. O vakitler, İttihat ve Terakki sürgünlerindendi. [Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle başlayan] Mütareke [ateşkes] devrinin Saray ve Hürriyet ve İtilaf [Partisi hükümeti] tarafını yakından ve içinden görmüş olanlardandır. Bana anlattığına göre Vahideddin, Mustafa Kemal’in gerçekten memlekette faydalı şeyler yapabileceğine inanarak onu Ordu Müfettişliğine yollamıştır. Padişah [henüz] veliaht iken, Almanya’ya Mustafa Kemal ile birlikte gitmişti. Bu seyahat sırasında Mustafa Kemal Almanya’nın durumu ve gelecek hadiseler üzerine ne söylemişse, sonradan olduğu gibi çıkmıştı. Vahideddin’in kendisine güvenmesinin sebebi bu idi. [Sevmediği İttihatçı liderler] Enver ve arkadaşlarının aleyhinde olduğunu da biliyordu.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 143-4.)

*

Yazı uzadı, Selanikli’nin zamanın İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’den gördüğü iyilikler, ve o iyiliklerin sahibine (teşekkür babından) attığı zalim kazıklar bir sonraki yazıya kalsın..

İnşallah..


"COVER STORY"LER (ÖRTME/PERDELEME HİKÂYELERİ) KARIŞINCA

  UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 81   Selanikli büyük yalancı Mustafa Atatürk’ün aynı olayı Nutuk ’unda başka, ...