UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN
KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 79
Selanikli mavalcının Falih Rıfkı
Atay’a anlattığı “Ben var ya ben…” palavralarını dinlemeye devam ediyoruz.
Atay’ın ifadeleri şöyle:
“Dokuzuncu
Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa, artık erkânıharbiyesini teşkil etmek
yolundadır, ikinci reisle (Genelkurmay İkinci Başkanı Kazım Paşa ile) konuştuğu
sırada, yanına alacaklarını kendi
seçeceğini söylemiştir. Erkânıharbiyesinde şu isimleri görüyoruz: Reis Miralay Kâzım Bey (rahmetli General
Kâzım Dirik), Erkânıharp Husrev Bey (eski Berlin Büyükelçisi
Husrev Gerede), Arif Bey (mebustu, somadan
suikastçilerle beraber idam
edilmiştir), Doktor İbrahim Tali Bey
(mebus), Doktor Refik Bey (rahmetli Başvekil [Başbakan] Doktor Refik Saydam)...
Başkaları ile beraber Erkânıharbiye yirmi
- yirmi beş kişilik bir yekûn tuttu. Merkezi Sivas'ta bulunan 3 'üncü Kolordu'nun kumandanı Salahattin
Bey Konya'ya tayin edildiğinden, onun yerine de Miralay Refet Bey'i (mebus general Refet Bele) seçti.”
(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke
Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı
Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 144.)
Şu
hale bak, adam sözde sadece “müfettiş”, yanında sürü sepet adam götürüyor.
Artı,
cebine dünya kadar para konuyor.
Artı,
altına da (o gün kimsede olmayan, hatta Padişah’ta bile bulunmayan) iki otomobil çekiliyor.
Yetkileri
ise, Van’dan Ankara’ya kadar bir tür
“padişahlık”.. Hem askerî birliklere hem de mülkî amirlere (valilere,
kaymakamlara) hükmetme mevkîinde.. Adı müfettiş, kendisi Anadolu genel valisi ya da padişah
vekill/naibi.
Niye?
“İngilizler istediği için git Samsun
havalisindeki hristiyanların keyfi yerine gelsin diye Türkler’in başını rahat
rahat ez” mi diyorlar?
Buna
kim inanır?
Kadir
bile inanmaz.
*
Üstelik,
Selanikli sahtekârın adı konulmamış “padişahlığı” daha İstanbul’dayken
başlamış.
Kendisi,
görünüşe göre (resmî belgeler
çerçevesinde) İngiliz emellerine hizmet
için ihdas edilmiş bir ihanet görevini
hiç itirazsız kabul etmiş bir hain,
fakat, amiri konumundaki Genelkurmay İkinci Başkanı’na emir verir üslupta
konuşuyor, “Yanımda şu kadar adam götürmek istiyorum, ve onları ben seçeceğim.
Ayrıca görevlendirme yazıma nerelerde yetkili olacağıma dair şu iki maddeyi
ilave et” diyor.
Emir
veriyor.
Sanki
Genelkurmay başkanı.. Sanki sadrazam.. Sanki padişah..
Dönemin sadrazamlarından Mareşal Ahmet İzzet Paşa bu konuda şunları söylüyor:
“M. Kemal Paşa, istediği kadar
Padişah’ın özel memuru olarak bu işe başlamış olduğunu inkara savaşsın. Benim
bu hususta kanaatim sağlamdır. Çünkü kendisine verilen yetki, şimdiye
kadar hiçbir faniye nasip olmamış bir genişlikteydi. Kendi teftiş (denetleme)
dairesindeki askeri kıt’alardan başka komşu kolordulara ve bütün Anadolu
vilayetlerine emri geçerli olacak, memurları istediği gibi görevinden alacak
veya tayin edecektir.
“Benim bildiğim Babıali (Başbakanlık) bu gibi işlerde, özellikle askerlerin
yöneticileri hükmü altına alması meselesinde çok kıskançtır. kıskançtır. Hele
gurur ve kıskançlığı delilik derecesinde olan (Damat) Ferit Paşa’nın Sadaret
(sadrazamlık/başbakanlık) makamında (bile) olmayan yetkileri başkasına
bahşetmek istemesi, doğal olmayan bir durumdur.
“Bu tarihlerde eski
politikasının ilkelerini değiştirerek güya halka hoş görünmek ve güven vermek
için, Tevfik Paşa’yla benim kabinelerimizin (bakanlar
kurullarımızın) seçtiği ve tayin ettirdiği on iki nezaretsiz (bakanlıksız)
bakanın katılmasıyla oluşturulan kabinenin içinde ben de vardım. Mustafa
Kemal Paşa’nın müfettişliğe tayinini içine alan ve yetkilerini belirleyen
belge görüşülüp tasdik olunmak üzere Vükela Meclisi’ne (Bakanlar
Kurulu’na) verildiği tarihten bir hafta on gün önce Paşa
fermanını, yetki mektubunu taşıyarak hareket etmiş bulunuyordu.
“Bu haller açıkça
gösterir ki bu memuriyet resmî hükümetin değil, Padişah‘ın düşüncesinin ürünü ve tedbirinin eseridir.
Babıali ve Harbiye Nezareti (Savunma Bakanlığı) Saray’dan aldıkları işaretle
bunu uygulamaya koymuşlardır.
“Fakat bu gerçeğin gizlenmesi, M. Kemal Paşa’ca olduğu kadar, sinsi
Padişah’ca da gerekliydi. (Mustafa Kemal) Paşa, büründüğü
esrarlı kisveye, gelecek için beslediği emeller ve hayallere uymaması
yönünden (yüzünden) Saray’a bağlılığını gizlemek, memur ve mensubu olduğu hükümdara karşı işlediği iğfal (aldatma),
sözünden cayma, küfran-ı nimet gibi basitlikleri halkın gözünden saklamak, hiç olmazsa hafifletmek istiyor,
Padişah da ne şekilde olursa olsun, bir kimse tarafından aldatılmış olmayı (aldatıldığını itiraf etmeyi) kibrine
yediremiyor, bir yandan da yabancılarca el altından [onlara] oyun yapmak
istediğinin anlaşılmasından korkuyordu.”
(Ahmet İzzet
Paşa, Feryadım, C. 2, İstanbul: Nehir Y., 1993, s. 214.)
Mesele
bundan ibarettir.
Bunları
söyleyen sıradan bir kişi değil. Öyle biri ki, Selanikli hain, Filistin’de
İngilizler’in önünden kaçtıktan sonra Padişah Vahideddin’e Suriye’den bir
telgraf göndererek, onun tekrar sadrazam yapılmasını ve kendisi ile
arkadaşlarına da bakanlık verilmesini teklif etmişti.
Ayrıca,
Suriye’den İstanbul’a gelince de, mevcut Tevfik Paşa hükümetinin yıkılması ve
yerine Mareşal’in sadrazam olduğu ve kendisinin de içinde yer aldığı bir
hükümet kurulması için Meclis-i Mebusan’da entrikalar çevirmişti.
*
Falih
Rıfkı’nın, Selanikli’ye Samsun yolculuğunda refakat eden isimlerden
saydıklarına gelelim..
Birisi
için “Arif Bey (mebustu, somadan suikastçilerle
beraber idam edilmiştir)” diyor.
Burada
sözü edilen suikast, aslında suikast değil, suikast “girişim”i.. İzmir
suikasti “tasarısı” meselesi..
Selanikli,
ajanları vasıtasıyla bu suikast girişimini başından beri takip etmiş,
olgunlaşmasını beklemiş, sonra da suikast ekibini sahadan keklik gibi toplatmış,
ardından da onları bahane ederek, tasfiye etmek istediği isimleri iftiralarla
ya asmış, ya hapse mahkum etmiş, ya da idamla yargılatarak ecel terleri
döktürmüştü.
Bu
“Arif Bey” hakkında Vikipedi şu bilgileri veriyor:
“Mehmet Arif Bey (1883 doğumlu siyasetçi)
“Mehmet Arif Bey (1883, Adana - 13 Temmuz 1926, İzmir), Türk asker ve
siyasetçidir. Cephedeki çadırında ayı beslediği için daha ziyade Ayıcı
Arif lakabıyla tanınır.
“Karakeçili
aşiretinden Yusuf Ziya Bey'in
oğludur. 10 Ocak 1902 tarihinde Harp Okulu'nu, 11 Ocak 1905 tarihinde de Harp
Akademisi'ni bitirdi. 1909-1911 yılları arasında Almanya'da mesleki eğitim ve
öğrenim gördü. Balkan Savaşları ve I.
Dünya Savaşı'na katıldı. 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Paşa'nın kurmay ikinci başkanı olarak Bandırma
Vapuru'yla Samsun'a çıkan 19 kişi arasında yer aldı. Nisan 1920
tarihinde 11. Tümen komutanı oldu. Pozantı
Kuşatması ve Düzce Ayaklanması'nın
bastırılmasında görev aldı. 10 Ocak 1921 tarihinde Miralay rütbesine terfi
etti. Birinci ve İkinci
İnönü Muharebesi'ne katıldı. Temmuz
1921 tarihinde 3. Grup Komutanı olarak Kütahya-Eskişehir
Muharebeleri'nde görev aldı. Ancak Kütahya-Eskişehir Muharebeleri'nde cephe emrini sebepsiz yere geciktirmek ve bu
geciken emrin cephenin yarılmasına sebep olması gibi mühim hataları
nedeniyle İsmet Paşa tarafından görevinden alınarak Başkomutanlık
Genel Sekreterliği görevine getirildi.[2] 14
Ocak 1922 tarihinde 3. Kolordu Komutanlığı'na atandı. 29 Haziran 1922 tarihinde
bazı sebeplerden hakkında kanunî kovuşturma yapılmak üzere Ankara'ya getirildi
ve açığa alındı. Savaştan sonra Kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası ile
taltif edildi.
1923 yılında Eskişehir milletvekili
olarak 2. TBMM'ye katıldı. 1926 yılında İzmir Suikastı davasında
suçlu bulunarak İzmir'de idam edildi.”
(https://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Arif_Bey_(1883_do%C4%9Fumlu_siyaset%C3%A7i)
*
Bir
diğer isim, Miralay Refet..
Sonradan, Refet Paşa.. General Refet..
Miralay
Refet için biraz geriye gitmemiz gerekiyor.
Vahideddin,
4 Temmuz 1918 tarihinde padişah olmuştu. Onun padişah olduğunu duyan Selanikli,
yıldızının parlamaya başladığını düşünerek, Karlsbad kaplıcalarında Alman güzelleriyle geçirdiği keyifli günlere
son verip palaspandıras İstanbul’a dönmüş, padişah
yaveri unvanını da alarak, daha önce istifa etmiş olduğu Suriye’deki
görevine dönmüştü.
Artık
Enver Paşa’dan korkusu kalmamıştı. İngiliz dostlarına gönlünce hizmet edebilir,
bir Türk-İngiliz “barış”ını
sağlayabilirdi.
Bunun
için yapması gereken, daha önce hazırlayıp Genelkurmay’a sunduğu raporlarında
dile getirdiği (Ki bunlardan “manevî kız”ı Afet
İnan, Kalsbad günlükleriyle ilgili kitabında bahsediyor) düşüncesini hayata
geçirmesinden ibaretti.
O
raporlarda, “vatan toprağı” olmadığını
iddia ettiği Suriye’den çekilmeyi teklif ediyordu. Dolayısıyla, Filistin’de
İngilizler’in önünden kaçabilir, askerimizin “vatan”a dönmesini sağlayabilirdi.
Sağladı.
Vahideddin’in padişah olmasından ikibuçuk ay sonra, Eylül 1918’de İngiliz’in
önünden yıldırım gibi kaçtı, Yıldırım
Orduları, yıldırım gibi kaçan ordular oldu, ve Selanikli zampara Padişah’a
telgraf gönderip “İngilizler’le behemahal
(her ne pahasına olursa olsun) sulh” yapılması teklif ve telkininde bulundu.
Ve,
“yıldırım firarla/kaçışla” altyapısı hazırlanmış olan bu teklifin de etkisiyle
Vahideddin yelkenleri suya indirdi, Mondros
Mütarekesi’ne onay verdi.
Mütarekeye
imza atan isim de, Selanikli’nin can ciğer kuzu sarması dostu (ve Padişah’a,
Mareşal Ahmet İzzet Paşa’ya kurdurulacak bir hükümette bakan yapılmasını teklif
ettiği) Rauf Orbay’dı. (Selanikli
akrebimsi vatandaş, zamanı gelince, İzmir suikasti girişimini bahane ederek Rauf’u da
ısıracaktı. Dava görülürken Rauf Orbay yurtdışındaydı, gıyabında on yıl hapse
mahkum edildi, ve bütün mal varlığına da el konuldu. Orbay yurda dönemedi.)
Selanikli’nin sihirli elinin dokunuşuyla, dört
yıllık Cihan Harbi, Vahideddin henüz dört aylık padişah olmadan yıldırım
hızıyla bitti. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandı. Ve iki hafta
sonra, 13 Kasım’da hem İngiliz
subaylar hem de Selanikli İstanbul’a gelip Pera
Palas’a yerleştiler.
Bir
gün sonra, 14 Kasım’da, Miralay Refet’in,
İngiliz gazeteci G. Ward Price ile görüşen Selanikli’ye refakat etmekte
olduğunu görüyoruz.
*
G. Ward Price’ın, bu görüşmeden ilk
kez Kasım 1938’de, Selanikli’nin öldüğü ay söz etmiş olduğunu görüyoruz.
Ulus gazetenin 23
Kasım 1938 tarihli sayısının 7’nci sayfasında yayınlanan “Meşhur İngiliz
Gazetecisi Ward Price’le Mülakat” başlıklı röportajda Price'ın şu ifadeleri yer
alıyor:
“İstanbul’a
ilk defa 1918 senesinde gelmiştim. Bir akşam
üzeri Pera Palas Oteli’nde oturuyordum. Bir
adam yanıma geldi ve bir Türk generalinin benimle görüşmek istediğini söyledi. İsmini
sordum: Mustafa Kemal, dedi. O zamanlar Mustafa
Kemal adını daha ziyade mübhem bir şekilde işitmiştim. Daveti
memnuniyetle kabul ettim.”
Röportajda “Daveti memnuniyetle kabul ettim”
dese de, 20 yıl kadar sonra yayınlayacağı “Extra-special Correspondent”
(Çok Özel Muhabir) adlı hatıratında,
Mustafa Kemal’in görüşme talebi konusunda İstanbul’daki
İngiliz istihbarat subayı Albay T.G.G. Heywood’a danıştığını ve
onun onay vermesi üzerine bunu kabul ettiğini belirtecektir. (Bkz. Doç. Dr. Cemal
Güven, Milli Mücadele’de Mustafa Kemal Paşa’nın Yabancılarla Temas ve Görüşmeleri,
Konya: Eğitim Kitabevi Yayınları, 2012, s. 15-18.)
Selanikli, zamanında kendisi de Trablusgarp’a
gazeteci maskesi altında gitmiş olduğu için, birçok gazetecinin
(özellikle de savaş şartlarında) istihbarat ve gizli servis işlerine bulaşmakta
olduğunu elbette biliyordu. Price’a söylediklerinin gerekli adreslere
ulaşacağının farkındaydı.
Görüşme, 14 Kasım 1918 Perşembe günü Pera
Palas Oteli’nde gerçekleşmişti. O sırada Osmanlı Devleti’nin henüz bir aylık Jandarma Genel Komutanı olan Miralay (Albay)
Refet de yanındaydı.
Price’ın anlattığına göre, Mustafa Kemal
kendisine, Türkler olarak Birinci Dünya Harbi’nde yanlış cephede
savaştıklarını, “öteden beri dostumuz olan İngilizlerle savaş
yapmayı asla istemedikleri”ni söylemiş, “Bu istenmeyen savaşa
girmemizde Enver Paşa başta olmak üzere Türkiye’deki Alman dostlarının etkisinin
ve baskısının rol oynadığını” belirtmişti. “Artık savaşı
kaybetmiş olduklarını ve uygulanan bu yanlış siyasetin bedelinin Türklere ağır biçimde
ödetileceği” düşüncesini taşıdığını ifade etmişti. Anadolu’nun müttefik
devletler (İngiltere, Fransa ve İtalya) tarafından paylaşılacağını bildiğini de
sözlerine eklemişti. Ayrıca, “Anadolu toprakları üzerindeki
bir İngiliz yönetimine karşı memnuniyetsizlik gösterilmemesi gerektiğini” öne sürmüştü.
Selanikli, benzer lafları sonraki günlerde Minber
ve Vakit
gazetelerinde yayınlanan röportajlarında da dile getirecek,
İngilizler’e “yağ” çekecekti.
*
Selanikli’nin İngilizler’e Price vasıtasıyla
ulaştırmak istediği mesaj şuydu: Onların, “Anadolu için bir sorumluluk
kabul ettiklerinde tecrübeli Türk valileri ile işbirliği içinde çalışmak
ihtiyacını duyacaklarını” tahmin etmekteydi. “Böyle bir yetki
dahilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münasip bir
yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim” diyordu.
Evet, “Bir işbirliği çerçevesinde İngilizler tarafından
verilebilecek bir valilik görevini kabul edebileceğini” belirtiyordu.
Evet, işbirliği..
*
Price, görüşmeden sonra, İngiliz istihbarat subayı Albay Heywood‘a bu talebi
iletmişti. Anılarınnda belirttiğine göre, Albay Heywood ona, “Mondros Mütarekesi’nden sonra (Ki
yapılalı henüz üç haftayı bulmamış durumdaydı) kendileri için bir iş arayan
birçok Türk subayının bu tür beklentiler içerisinde
olduklarını” bildiklerini söylemiş, “Selanikli’nin
talebi üzerinde durmadığını” belirtmişti.
Price, o gün Selanikli’nin yanında gördüğü
Albay Refet Bele’yi, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul’da "emekli subay
Refet Paşa" olarak ikinci kez görecekti.
Sohbetleri sırasında söz ilk görüşmelerine de
gelecek, Refet Paşa, Mustafa Kemal’in İngilizlerden görev talebiyle ilgili
olarak, “onun o kabul edilmeyen hizmet [valilik] teklifinde samimi
olduğunu” söyleyecekti. (Bkz. Güven, a.g.e.,
s. 15-18.)
*
Teklifin kabul edilmemiş olması tespiti sadece
kısmen doğruydu.
Olan biteni Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı,
İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Cumhuriyet’in ikinci
cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1973 yılında şu şekilde özetleyecekti:
"İstiklal mücadelesinin başarısı da
esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu
kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.”
(Milliyet Gazetesi‘nin
29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018,
s. 60.)
Selanikli’nin İngilizler’e yaptığı “işbirliği” teklifi
kabul edilmiş, fakat bunun “İngiliz valiliği” şeklinde olması uygun
görülmemişti.
Bir danışıklı dövüş sergilenecek,
Selanikli görünüşte İngiltere ve müttefikleriyle çatır çatır mücadele edip
Anadolu’yu kurtaracak, böylece “vatan kurtaran kahraman” haline
getirilecek, fakat İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un “yeni Türkiye”
projesini hayata geçirecekti.
Curzon ilke ve inkılapları, Atatürk ilke ve
inkılapları adı altında Türkiye halkına, Türk milletine dayatılacaktı.
Ve bütün bunlar “milli irade” ve “millet
hakimiyeti” palavrası ile millete zorla yutturulacaktı.
Görünüşte “Hakimiyet kayıtsız şartsız
milletindir” olacaktı.
*
Curzon-Selanikli işbirliği İkinci
Adam İnönü’nün beyanıyla sabit olduğu halde, Price’ın, Albay Heywood’un “işbirliği tekifleri üzerinde durmadıkları” şeklindeki
açıklamasıyla konuyu kapatmasını nasıl yorumlamak gerekir?
Burada iki ihtimal var:
Birincisi, Price’ın gerektiğinde istihbaratçılarla da görüşüyor
olsa da, profesyonel bir ajan olmaması, sadece gözlemlerini ve
duyduklarını haberleştirmekle yetinen bir gazeteci olması.
İkinci ihtimal, sadece gazeteci değil, aynı zamanda ajan olması,
ve bir taraftan İngiltere’nin ulusal çıkarları gereği (Selanikli’ye yapılan
taahhütler çerçevesinde) İngiliz-Selanikli işbirliğinin üstünü
örterken diğer taraftan da Selanikli’nin karizmasına (İngiltere’yi bu türden
katakullilere tenezzül etmez gösterecek şekilde) ufak bir çizik atmak istemiş
olmasıdır.
Hangisinin doğru oldunu Allah Azze ve Celle bilir.
Ancak, hangi ihtimal doğru olursa olsun, Selanikli’nin
teklifinin değerlendirilmesine karar verilmesi durumunda, söz konusu albayın
Price’a başka türlü bir açıklamada bulunması mümkün olamazdı.
Olamazdı, çünkü böylesi operasyonlar yüksek dereceli
gizlilik ister ve o operasyonda yer almayacak herkesten saklanır, üstü
örtülür.
Hatta belki karar daha üst düzeyde alınmış, söz konusu albaya
bile işin aslı söylenmemiş, sonra başka kanallardan Selanikli ile temas
kurulmuş olabilir. Muhtemelen böyledir, devreye İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi Robert Frew bizzat girmiş
olmalıdır.
Böylesi büyük operasyonlarda olay görünüşte kapatılır, ve
görevi, “asıl bilmesi gerekenler” devralır.
Nitekim, Selanikli sonraki süreçte (İngiltere’nin İstanbul
Büyükelçiliği’nin rahibi kılığında kendisini kamufle eden) Frew
(Fro, Fru) ile “başbaşa gizli” görüşmeler yapmış bulunuyor. (Selanikli'nin Nutuk’taki
itirafına göre, “bir-iki kez” görüşmüş.. Ajanlığı bahsine hiç girmiyor, onu basit bir maceraperest/sergüzeştcû
olarak göstererek olayı “perdeliyor”.)
*
Price’ın, Selanikli’nin talebini ilettiği İngiliz istihbarat subayı Albay Heywood’dan naklettiği
söz üzerinde ayrıca durmak gerekiyor.
Buna göre, Heywood Price’a, “Mondros Mütarekesi’nden sonra kendileri için iş arayan birçok Türk subayının bu
tür beklentiler içerisinde olduklarını, Kemal’in
talebi üzerinde durmadıklarını” söylemiş.
Price’ın İngiliz istihbaratı ile ilişkili
olduğunu kabul edersek, görünüşte Mustafa Kemal’i şaibe altında bırakan bu
ifşaatının, gerçekte onu aklamaya yönelik (“gri propaganda” kapsamına giren) bir “algı operasyonu” olduğunu kabul etmemiz gerekir.
Bazen gerçekler, “asıl gerçeği” gizlemek için,
yalanla karıştırılarak sunulur. Ondaki “gerçeklik” payı, yalan olan kısmın da
“gerçek” muamelesi görmesini sağlar.
Price, yaptığı bu açıklama ve Heywood’dan
naklettiği söz ile, olayın şahidi General
Refet Bele’nin konuyla ilgili olarak yapacağı aksi yöndeki bir yorumun
önünü kapatmış oluyor. (Ama, o aksi yöndeki açıklamayı İsmet İnönü ve Kâzım
Karabekir yapmış durumda.)
Ayrıca, Selanikli’nin yaptığı teklif de, Heywood’un
“Mondros Mütarekesi’nden sonra kendileri için iş arayan birçok Türk subayının bu
tür beklentiler içerisinde oldukları” şeklindeki sözü aktarılarak
“normalleştiriliyor, sıradanlaştırılıyor, meşrulaştırılıyor”.
*
Selanikli, İngilizler’e iş teklifinde
bulunurken pek acul davranmış.. Muhtemelen herkesi kendisi gibi haris ve
ihtiraslı zannediyor ve sıra kapmaya çalışıyordu.
Oysa ki, İngilizler’le işbirliği yapmak
isteyen pek kimse yoktu.. O yüzden sonraki süreçte İngilizler pekçok kişiyi
tutuklayıp Malta’ya süreceklerdi.
Öyle anlaşılıyor ki Selanikli, İngilizler’le
anlaştıktan sonra, sırrına (yarım yamalak da olsa) Miralay Refet’i ortak etmiş olmaktan pişmanlık duymaya başlamıştı.
Gizli saklı olarak suça bulaşmış olanların
şöyle bir taktiği vardır, sırlarına vakıf olanları yanlarına çekip suçlarına
ortak ederek konuşamaz hale getirirler.
Miralay Refet, Selanikli’nin suçuna ortak
olmasa da, onun tarafından kullanılmış, ve bir zaman sonra (suça ortak olmadığı
için) Selanikli’nin hayata geçirmeye başladığı “İngiliz ilke ve inkılapları”nın bir kısmına muhalefet etmiş.
Bu yüzden de bir kumpas ile idam edilmek, öldürülmek istenmiş. (İzmir Suikasti
davası sırasında ordu içinde ciddi muhalefet ve bölünme görüldü, çatışma
ihtimali başgösterdi, bu yüzden Selanikli hain bazı kişileri asamadı.. Henüz “zehirleme” ve “trafik kazaları” konularında uzmanlaşmış bir gizli servis kuramamış
bulunduğu için muhaliflerden kurtulmakta zorlanıyordu.)
Evet, Selanikli akrebimsi, İzmir Suikasti
girişimini bahane ederek eski dostu Refet’ten de kurtulmak istemişti. Yine Vikipedi’den
okuyalım:
“Refet Bele
“İbrahim
Refet Bele (1881, Selanik -
2 Ekim 1963, İstanbul), Türk asker ve siyasetçidir. Kurtuluş Savaşı'na katılan ilk beş generalden birisidir (diğerleri Mustafa
Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa, Kâzım Karabekir Paşa ve Rauf Orbay). Türkiye Cumhuriyeti'nin
kuruluş yıllarında İçişleri Bakanlığı, Millî Savunma Bakanlığı görevlerinde
bulunmuştur.
“Gazze Savaşı'nda büyük başarılar gösterdi, 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Paşa ile Samsun'a çıkarak Paşa'nın
yakın çalışma arkadaşları arasına girdi ve Kurtuluş Savaşı'nı sonlandıran Mudanya Mütarekesi'nin
imzalanmasından sonra Ankara Hükûmeti'nin İstanbul'daki temsilcisi
sıfatıyla saltanatın
kaldırıldığını kaldırıldığını Sultan Vahdettin'e tebliğ
eden, 4 Kasım 1922 tarihinde İstanbul'un idaresine TBMM namına el
koyan, Vahdettin'in İstanbul'dan ayrılışından sonra Abdülmecid Efendi ile
görüşen ve TBMM tarafından halife seçilmesi üzerine ona uyması gereken şartları
tebliğ eden kişidir.
“I. dönem İzmir,
II. Dönem İstanbul milletvekilliklerinde bulunan Refet Bele, cumhuriyet
döneminde Mustafa Kemal Paşa ile görüş ayrılıklarına düşmüş ve Türkiye'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası kurucuları
arasına yer almıştır. İzmir suikastı sanıklarındandır. (…)
“Millî Mücadele
sonrasında köklü ve hızlı devrim hareketlerinden rahatsızlık duyan Refet Bey, 9
Kasım 1924 tarihinde Halk Fırkası'ndan istifa
etti. 17 Kasım tarihinde kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurucuları arasında yer aldı. Mustafa Kemal Büyük Nutkunda sık sık İstiklal
Savaşı'nı birlikte başlattıkları Ali Fuat Paşa, Kâzım Karabekir ve Rauf
Orbay gibi kendisini de eleştirdi. …
“Partinin
kapatılmasından sonra, Atatürk'e karşı yapılan İzmir
Suikastı girişimi nedeniyle kendisi
de Ali Fuat Paşa, Kâzım Karabekir ve Rauf Orbay ile
birlikte tutuklandı, Refet Paşanın tutuklanma nedeni suikastın en önemli
organizatörlerinden İzmit milletvekili Şükrü
Bey'in tutuklanmasından hemen sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurucularının Refet Paşa'nın evinde buluşmasıdır.
Refet Paşa mahkemede, Şükrü Bey'in milletvekili olarak tutuklanmasının önemli
bir konu yüzünden olabileceğini düşündükleri için bu toplantıyı yaptıklarını
söyledi. Yargılandığı İstiklal Mahkemesi'nden beraat etti. ...”
(https://tr.wikipedia.org/wiki/Refet_Bele)
Yıllar sonra Münevver Ayaşlı, General Refet’in şu “boynu bükük ve sefil”, melul ve mahzun cümlelerini aktaracaktı:
“Ben … kendisinden rica ederdim:
“– Paşam, ne olur, hatıratınızı yazsanıza,
niçin yazmıyorsunuz? Bilinmeyen bir çok meselelerin iç yüzünü biliyor, karanlık
kalmış hadiseleri aydınlatıyorsunuz. Bunların kapalı kalması … yazık değil mi?
“O zaman Refet Paşa susar, acı acı güler:
– Bu milletin her şeyi yıkılmış, bir İstiklal Harbi ayakta,
hatıralarımı yazayım da, onu da ben mi yıkayım? derdi.”
(Münevver Ayaşlı, İşittiklerim… Gördüklerim… Bildiklerim…, İstanbul
1973, s. 9.)
*
Ayakta olan İstiklal Harbi
değil..
Selanikli siyasal dolandırıcının
heykelleri, putları..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder