UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 80
“1919
senesi Mayıs’ının 19. günü Samsun'a çıktım.”
Selanikli’nin
Nutuk’u
bu cümleyle başlar.
Peki,
çıkmadan önce ne yaptın?
Ne
yaptığını başka birilerinin hatıratlarından biraz biliyoruz. Fakat kendisi de Falih Rıfkı Atay’a biraz anlatmış ve
ortaya “M. Kemal’in
Mütareke Defteri” diye bir kitapçık çıkmış.
Atay’ın,
onun ağzından aktardıklarını okumaya devam edelim.
En
son, Samsun’a beraberinde götüreceği ekibi kendisinin oluşturmuş olduğunu,
Osmanlı Genelkurmayı’nın ona “Seni görevlendirdik, yanına da falanı filanı
veriyoruz” demek yerine, istediği kişileri seçip götürme izni verdiğini gördük.
Bu,
ona yapılmış büyük bir jest.. Acayip torpil geçilmiş..
Bu,
ona duyulan güvenin büyüklüğünü gösteriyor. Ve bu güvenin kaynağı, Padişah
Vahideddin..
Şayet
Padişah Vahideddin, Hükümet’e (Bakanlar Kurulu’na) ve Harbiye Nezareti’ne (Savunma Bakanlığı'na) “Yaverim Mustafa Kemal Paşa ne istiyorsa yapın” diye talimat vermeseydi,
Mareşal Ahmet İzzet Paşa’nın dikkat çektiği gibi, Selanikli’ye bu torpili
geçmezlerdi.
*
Devlet adamları ve siyasetçiler, bir adamı bir göreve getirdiklerinde, bütün ekibini kendisinin oluşturmasına müsaade etmezler. Birkaç kişilik bir kontenjan tanısalar bile, ayrıca yanına başka adamlar verirler.
O adamlar, kendilerini göreve getiren kişi, doğrudan emri altında bulundukları kişi olmadığı için, ona "kayıtsız şartsız biat" etmezler. "Asıl efendileri"nin çıkarlarını gözetirler.
"Asıl efendi", önemli makamlara tayin ettiği kişileri, böyle yanlarına yerleştirdiği şahıslar vasıtasıyla dolaylı olarak takip eder ve kontrol altında tutar.
Ayrıca, atadığı şahısların, ellerindeki imkânları kullanarak çok fazla güçlenmelerinin ve kendi istikballeri için birtakım tertipler içine girmelerinin önüne geçer.
İşte
Selanikli bu yüzden, cumhurbaşkanlığı sırasında, İsmet İnönü’yü ve partisi
CHP’yi kontrol altında tutabilmek için illerin valilerini ve emniyet
müdürlerini bizzat kendisi seçiyordu. Buna benzer taktikleriyle, İnönü’nün
kendisine posta koyacak kadar güçlenmesinin önüne geçiyordu.
*
Sultan Vahideddin’in, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi isimlerin tavsiyelerine kulak tıkayıp Selanikli’yi görevlendirmesi hata idi.. Şeyhülislam’ın dediği gibi, bu vazife için "sözünün eri, döneklik yapmayacak" başka biri bulunabilirdi.
Ne yazık ki Vahideddin bu hatasına,
Selanikli’ye kendi ekibini oluşturması izni vermek gibi bir başka büyük hatayı da ekledi.
Halbuki
yapılması gereken, Selanikli’ye “biat” etmeyecek, icab ettiğinde ona “Hayır!”
diyebilecek adamların onun yanına verilmesi ve “istişare” zorunluluğu
getirilmesiydi.
Selanikli
ise, yanına Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit gibi “yalaka”larını aldı
ve Samsun’a çıkışının üzerinden daha üç ay bile geçmemişken bu adamlarına “Bakın
görün ben bu Padişah’ı nasıl ‘oyacağım’, milletin dininin imanının icabına
nasıl bakacağım” diyebildi.
(Bu
hataların nedenlerinden biri, Osmanlı’nın kuruluş devrinin aksine son
dönemlerde şehzadelerin saraylarda yöneticilik tecrübesi edinemeden yaşamış
olmalarıdır. Daha küçük yaştan itibaren yöneticilik yapmaya başlayan biri,
sağdan soldan “kazık” yiye yiye, “ihanet”e uğraya uğraya tecrübe kazanır,
pişer. Öyle her “yalaka”nın meth ü senasına hemen “tav” olmaz. İnsanları idare
etmeyi öğrenir. Bu arada, yöneticilik kabiliyeti olan şehzade ile olmayan da
anlaşılır.)
*
Falih
Rıfkı, Selanikli’nin ekibini oluşturmasının ardından yaşananları anlatırken “Bu muameleler olurken, bir yandan da yol
hazırlığı yapmakta, hususi ve resmi ziyaretlerde bulunmakta idi. Harbiye Nazırı
(Savunma Bakanı) 9'uncu Ordu Müfettişi sıfatıyla kendisini Sadrazam (Damat
Ferit) Paşa’ya bizzat takdim etmek istedi” diyor ve Selanikli’nin şu
sözlerini aktarıyor:
“- Sadaret makamında altın gözlüklü,
bakışları sevinçten parlayan Damat Ferit Paşa bana çok iltifat etti. İtimadı ne
kadar derin olduğunu, benden çok şeyler beklediğini söyledi. Tatmin edici
cevaplar verdim. Bana mutlak
salahiyetler (yetkiler) vermiş olduğunu ima eder sözler sarfetti. Veda
ederken,
“- Her arzunuzu doğrudan doğruya bana
yazabilirsiniz, derhal yapılacağından emin olunuz!" diyordu. Bunun çok
faydalı olacağmı söyleyerek, derin teşekkürlerimi tekrar ettim. Sadaret
makamından çıktık. Şakir Paşa ile holde yürürken bana dedi ki:
“- İster misiniz, Dahiliye Nazırı
(İçişleri Bakanı) Mehmet Ali Bey'le sizi konuşturayım?
“- Çok münasip olur, efendim. Vazifemin o
makamla alakası vardır." Mehmet Ali Bey'i daha önce tanımış olduğumu söylemedim.
Dahiliye Nazırlığı bürosunda, Şakir Paşa pek iyi bir tertip bulnmuş olmaktan
âdeta sevinerek, Mehmet Ali Bey'in yüzüne baktı, beni gösterip:
“- Samsun'daki vakanın tahkikine memur Mustafa Paşa!" diye takdim etti. Mehmet Ali Bey de sevinç alametleri göstererek elimi tuttu, Şakir Paşa'ya dedi ki:
"- Sizi tebrik ederim, çok isabetli bir intihapta (seçimde) bulundunuz, ben zaten paşayı tanıyıp takdir etmiştim. Kanaatime siz de iştirak etmiş olduğunuz için bahtiyarım."
"Oturduk. Mehmet
Ali Bey dahiliyeye (İçişleri Bakanlığı’na) ait işlerde bana her kolaylığı yapacağından,
doğrudan doğruya muhaberede (haberleşmede) bulnacağımızdan bahsetti. Pek samimi
aynldık.”
(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke
Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı
Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 147-8.)
Kendisine
iyilik etmiş olanlara er geç bir kötülük yaparak teşekkür etmek gibi tuhaf bir
huyu bulunan Selanikli zampara, gelecekte İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’i de
unutmayacak, onu da Vahideddin gibi “Mustafa
Kemal Atatürk’ün kazık attığı safdiller listesi”ne ekleyecekti.
Şakir
Paşa ise, o yılın 18 Haziran’ında vefat ederek Selanikli’nin gelecekteki
teşekkür kazığından kurtulacaktı. (Bu Şakir Paşa’nın, bir televizyon kanalının
Şakir Paşa Ailesi adlı dizisine konu olan Kabaağaçlızâde
Şakir Paşa ile
karıştırıldığı görülüyor. Kabaağaçlızâde Şakir, bu Şakir Paşa'dan beş yıl önce, 28 Temmuz 1914’te öldü.)
*
Selanikli’nin
sadece yukarıya aldığımız şu sözleri bile, geri zekâlı olmayanlar için
meselenin içyüzünün anlaşılması bakımından yeterlidir.
İmdi,
mesele salt İngilizler istediği için Anadolu’ya (Samsun havalisindeki
hristiyanların keyfi yerine gelsin diye) Türkler’i sigaya çekecek bir görevli
göndermek olsaydı, ne Selanikli bu şekilde itibar görür ne de bu kadar tantana
çıkarılırdı.
Sadrazam
Damat Ferit Paşa bana çok iltifat etmiş. Ona duyduğu güvenin ne kadar derin
olduğunu söylemiş, ondan çok şeyler beklediğini ifade etmiş.
Cumhuriyet Türkiyesi’nde Damat Ferit’i aşağılamak kolay, fakat o sırada Mustafa Kemal, bugünkü gibi putlaştırılmış bir Atatürk değil, sıradan sapı silik bir askerdi. O anda bütün havası, Padişah’ın yaveri olmasından kaynaklanıyordu, başka da önemsenen bir özelliği yoktu.
Ve Osmanlı hanedanının
damadı bir sadrazam, Selanikli’ye, “kendisine duyduğu güvenin derin olduğunu,
ondan çok şeyler beklediğini” söylüyor.
Bunu,
“İngilizler’in arzusu doğrultusunda milletine ihanet etmen hususunda sana çok
güveniyorum, senden ihanet konusunda beklentim çok büyük, ihanetin bol ve bereketli, kutlu ve mutlu olsun”
anlamında söylemiş olabilir mi?!
Böyle düşünebilmesi için insanın zekâ yaşının, ilkokulun birinci sınıfındaki öğrencilerinki kadar olması gerekir.
Ve ne yazık ki bugün bu milletin
fertlerinin büyük çoğunluğu, zihinlerine yapılan “sistematik, sürekli,
kesintisiz ve yoğun tecavüz” ile “zekâsı köreltilmiş”, hatta öldürülmüş hale getirilmiş durumdadır.
*
Dahası
da var, Sadrazam buna, “mutlak
salahiyetler (yetkiler) vermiş olduğunu ima eder sözler” söylemiş.
Mutlak, yani “kayıt ve şart içermeyen”, keyfe mâ yeşâ yetkiler verildiği doğru.
Nitekim, Selanikli hain, bunun farkında olduğu için, o yetkileri “resmen” aldığı
zamanki ruh halini şöyle anlatmış bulunuyor:
“Ne âlâ şey... Ben o
gün bütün bunları bilmiyordum. Talih bana öyle müsait
şartlar hazırlamış ki kendimi onların kucağında hissettiğim zaman ne
kadar bahtiyarlık duydum, tarif edemem. Nezaretten (Savunma Bakanlığı’ndan)
çıkarken heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kafes
açılmış, önde geniş bir âlem, kanatlarını çırparak uçmaya
hazırlanan bir kuş gibi idim.” (Atay, a.g.e., s. 147.)
Sözde “bütün bunları” bilmiyormuş.. Salağa yatarak bu milleti salak yerine koyuyor.
Sen de herşeyi biliyordun, ve yetkileri verenler de, herşeyin farkındaydılar.
Bilmedikleri, senin İngilizler’le anlaşmış bir hain olduğundu.
Osmanlı Devleti'ne, devlet başkanına (padişaha) ve önüne kırmızı halı seren Hükümet'e "Made in England" damgalı çağdaş ve uygar kazıklar atacağının farkında değillerdi.
*
Evet, Sadrazam’ın ona söylediği bu sözler, İngilizler’in talebi doğrultusunda yapılan, yapılmak zorunda kalınan hainane bir devlet tasarrufu vesilesiyle söylenebilecek sözler değil.
Burada sözü edilenin, “İngilizler’in talebiyle ilgisiz” başka bir “gizli görev” olduğu açık.
Fakat, devletine ihanet etmiş
olan Selanikli, bunları Falih Rıfkı’ya anlattığı sırada, kendisini kahraman,
başka herkesi de hain göstermek için, düştüğü ihanet denizinde yalan yılanına aşkla ve şevkle sarılmış durumda.
O
günkü şartlarda buna “Yalan söylüyorsun” diyebilmek de mümkün değil.. Denildiğinde, ihtimal
(sözün gelişi "ihtimal" diyoruz, gerçekte kesinlikle) bazı kafalar kesilecektir.
Sahtekâr hain, oluşturduğu öyle bir dehşet ikliminde istediği yalanı rahatça söylemiş, sonra da, bu yalanları uyduranlar, bir zaman sonra, kendi yalanlarına kendileri de inanır hale gelmişler.
Bu noktada, Hitler'in Kavgam kitabı ile propaganda sanatına kazandırdığı "büyük yalan" tekniği devreye giriyor. Hitler'e göre, büyük yalanlara küçük yalanlara göre daha kolay inanılır, çünkü insanlar, "birinin gerçeği bu kadar alçakça çarpıtacak kadar küstah olabileceğine" inanmak istemezler.
Türkiye'de bu yapıldı, fakat büyük olan sadece yalanlar değildi, doğruyu söyleyenlerin kafalarına inen sopa da büyüktü. (Sopa her zaman "ikna gücü yüksek" bir alet olmuştur.)
*
Günümüze gelindiğinde sopaya bile ihtiyaç kalmamış durumda.. Sadece sopanın ucunun gösterilmesi bile insanların yola getirilmesi için yeterli oluyor.
Üstelik, Türkiye'nin çağdaş ve uygar yalancılarının mavallarını ve masallarını dinleyerek büyüyen nesiller, bu yalanları artık gerçeğin ta kendisi zannediyorlar.
Çünkü aksi yönde bir fısıltı, bir inilti, bir vızıltı, bir mırıltı bile “vatana ihanet” olarak gösterilmiş, derini ve yüzelseliyle devlet onların üzerine gitmiş, gerçeği söyleyenler susturulmuş.
Necip Fazıl,
Osman Yüksel Serdengeçti, Kadir Mısıroğlu, Sadık Albayrak ve Mustafa Kaplan gibi isimlerin
çektikleri ortada. Hasan Mezarcı
olayında ise adamı sadece hapse atmaları yüreklerinin soğumasına yetmedi, bir
de ilaçlarla delirttiler.
*
Konuya dönelim.
Sadrazam Selanikli'yi uğurlarken bir de, “Her arzunuzu doğrudan
doğruya bana yazabilirsiniz, derhal yapılacağından emin olunuz!” demiş.
Sanki
karşısında padişah var da ona tekmil veriyor. Ya da emir eri, komutanına “Başüstüne
komutanım!” diyor.
Bunu
bir sadrazam, “İngilizler’in hatırı için yaptığımız bu ihanet görevlendirmesinde senin emirlerine amadeyim” anlamına
gelecek şekilde söyleyebilir mi?!
Mesele açık, buna, İngiliz’in talebi fırsat bilinerek, Anadolu’da millet yararına birşeyler yapması “gizli görev”i verilmiş (Ki Mondros Mütarekesi şartlarında bunu alenen deklare edebilmeleri mümkün değil), ve de kolaylık olsun diye “mutlak” (kayıt ve şart içermeyen) yetkiler sunulmuş, ayrıca görevinin zorluğu gözönünde bulundurularak Sadrazam tarafından moralman takviye edilmeye çalışılıyor.
Buna, “Korkma, endişe etme, arkandayız, her arzunu
doğrudan doğruya Sadrazam’a bildir, derhal yapılacaktır, emin olabilirsin!” deniliyor.
Selanikli
yalancı, herşeyi anlatıyor, bir tek burayı, işin püf noktasını, "gizli görevlendirme"yi saklıyor.
Fakat işin aslını gerçekte o günlerde herkes biliyordu.
Ancak, Selanikli’nin karşısına
çıkıp “Yalan söylüyorsun Çıplak Kral, üzerinde elbise namına birşey yok, don kilot meydanda
geziyorsun!” diyemiyor, Selanikli tarafından dünyası karartılacak “aptal çocuk”
olmak yerine “gemisini yürüten zeki kaptan” rolünü oynuyorlardı.
*
Evet, işin aslını herkes biliyordu.
Buna Falih Rıfkı da dahildi. Çankaya’sında şunları
yazmış durumda:
“Geçenlerde
bana, Birinci Dünya Harbinden tanıdığım bir ahbap geldi. O vakitler, İttihat ve Terakki sürgünlerindendi. [Birinci Dünya
Savaşı’nın bitmesiyle başlayan] Mütareke [ateşkes] devrinin Saray ve
Hürriyet ve İtilaf [Partisi hükümeti] tarafını yakından ve içinden görmüş
olanlardandır. Bana anlattığına göre Vahideddin, Mustafa Kemal’in
gerçekten memlekette faydalı şeyler yapabileceğine inanarak onu Ordu
Müfettişliğine yollamıştır. Padişah [henüz] veliaht iken,
Almanya’ya Mustafa Kemal ile birlikte gitmişti. Bu seyahat sırasında Mustafa
Kemal Almanya’nın durumu ve gelecek hadiseler üzerine ne söylemişse, sonradan
olduğu gibi çıkmıştı. Vahideddin’in kendisine
güvenmesinin sebebi bu idi. [Sevmediği İttihatçı liderler]
Enver ve arkadaşlarının aleyhinde olduğunu da biliyordu.”
(Falih
Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet
Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 143-4.)
*
Yazı
uzadı, Selanikli’nin zamanın İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’den gördüğü
iyilikler, ve o iyiliklerin sahibine (teşekkür babından) attığı zalim kazıklar bir sonraki yazıya
kalsın..
İnşallah..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder