UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN
KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 81
Selanikli
Mustafa Atatürk’ün Falih Rıfkı’ya anlattığına göre, Samsun’a gitmeden önce veda
ziyaretlerine başlamış, bu arada Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) Şakir Paşa ile
birlikte Sadrazam Damat Ferit’in yanına gitmiş.
Sadrazam’ın
yanından ayrılmalarından sonrasını Selanikli şöyle anlatıyor:
“Şakir Paşa ile holde
yürürken bana dedi ki:
“- İster misiniz,
Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Mehmet Ali Bey'le sizi konuşturayım?
“- Çok münasip olur,
efendim. Vazifemin o makamla alakası vardır." Mehmet Ali Bey'i daha önce
tanımış olduğumu söylemedim. Dahiliye Nazırlığı bürosunda, Şakir Paşa pek iyi
bir tertip bulmuş olmaktan âdeta sevinerek, Mehmet Ali Bey'in yüzüne baktı,
beni gösterip:
“- Samsun'daki vakanın
tahkikine memur Mustafa Paşa!" diye takdim etti. Mehmet Ali Bey de sevinç
alametleri göstererek elimi tuttu, Şakir Paşa'ya dedi ki:
"- Sizi tebrik
ederim, çok isabetli bir intihapta (seçimde) bulundunuz, ben zaten paşayı
tanıyıp takdir etmiştim. Kanaatime siz de iştirak etmiş olduğunuz için
bahtiyarım."
“Oturduk. Mehmet Ali
Bey dahiliyeye (İçişleri Bakanlığı’na) ait işlerde bana her kolaylığı
yapacağından, doğrudan doğruya muhaberede (haberleşmede) bulnacağımızdan
bahsetti. Pek samimi aynldık.”
(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke
Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı
Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 147-8.)
Evet,
vazife "resmen" (resmî düzeyde, kâğıt üstünde) bundan ibaret: Samsun'daki vakanın (olayın)
tahkiki (araştırılması).
Verilen yetki ise, sadrazamınkine, hatta padişahınkine denk..
Samsun’da
değil, Van’dan Ankara’ya kadar bütün bir coğrafyada her ilde vali ve
kaymakamlara emretme, onları görevden alıp yerlerine başkalarını atama
yetkisine sahip.
Ayrıca askerî birliklere de aynı şekilde hükmetme mevkîinde.
Adı ise müfettişlik. Görev, lafta “Samsun’daki vakanın tahkiki”.
Kim İnanır?
Kemalist Türk eğitim sisteminin masallar ezberleterek aptallaştırdığı
Kadirler, Nadirler, Hasanlar, Mehmetler..
“Samsun iki hece, Mehmedim lafta / Osmanlı’nın katiliyle Osmanlı bir
safta.”
*
“Gizli gündem” virtüözü, takiyye dâhisi, gizli kapaklı işler ustası
Selanikli zampara, Savunma Bakanı Şakir Paşa’ya, İçişleri Mehmet Ali Bey'i daha
önce tanımış olduğunu söylemiyor.
Huylu huyundan vazgeçmez.
Diğer bir huyu, sürekli yalan söylemesi.. Bu yüzden, aynı olay hakkında
farklı zamanlarda farklı kişilere farklı şeyler söylemiş durumda.
Falih Rıfkı’ya böyle konuşmuş.. Fakat bakıyorsunuz aynı olayı Cemal
Bolayır’a başka, Asım Us’a ise daha başka anlatmış. Binbir surat..
Adamın hayatı baştan sona yalan, hangi lafını düzelteceksin ki.. Mesela Nutuk’unda
şunu diyor:
“Bu geniş
salahiyetin, beni İstanbul'dan sürmek ve uzaklaştırmak maksadıyla
Anadolu'ya gönderenler tarafından, bana nasıl verildiği garibinize gidebilir!
Derhal ifade etmeliyim ki, bana bu salahiyeti onlar bilerek ve anlayarak vermediler. Ne olursa olsun benim İstanbul'dan
uzaklaşmamı arzu edenlerin icat
ettikleri sebep, ‘Samsun ve havalisindeki asayişsizliği mahallinde görüp tedbir
almak için Samsun'a kadar gitmek’ idi. Ben, bu vazifenin yerine getirilmesinin bir makam ve salahiyet sahibi olmaya bağlı
olduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir beis görmediler. O tarihte
Erkamharbiyei Umumiye'de (Genelkurmay Başkanlığı’nda) bulunan ve benim maksadımı bir dereceye kadar sezen
zevat ile görüştüm. Müfettişlik vazifesini buldular ve salahiyetle alakah
talimatı da ben kendim yazdırdım. Hatta Harbiye Nazın olan Şakir Paşa bu
talimatı okuduktan sonra imzada tereddüt etmiş, anlaşılır anlaşılmaz bir tarzda
mührünü basmıştır.”
(Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, İstanbul: Kaynak
Y., 2015, s. 36-7.)
Bu
söyledikleri, Falih Rıfkı’ya (Nutuk’unu “uydurmasından” bir sene
önce) anlattığı masalla hiç örtüşmüyor. O masala göre, yapılan teklifi “hemen
kabul” etmiş, sonra da Genelkurmay İkinci Başkanı Kâzım Paşa’ya “kapıları
kapattırıp bütün düşüncelerini” anlatmıştı.
Pazarlık
yoktu. Hele makam ve unvanı hiç önemsemiyordu. Kâzım Paşa’ya, “Görevlendirme
yazıma şu iki maddeyi de ilave et” demiş ve mesele kapanmıştı.
*
Yalancının Nutuk’undaki şu bir paragraflık sözlerinde bile bir tutarlılık ve mantık yok.
Güya o geniş yetkileri buna verenler “bilerek ve anlayarak” vermemişler. Herkes kör, sersem ve sağır, bir tek bu uyanık..
Bir taraftan da, Genelkurmay Başkanlığı’ndaki “maksadını bir
dereceye kadar sezen” zatlar ile görüşmüşmüş.
Burada
aslında maksadı sezme diye birşey yok. Bu yalancıya o yetkileri
verenler, sözde, İngilizler’in Osmanlı'ya ilettiği Samsun’a adam gönderilmesi talebini, bir direniş hareketi örgütlemek için fırsata
çevirmek istiyorlar.
Selanikli hainin maksadını gerçekten sezenler elbette vardı.
Ve onlar, Şeyhülislam
Mustafa Sabri Efendi gibi zatlar vasıtasıyla Padişah Vahideddin’i uyarmak
istediler. Fakat Vahideddin, Şeyhülislam’a inanmadı, onu “sadık ve güvenilir adamı" Mustafa Kemal hakkında suizanda bulunmakla suçladı.
Selanikli’nin
İngiliz gazeteci Price ile yaptığı görüşmede yanında bulunan ve onunla birlikte
Samsun’a giden Refet (Bele) Paşa, yıllar sonra şunu söyleyecektir:
“ ‘Şu, İtalya’da
sürünen Vahidüddin’in encamına bak! Bu talihsiz hükümdar, vatanını
kurtarmak için elinden geleni yapmış, amma sonunda kimseye yaranmamış olmak
şöyle dursun, ismi vatan hainine çıkarılmış bir bedbahttır. Ben
onun, Mustafa Kemal’i bu işe sevk ve teşvik eden adam olduğunu
yakından biliyorum. Elbette bu hakikat bir gün tarihe intikal edecektir.”
(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete
Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y., s. 145-6.)
*
Aslında olay tam böyle de değil..
Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin anlattığı gibi, Veled Çelebi türünden sahtekârlar önce Selanikli için kulis yapıp Padişah’ı buna tam hazır duruma getirmiş, kafasındaki son tereddüt bulutlarını da dağıtmışlar, sonra da Selanikli, Padişah’tan olabildiğince çok yetki ve imkân devşirebilmek için yalandan nazlanma moduna girmiş durumda.
Samsun’a gidiş sebebini icat edenler de “onun İstanbul’dan gitmesini isteyenler”
filan değil, bizzat İngilizler’di.
Ve
İngilizler’in adamı (piyonu, taşeronu, açıkçası ajanı) Selanikli, bunu
saklıyor. Has adamı Ahmet Agayef’in oğlu Samet Ağaoğlu
bile şunları yazmış durumda:
“Yeni Sabah'ta
Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün
[Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal
Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri
almamızda ısrar ediyorlar.’
“Merhum Karabekir,
bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye
girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı
Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklannı
anladıklannı söylemişti.”
(Samet
Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim
Y., 1992, s. 219.)
*
Evet,
Selanikli, bir yalancı olarak, herkese başka bir masal anlattı. Daha doğrusu
anlatmak zorunda kaldı.
Çünkü
insan, nisyandan (unutkanlıktan) kendisini koruyamaz, “Hafıza-i beşer nisyan
ile maluldür” denilmiştir. Bu sahtekâr zampara da söylediği yalanları ister
istemez tam hatırlayamıyor, yeniden üreteyim derken masalında değişiklikler
yapıyor.
Falih
Rıfkı’ya anlattığı versiyonu gördük, sıra geldi Asım Us’un anlattıklarına.. Okuyalım:
“Mustafa Kemal’in İstanbul’dan Samsun'a bu
suretle resmi bir müfettişlik vazifesi ile gönderildikten sonra Milli Mücadele
hareketine geçmiş olması büyük zaferden sonra İstanbul'daki Milli Mücadele
düşmanlan tarafından istismar edilmek istendi. Zaferden sonra Avrupa'ya kaçan
Ferit Paşa Hükümetinin Dahiliye Nazın
Mehmet Ali ‘Anadolu hareketi benim eserimdir. Mustafa Kemal'i Anadolu'ya
ben gönderdim. Giderken de kendisine mesture
tahsisatından (örtülü ödenekten) para verdim’ diyecek kadar ileriye
gitmiştir.”
(Asım Us, Gördüklerim Duyduklarım
Duygularım, İstanbul: Vakit Matbaası, 1964, s. 36.)
Selanikli
Dahiliye Nezareti’nin (İçişleri Bakanlığı’nın) değil, Harbiye Nezareti’nin
(Savunma Bakanlığı’nın) personeli olduğu için, Mehmet Ali Bey’in böyle konuşmuş
olması mümkün değildir. Ancak, Selanikli’ye örtülü ödenekten para vermiş olduğu doğrudur.
Doğal olarak Selanikli, aldığı bu parayı “örttü”, sanki böyle bir para almamış, haberi yokmuş gibi elleri cebinde havaya bakarak ıslık çaldı..
Yalakası Asım Us da, Mehmet Ali Bey’in açıkladığı
bu gerçeği itibardan düşürmek için ona, söylememiş olduğu sözleri izafe ediyor.
*
Asım
Us’u dinlemeye devam edelim:
“Bir aralık Profesör Bayan Afet imzası ile neşredilmiş bit makale Atatürk'ün sofrasında
okunduğu zaman ben de bulunuyordum. Bu makaleden münasebet düşürerek ve bu
bahse temas oderek Atatürk’e sordum: ‘Sadrazam
Ferit Paşa ne münasebetle zatınızı evine dâvet etti ve ne münasebetle
zatınızdan memlekette yapılması icabeden
bir hareket için fikrinizi sordu?’ Atatürk'ün bu suale verdiği cevabı kendi
müsaadesi ile sofrada not etmiştim.
Milli Mücadelenin en karanlık bir safhasını aydınlatan bu notları aşağıya
kaydediyorum:
“ ‘Görüyorum
ki istiklâl Tarihinin başı ve başlangıcı olmak üzere benim İstanbul’daki son
faaliyet ve temaslarım henüz herkesçe bilinmemektedir. Ben sizin suallerinize
cevap olsun diye değil, fakat bir tarih
belgesi olarak konuşuyorum. (…)
“Şimdi artık Büyük Harp bitmiş, Mütareke
devri gelmişti. Mustafa Kemal İstanbul'dadır. İmparatorluk hükümetinin başında
Sadrâzam Damat Ferit olmak üzere Bahriye Nazırı da (Denizcilik ve Donanma
Bakanı) Avni Paşa’dır. Mustafa Kemal
kafasında kurduğu işi yapmak için artık diplomat olmuştur: ‘Memleketi kurtarmak için zihnimde
hazırladığım plânın tatbikatına geçerek bir gün kalktım, Bahriye Nazırı Avni
Paşa’yı ziyaret ettim’.”
(Us, a.g.e., s. 36, 38.)
Burada
bir hatırlatma yapalım, Avni Paşa
aynı zamanda Padişah’ın başyaveridir. Ayrıca, Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) Şakir Paşa’nın damadıdır.
Selanikli’yi
Anadolu’ya gönderenlerden.. Bu yüzden, Selanikli tarafından “zafer”den sonra 150’likler listesine eklenerek vatandan
kovulmuş ve bütün malına mülküne el konulmuştur.
Avni
Paşa’nın hatıratı, değerli araştırmacı yazar Osman Öndeş Bey tarafından latinize edilip Ocak 2012’de Timaş
Yayınları tarafından yayınlanmış durumda: “Vahdeddin'in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor: Milli
Mücadele ve Sürgün Yılları”.
*
Asım
Us’u dinlemeye devam edelim:
“ (…) Bu ahmak herifin sözlerine cevap
verdim:
“— Affedersiniz, gerçekten siz hakikatleri
benden daha iyi gören bîr adam imişsiniz. Yalnız sizden bir ricam var. Beni
Osmanlı hükümetini teşkil eden (oluşturan) zevat (zatlar, kişiler) ile
tanıştırır mısınız?
“— Evet, tabiî.
“Hemen o gece Bahriye Nazırı Avni Paşa
beni Şişli'deki evimde gördü. Ayaküzeri dedi ki:
“— Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey sizinle
yakından tanışmak istiyor. Buraya gelmek istiyor. Getireyim mi? Cevap verdim:
“— Derhal. Beraber teşrif buyurunuz. Avni
Paşa gitti. Biraz sonra Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Beyle beraber geldi. Her
ikisini çalışma odamda kabul ettim. Mükâlemenin (karşılıklı konuşmanın) esası
şu idi:
“Mehmet Ali Bey —- Kemal Bey, sen
İttihatçı mısın?
“Mustafa Kemal: — Evet, ben İttihatçıyım.
“Mehmet Ali Bey — O halde sizinle
anlaşmamızın ihtimali yoktur.
“Mustafa Kemal — Yok, yanlış anlıyorsunuz.
Ben ittihatçıyım demekle bütün Türk milletinin birliğini ve onun tek mefkureye
taptığını söylemek istiyorum.
“Bu noktada kendisi ile mutabık kaldık.
Dahiliye Nazırının bu sözlerden sonra bana söylediği şu oldu:
“— Arkadaşlarıma tebşir edeceğim (müjdeleyeceğim). Siz
bizim için korkunç olmaktan ziyade istifade edilir bir şalısiyetsiniz.”
(Us, a.g.e., s. 36, 38.)
Karşısındakileri, istifadeli ve kullanışlı adam olduğuna, kendisini kullanabileceklerine inandırmayı başarmış.
Yağ çekmek suretiyle Osmanlı Hükümeti’nin bakanlarının gözüne
girmeye çalışmış ve üstesinden gelmiş. Bunun için kalkıp Avni Paşa’nın makamına gitmiş, artık nasıl
yağ çekti ve davette bulunduysa, daha o akşam Avni Paşa, İçişleri Bakanı Mehmet
Ali Bey’i de yanına alarak bu yalancı yağcının Şişli’deki evine gitmiş.
Sanki
bakanlarla tanışmak isteyen kendisi değilmiş de onlar kendisiyle tanışmak
istemişlermiş gibi lafı çeviriyor, dolandırıyor.
Bu
arada, karakterinin bariz bir vasfını da ortaya koyuyor: Döneklik, kıvraklık,
omurgasızlık, nabza göre şerbet verme ilkesizliği.
Selanikli
zampara, İttihatçıydı (İttihat ve Terakki Partisi üyesiydi), fakat Enver Paşa ile rekabete kalkışmış olduğu için dikiş tutturamamıştı. İttihatçıların büyük
çoğunluğu onu adamdan saymıyordu. Falih Rıfkı’nın Çankaya’da söylediğine
göre onu "sarhoş, haris,
sefih, ahlâksız ve fırsatçı" olarak tanıyorlardı.
Bu özelliklere bir de “fırıldaklığı” ekleseler
iyi olurmuş; görüldüğü gibi, kendisine İttihatçılığını soran Mehmet Ali Bey’e
“ittihat” kelimesinin sözlük anlamıyla cevap vererek “Ben İttihatçı değilim”
mesajını vermiş durumda.
Adamda omurga sıfır.
*
Asım Us, Selanikli Mustafa Atatürk’ün sözlerini
aktarmaya devam ediyor:
“Bundan sonra bir gün Harbiye Nazırı Şakir
Paşa Mustafa Kemal'i yanına dâvet etti. Yanına girince dedi ki:
“— Çocuğum, beni utandırma. Beni mes'uliyet
(sorumluluk) altında bırakma. Şimdi seni Damat Ferit Paşa’ya götüreceğim.
Kendini tut. İyi konuş. Ona söz verdim.
“MUSTAFA KEMAL, DAMAT FERİT PAŞANIN
YANINDA KONUŞULANLARI ANLATIYOR:
“Damat Ferit Paşanın yanına gittik. İlk
söze başlayan Şakir Paşa oldu, dedi ki:
“— Efendimiz, yeni vazife ile Anadolu’ya
giden Mustafa Kemal Beyi zat-ı devletinize takdim ederim.
“Ondan sonra Sadrâzam ile aralarında bir
konuşma oldu. Sualler ve cevaplar Sadrâzamı memnun edecek şekilde idi. Sadrâzam
Ferit Paşa, Şakir Paşaya teşekkür etti.
“Kabineden çıktıkları vakit Şakir Paşa,
Mustafa Kemal’in elini tuttu ve sıktı:
“— Dikkatinize teşekkür ederim. Bu dikkat
çok sürmiyecektir. Ben vazifeyi yaparım. Tarih bunu yazacaktır. Fakat senin de
benim yaptığımı unutmamaklığını istiyorum, dedi.
“Bcıı Sadaret (Sadrazamlık, Başbakanlık) ve
Dahiliye Nezareti koridorlarında bu
namuslu adamın elini öptüm ve dedim ki:
“— Yaptığınız büyüktür. Bunu bir gün
gözleriniz ile görmenizi temenni ederim.
“Sonra Şakir Paşa beni Dahiliye Nazın
Mehmet Ali Beyin yanına götürdü. Mehmet Ali Bey, Mustafa Kemal’in evine giderek
kendisine muvaffakiyet dilemiş olan bir adamdı. Fakat onu oraya götüren Harbiye
Nazırı Şakir Paşanın ilk sözü şu oldu:
“— Ordu komutanı Mustafa Kemal
hükümetinizin verdiği bütün vazifeleri memnuniyetle yapacaktır. Yeter ki biz
kendisine yardım edelim.
“Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey, Harbiye
Nazırına şu cevabı verdi:
“— Onu bana ayrıca tanıtmağa hâcet yoktur.
Onu kendi evinde çoktan tanıdım. Elbette elden geldiği kadar yardım edeceğim.
“Ben elimden geldiği kadar bu aldanan adamlann gösterdikleri
tezahürlere ehemmiyet vermiyordum. Fakat bunları
aldatmanın devlet ve millet için lüzumlu olduğuna kani bulunuyordum.
“İşte bundan sonradır ki Sadrâzam Damat
Ferit Paşa beni evine davet etti ….”
(Us, a.g.e., s. 36, 38.)
Şakir Paşa’nın namuslu bir adam olduğu doğru
da, yağ çekip onun elini öpen Selanikli zampara için aynı şey söylenemez.
Evet, adam “aldatıcı” bir adam..
Aldatma ne ile yapılır?
Yalanla, palavra ile, döneklikle,
sahtekârlıkla…
Bunların hepsi Selanikli’de mebzul miktarda
mevcut..
Sıradan bir yalancı değil, “çok yalancı”.. Ve
Arapça’da “çok yalancı” anlamına gelen bir kelime var: Deccal..
Osmanlı Hükümet erkânını aldatmış..
Nasıl aldatmış?
İddiasına göre, İngilizler’in istediği “Samsun
havalisindeki durumu tahkik ve asayişi sağlama” görevini yapacak gibi
görünmüşmüş de, Osmanlı Hükümeti istemediği halde “millî mücadele”yi
başlatmışmış..
İşte anlattığı bu hikaye de bir “aldatma”
ameliyesinden ibaret..
Bu defa bu hikaye ile milleti aldatıyor.
Fakat burada “asıl aldatma” bu da değil.. Asıl
aldatma, İngilizler’le yapmış olduğu gizli anlaşma..
*
Selanikli, “aldatma” ameliyeleri
(operasyonları) için meşrulaştırıcı anahtarı bulmuş: İnsanları devlet ve millet
için aldatmanın lüzumlu olduğuna kanaat getiriyor olması.
Ancak, işte bu da bir başka aldatma..
Gerçekte
aldatma operasyonlarını devlet ve millet için yapmıyor, kendi hasis
menfaatleri, makam ve mevki hırsı, doymak bilmez açgözlülüğü için yapıyor.
Gözü cumhurun/milletin başı olmakta.. Bunun
için aldatmayacağı hiç kimse ve çiğnemeyeceği hiçbir değer ve ilke yok.
Nitekim, bir zaman gelecek, Kâzım Karabekir’e
aynen şunu diyecektir:
“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir
kalmaya mahkumdurlar!. Böyle kimselerle ülkeyi zenginleştirmek mümkün değildir.
Bunun için önce insanların din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız.”
(Uğur
Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul:
Tekin Yayınevi, s. 84.)
*
Evet, din ve namus
telakkisini bu milletten kaldırmaya çalışan, kendisinde ise namusun ve dinin
zerresini bile bırakmayan bu namussuz adam, insanları aldatmak için her yalanı
rahatça söyleyebilen bir deccaldi.